Medyanın Şiddetin Temsili, Normalleşmesi ve Toplumsal Algı Üzerindeki Rolüne İlişkin Sosyolojik Bir İnceleme
Nurdal Durmuş
Medya Sosyolojisi · Sinema · Şiddet Çalışmaları · Sosyal Psikoloji
Özgün çalışma: 2019 · Akademik çerçeveyle gözden geçirilmiş sürüm: Eylül 2026
Öz
Bu çalışma, medya ve sinemada şiddetin temsili ile toplumdaki şiddet algısı arasındaki ilişkiyi sosyolojik, psikolojik ve kültürel boyutlarıyla tartışmaktadır. Türk sinemasındaki şiddet temsilleri, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddetin mahremiyet üzerinden görünmezleşmesi, çocukların şiddeti öğrenme süreçleri ve medyanın şiddeti normalleştirme veya sorgulatma potansiyeli çalışmanın temel başlıklarını oluşturmaktadır.
Çalışmanın hareket noktası, sinemanın yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtan pasif bir araç olmadığı; aynı zamanda toplumun hangi davranışları olağan, kabul edilebilir, eleştirilebilir veya sorunlu gördüğüne ilişkin kültürel anlamların oluşmasına katkıda bulunabildiği düşüncesidir.
Bununla birlikte medya içerikleri ile gerçek hayattaki şiddet arasında tek yönlü ve doğrudan bir nedensellik kurulmamaktadır. Güncel araştırmalar, medya şiddetine maruz kalmanın saldırgan düşünce, duygu ve bazı davranışlarla ilişkili olabileceğini ortaya koyarken; gerçek hayattaki ciddi şiddetin aile, çevre, kişilik, çocukluk deneyimleri, ekonomik ve sosyal koşullar, öğrenilmiş davranış kalıpları ve kültürel çevre gibi birçok unsurun birlikte değerlendirilmesini gerektirdiğini göstermektedir.
Bu akademik sürümde özgün metnin temel duygusu korunmuş; güncelliğini yitiren istatistikler yenilenmiş, kesin nedensellik bildiren bazı ifadeler daha ihtiyatlı biçimde yeniden kurulmuş ve sinema sahneleri ile belgelenmiş gerçek hayat olaylarını karşılaştıran yeni bir bölüm eklenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Medya, sinema, şiddet, medya şiddeti, kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, sosyal öğrenme, Türk sineması, Yeşilçam, medya sosyolojisi.
Bir Sahne, Bir Haber ve Toplumsal Gerçeklik
Bu yazının çıkış noktası yıllar önce dikkatimi çeken çarpıcı bir benzerlikti.
Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören’in yönettiği Yol filminde, aile ve çevre baskısı altında yaşayan bir kadının “namus” gerekçesiyle cezalandırılması üzerinden son derece ağır bir şiddet tablosu anlatılır. Film yalnızca bireysel bir öfkeyi değil; insanın aile, gelenek, çevre baskısı ve vicdanı arasında sıkışmasını görünür hâle getirir.
Yıllar sonra gerçek hayatta karşılaşılan bazı olaylar, bu sahnelerin yalnızca sinematik hayal gücünden ibaret olmadığını acı biçimde hatırlattı.
27 Aralık 2005’te kamuoyuna yansıyan Zahide Koç vakasında, eşinden ayrıldıktan sonra baba evine dönen bir kadının babası tarafından yaklaşık altı yıl boyunca kümeste tutulduğu, daha sonra kadın örgütlerinin girişimiyle tedavi ve koruma sürecine alındığı bildirildi.
Bu iki hikâye birebir aynı değildir. Fakat ikisinin merkezinde de bir insanın yaşamı üzerinde aile tarafından kurulan ağır kontrol, özgürlüğünün kısıtlanması ve aile mahremiyetinin şiddeti görünmez hâle getiren bir alana dönüşmesi bulunmaktadır.
Sinema ile hayat arasındaki ilişkiyi düşündüren asıl nokta da budur.
