Nurdal Durmuş, Şairin Son Sığınağı “İntihar!”
Şairin Son Sığınağı “İntihar!”
Şiir, Melankoli, Yaratıcılık ve İntihar İlişkisi Üzerine Edebî ve Sosyolojik Bir İnceleme
Nurdal Durmuş
Edebiyat · Sosyoloji · Psikoloji · Akademik İnceleme
Özgün çalışma: Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi, 5. Sayı
Web yayını: 10 Ekim 2019
Akademik çerçeveyle gözden geçirilmiş sürüm: Eylül 2026
Öz
Bu çalışma; şiir, edebiyat, melankoli, yaratıcılık, sosyal bağlar ve intihar arasındaki ilişkinin edebî, psikolojik ve sosyolojik boyutlarını tartışmaktadır. Şairlerin yaşam öyküleri, eserleri ve ölüm düşüncesiyle kurdukları ilişki; Kay Redfield Jamison, Émile Durkheim, James C. Kaufman, Shannon Wiltsey Stirman ve James W. Pennebaker’ın çalışmaları ile Sylvia Plath ve Nilgün Marmara örnekleri üzerinden ele alınmaktadır.
Çalışmanın temel metni, yazar tarafından daha önce Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi için kaleme alınmış özgün incelemedir. Bu akademik sürümde özgün metnin hiçbir cümlesine veya kelimesine müdahale edilmemiş; çalışmanın tarihsel ve edebî bütünlüğünün korunması özellikle tercih edilmiştir. Metnin akademik bağlamını güçlendirmek amacıyla yalnızca öz, yöntem ve kapsam açıklaması, akademik ve etik okuma notu, güncel değerlendirme ve genişletilmiş kaynakça eklenmiştir.
Çalışma, şairlik veya yaratıcı üretim ile intihar arasında doğrudan ve tek yönlü bir nedensellik kurma iddiası taşımamaktadır. Amaç; edebî üretim, ruhsal kırılganlık, yalnızlık, sosyal bütünleşme, melankoli ve ölüm düşüncesi arasındaki ilişkilerin edebiyat ve sosyal bilimler açısından nasıl tartışıldığını incelemektir.
Anahtar Kelimeler: Şiir, intihar, edebiyat, melankoli, yaratıcılık, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, psikoloji, sosyoloji, ölüm, edebiyat sosyolojisi.
Akademik ve Etik Okuma Notu
İntihar; psikolojik, sosyal, biyolojik, kültürel ve çevresel birçok değişkenin birlikte rol oynayabildiği karmaşık bir olgudur. Şairlik, yazarlık, sanatla uğraşmak veya yaratıcı üretimde bulunmak tek başına intiharın nedeni olarak değerlendirilemez.
Bu çalışmanın özgün metninde şairlerin yaşamlarına, ölümlerine ve intihara ilişkin kullanılan ifadeler, eserin yazıldığı dönemin edebî ve düşünsel bağlamının parçasıdır. Akademik sürüm hazırlanırken tarihsel bütünlüğü korumak amacıyla bu ifadeler değiştirilmemiştir.
Metnin amacı intiharı yüceltmek, romantikleştirmek veya sanatsal yaratıcılığın doğal ya da kaçınılmaz sonucu olarak göstermek değildir. Güncel akademik yaklaşım, intiharın tek bir nedene indirgenemeyeceğini ve özellikle sanatçıların ölümlerinin romantik veya kaçınılmaz bir son olarak ele alınmaması gerektiğini vurgulamaktadır.
Yöntem ve Çalışmanın Sınırları
Bu çalışma nicel veya epidemiyolojik bir araştırma değildir. Edebiyat, psikoloji ve sosyoloji alanlarındaki çalışmalar ile seçilmiş şair ve yazarların eserleri, biyografileri ve yazarın edebî-sosyolojik değerlendirmeleri üzerinden şekillenen bir inceleme-denemedir.
Özgün çalışma hazırlanırken yararlanılan kaynak ve araştırmalar, metnin kendi kaynak düzeni içerisinde korunmuştur. 2026 akademik düzenlemesinde özgün metin yeniden yazılmamış; ilk çalışmanın tarihsel karakteri muhafaza edilerek güncel akademik değerlendirme ayrı bir bölüm hâlinde eklenmiştir.
Bu yöntem, metnin iki farklı zaman katmanını görünür kılmaktadır: İlk katmanda çalışmanın yazıldığı dönemin dili, değerlendirmeleri ve araştırma notları; ikinci katmanda ise aynı konunun güncel akademik literatür ışığında yeniden değerlendirilmesi bulunmaktadır.
