
Akademik İnceleme
Okumak Yazmak Ve Yaşamak Üzerine
Okumak, düşünmek, yazmak ve bütün bunların sonunda biraz daha farkında olarak yaşamak üzerine…
İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabında Marco Polo ile Kubilay Han arasında geçen küçük ama oldukça anlamlı bir konuşma vardır. Marco Polo bir köprüyü anlatırken taşlardan söz eder. Kubilay Han ise köprüyü taşıyan taşın hangisi olduğunu merak eder. Marco Polo, köprüyü tek bir taşın değil, taşların meydana getirdiği kemerin taşıdığını söyler. Kubilay Han bunun üzerine neden sürekli taşlardan söz ettiğini sorunca Marco Polo’nun cevabı yalındır: “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”
Hayatı anlamaya çalışırken de çoğu zaman böyle davranıyoruz. Kemerle ilgileniyor, taşları ihmal ediyoruz. Sonucu görüyor fakat o sonucu meydana getiren düşünceleri, tecrübeleri, okumaları, karşılaşmaları, kayıpları ve kazanımları çoğu zaman gözden kaçırıyoruz.
Oysa insanın düşünce dünyası da bir günde kurulmaz. Okuduğumuz bir kitap, yıllar önce duyduğumuz bir cümle, bir yolculukta karşılaştığımız insan, bizi rahatsız eden bir fikir, altını çizdiğimiz bir paragraf ya da bir kenara iliştirdiğimiz küçük bir not… Bazen yıllarca hatırlamadığımız bütün bu şeyler, farkına varmadan bizi kurmaya devam eder.
Belki de bu yüzden okumak, yalnızca kitaplarla kurduğumuz bir ilişki değildir. Okumak biraz da insanın kendisini, başkalarını ve hayatı anlamaya çalışmasıdır.
Okumak: Bilmekten Daha Fazlası
Okumayı çoğu zaman bilgi edinmekle eş anlamlı düşünüyoruz. Elbette okumanın önemli taraflarından biri budur. İnsan okuyarak başka hayatları, başka dönemleri, başka toplumları ve başka düşünceleri tanır; kendi zamanının ve kendi tecrübesinin sınırlarından bir süreliğine dışarı çıkabilir.
Ama bana kalırsa okumak yalnızca “bilmek” değildir. Bazen bir romanın kahramanına üzülürüz. Bazen yüz yıl önce yazılmış bir cümle, o gün yaşadığımız bir meseleye hiç beklemediğimiz bir yerden dokunur. Bazen bir kitap bizi huzursuz eder; yıllardır doğru olduğuna inandığımız bir şeyin önüne küçük bir soru işareti bırakır.
İyi bir kitap bize her zaman cevap vermeyebilir. Belki vermemelidir de. Bazen geride bıraktığı iyi bir soru, verdiği onlarca cevaptan daha değerlidir. İnsan kimi kitapların son sayfasını çevirdiğinde kitabı bitirmiştir ama başladığı yerde değildir.
Bu yüzden okumak yalnızca bilgi dağarcığımızı değil, kendimizle ve hayatla kurduğumuz ilişkiyi de değiştirebilir. Peki neden okuyoruz? Daha çok şey bilmek, kendimizi geliştirmek, düşünmek, hayatın gürültüsünden birkaç saatliğine uzaklaşmak ya da bazen yalnızlığımıza eşlik edecek bir ses bulmak için mi? Muhtemelen bunların hepsi için.
Ama benim için daha önemli bir soru var: Okuduklarımız bizde neye dönüşüyor?
Çünkü yüzlerce kitap okumak, binlerce sayfanın arasından geçmek, yıllar içinde büyük bir kütüphane oluşturmak mümkün. Fakat bütün bunlar düşüncemizi, davranışlarımızı, insanlarla ilişkimizi ve hayata bakışımızı hiç değiştirmiyorsa geriye yalnızca okunmuş sayfalar kalıyor.
Belki de mesele kaç kitap okuduğumuz değil, bazı kitaplardan sonra neden artık aynı insan olmadığımızdır.
Okumak ve Düşünmek Arasındaki Mesafe
Arthur Schopenhauer’in Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı eseri yıllar önce beni bu meseleler üzerinde yeniden düşünmeye sevk eden kitaplardan biri olmuştu. Schopenhauer okumaya değer verirken önemli bir tehlikeye de işaret eder: İnsan sürekli başkalarının düşüncelerini okuduğunda, bir süre sonra kendi düşüncesine yeterince yer bırakmayabilir.