Sinema geleceği kehanet gibi haber vermez. Ama bazen toplumun içinde zaten var olan ve görmek istemediğimiz yaraları bizden önce görünür hâle getirir.
“Ne çok acı var!” diyordu şiirin Zarif oğlu. Bu cümleyi bugünün dünyasında kimi zaman “Ne çok şiddet var!” diye okumak mümkün.
Şiddeti Nasıl Tanımlamalıyız?
Şiddeti yalnızca fiziksel saldırı olarak tanımlamak yetersizdir. Şiddet; insanın bedensel veya ruhsal bütünlüğüne zarar veren, onu tehdit eden, baskı altına alan veya iradesini zor yoluyla sınırlayan davranışları kapsayan geniş bir olgudur.
Fiziksel saldırının yanında psikolojik baskı, tehdit, ekonomik kontrol, cinsel şiddet, ısrarlı takip ve insanın sosyal ilişkilerinin zor kullanılarak sınırlandırılması da şiddetin farklı görünümleri arasında değerlendirilebilir.
Ancak bizi asıl ilgilendiren yalnızca şiddetin tanımı değildir. Şiddetin nasıl ortaya çıktığı, hangi koşullarda normalleştiği ve nasıl azaltılabileceği daha önemli sorulardır.
Şiddetin tek bir nedeni yoktur. Bireyin kişilik özellikleri, aile ortamı, çocukluk deneyimleri, ekonomik ve sosyal koşullar, madde kullanımı, akran çevresi, çatışma kültürü ve içinde yaşanılan toplumsal yapı farklı düzeylerde etkili olabilir.
Medya da bu çok değişkenli yapı içerisinde değerlendirilmelidir.
Medya Şiddetin Nedeni midir?
Medya ile şiddet ilişkisini tartışırken yapılabilecek en büyük hatalardan biri, gerçek hayattaki şiddeti doğrudan bir filme, televizyon dizisine veya video oyununa bağlamaktır.
İnsan davranışı bu kadar basit değildir.
Bununla birlikte medyanın hiçbir etkisinin bulunmadığını söylemek de bilimsel literatürle uyumlu değildir.
Albert Bandura, Dorothea Ross ve Sheila Ross’un klasik sosyal öğrenme araştırmaları, çocukların yetişkin modellerde gözlemledikleri saldırgan davranışları taklit edebildiklerini göstermiştir. Daha sonraki araştırmalar da gözleme dayalı öğrenmenin yalnızca yüz yüze ilişkilerle sınırlı olmadığını, medya aracılığıyla karşılaşılan davranış modellerinin de öğrenme süreçlerine dâhil olabileceğini ortaya koymuştur.
Bu, ekranda şiddet gören kişinin şiddet uygulayacağı anlamına gelmez.
Daha doğru ifade şudur: İnsanlar çevrelerinde ve ekranda gördükleri davranış modellerini öğrenebilir, bunlara ilişkin zihinsel kalıplar geliştirebilir ve belirli koşullar altında bu modellerden etkilenebilirler.
Bu nedenle medya gerçek hayattaki şiddetin tek başına üreticisi değildir; fakat toplumdaki davranış modellerinin, beklentilerin ve normların oluştuğu kültürel çevrenin parçalarından biridir.
Sinema Yalnızca Ayna Değildir
Sanat ve sinemayı yalnızca eğlendiren araçlar olarak görmek eksik olur.
Sinema bizi üzer, güldürür, öfkelendirir, düşündürür, özendirir, sorgulatır ve zaman zaman hayatımız boyunca karşılaşmayacağımız insanların hikâyeleriyle empati kurmamızı sağlar.
“Sinemanın toplumun aynası olduğu” sıklıkla söylenir.
Bu benzetmeyi önemsiyorum.
Fakat bana göre sinema yalnızca ayna değildir.
Çünkü ayna yalnızca karşısındakini gösterir. Sinema ise seçer.