Şairin Son Sığınağı “İntihar!”
beni intihar ettiler
antonin artaud
“İntihar, korkunç bir ölüm şeklidir. Ona yol açan ruhsal ıstıraplar genelde uzun, şiddetli ve hafifletilemez olanlardır. Bu keskin acıyı yatıştıracak bir morfin yoktur. İntiharda, ölüm çoğu kez şiddet dolu ve tüyler ürperticidir. İntihar etme eğiliminde olanların acısı kişisel ve tarif edilemezdir; bu yüzden böyle bir ölüm geride kalan aile fertlerini, arkadaşları ve meslektaşları anlaşılamaz bir kayıp duygusu kadar suçluluk duygusuyla da başa çıkmak zorunda bırakır. İntihar, kötü sonuçlarında tarifi imkânsız bir şaşkınlık ve yıkımı barındırır. “
Birçok kereler intiharın eşiğinden dönmüş, yakın arkadaşlarından birinin intihar acısını yaşamış, psikiyatri profesörü unvanına sahip az sayıda kadından biri olan Kay Redfield Jamison intiharı ve kötü sonuçlarını böyle tanımlamıştır. Prof. Jamison’ın depresyonel ve bipolar hastalıklar geçirmiş bazı şair ve sanatçıları ve bu hastalıkların nedenlerini araştırdığı “Ateşe Dokunanlar; Manik-Depresif Hastalığı ve Sanatsal Mizaç” adlı kitabında “şairliğin aklî hastalıklara açık, klinik tedaviye en fazla başvuran mesleklerden biri olduğu belirtilmiştir. Kitapta özetle yaşamının merkezinde sürekli şiir olan insanların kendilerini sosyal hayattan gitgide soyutlayarak akıl hastanesine düşme veya intihar etme olasılığının yüksek olduğunun altı çizilmiştir.
Elbette şairlerin intihara neden bu denli istekli olabileceğini uzun uzun tartışıp, eylemin ahlâka uygunluğu ya da aykırılığı üzerine bir hayli felsefi çaba da harcayabiliriz. Ama her zaman daha önemli soru, “intiharı düşünenler için ölümün değeri ve yararlılığı acaba nedir?” olmalıdır. Şair, kendini imha için seçtiği akıl almaz metotlar ve geride bıraktığı intihar notlarıyla kime, ne anlatmaya çalışır? Hayatla bağlarını sessiz sedasız koparmak yerine, neden geride kalanları acı ve pişmanlığa sürükleyen ilginç ölümleri tercih eder? Niçin kendine sunulmuş yaşam hakkını intiharla, alkolle, bazen tıbbî müdahaleyi zehir ilan edip reddederek, bazen yazdığı her şeyi on dokuzunda yakıp silaha ve savaşa koşturan Rimbaud gibi hayatını acılarla yineleyip durur? Acaba şair yaşam boyunca şiirlerinde aradığı ilgi ve fark edilme beklentisinin zirvesine, yok oluşla mı ulaşır? J. Paul Sartre’nin tespitiyle “intihar, var olmanın bir başka yolu mudur? Ya da Zweig’in tanımlamasıyla şair “Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratmayı bilenlerin uğraşı” mıdır? Kısaca bu sorular “felsefe, şiir ve sanatla uğraşan herkes niçin melankoliktir?” diye soran Aristo’dan beri hep aynı…
Şüphesiz karşılaşılan savaşlardan, ölüm, felaket ve sosyal hayat koşullarından en fazla etkilenen kişilerin şairler olduğu aşikârdır. Elleri kaleme, düşünceleri kelimelere tutunan nice şair, yazar ve edebiyatçının hak etmedikleri bir hayat yaşadığı; birçoğunun ömrünü yoksulluk, bakımsızlık ve hastalıkla mücadeleyle geçirdiği bilinmektedir. Bireysel mutluluklarından vazgeçip muhalif olabilen, düzenle hesaplaşabilmenin anahtarını şiir gören ve kırılgan bir kalbin sahibi olan bu insanların, şiirle kuvvetlenen ölüm duygusuna dirençlerinin hep sınırlı ve sıfır noktada olduğu söylenebilir. Sonuçta, kendini gaz odasına kilitleyen, elektrik direğine kravatıyla asan, naylon poşetle nefessiz bırakan, saçlarıyla kendini boğan, matkapla beyninde delik açan, usturayla şah damarını kesen ve intiharı sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, hayatı boyunca karşılaşamadığı huzur ortamını getirecek çözüm gören müntehirler hakkında yaptığımız yargılamalar maalesef bu gerçeği değiştirmeyecektir. Ölümle yüzleşmek için fazlasıyla cesur veya hayatla yüzleşmek için fazlasıyla korkak bir davranış olarak gördüğümüz intihar, şairler için genelde “kötürüm hayatın en kolay çıkış yolu, çoğu kez mecbur hissedilen bir kurtuluş hamlesi olmuştur.