Bu ayrımı önemsiyorum. Çünkü okumak ile düşünmek aynı şey değildir. Okumak bize malzeme verir; düşünmek ise o malzemeyle ne yapacağımıza karar verdiğimiz yerdir. Bir düşünürün ne söylediğini bilmek başka şeydir, o düşünceyle kendi zihnimizde hesaplaşmak başka. Bir kitabın altını çizmek başka şeydir; çizdiğimiz o cümlenin kendi hayatımızdaki karşılığını aramak başka.
Bugün bu ayrım geçmişten belki de daha önemli. Çünkü artık temel problem bilgiye ulaşamamak değil; sürekli üzerimize akan bilgiyle ne yapacağımızı bilememek.
Telefonlarımız, bilgisayarlarımız, haber siteleri, sosyal medya, videolar, mesajlar, bildirimler ve artık yapay zekâ sistemleri, geçmişte günlerce araştırmamız gereken pek çok bilgiyi birkaç dakika içinde önümüze getiriyor. Bilginin kıt olduğu bir dünyadan, dikkatin kıt olduğu bir dünyaya geçmiş gibiyiz.
Bu yüzden çağımızın önemli becerilerinden biri artık yalnızca bilgiye ulaşmak değil; bilgiyi ayıklamak, doğru olanı yanlıştan, önemli olanı gürültüden ayırabilmek. Daha da önemlisi, öğrendiğimiz bir şeyin üzerinde biraz durabilmek.
Belki bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri de bu: Durmak ve düşünmek.
Can Sıkıntısı, Haz ve İnsan
Schopenhauer’in üzerinde durduğu meselelerden biri de insanın can sıkıntısıyla olan ilişkisidir. Mutluluğunu sürekli kendi dışındaki şeylere bağlayan insanın, bir süre sonra bitmeyen yeni arayışların içine düşebileceğini anlatır. Sahip olduğumuz şey sıradanlaşır, yeni bir şey isteriz; yeni olan da kısa süre sonra eskir ve bu kez başka bir yeninin peşine düşeriz.
Bu düşünce bugün bize hiç yabancı gelmiyor. Daha yeni bir telefon, daha iyi bir otomobil, daha güzel bir ev, daha fazla görünürlük, daha çok beğeni, bir sonraki seyahat, bir sonraki alışveriş, bir sonraki hedef…
Elbette bunların herhangi birine sahip olmanın ya da bunlardan keyif almanın kendiliğinden yanlış bir tarafı yok. İnsan güzel şeylerden hoşlanabilir, seyahat edebilir, kazanabilir, üretebilir ve daha iyi şartlarda yaşamayı arzu edebilir. Mesele, sahip olduklarımızın hayatımıza eşlik etmesiyle hayatımızın anlamının sahip olduklarımıza bağlanması arasındaki ince çizgide başlıyor.
İhtiyaç ile arzu arasındaki sınır belirsizleştiğinde, insan kendisini sahip olduklarıyla ölçmeye başladığında ve tüketmek bir ihtiyacı karşılamaktan çıkarak kimlik, statü ve sürekli haz üretme biçimine dönüştüğünde mesele başka bir yere evriliyor.
Bu konu beni yıllar boyunca ayrıca düşündürdüğü için tüketim, haz, materyalizm, modern hayat ve mutluluk arasındaki ilişkiyi başka bir yazıda daha geniş biçimde ele aldım. Konuyu ayrıntılı okumak isteyenler için: Tüketim ve Hedonizm İlişkisi Üzerine.
Burada ise yeniden asıl meseleye dönmek istiyorum: Okuduğumuz ve düşündüğümüz şeyler hayatımıza ne kadar karışıyor? Çünkü okumak bizi düşünmeye götürüyorsa, düşünmek de bir noktadan sonra insanı yazmaya çağırıyor.
Yazmak: Düşüncenin Kendisiyle Karşılaşması
Yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca kelimeleri yan yana getirmek olmadı. İnsan konuşurken düşüncesindeki boşlukların üzerinden kolayca geçebilir. Fakat yazmaya başladığında kelimeler buna her zaman izin vermez. Bir fikri kâğıda dökmeye çalışırken, aslında o fikrin ne kadarını gerçekten bildiğimizi de görmeye başlarız.
Bu nedenle yazmak biraz da düşüncenin kendisini sınamasıdır. Ne düşündüğümüzü zannettiğimiz şeyle gerçekte ne düşündüğümüz arasındaki mesafeyi gösterir. Belki insan bu yüzden yazarken çoğu zaman kendi kendisiyle tartışır.