Hangi hikâyenin anlatılacağını, kameranın kimi takip edeceğini, kimin acısının görünür olacağını, hangi davranışın ödüllendirileceğini ve şiddetin hangi sonuçlarının seyirciye gösterileceğini belirler.
Bu nedenle sinema toplumun aynası olduğu kadar, toplumun kendisine hangi açıdan bakacağını belirleyen bir çerçevedir.
Sinema ve Gerçek Hayat: Karşılaştırmalı Bir Okuma
Sinema ile gerçek hayat arasındaki ilişkiyi incelemenin en ilginç yollarından biri, film sahnelerini belgelenmiş gerçek olaylarla yan yana okumaktır.
Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Bir filmin daha sonra yaşanan gerçek olaylara neden olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Amaç, filmlerin toplumsal hayatta zaten var olan şiddet biçimlerini nasıl görünür hâle getirdiklerini araştırmaktır.
Yol ile Zahide Koç ve Güldünya Tören vakaları bu açıdan dikkat çekicidir.
Yol filminde aile ve çevre baskısıyla karşı karşıya kalan kadın karakterin yaşamı üzerinde ağır bir kontrol kurulmaktadır. 2005 yılında kamuoyuna yansıyan Zahide Koç olayında da babası tarafından yaklaşık altı yıl boyunca kümeste tutulduğu yönündeki iddialar kadın örgütlerinin müdahalesiyle görünür hâle gelmiştir.
2004 yılında Güldünya Tören’in İstanbul’da aile üyeleri tarafından öldürülmesi ise aile itibarı ve “namus” düşüncesi etrafında gerçekleşen şiddetin Türkiye’de en fazla tartışılan örneklerinden biri olmuştur. İlk saldırıda yaralanan Tören’in kaldırıldığı hastanede öldürülmesi, olayın kamuoyundaki etkisini daha da artırmıştır.
Yol bu vakaların hiçbirinin doğrudan anlatımı değildir. Film bu olaylardan yıllar önce çekilmiştir.
Fakat tam da bu nedenle karşılaştırma anlamlıdır.
Filmde kurmaca olarak görünür hâle getirilen aile baskısı, insan yaşamı üzerinde kurulan kontrol ve çevrenin bu kontrolü meşru görebilmesi, daha sonraki gerçek olaylarda da karşımıza çıkmıştır.
Sinema bazen toplumsal yaranın sebebi değildir; o yaranın erken tanığıdır.
Karartma Geceleri ve Rıfat Ilgaz’ın Gerçek Yaşamı
Yusuf Kurçenli’nin Karartma Geceleri filmi diğer örneklerden biraz farklıdır. Çünkü burada gerçek hayatla ilişki dolaylı değil, oldukça açıktır.
Film, Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Hikâyedeki öğretmen ve yazar karakter, yazdıkları nedeniyle takip edilen ve tutuklanma tehdidi yaşayan bir aydının dünyasını anlatır.
Rıfat Ilgaz gerçekten de 1944 yılında yayımlanan Sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle tutuklanmış, yargılanmış ve altı ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Bu süreç onun mesleğini, sağlığını ve hayatının sonraki dönemlerini derinden etkilemiştir.
Burada sinema hayatı “taklit” etmekten daha fazlasını yapmaktadır.
Yaşanmış bir baskı deneyimi önce edebiyata, ardından sinemaya dönüşmektedir.
Dolayısıyla sinema bazen toplumun yalnızca hayal dünyasını değil, doğrudan tarihsel hafızasını da taşır.
Babam ve Oğlum ve 12 Eylül Hafızası
Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filminde gazeteci Sadık’ın 12 Eylül döneminde gözaltına alınması ve maruz kaldığı işkencenin yıllar sonra bedeninde bıraktığı etkiler, hikâyenin önemli unsurlarından biridir.
Filmin resmî tanıtımında da Sadık’ın 12 Eylül darbe döneminde yaşadığı işkenceler sonucunda ağır biçimde hastalandığı belirtilmektedir.
