Sevilen şeylerin, gidilen yolların ve geride kalan insanın hikâyesi. Elimde, cennete yollamak istediğim tek kelime “çocukluğum” kalmıştı. Her yer birbirine benzerdi, İstanbul hiçbir yere… Sayfalarını kirletmediğim kutsal bir kitap gibiydi gidişlerim. Yüzümün güldüğü tek yerdi Afrika. Gezdiklerim ömrümün yarısına, gördüklerim ve yaşadıklarım hepsine bedeldi. Her hikâyem, “Kötüler kazanmasın, iyiler üzülmesin” diye başlardı. Suyun unuttuğu yakıcı çöllere benzerdin, Kendime kandırmalık hayatlar yaptım. Şimdi, dünyada sevdiğim ne varsa hepsinden uzağım.Çocukluğumu severdim.
Çocuk hep güler, anne hep dua ederdi.
Yalan masum, yıllar neşeli, umut diri, oyunlar eğlenceli, mutluluk hep daha güzeldi.
Yokluğu, yoksunluğu, acı ve savaşı bile güzelleştiren sahici bir meydan okuması vardı çocukluğun.
Her resme sonsuz bahçeler, altlarından ırmaklar akan evler, bulutsuz gökyüzüler çizerdim.
Hayallerimle bile her şeyi sevilebilir, yaşanabilir ve ilgi çekici yapabilirdim.
Sonra birden ve hızlıca, başedilemeyen sağanak bir yağmur seli gibi büyüdüm.
Şimdi nereye baksam yabancı bir yüz, kirli bir dünya, kırılgan bir kalp, bir inşirah beklentisi…
Kim çocukluğunu bulursa onu kirlenmemiş temiz bir kalpte saklasın.
Çünkü ben, geleceği konuşmaya başlayıp, büyüklerin masallarına inandığımdan beri çocukluğumu terk ettim.İstanbul’u severdim.
Atlar gökyüzünde uçar, kuşlar yeryüzünde koşardı.
Mevsimler şehre, bahar içimize gelirdi.
Küçük dünyamın büyük kavgaları vardı.
Boğazda gemiler yağmalanır, Çamlıca’da kuşlarıma yıldırımlar çarpardı!
Ama yine de severdim.
Şimdi saçlarımı dalgalandıran rüzgâr, sözümün geçmediği başka bir kente ait.
İstanbul’u, ayrılamayacağım tek sevgili olarak, veda bile etmeden hızlıca terk ettim.Gitmeleri severdim.
İçimdeki kıyameti susturmak için annemin duasına giderdim.
Ne yapılmayacaksa onu yaptığımda Peygamber’e,
Kendini yenilmez, devrilmez, ölümsüz görenlerin şerrinden Allah’a giderdim.
Bir özür için gittiğim en iyi dosttu aynalar.
Bu özgürce gidişleri, içe dönüşleri ne uğruna terk ettim?Afrika’yı severdim.
Mavi okyanusun koynunda kara bir çocuktum.
Fotoğraflarda gözleri kırmızı çıkan albinolara gökkuşağı hediye eden beyaz bir adam.
Sineklerin hücum ettiği bir kâbustan, yağmura koşarak uyanan bir kabile üyesi…
Dünya kaybolmak için yeterince büyük, huzur aramak için fazlasıyla küçüktü.
Büyük bir Afrika kâşifiydim.
Dertlerin ötesindeydi dertsizliğim.
Kara kıta öyle derindi.
Her gidişimde ‘‘Yine geliriz, hep geliriz. İnsan sevdiğinden bir yere gidemez ki’’ diyerek ve ruhumu bırakarak döndüm.
Huzuru bulduğum ve çok sevdiğim Afrika’nın kapılarını, huzur bulmadığım şehirlerin kapılarını ardına kadar açarak kapattım.Yolları severdim.
Dünya, göz kamaştırıcı manzaralar ve görkemli yaşantılara rağmen trajediler için arka plandı.
Nereye gideceğini bilmeden yola düşmek hayatımın en görkemli serüveniydi.
Uzak bana gelmez, ben uzağa giderdim.
Karşılaşılacak bilinmezlerin “kaybolarak bulma hazzını” hiçbir şey veremezdi.
Gidilecek bir yol yoksa, mutlu olacak bir yer de yoktu.
Şimdi adına “iş” dediğim planlı seyahatler için yollardayım.
Nereye varacağını bilmeden çıktığım ve çok sevdiğim yolları, nereye gideceği belli olan ve hiç sevmediğim yolculuklar uğruna terk ettim.Hikâyeleri severdim.
Dokunulup kanatılan her yaramızın, fotoğraflarda yalnızlaşmış gülümsemelerimizin, alıp başımızı gitmelerimizin, şehirlerden kendimize bir yol bulup kalbimizin çıkmaz sokaklarında kayboluşumuzun hikayesi vardı.
Eşyanın, suyun, insanın, silahın, ağacın, yağmurun, mevsimlerin ve bir yaprağın, tüm varlıkların hikayesi vardı.
Bir öyküye ilham olmuş her hatıranın, bir hikâyede yer bulmuş her kahramanın…
Tutunacak bir yer bulamayanların bir cümlede yan yana yürümesinin hikâyesi vardı.
Sonra hayat, çözmeye çalıştıkça daha çok karışan bir yumağa benzedi.
İyilerin kaderi üzülmek, kötülerin kaderi kazanmak oldu.
Hikayelerimi, korku ve kuşkuyla, tedirgin yaşamların akışına bırakarak terk ettim.Özlerdim.
Ve sahici olmayan hiçbir şey direnemezdi yağmuruna.
Göklerinde uçurtma dalgalanan şehir çocukları kadar neşeli,
Nostaljik radyonun melankolik şarkıları kadar hüzünlü,
Utangaç âşıkların şahidi köy çeşmeleri kadar coşkundun.
İyi günün hatırlanmadığı, kötü günün unutulmadığı filmler kadar uzun…Unuttum.
Ağlayarak acılar azalttım.
Tekrar unutmak için her şeyi hatırladım.
Sevdiğim her şeyden uzaklaşacak kadar neyi sevmiş olabilirim ki?
Bir Varmış, Hiç Yokmuş.
BİR HAFIZA ANLATISI
Bir varmış…hiç yokmuş.
01
02
03
04
05
06
07
08
Bir varmış… hiç yokmuş.
YAZAR
Nurdal Durmuş
Saha Toplum Makale
Kaynak ve kullanım notu
Kısa alıntılar, Nurdal Durmuş adı ve bu yazının bağlantısı kaynak gösterilerek kullanılabilir. Yazının tamamının veya önemli bir bölümünün izinsiz olarak kopyalanmasına, yeniden yayımlanmasına ya da kaynak belirtilmeden kullanılmasına izin verilmez.