Yazar: Nurdal Durmuş

Büyük Tahammülsüzlüğümüz ve Ortadoğu’ya Hoşgeldin

Türkiye hem coğrafi konumu hem de iç dinamikleri bakımından dünyanın stratejik değeri en yüksek ülkelerinden biri, belki de birincisidir. Bu durum öyle bir noktada durmamızı sağlıyor ki yükselmeye de düşmeye de eşit uzaklıktayız. Balkanlar’dan başlayıp Rus, Türkmen Coğrafyası ve hatta Çin içlerine kadar ırk; Afrika’dan başlayıp Doğu’ya kadar din merkezli bağımız var. Bunun doğru yönetilmesi halinde, sadece bölgesel bir güç olarak değil, bölgeler arası söz sahibi olabilecek güce dönüşme potansiyeline sahibiz. Geçmişte örneği olmasına rağmen bugün dillendirilmesi bile ütopik gözüken bu potansiyelin vücut bulması ne bölgesel güçlerin ne de küresel güçlerin istediği bir şey. İster aynı dinden, ister aynı ırktan olsun; ister müttefik, ister düşman olsun tarihsel bağlarını kuvvetli tutmuş ya da az gelişmiş ülkeler dışındaki ülkelerin tamamı bu durumdan rahatsızlık duymaktadır. Bu noktada ülkemizde başta din ve ırk olmak üzere birçok maddenin de parçalara bölündüğünü söylemeliyiz. Açıkçası süper güç ile müttefik(!) olduğumuz sürece böyle bir şeyin de olmasına gerek yoktur. Hiçbir süper güç, kuvvetli bir müttefikinin bölünüp aynı parçadan karşısına bir aktörü daha muhatap tutmak istemez; fakat o ülkenin çok büyüyüp yarın kendi kontrolü altından çıkmasını da istemez. Bunun için zaman zaman destekler, zaman zaman da frenler. Bu topraklar üzerinde yakın ve orta vadede fiziki bir bölünme öngörümüz yoktur. Aslında buna gerek de kalmamıştır. Zaten zihinsel anlamda onlarca parçaya bölünmüş bir fotoğraf karşımızda durmaktadır. Din üst başlığı altında cemaatler, mezhepler; ırk üst başlığı altında etnik ve mikro milliyetçilik; siyaset üst başlığı altında ölümüne savunucu partizanlar; spor üst başlığı altında fanatikler ve daha nice üst başlıklar ve dalları. Kendimizi bölmek için yeterli ortam ve bol miktarda düşünceye zaten sahibiz. Buna rağmen ülkemizde fiziki anlamda ırk üzerinden operasyonlar yapılmasına rağmen istenilen sonuca tam anlamıyla ulaşılamamıştır. Kürtleri temsil iddiasında bulunan silahlı unsurlar, yıllarca mücadele sürdürmesine rağmen Kürtler nezdinde tam anlamıyla karşılık bulamamış ve bize göre –şimdilik- bu damar tasfiye edilerek yerine din/mezhep üzerinden yeni bir harekât faaliyete geçirilmiştir. Tarih boyu çeşitli provaları yapılan bu girişim, artık yeni Türkiye’nin kucağına bırakılan/bırakılmak istenilen felakettir. Bu aslında bir anlamda hamisi olmaya, ‘abisi olmaya çalıştığın Orta Doğu’ya hoş geldin’ mesajıdır.

27 Haziran 2015

Sedyeler Kirlensin

​Y​azık demek ne değiştirir​,​ bilmiyorum ​.​
​G​ünah demek, yazık oldu demek, kader demek, gözyaşı dökmek, karalar bağlamak, bayrakları yarıya indirmek ne değiştirir, bilmiyorum. İçimizin yangınını, maden ocağını hangi müjde söndürecek bilmiyorum.
​K​albimizin ateşini, gözümüzün yaşını…

Kör kuyularda ışıksız, nefessiz kalanların yardımcısı olsun Allah.
Sabırla, umutla müjde bekleyen bütün Türkiye’ye geçmiş olsun.