Bu anlatının tarihsel bir arka planı vardır.
12 Eylül 1980 sonrasında yaşanan geniş çaplı gözaltılar, cezaevi uygulamaları ve işkence iddiaları Türkiye’nin yakın tarihinin ağır insan hakları tartışmaları arasında yer almaktadır.
Bu nedenle Babam ve Oğlumdaki şiddet yalnızca dramatik bir kurgu unsuru olarak değerlendirilmemelidir.
Film, siyasi şiddetin yalnızca uygulandığı anda değil, insanın bedeninde, ailesinde ve hafızasında yıllarca devam edebilen sonuçlarını da anlatır.
Bu nokta son derece önemlidir.
Şiddetin etkisi bazen olay bittikten sonra bitmez.
Gemide ve 1990’ların Gündelik Şiddet Atmosferi
Serdar Akar’ın Gemide filmi, kapalı bir erkek dünyası içerisinde uyuşturucu, suç, öfke ve ağır şiddet ilişkilerini anlatmaktadır.
Film üzerine yapılan akademik çalışmalar, yapıttaki şiddetin yalnızca aksiyon unsuru olarak kullanılmadığını; 1990 sonrası Türkiye’de belirginleşen amaçsız, tepkisel ve öngörülemez şiddet biçimlerinin tartışılması için önemli bir zemin oluşturduğunu göstermektedir.
Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırlanan bir yüksek lisans çalışmasında Gemide ve Barda filmleri, 1990 sonrasındaki “serbest dolaşan şiddet” olgusu üzerinden incelenmiş ve bu şiddet biçiminin dönemin gazetelerindeki “üçüncü sayfa” olaylarıyla bağlantıları değerlendirilmiştir.
Burada tek bir gerçek olay ile tek bir film sahnesini eşleştirmekten çok, dönemin gündelik şiddet atmosferi ile sinemanın kurduğu dünya arasında paralellik bulunmaktadır.
Bu örneklerin tümü birlikte değerlendirildiğinde üç farklı ilişki biçimi ortaya çıkmaktadır: Bazen gerçek hayat sinemaya kaynaklık eder, bazen sinema toplumdaki görünmeyen bir sorunu erken dönemde görünür kılar, bazen de sinema ile gerçek hayat aynı toplumsal yapının farklı anlatımları hâline gelir.
Şiddetin Gösterilmesi ile Meşrulaştırılması Aynı Şey Değildir
Bu karşılaştırmalardan, filmlerde şiddetin gösterilmemesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır.
Tam tersine.
Bir toplumda şiddet varsa sanatın bunu göstermesi kimi zaman son derece değerlidir.
Yol filmindeki şiddeti çıkardığınızda filmin itiraz ettiği toplumsal baskının önemli bir bölümünü de görünmez hâle getirirsiniz.
Karartma Gecelerindeki baskıyı çıkardığınızda dönemin aydın üzerindeki etkisini anlatamazsınız.
Babam ve Oğlumda işkenceyi ve onun bıraktığı izi görmezden geldiğinizde Sadık’ın hayatının önemli bir bölümünü anlayamazsınız.
Bu nedenle mesele şiddetin sinemada bulunup bulunmaması değildir.
Mesele şiddetin nasıl anlatıldığıdır.
Şiddet kullanan kişi kahramanlaştırılıyor mu? Şiddetin mağdur üzerindeki sonucu gösteriliyor mu? Şiddet sorun çözme yöntemi gibi mi sunuluyor? Yoksa seyircinin bu davranışın sonuçlarıyla yüzleşmesi mi sağlanıyor?
Akademik medya çözümlemesi esas olarak bu sorularla ilgilenmelidir.
Yeşilçam ve Kadına Yönelik Şiddetin Temsili
Türkiye sinemasında kadına yönelik şiddetin temsiline ilişkin önemli çalışmalardan biri Nilgün Abisel’in Yeşilçam Filmlerinde Kadının Temsilinde Kadına Yönelik Şiddet başlıklı çalışmasıdır.