İntihar eden kişilere toplumsal bakış açıları konusunda yapılan araştırmalar modern toplumların trajik ölümleri en fazla şairlere yakışan bir ölüm biçimi olarak algıladığı ortaya koyuyor. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre modern toplumlar; sıradan kişilerin ölümlerini korkaklık ve kaçış olarak görürken; yazar, şair veya sanatçı intiharlarını destanlaştırıp, neredeyse intiharı gerektiğinde olumlu bir davranış olarak algılayabildiklerini ortaya çıkarmıştır. Oysa yaklaşık yüzyıl önce toplumların düşünce yapısı, gelenek ve görenekleri, inanç ve yaşam koşulları intihar girişimlerine genelde olumsuz tepki göstermiş, toplumsal kanun koyucular da, tek tanrılı bütün dinler gibi uyarı ve sert önlemlerle insanlığı bu korkunç eylemden korumaya çalışmıştır. Bu önlemler toplum medeniyetlerine göre farklılık gösterse de genelde şair, yazar ve sanatçıların eserleri intihar vakalarından doğrudan sorumlu kabul edilerek sansürlenmiş veya imha edilmiştir. Avrupa’nın birçok ülkesinden intihar edenlerin kalbine kazık çakılıp, ruhu cesedinden çıkmaya fırsat bulamasın diye yoğun bir kavşağa atılmış, üzerine taş dökülmüştür. Örneğin Finliler’de müntehirler yıkanmadan, kıyafetlerine dokunulmadan ocak maşasıyla yüzüstü gömülmüş, Fransa’da cesetleri sokaklarda baş aşağı sürüklenmiş, daha sonra bir fosseptiğe ya da çöplüğe bırakılmıştır. Bir dönem ülkemizde de önlem olarak intihar haberleri yapmak yasaklanmıştır. Fakat özellikle yaşadığımız çağda “kendini öldürme isteğine varacak kadar umutsuzluk ve çalkantı içinde olanlara merhamet gösterilmesi” gerektiğini savunan görüşlerin kabul görmesiyle tepkiler yumuşamış ve müntehirlere bakış açısı da değişmiştir. Kısaca kimi zaman bir devlet adamı, üst rütbeli bir subay, şöhretin zirvesinde başarılı bir sanatçı, servet sahibi zengin bir işadamı veya genç bir şair hiç beklenmedik bir zamanda kendi hayatının ipini çekmektedir.
İntihar vakalarında en çok merak edilen konu, müntehirleri bu ürkünç eyleme hangi sebeplerin götürdüğüdür. Tarih boyunca intihar vakaları konusunda yapılmış yüzlerce inceleme ve sosyal tahliller olduğu hepimizin malumudur. Fakat edebiyat ve intihar ilişkisi özellikle son çeyrek asırda araştırmacıların genel vakalardan ayrı tutarak bilimsel olarak incelemeye başladıkları yeni bir alan olmuştur. Özellikle şairlerin yaşamları, ilginç ölüm metodları, geride bıraktıkları notlar bir bütün olarak incelendiğinde kaçınılmaz olarak toplumları meraklandıran gizemli bir ilgiyi de üzerine çekmiştir. Pensilvanya Üniversitesi’nden araştırma görevlileri Shannon Wiltsey ve yazar James W. Pennebaker şairlerin intihar, ölüm ve akıl hastalıklarının nedenleri konulu bir araştırma yapmışlardır. Araştırma sonuçlarında birçok şairin intihara teşebbüs etmemiş olsa bile, hayatları boyunca bir çeşit depresif düzensizlik yaşadığı iddia edilmiştir. Şairler arasında intihar oranının diğer edebi yazarlar ve genel nüfusa göre daha yüksek olduğu belirtilen araştırmada, intihar eden şairlerin yazdıkları şiirlerde, intihar etmeyen şairlerden çok daha fazla oranda “ben, benim” gibi birinci tekil şahıs kelimeleri kullanmış oldukları gözlemlenmiştir. Ayrıca intihar eden şairlerin şiirlerinde, “konuşmak, paylaşmak, dinlemek” gibi sosyal bağlantı içeren kelimeleri olabildiğince az kullanmış oldukları da örneklerle ortaya konulmuştur.¹