13 Mayıs 2015

Arthur Rimbaud’a Yolculuk

ayaklanmasıdır yeni insanların attığın bir adım ve ilerlemesidir onların, yürümeleri. Jean Nicholas Arthur Rimbaud  1999 yılı yazında, Bakırköy’de bir sahaf önünde, yığılmış kitaplar arasında tanıştım […]

5 Nisan 2015

Bugün Cumartesi [İki]

Bugün Cumartesi  Bugün hiçbir şeyden daha hızlı yaşamamalı. Hayatla aramızı birkaç adım açmalı. Mesela bir şarkıya ikinci nakaratında eşlik etmeye başlamalı. Bir kitabı son cümlesi […]

4 Nisan 2015

Bugün cumartesi [dört]

Bugün cumartesi [dört] Eski hüzünlerin yağmuru altında, seyre dalmışız Kızkulesi’ni. Gök, yüzümüze bakmasın diye denizlere dolmuş maviler. Biliriz ki İstanbul bizim için müze değil mucize […]

14 Mart 2015

Her şey Söylenmeden Bitti!

14 şubat, kimine göre kapitalizmin kasalarını doldurmak için uydurduğu para bayramı, kimine göre hengâmeli hayatın birbirimizden uzaklaştırdığı boşluğu sevgi sözcükleriyle doldurmak ve sevdiğimizi mutlu etmek için günlük bahanemiz

Adı, tanımı ya da amacı her neyse ne! Aklıma takılan sorulara cevap bulmam lazım!

III. Yüzyılda yaşamış ve zamanın sevilen din adamlarından biri olan Aziz Valentine’yi ölüm yıldönümlerinde yapılan anma günü, şekil değiştirerek sevgililer gününe nasıl ve ne amaçla dönüşmüş?
Hadi dönüştü diyelim! Bu günü kutsal ilan eden insanlığın bu kadar çok sevgi katletmesinin, aşk tüketmesinin sebebi nedir? Eskiden bir gülle yetinen beklentiler, bugün pırlanta yüzüklere, reklamların yalanlarının 10 takside sattığı mutluluk yanılgılarına nasıl dönüşmüş? Aşk, neden kendi değerlerinden yoksun, hem anlam, hem de kavram olarak içi boşaltılmış yalanlarla yaşanıyor? Kendi medeniyetimizin Leyla ve Mecnun’larının hayat hikâyelerini okuyup “vayy ne aşkmış” demek yerine, modern hayatın Leyla ve Mecnun’larını neden çıkartamıyoruz? Tertemiz, adına leke bulaşmamış bir aşk hikâyemiz neden yok? Neden hala geçmişin aşk öykülerini hikâye, roman ve şiirlerimize konu ediyoruz? Neden, hangi yöne dönsek birbirinden şikâyet eden evlilikler ve son beş yılda %40’lara merdiven dayamış boşanma oranları görüyoruz? Aşk, kimsenin bir türlü tanımlayamadığı duyguysa, herkes neden âşık olduğunu söylüyor? Diyelim aşk yan yana dizdiğimiz üçbeş sevgi sözcüğüyle tanımlanacak kadar basitleşti… Bu basit duygu nasıl oluyor da bizi, kalbimizin en derinlerinde yaşadığımız ciddi hayal ve hayat kırıntılarına, intiharlara, hastalıklara ve dertlere bulaştırıyor? Nasıl oluyor da hemen tüketilen ve aslında hiç yokmuş ya da keşke olmasaymış diyebileceğimiz ürkünç bir nefrete dönüşüyor?

14 Şubat 2015

Kâfidir Eskimesin Kalbimiz

Kuşlara rızkını veren Allah!
Bize de bir ümit ver.
Kaçır bizi ve bu körlükten kurtar.
Uzaklığımızdan bir yakınlık çıkar…
Düşmeyelim. Toparlayalım kendimizi…
Ayet okuyalım, şarkılara eşlik edelim, ıslık çalalım ve karanlığa meydan okuyalım!
Resim yapalım; güneşe, denize, aynaya koşalım ve kendimizi sevelim!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılar olsun!
Şimdi esirgeyen ve bağışlayan isimlerine kaçalım.
Sen varsın, keder yok olsun.
Hem Sana kavuşana nasıl gam keder vaki olsun!

21 Ocak 2015