Abisel’in araştırması, kadına yönelik şiddetin Yeşilçam anlatılarında yalnızca münferit olaylar olarak değil, kadın ve erkek karakterlere yüklenen sosyal roller ve bu rollerden sapmaya verilen tepkiler üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Özgün yazıda aktardığım üzere, araştırmada incelenen filmlerin büyük bölümünde farklı şiddet biçimlerine rastlanmakta ve kimi filmlerde şiddet gündelik hayatın olağan unsurlarından biri gibi sunulmaktadır.
Burada yalnızca “Eski filmlerde çok şiddet vardı” demek yeterli değildir.
Asıl mesele, şiddetin hangi gerekçelerle uygulandığı ve seyircinin bu davranışı nasıl anlamlandırmaya yönlendirildiğidir.
Kıskançlık, aile itibarı, “namus”, itaatsizlik, öfke veya aşırı sevgi gibi gerekçelerin şiddet davranışlarını açıklamak amacıyla kullanılması, filmlerdeki şiddetin toplumsal boyutunu anlamak bakımından daha önemlidir.
Kadına Yönelik Şiddetin Güncel Görünümü
Kadına yönelik şiddet günümüzde de önemli bir toplumsal ve halk sağlığı sorunudur.
Türkiye’de 18.275 kadınla gerçekleştirilen 2024 araştırmasının sonuçlarına göre kadınların yaşamlarının herhangi bir döneminde psikolojik, ekonomik, fiziksel, cinsel ve dijital şiddet ile ısrarlı takip gibi farklı şiddet biçimlerine maruz kaldıkları görülmektedir.
Bu verilerin gösterdiği en önemli hususlardan biri, şiddetin yalnızca fiziksel saldırıdan ibaret olmadığıdır.
Bir insanı sürekli kontrol etmek, ekonomik kaynaklarını sınırlamak, tehdit etmek, takip etmek veya dijital araçlarla baskı kurmak da şiddetin farklı biçimleri arasında değerlendirilebilir.
Dolayısıyla toplumsal farkındalığın yalnızca fiziksel şiddet görüntüsüne değil, şiddetin daha az görünür biçimlerine de yönelmesi gerekir.
“Aile İçidir” Düşüncesinin Tehlikesi
Özgün metindeki en önemli eleştirilerden biri, aile içinde yaşanan olayların dışarıdan müdahale edilmemesi gereken tamamen özel meseleler gibi görülmesidir.
“Kendi eşidir.”
“Kendi çocuğudur.”
“Karı-koca arasına girilmez.”
“Döver de sever de.”
Bu ifadeler geçmişte yalnızca günlük dilin değil, aile içi şiddeti görünmez hâle getiren bir anlayışın da parçası olmuştur.
Mahremiyet değerlidir.
Fakat şiddet mahremiyet değildir.
Bir kişinin başka bir kişiye zarar vermesi, onu tehdit etmesi veya iradesini zor yoluyla ortadan kaldırması “özel hayat” gerekçesiyle görmezden gelinemez.
Zahide Koç vakasının yıllarca devam edebilmesi de bu açıdan düşündürücüdür. Bir insanın yaşadığı ağır koşullar çevresindeki insanlar açısından yalnızca “ailenin kendi meselesi” olarak algılandığında, şiddetin görünmez kalması ve sürmesi kolaylaşabilir.
Bu nedenle toplumun şiddete bakışı en az hukuk kadar önemlidir.
Amerika Örneği: Kitty Genovese ve Seyirci Etkisi
Şiddete veya acil bir duruma tanık olan insanların neden bazen müdahale etmedikleri sorusu, sosyal psikolojinin uzun yıllardır araştırdığı konulardan biridir.
Bu tartışmayla özdeşleşen olaylardan biri, 13 Mart 1964’te New York’ta öldürülen Kitty Genovese vakasıdır.