Bir cümle kurar, sonra siler. Yeniden yazar. Bir kelimenin yerine başkasını koyar. Bir hükmünün gereğinden fazla kesin olduğunu fark eder, başka bir cümlesinin hakkını tam vermediğini düşünür. Bazen de yıllardır taşıdığı bir fikrin, kâğıt üzerinde karşısına çıktığında sandığı kadar sağlam olmadığını görür.
Yazmak bu anlamda insanın kendisini ele verdiği yerlerden biridir.
Bir tarafıyla da unutmaya karşı verdiğimiz küçük bir mücadeledir. Çünkü unutuyoruz. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, hissettiklerimizi, bir dönem bizi günlerce meşgul eden meseleleri ve hatta bir zamanlar çok önemli bulduğumuz düşünceleri yıllar geçtikçe başka yerlere bırakıyoruz.
Yazmak, hayatımızın kenarlarına küçük işaretler koyuyor: “Ben bir zamanlar burada durmuştum. Bunu düşünmüştüm. Böyle hissetmiştim. Bu insanla karşılaşmıştım. Bu mesele beni rahatsız etmişti.”
Yıllar sonra eski yazılarımıza döndüğümüzde yalnızca eski cümlelerimizle değil, eski hâlimizle de karşılaşıyoruz. Bazı fikirlerimize hâlâ katılıyor, bazılarına şaşırıyor, bazılarından çoktan uzaklaşmış oluyoruz. Kimi cümlelerimizi fazla kesin, kimilerini gereğinden fazla romantik, bazılarını ise ancak o yaşlarda kurulabilecek kadar genç buluyoruz.
Ama galiba yazmanın güzel taraflarından biri de bu. İnsan değiştiğini çoğu zaman günlük hayatın içinde fark etmiyor; eski bir yazısına döndüğünde ise aradan geçen zamanı bir anda görebiliyor.
Bilgi Çağında Okumak
Bugün okumayı bundan yirmi ya da otuz yıl önceki şartlarla konuşmak kolay değil. İnsanlık tarihinde belki hiçbir dönemde bu kadar fazla metin üretmedik; ama belki hiçbir dönemde bu kadar parçalı da okumadık.
Bir habere bakıyoruz, ardından bir mesaja geçiyoruz. Birkaç saniye sonra kısa bir video, başka bir bağlantı, bir başlığın ilk iki paragrafı ve araya giren yeni bir bildirim… Günün sonunda binlerce kelimeyle karşılaşmış oluyoruz ama bunlardan kaçının üzerinde gerçekten durduğumuzu, kaçını hatırladığımızı bilmiyoruz.
Bu nedenle çağımızın meselesi yalnızca “daha fazla okumak” olmayabilir. Belki biraz da derin okumayı yeniden hatırlamamız gerekiyor. Her bilgiye yetişemeyeceğimizi kabul etmek, bazı şeyleri bilmemeyi göze almak, bir metnin içinde biraz daha uzun kalmak, bir düşünceyi hemen benimsemek ya da hemen reddetmek yerine onunla bir süre yol yürümek…
Çünkü hız bilgi miktarını artırıyor olabilir, fakat anlamı her zaman artırmıyor.
Bilmek ile haberdar olmak aynı şey değil. Haberdar olmak birkaç saniye sürebilir. Bilmek zaman ister. Anlamak ise çoğu zaman daha da fazla zaman.
Belki okumanın bize sunduğu en büyük imkânlardan biri de bu zamandır: Başkasının cümlesinin içinde biraz durmak ve kendi sesimizi orada yeniden duymak.
Peki Ya Yaşamak?
Okumak ve yazmak üzerine bu kadar konuştuktan sonra başlığın belki de en önemli kelimesine geliyoruz: Yaşamak.
Çünkü kitaplar hayatın yerine geçmez. Düşünceler de hayatın yerine geçmez. İnsan merhamet üzerine onlarca kitap okuyabilir ama karşısındaki insanın derdini görmüyorsa okuduklarının bir yerde eksik kaldığını kabul etmek gerekir. Adalet üzerine eserler okuyup kendi küçük iktidar alanında adaletsiz davranabilir; yoksulluk üzerine uzun uzun konuşup yoksulla karşılaştığında başını çevirebilir. İnsan sevgisi üzerine yazıp en yakınındaki insanları kırabilir, kanaat üzerine okuyup sürekli daha fazlasını arzulayabilir.
Belki de okumanın gerçek sınavı tam burada başlıyor: Kitabı kapattığımız yerde.