Edebiyat, felsefe ve şiirle uğraşan yazarlarının ölüm ve intiharları üzerine kapsamlı araştırma yapan bir başka isimde Amerikalı bilim adamı Dr. James Kaufman’dır. Muhtelif dönemlerde ölen veya intihar eden 1987 yazarın hayatını inceleyen Kaufman; araştırmasına konu olan yazarları romancılar, şairler, oyun yazarları ve diğerleri diye sınıflandırmıştır. Aralarında Türkiye’den de edebiyatçıların bulunduğu araştırmaya göre şairlerin, edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenenlerden daha erken ölümle tanıştığı, bunun sebebininse şairler arasındaki intihar oranlarının yaş ortalamasını düşürmesi olarak tanımlamıştır. Dr. Kaufman ‘Journal of Death Studies’ dergisinde yayınlanan araştırmasında, şairlerin ruh hastalıklarına yatkınlığında en temel sorunları “normal bir insandan daha fazla düşünme, yalnızlık hissini çok daha şiddetli yaşama, zirveye erken yaşta çıkma, içlerine kapanma ve sosyal hayatla olan bağlarının şiirle gitgide zayıflaması olarak sıralamıştır. Şairlerin yaşamla bağlarını erken koparmalarınıysa ‘onların iç dünyalarında olup biten sancıları şiirle atlatmaya çalışmalarına ve bu duygular şiirin onaramayacağı bir dereceye eriştiğinde düştükleri ruhsal bunalımla kendilerini imha etmeyi son çare olarak görmeleriyle’ açıklamıştır. Şairliğin akıl hastalıkları ve depresyonla ilişkili olduğu düşüncesinin çok abartılan romantik bir adet olduğunu savunan karşı bir cephe olsa da; Kaufman “şiirin kendine zarar vermeye yatkın insanlar için daha cazip bir uğraş olduğunu araştırmasında bilimsel olarak ortaya koymuştur. Dr. Kaufman ayrıca, ‘Kendi kendini imha’ konusunda, kadınların erkeklere göre daha aceleci davrandığını, kadınların ruhsal sorunlarla baş etme olasılığının erkeklere göre çok daha düşük olduğunu ve bu durumu, yirmi dokuz yaşında yaşamına son vermiş bir kadın şairin, Sylvia Plath’ın adıyla anıp, ‘Sylvia Plath etkisi’ olarak adlandırmıştır.

Deliliğe Övgü
Sylvia Plath teorisin en temel özelliği “özgün üretimle deliliğin bağdaştırılmasıdır”. Teori özetle özgün üretim yapabilmek için insanın içsel duygularını normal insanlardan çok derin hissetmesi gerektiğini, bu derinliğin boyutlarının kontrolden çıkmasının şairi intihara kadar götürebileceği temeline dayanır. Aslında Plath’ın hayatı bu teorinin en belirgin örneği gibi ortada durmaktadır. İlk intihar denemesinden sonra depresyon tedavisi gören ve iyileşen Plath buna rağmen sırça fanus isimli romanında kimsenin bilmediği intihar girişimlerinden, yaşamla ölüm arasında sonu belli olmayan tehlikeli ara hamleler yapmasından ve kazandığını düşündüğü deneyimlerinden de övgüyle bahsetmiştir.
“Yine yaptım, on yılda bir beceririm bunu ben!
Her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor,
Bu konuda iddialıyım sanırım.”
Şairlerin intiharı konusunda yapılan bütün araştırmalarda hayatı ve trajik ölümü incelenen ve en bilinen kadın şairlerden biri olan Plath, şüphesiz yazdığı şiirlerin yanı sıra kendini gaz odasına kilitleyerek ölüme gidişiyle de sembol olmuştur. Kaufman’a göre, Plath’ın yaşamı boyunca intihara bu denli yakın durması, bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi ondan sonra gelen birçok kadın şair ve yazarı da etkilemiştir. Türk edebiyatında Nilgün Marmara intiharı Kaufman’ın ‘Sylvia Plath etkisiyle ilişkilendirilir. Plath hayranı ve Plath’la aynı yaşta intihar eden Nilgün Marmara, ‘Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi’ adlı tezinde şöyle yazmıştır: “Çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış ama mutlaka fark edilme olarak yorumlanabilir.”