Olayın ardından Amerikan basınında, saldırıyı 38 kişinin izlediği ve hiç kimsenin yardım için harekete geçmediği yönünde çok etkili bir anlatı ortaya çıktı. Bu hikâye yıllarca sosyal psikoloji kitaplarında insanların kalabalık içerisinde sorumluluk hissetmemelerinin çarpıcı örneği olarak kullanıldı.
Ancak daha sonraki tarihsel incelemeler olayın bu biçimde anlatılmasının önemli ölçüde abartılı olduğunu ortaya koydu.
Bütün tanıkların saldırıyı baştan sona gördüğü veya ne olduğunu tam olarak anladığı söylenemezdi. Bazı kişilerin saldırgana seslenerek onu uzaklaştırmaya çalıştığı, polisle iletişime geçildiği ve Genovese’nin son anlarında yanında bir komşusunun bulunduğu daha sonra belgelenmiştir.
Bu düzeltme son derece önemlidir.
Çünkü çarpıcı bir hikâye, bilimsel bir kavramı anlatmak için tekrar edildikçe bazen olayın gerçek ayrıntılarının önüne geçebilir.
Bununla birlikte Kitty Genovese olayının ardından geliştirilen “seyirci etkisi” araştırmaları önemli bir sosyal psikoloji alanına dönüşmüştür.
Seyirci etkisi, bir acil durum karşısında başka insanların da bulunduğunun düşünülmesi durumunda yardım etme sorumluluğunun kişiler arasında dağılabilmesini ifade eder. İnsan yalnız olduğunda “yardım etmek bana düşüyor” diye düşünebilirken, kalabalıkta “bir başkası mutlaka yardım eder” düşüncesi ortaya çıkabilir.
Ancak aile içi şiddette bu psikolojik mekanizmaya başka bir engel daha eklenmektedir: “Bu onların özel meselesidir.”
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1.307 kişiyle gerçekleştirilen ulusal bir araştırmada, partner şiddetine tanık olan veya çevresinde böyle bir durumdan haberdar olan insanların müdahale davranışları incelenmiştir.
Araştırmada müdahalenin önündeki en sık belirtilen engeller arasında fiziksel zarar görme korkusu, durumu yanlış değerlendirme endişesi ve yaşanan olayın “özel bir mesele” olduğu düşüncesi yer almıştır.
Bu bulgu son derece önemlidir.
Çünkü şiddetin devam edebilmesi için her zaman yalnızca saldırganın gücü yeterli değildir.
Bazen çevredeki insanların sessizliği de şiddetin görünmez kalmasına katkıda bulunabilir.
Bu sessizlik her zaman duyarsızlıktan kaynaklanmaz. İnsanlar korkabilir, ne yapacaklarını bilmeyebilir, yanlış anlamaktan çekinebilir veya aile hayatının dışarıdan müdahale edilmemesi gereken özel bir alan olduğunu düşünebilirler.
Fakat mahremiyet ile şiddeti birbirinden ayırmak gerekir.
Aile hayatının mahrem olması, şiddetin görmezden gelinmesi gerektiği anlamına gelmez.
Çevrenin şiddeti fark edebilmesi, güvenli yardım yollarını bilmesi ve gerektiğinde ilgili kurumlarla iletişime geçebilmesi, şiddetin önlenmesinde önemli bir toplumsal koruma mekanizmasıdır.
Çocuk Şiddeti Nasıl Öğrenir?
Özgün yazıda kullandığım “şiddet kuşaktan kuşağa geçen bulaşıcı bir hastalık gibidir” benzetmesi duygusal olarak güçlü olmakla birlikte akademik açıdan dikkatli yorumlanmalıdır.
Şiddet ortamında büyüyen her çocuk daha sonra şiddet uygulayan bir yetişkin olmaz.
Böyle bir kader yoktur.
Ancak çocukluk dönemindeki olumsuz deneyimlerin ilerleyen yaşam dönemlerindeki şiddet riskleriyle ilişkili olduğunu gösteren geniş bir araştırma literatürü bulunmaktadır.