Yaşamak meselesini yalnızca bireysel tercihlerimiz üzerinden düşünmek de yeterli olmayabilir. Çünkü insanın dünyayla kurduğu ilişkinin çok eski bir tarafı var: sahip olmak.
Jean-Jacques Rousseau, insanın bir toprağın etrafını çevirip “Bu benimdir” dediği anı anlatırken yalnızca mülkiyetin başlangıcına değil; eşitsizliğin, çatışmanın ve insanın dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesine de işaret eder. Onun anlattığı yalnızca bir tarla değildir. Belki de asıl mesele, insanın dünyayı paylaşılacak bir yer olmaktan çıkarıp sahip olunacak bir şey gibi görmeye başlamasıdır.
Bu düşüncenin bugüne uzanan tarafını görmemek zor. Artık yalnızca toprağın çevresine çit çekmiyoruz. Evlerimizin, eşyalarımızın, unvanlarımızın, başarılarımızın, bilgilerimizin, hatta kimi zaman ilişkilerimizin çevresine de görünmez çitler çekiyoruz. “Benim” dediğimiz şeylerin sayısı arttıkça daha huzurlu olacağımızı düşünüyoruz; fakat sahip olduklarımız çoğaldığı hâlde içimizdeki eksikliğin neden her zaman azalmadığını pek sormuyoruz.
Cemil Meriç’in yıllar önce not ettiğim bir sorusu da tam burada karşıma çıkıyor: “Sanayi devrimi hayat üslubunu alt üst etti; ya altüst olan ruh dengemiz?”
Bu soru, aradan geçen zamana rağmen güncelliğini kaybetmiş görünmüyor. Teknolojimiz değişti, imkânlarımız çoğaldı, hayat hızlandı. Dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşabiliyor, tek bir ekrandan neredeyse sınırsız bilgiye ulaşabiliyoruz. Fakat insanın huzur, anlam, aidiyet ve yetinme arayışı ortadan kalkmadı.
Belki de mesele modern hayatın sunduğu imkânlardan kaçmak değil; o imkânların bizi neye dönüştürdüğünü zaman zaman sorgulayabilmek. Daha fazlasına sahip olmakla daha iyi yaşamak arasındaki farkı görebilmek; kullanmakla tüketmek, kazanmakla biriktirmek, görünmekle var olmak arasındaki mesafeyi unutmamak.
Çünkü yaşamak, yalnızca sahip olduklarımızın toplamı değildir. Hayat biraz da neyi paylaşabildiğimiz, neye karşı duyarlı kalabildiğimiz, ne zaman durabildiğimiz ve neyin “yeter” olduğuna karar verebildiğimiz yerdir.
Bu nedenle okumak bizi hayattan uzaklaştırdığı ölçüde değil, hayata biraz daha dikkatle bakmamızı sağladığı ölçüde kıymetlidir. Kitaplar insanı diğer insanlardan üstün kılan bir rütbe değildir. Aksine, ne kadar az şey bildiğimizi ve hayatın birkaç kesin hükme sığmayacak kadar büyük olduğunu hatırlatmalıdır.
Gerçek bilgi biraz da tevazu getirmeli insana.
Ne kadar çok okursak, dünyanın birkaç cümleyle açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu daha iyi görürüz. İnsanların davranışlarının, toplumların hikâyelerinin, savaşların, göçlerin, yoksulluğun, başarının, başarısızlığın, iyiliğin ve kötülüğün uzaktan bakıldığında göründüğünden çok daha fazla katmanı olduğunu fark ederiz.
Belki bu farkındalık bizi daha az hüküm veren, biraz daha fazla anlamaya çalışan insanlara dönüştürür. Bana kalırsa okumanın insan hayatına bırakabileceği en kıymetli izlerden biri de budur.
Taşlar ve Kemer
Yeniden Marco Polo’nun köprüsüne dönelim.
Hayatımızda da tek bir kitabın, tek bir öğretmenin, tek bir tecrübenin ya da tek bir insanın bizi bütünüyle oluşturduğunu söylemek güç. Biz biraz okuduğumuz kitaplarız, biraz karşılaştığımız insanlar; biraz çocukluğumuz, biraz kaybettiklerimiz, biraz kazandıklarımız, biraz çıktığımız yollar, biraz yaptığımız hatalar ve biraz da bütün bunlar üzerine düşündüklerimiz.
Belki biraz da yazdıklarımız.
Her biri bir taş. Kemer ise hayatımız.