Plath’ın neredeyse bütün kaosunu özetleyen Sırça Fanus adlı romanındaysa kendi hayatına ilişkin çarpıcı ipuçlarına rastlarız. “içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür…”
“Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak zorundasınız. Bataklık kumu gibi tıpkı… Daha başından umutsuz. Bir öykü, bir resim, heyecanı biraz yenileyebilir, ama yeterince değil, yeterince değil. Şimdinin dışında hiçbir şey gerçek değildir, daha şimdiden yüzyılların ağırlığının beni boğduğunu duyumsuyorum. Bir zamanlar, yüz yıl önce bir kız yaşamıştı, şimdi benim yaşadığım gibi. Sonra öldü. Ben şimdiyim, göçüp gideceğimi de biliyorum ama. Doruktaki o an, o parıltı gelip geçiyor, sürekli bir bataklık kumu. Ama ben ölmek istemiyorum”
Plath, Temmuz 1950
Sonuç olarak; beynin bilinmeyen köşelerinden her parlamasında başka kıvılcımlar saçan bu tılsımın hayata tahammülünün az olduğu her halinden anlaşılıyor. Şairlerin normal insanlara göre duygularını çok daha şiddetli yaşayan, yaşadıkları için yazabilen, kitleleri bu derin duygularıyla etkileyebilen farklı insanlar olduğu bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Sebebi ne olursa olsun belki de “Ölmek istemiyorum” diyen şairlerin, sürekli ölmek için çaba harcamaları ve ölümden bahsetmeleri “ölüm” ve yaşam arasında fark edilmenin, toplumsal bir tavrın, muhalif bir duruşun ve duygu derinliğinin içinden çıkılmaz son hamlesi olarak kabul edilebilir. Şairler ölmek istemezler, çünkü ölmek unutulmak, yok olmak demektir. Şairler ölmek isterler, çünkü ölerek yaşamak onlar için hep daha cezbedici bir duygudur! Bu açıdan bakıldığında şair belki de son hamlesini, hayata sınırlar koyan, onu basitleştiren bütün yaşam koşullarına “şiirlerin” ölümsüz dizeleriyle “ölüm” diye bağırarak yapar!
Şairin Son Sığınağı “intihar” Nurdal Durmuş
otuzuncu harf edebiyat ve düşünce dergisi beşinci sayı.

Karalama notları:
İntihar eden şairler ve sıradan insanların ölüm biçimleri hakkında yaptığım incelemeler sonucunda şairlerin intiharlarının genel intihar vakalarından sebep yönünden farklı bir gerekçeye dayandığına dair önemli bir veriye ulaştığım söylenemez. Genel vakalarla şairlerin intiharları arasında sadece ölümün biçimi ve toplum nezdinde bilinir olmanın verdiği popüler imgelerden oluşan farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz. Bu imgelerin dışında en belirgin farklardan biride şiirle uğraşan kişilerin duygularını sıradan insanlardan çok daha şiddetli yaşamaları ve hayata dirençlerinin daha az olmasıdır. Sonuçta şiir derin bir duygusallığın veya karşı duruşun “sevgi, nefret, ideoloji vs.” tezahürüdür.
İntihar vakalarında şairlerle diğer insanlar arasındaki göze çarpan en belirgin ortak özelikler “hemen hemen hepsinin çocuk yaşta sorumluluk üstlenmiş, anne babalarını erken yaşta kaybetmiş, yoksulluk, melankolik aşklar, sosyal incinmeler vb. gibi sorunlarla erken yaşlarda tanışmış olmalarıdır. İntiharın dayandığı temel nedenlerse “Şefkat ve maneviyat duygusunun dengede tutulmadığı, tatmin edilmediği ortamda büyüyen, askerlik psikolojisi ve savaşların bıraktığı etkiden kurtulamayan, amansız bir hastalığa yakalanıp iyileşme umudunu kaybeden, cinsel taciz veya istismara uğrayan, eşleri tarafından aldatılan veya hak ettiği ilgiyi gördüğüne inanmayan, kendisini içinde bulunduğu toplumdan farklı görüp yaşadıkları ortama yabancılaşan, yalnızlık hissini atlatabilmek için sadece tek bir insanın ilgi ve şefkatini saplantı haline getiren, dünyanın içinden çıkılmaz kötü bir yaşam alanı olduğunu düşünen, karşılıksız aşk yaşayan ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle yaşam koşullarına tahammül edilememesi olarak sıralanabilir.
1-) Bu çalışma için seçilen “intihar etmiş” şairler: John Berrymandi, Hart Crane, Sergei Esenin, Adam L. Gordon, Randall Jarrell, Vladimir Mayakovsky, Sylvia Plath, Sarah Teasdale and Anne Sexton.
Eşleştirildikleri “intihar etmeyen” şairler ise: Matthew Arnold, Lawrence Ferlinghetti, Joyce Kilmer, Denise Levertov, Robert Lowell, Osip Mandelstam, Boris Pasternak, Adrienne Rich ve Edna St. Vincent Millay’dir.
Görmek için bakılanlar:
Kay Redfield Jamison: Manic-Depressive Illness and the Artistic Temperament
Sylvia Plath: Sırça Fanus (The Bell Jar), Can Yayınları
Nilgün Marmara: Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi- Everest Yayınları
Dr. James Kaufman: Journal of Death Studies dergisinde yayınlanan araştırması
Emile Durkheim: İntihar – Cem Yayınları
Shannon Wiltsey ve yazar James W. Pennebaker: Psikosomatik tıp dergisinde yayınlanan araştırmaları.
Son Sözlerden birkaçı:
“Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin / Ve boyun eğmeden, ey ölüm!”