Çocuk için önemli öğrenme alanlarından biri, çatışmaların evin içinde nasıl çözüldüğünü görmesidir.
Çocuk sürekli olarak bağırmanın, aşağılamanın veya güç kullanmanın sorun çözme biçimi olduğunu gözlemliyorsa, bu davranışları sosyal dünyanın olağan parçaları olarak öğrenebilir.
Fakat aynı şekilde konuşmanın, özür dilemenin, sabretmenin, uzlaşmanın ve karşısındaki insanın sınırlarına saygı göstermenin de öğrenilmesi mümkündür.
Bu nedenle şiddet kadar şiddetsizlik de öğrenilebilir.
Haber Dili Şiddeti Nasıl Anlatıyor?
Medyanın sorumluluğu yalnızca film ve dizilerle sınırlı değildir.
Haber dili de son derece önemlidir.
“Sevdiği için öldürdü.”
“Kıskançlık cinneti.”
“Barışma teklifini reddedince…”
gibi ifadeler olayın arka planını açıklıyor gibi görünse de zaman zaman failin davranışına gerekçe üreten bir anlatıya dönüşebilir.
Oysa kıskançlık, ayrılık veya tartışma şiddetin mazereti değildir.
Şiddetin sorumluluğu şiddeti uygulayan kişidedir.
Bu nedenle habercilikte olayın bağlamı ile failin kendi davranışı için ileri sürdüğü gerekçeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Haber dili, toplumun mağdura ve faile nasıl baktığını da etkileyebilir.
Şiddeti sansasyonel bir hikâyeye dönüştüren medya ile şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını sorgulatan medya aynı toplumsal etkiyi üretmez.
Sanatçıya Sansür mü, Toplumsal Sorumluluk mu?
Medya ve şiddet tartışmasının kolaylıkla yanlış bir noktaya gidebileceğini de kabul etmek gerekir.
Çözüm şiddet içeren filmleri yasaklamak değildir.
Bir filmde cinayet, işkence, savaş veya aile içi şiddetin bulunması o eseri otomatik olarak zararlı hâle getirmez.
Sanatın işlevlerinden biri insanın görmek istemediği gerçekleri önüne koymaktır.
Bu nedenle asıl soru şudur: Şiddet yalnızca heyecan ve eğlence üretmek için mi kullanılmaktadır, yoksa insanın şiddetin sonuçlarını fark etmesi mi amaçlanmaktadır?
Şiddeti kullanan kişi sürekli güçlü, dokunulmaz ve kahraman mı gösterilmektedir, yoksa davranışının sonucu da görünür müdür?
Şiddet çözüm yöntemi gibi mi sunulmaktadır, yoksa sorgulanmakta mıdır?
Bu sorular sansür tartışmasından çok daha değerlidir.
Yeni Medya Çağında Şiddet
Bu yazının ilk kaleme alındığı dönemde medya ve şiddet denildiğinde ağırlıklı olarak televizyon, sinema ve gazeteler düşünülüyordu.
Bugün ise medya ortamı bütünüyle değişmiştir.
Sosyal medya, kısa video platformları, dijital yayın servisleri, kullanıcıların kendi ürettikleri görüntüler, oyunlar ve algoritmik öneri sistemleri şiddet görüntülerinin dolaşımını çok daha hızlı hâle getirmiştir.
Bu nedenle artık yalnızca “Çocuk kaç saat televizyon izliyor?” sorusu yeterli değildir.
Hangi içerikleri izliyor? İzlediği içerikler neden sürekli tekrar karşısına çıkıyor? Gerçek görüntü ile kurgu arasındaki farkı anlayabiliyor mu? Şiddetin sonucunu mu görüyor, yalnızca gösterişli kısmını mı?
Bu sorular çağdaş medya okuryazarlığının önemli başlıkları hâline gelmiştir.