Bu yüzden okumayı yalnızca kitap bitirmek, yazmayı yalnızca metin üretmek, yaşamayı da yalnızca günleri geçirmek olarak görmemek gerekir. Okumak dünyayı ve kendimizi anlamaya çalışmaktır. Yazmak, anladığımızı sandığımız şeylerle bir kez daha yüzleşmektir. Yaşamak ise bütün bunların davranışlarımızda, seçimlerimizde ve insanlarla kurduğumuz ilişkide bir karşılık bulmasıdır.
Sonuçta mesele kütüphanemizde kaç kitap olduğu değil. Kaç cümlenin altını çizdiğimiz ya da kaç güzel sözü hatırladığımız da değil.
Belki asıl mesele, bütün bu okumalardan, düşünmelerden ve yazmalardan sonra nasıl bir insana dönüştüğümüzdür.
Çünkü insan yalnızca bildikleriyle değil, bildiklerinden hayatına taşıyabildikleriyle olgunlaşıyor.
Ve belki okumakla yaşamak arasındaki bütün mesele de tam burada başlıyor:
Okuduğumuz şeylerin hayatımıza karışmasına izin vermek.
Nurdal Durmuş
↑ Başa dön
Merhabalar,
Biz de Satır Arası grubu olarak bu eseri yorumladığımız bir oturum yayınladık, ilgilenirseniz izlemenizi tavsiye ederiz 🙂
https://youtu.be/l0552Pj9_tY
çok sevdiğim bir şiirden:
“sevgilim beni sıkma
sevgilim beni sıkma
ben okumabilirim.”
okuma güncelleşmeli, ne iyi ettin konulaştırarak nurdal abi.
modern seküler dünyasında tağuti düzen oldukça hedonizm(zevk almak) var olacaktır maddeci bir varlık anlayışı hakim dünyamızda ve böyle de devam edecektir her gün gelişen teknoloji ile ..devamını bekleriz nurdal abi..
22 Nisan 2010 16:25
Sayın yazar güzel bir spoiler ile giriş yapmış, merak uyandırıcı…. ancak insan bir iki tane de şarka ait referans görmek istiyor (Marco ve Kubilay salt şark aidiyeti sayılmaz)
yazmak ve yaratmak..birbirine ne kadar da yakın kavramlar değil mi güzel cümleler kuran adam..
Umarım yazı okumakla ilgili sözlerin derlendigi bir final yapar. Sabırsızlıkla bekliyoruz Nurdal bey…
…Okumak iyidir,rafa uzan seç birtane,arka kapağına göz gezdir,evet evet uzun düşünmelere gerek yok,yağmurda başladı,durağa yürümek birkaç dakika alır,alıyorum bu kitabı..
…Evdeyim,dizi saati de geçti,uykum yok nasıl oyalanmalı,evet evet kitap aldım bende kültürlü biri olmalıyım,kitap okumak güzeldir..
5 gün sonra
…ilk bölüm bitti,sıkıcıymış yahu!..Zaten kitapda anlamadığım çok kelime var,anlamlarına bakıp üzerinde düşünmeye vaktim de yok..
10 ay sonra
..Kendimi iyi hissetmek için yeni bir kitap almalıyım,hem okumak iyidir…
Böyle işte kitapla bütün serüvenimiz,adını duyduklarımızla ilgili birkaç bilgimiz cepte,hani olurda biryerlerde adı geçer,ahkam kesmekten geri kalmayalım diye…
Son söz:Hayata uyaklar bulmak için kendimizi zorlamayalım,bazen hiçbir kafiye ahenge yetmiyor…
Yine bir yazarın dert ettiği gibi…
‘Yirmili yaşlarda ölüyor, yetmişli yaşlarda gömülüyoruz. Çünkü okumayı bırakmak birazcık ölmektir.’
En son söz:Bu yazının devamı gelsin değilmi arkadaşlar…
Okuyan azın
23 Nisan 2010 06:44
Bazen bana da okurken ki vakit ölü vakit gibi geliyor.Diyelim bir roman okuyorum ,okuduğum sürece can sıkıntımı gideriyor,farklı bir ortama gidiyorum ,o sürede beni oyalıyor.Ama bu kadar sadece oyalıyor.Roman bittiğinde boşa geçen vakit gibi geliyor.Bana kattığı bir şey yok gibi sanki.İnsan mutlaka okumalı ama sanırım neyi okuyacağını iyi seçmeli …devamını bekliyoruz…
Doğrusu bahsettiğiniz kitabı ve yazının sonunu merak ettim. Sanırım taşlar kitabı ve yazının devamını okuyunca yerine oturacak. Sabırsızlıkla bekliyoruz…