– Virginia Woolf-
“Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde, oysa alçakgönüllülük istiyor son adım, kendini beğenmişlik değil.”
– Cesare Pavese
“Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın / hepiniz mezarısınız kendinizin…”
– Nilgün Marmara
“Aşkın küçük sandalı / hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi! / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…”
– V. Mayakovski
“Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum.”
– Sadık Hidayet-
“Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem!”
– Gerard De Nerval-
Güncel Akademik Değerlendirme
Şiir, yaratıcı üretim, ruhsal kırılganlık ve intihar arasındaki ilişki uzun yıllardır psikiyatri, psikoloji, sosyoloji ve edebiyat araştırmalarının kesişiminde tartışılan alanlardan biridir. Bununla birlikte güncel bilimsel literatür, yaratıcılık ile intihar arasında basit, doğrudan ve kaçınılmaz bir neden-sonuç ilişkisi kurulmasına imkân vermemektedir.
Shannon Wiltsey Stirman ve James W. Pennebaker tarafından gerçekleştirilen araştırmada, intihar etmiş dokuz şair ile intihar etmemiş dokuz şairin farklı dönemlerinden seçilmiş yaklaşık 300 şiir bilgisayar destekli dil analizi yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Araştırmada intihar etmiş şairlerin eserlerinde bireysel benliğe ilişkin kelimelerin kullanımının artması ve kişilerarası bağlantılara işaret eden bazı sözcüklerin kullanımındaki farklılıklar dikkat çekmiştir.
Bu çalışma, edebî dildeki benlik ve sosyal bağlantı örüntülerini araştırmak bakımından önemlidir. Ancak elde edilen bulgular, bir insanın şiirlerinden hareketle onun intihar edeceğinin öngörülebileceği veya bireysel bir klinik değerlendirme yapılabileceği anlamına gelmemektedir.
James C. Kaufman tarafından ortaya konulan ve literatürde “Sylvia Plath Effect” olarak adlandırılan yaklaşım da yaratıcılık, ruhsal hastalık ve yaratıcı meslekler arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalardan biridir. Kaufman’ın çalışması, özellikle tanınmış kadın şairlerin biyografilerindeki ruhsal hastalık kayıtlarının bazı diğer yaratıcı meslek gruplarından farklılaşabildiğine ilişkin bulgular ortaya koymuştur.
Ancak bu bulgular bütün kadın şairler, bütün şairler veya yaratıcı insanların tamamı hakkında genel bir hüküm oluşturmaz. Belirli bir araştırma grubunda ortaya çıkan istatistiksel ilişkinin bireysel sanatçıların yaşamlarına doğrudan uygulanması bilimsel açıdan doğru değildir.
Bu noktada Émile Durkheim’ın intiharı yalnızca bireysel psikolojinin konusu olarak değil, sosyal bütünleşme ve toplumsal bağlarla ilişkili biçimde değerlendiren klasik yaklaşımı hâlâ önemlidir.
İnsanın toplumla kurduğu bağların niteliği, yalnızlık, aidiyet, toplumsal bütünleşme ve sosyal ilişkiler; intihar üzerine yürütülen sosyolojik tartışmanın önemli bileşenlerindendir. Bununla birlikte günümüz araştırmaları intiharı tek bir değişken üzerinden açıklamak yerine psikolojik, biyolojik, sosyal ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirildiği çok boyutlu modelleri esas almaktadır.
Edebî metinleri değerlendirirken de benzer bir ihtiyat gerekmektedir.
Bir şiirde ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, karamsarlık veya umutsuzluk imgelerinin bulunması, tek başına şairin klinik ruhsal durumunun göstergesi değildir.
Şiir; gerçek deneyimin yanı sıra kurgu, metafor, estetik tercih, edebî gelenek, kültürel aktarım ve şairin oluşturduğu anlatıcı kişilik üzerinden şekillenebilir.
Şairin “ben” dediği kişi ile biyografik kişi her zaman aynı değildir.
Bu ayrım, edebiyat ile psikoloji arasındaki çalışmalar açısından özellikle önem taşımaktadır.
Dolayısıyla şiir ve intihar arasındaki ilişkiyi incelerken “şair intihar eder” veya “yaratıcılık ruhsal hastalığa yol açar” şeklindeki doğrusal genellemeler yerine; bireysel kırılganlıkların, sosyal bağların, yaşam olaylarının, psikolojik süreçlerin, tarihsel koşulların ve kültürel temsil biçimlerinin birlikte değerlendirilmesi daha sağlıklı bir akademik yaklaşım olacaktır.
Bu açıdan şiirin asıl önemi başka bir yerde ortaya çıkmaktadır.
Şiir, intiharın nedeni değildir.
Fakat şiir; insanın ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, kayıp, sevgi, umut, korku ve varoluş gibi en derin deneyimleriyle kurduğu ilişkinin izlenebildiği güçlü bir kültürel alandır.
Bir şairin ölümü şiirini açıklamaya yetmediği gibi, şiiri de ölümünü tek başına açıklayamaz.
Belki de edebiyat araştırmasının görevi, bu iki alan arasında basit nedensellikler kurmak yerine, insanın kendi varoluşunu kelimeler üzerinden nasıl anlamlandırdığını araştırmaktır.
Sonuç Yerine: Özgün Metne Bugünden Bakmak
Bu çalışmanın ilk yazıldığı dönem ile bugünkü akademik bilgi arasında doğal olarak bir zaman mesafesi bulunmaktadır.
Bu mesafe, özgün metni geçersiz kılmaz.
Aksine, bir düşüncenin zaman içerisindeki yolculuğunu görmemize imkân verir.
Şairlerin ruhsal dünyaları, yaratıcılık ve intihar arasındaki ilişkiye yönelik araştırmalar devam etmektedir. Ancak bugün daha açık biçimde bildiğimiz hususlardan biri, intiharın hiçbir zaman tek bir gerekçeyle açıklanamayacak kadar karmaşık olduğudur.
Sanatçıların, şairlerin ve yazarların trajik yaşam öykülerinin edebiyat tarihinde güçlü bir anlatı alanı oluşturduğu açıktır. Bununla birlikte sanatçının acısını sanatının ön şartı gibi görmek veya trajik ölümü yaratıcı kişiliğinin tamamlayıcı unsuru hâline getirmek, hem insanı hem de sanatı eksik okumamıza neden olabilir.
Sylvia Plath yalnızca ölümü değildir.
Nilgün Marmara yalnızca ölümü değildir.
Bir şairi ölüm biçimine indirgemek, onun yazdığı bütün kelimeleri tek bir olayın gölgesinde bırakmak anlamına gelebilir.
Oysa şairin asıl mirası nasıl öldüğünden önce, yaşarken ne söylediğinde aranmalıdır.
Bu nedenle bu çalışmanın 2026 akademik okuması, özgün metindeki soruyu ortadan kaldırmak yerine ona yeni bir soru eklemektedir:
Şairin son sığınağını yalnızca ölümde mi aramalıyız; yoksa bütün kırılganlığına rağmen kelimelerde, şiirde ve yaşamaya devam etme çabasında da bir sığınak var mıdır?
Bu soru, edebiyat ile insan arasındaki ilişkinin belki de en eski sorularından biridir.
Ve cevabı tek bir araştırmada değil; şiirin, insanın ve hayatın kendisinde aranmalıdır.
Yazarın Notu
Bu çalışma ilk olarak Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi için kaleme alınmış, daha sonra farklı yayın mecralarında ve nurdaldurmus.com üzerinde yayımlanmıştır.
2026 yılında çalışma akademik makale düzeninde yeniden ele alınırken özgün metindeki hiçbir cümle veya kelime değiştirilmemiştir.
Bu tercih bilinçlidir.
Çünkü bir metnin yalnızca ele aldığı konu değil, yazıldığı dönemde kullanılan dil, başvurulan kaynaklar, yapılan değerlendirmeler ve ulaşılan sonuçlar da o çalışmanın düşünsel tarihinin bir parçasıdır.
Bu nedenle akademik güncellemede eski metni bugünkü bilgiler ışığında yeniden yazmak yerine iki ayrı katman oluşturulmuştur.
İlk katman, ilk çalışmanın hiçbir müdahaleye uğramamış özgün metnidir.
İkinci katman ise araştırmanın güncel bilimsel literatür içerisinde nasıl okunabileceğini gösteren akademik değerlendirmedir.
Böylelikle çalışma hem ilk yazıldığı dönemin edebî ve düşünsel izlerini taşımaya devam etmekte hem de yeni araştırmalar ışığında yeniden okunabilir hâle gelmektedir.
Genişletilmiş Akademik Kaynakça
Durkheim, É. (1897/1951). Suicide: A Study in Sociology. Glencoe, IL: Free Press.
Jamison, K. R. (1993). Touched with Fire: Manic-Depressive Illness and the Artistic Temperament. New York: Free Press.
Kaufman, J. C. (2001). “The Sylvia Plath Effect: Mental Illness in Eminent Creative Writers.” The Journal of Creative Behavior, 35(1), 37–50.
Kaufman, J. C. (2003). “The Cost of the Muse: Poets Die Young.” Death Studies, 27(9), 813–821.
Kaufman, J. C., & Baer, J. (2002). “I Bask in Dreams of Suicide: Mental Illness, Poetry, and Women.” Review of General Psychology, 6(3), 271–286.
Leenaars, A. A., & Wenckstern, S. (1998). “Sylvia Plath: A Protocol Analysis of Her Last Poems.” Death Studies, 22(7), 615–635.
Runco, M. A. (1998). “Suicide and Creativity: The Case of Sylvia Plath.” Death Studies, 22(7), 637–654.
Shulman, E. (1998). “Vulnerability Factors in Sylvia Plath’s Suicide.” Death Studies, 22(7), 597–613.
Stirman, S. W., & Pennebaker, J. W. (2001). “Word Use in the Poetry of Suicidal and Nonsuicidal Poets.” Psychosomatic Medicine, 63(4), 517–522.
World Health Organization. (2023). Preventing Suicide: A Resource for Media Professionals, Update 2023. Geneva: World Health Organization.
Yayın Bilgisi
Yazar: Nurdal Durmuş
Yazı Türü: Akademik inceleme / edebî-sosyolojik çalışma
Kategori: Akademi · Sosyoloji Yazıları
Akademik Güncelleme: Eylül 2026

Ne kadar tutsam kollarından kaldırsam ayağa gene dizleri üzerine düşüyor tökezleyip hayat.kötürüm kalmış bir deve üstelik her yanı eğri büğrü.delik deşik cüzzamlı bir orospu. Dokundukça kanıyor her yanı , dokundukça ölüm bulaşıyor parmaklarıma. Neresinden tutmalı hayatı ,kirletmeden yeni bir sayfa açmalı. Açmalı ama durmuyor yerinde sabit ayyaş.kör kütük sarhoş ,anason tütün bürümüş beş yaşında tanıdığım sarı saçları.tek bir hamle son kez kaldırsam ayağa. Yavaş yavaş ve dimdik kaybolsam gözleri önünde. Terketsem gitsem ölümün soğuk yatağına titreye titreye sevişsem çığlık çığlığa bir de sağır olsa orospu.ateşe verip kemikten oyulu ranzamızı çıkmasak sabaha. ALİ BARAN İLERİ….
Ölümü bir kurtuluş olarak görmek bu nasıl bir olgudur yokluktan medet ummanın ne farkı vardır puttan medet ummakla ki velhasıl nerde yokluk, korku yoktur bu topraklarda solcansız mezar mı vadeetik sözde, mevkilerinin pişkinliği midir hamur kıvamı şişkinliklerine sebep, sonra fırında yanmalı mıdır bir kaç parça ilaç için söyle.
gitmiyorsa bitir mek iyidir.
İntahar; Kendine acıma ve acındırma, acıtma isteği, hayattan intikam alma.. En zayıf anında, en korkak ve savunmasız zamanında ” ben de varım, burdayım!” diye meydan okuma..
Sanat Allahı arama işidir der Üstad Necib Fazıl.. Şiir hakikatin çilingiri der Mütefekkir Mirzabeyoğlu.. Bu gözle okunursa yaşanan ıstırablar daha bi anlaşılır oluyor.. Bundan öte ‘Mutlak Fikir-İslam’ olmayınca sığınakların bini bin para.. Kimisi şişe diplerinde, kimisi kendini aşacam derken eşcinsellikte, kimisi intiharda.. Rabbim bizlere onlara İslamın İzzetini ve Şerefini sanatımızla, hikmetimizle, devletimizle, mefkuremizle öğretebilmemizi nasib etsin..
İntahar; Kendine acıma ve acındırma, acıtma isteği, hayattan intikam alma.. En zayıf anında, en korkak ve savunmasız zamanında ” ben de varım, burdayım!” diye meydan okuma..
Tez konum için müthiş bir çalışma tebrikler
”sosyal hayatla olan bağlarının şiirle gitgide zayıflaması olarak …” şiiri hayatımın birinci öğesi olmaktan çıkarışımın sebebi budur. salt şair olarak değil, okuyucu olarak da çıkartıp başka bir noktaya koydum… yaşamanın başka bir yolu yoktu… ve şükür ki, O bunun farkına varmamı sağladı…
“Şairleri (Allah’ın âyeti olan dilin tefsirine
cür’et edebilen biricik kişilikleri)
öldürsek ne iyi olur sade ve aptal görünürüz belki birazcık”demiş..
Şairler ölmek istemezler, çünkü ölmek unutulmak, yok olmak demektir. Şairler ölmek isterler, çünkü ölerek yaşamak onlar için hep daha cezbedici bir
duygudur! Bu açıdan bakıldığında şair belki de son hamlesini, hayata sınırlar koyan, onu basitleştiren bütün yaşam koşullarına “şiirlerin” ölümsüz dizeleriyle “ölüm” diye bağırarak yaparlar