Medya Okuryazarlığı
İnsanları bütün olumsuz içeriklerden korumak mümkün değildir.
Belki de daha doğru hedef, insanların karşılaştıkları içeriği sorgulayabilecek düşünsel araçlara sahip olmalarını sağlamaktır.
Bir çocuk veya genç ekrandaki karakteri yalnızca “güçlü” olduğu için mi seviyor? Karakterin davranışlarının başkaları üzerindeki sonuçlarını da görebiliyor mu? Bir filmde gösterilen davranışın yönetmen tarafından eleştirildiğini anlayabiliyor mu? Bir haber metninin mağduru suçlayan bir dil kullanıp kullanmadığını fark edebiliyor mu?
Medya okuryazarlığı tam olarak burada önem kazanır.
Amaç insanı dünyadan koparmak değil, gördüğü dünyayı anlayabilecek kadar güçlü hâle getirmektir.
Medyanın Olumlu Gücü
Medya yalnızca şiddetin normalleşmesine katkıda bulunabilecek bir alan değildir.
Aynı zamanda şiddetin önlenmesinde kullanılabilecek son derece güçlü bir araçtır.
Bir film toplumun yıllarca konuşmadığı bir sorunu görünür hâle getirebilir. Bir dizi sağlıklı insan ilişkilerinin örneklerini gösterebilir. Bir haber insanların daha önce fark etmediği bir şiddet biçimini tanımasını sağlayabilir. Bir belgesel mağdurun yalnız olmadığını hissettirebilir.
Bu nedenle mesele “medya iyi midir, kötü müdür?” şeklinde kurulamaz.
Mesele, medyanın hangi hikâyeyi, hangi dille ve hangi sorumluluk duygusuyla anlattığıdır.
Sonuç
Yıllar önce bu yazıyı kaleme alırken temel kaygım şuydu: Şiddetin giderek daha görünür hâle geldiği bir toplumda ekranlarımız bu gerçeği yalnızca yansıtmakla mı kalıyor, yoksa bazı biçimleriyle onu sıradanlaştırıyor mu?
Bugün bu soruya daha ihtiyatlı ama daha güçlü bir cevap verebiliriz.
Medya gerçek hayattaki şiddetin tek nedeni değildir.
Şiddeti yalnızca televizyon dizileriyle, filmlerle veya oyunlarla açıklamak; aile ortamını, travmayı, ekonomik ve sosyal koşulları, çocukluk deneyimlerini, çevreyi ve bireysel farklılıkları görmezden gelmek olur.
Ancak medya önemsiz de değildir.
İnsan yalnızca yaşadıklarından değil, gördüklerinden ve sürekli tekrar edilen hikâyelerden de anlam üretir.
Sinema toplumun aynasıdır.
Ama aynanın açısı vardır.
Neyi gösterdiği kadar neyi göstermediği de önemlidir. Kimin gözünden baktığı, kimin acısını görünür kıldığı ve hangi davranışı olağanlaştırdığı önemlidir.
Yol ile Zahide Koç ve Güldünya Tören vakaları arasındaki ürkütücü benzerlik, Karartma Geceleri ile Rıfat Ilgaz’ın gerçek yaşamı arasındaki doğrudan bağlantı, Babam ve Oğlum ile 12 Eylül döneminin tarihsel hafızası ve Gemide ile 1990’ların gündelik şiddet atmosferi bize ortak bir şeyi hatırlatmaktadır:
Sinema bazen gerçeğin arkasından gider.
Bazen gerçekle birlikte yürür.
Bazen de toplumun henüz görmek istemediği gerçeği ondan önce fark eder.
Kitty Genovese vakasının ardından başlayan tartışmalar ise başka bir gerçeği hatırlatmaktadır: Bazen şiddetle mücadelede yalnızca fail ile mağdura bakmak yetmez.
Çevrede duranların, görenlerin, duyanların ve sessiz kalanların davranışlarını da anlamamız gerekir.
Çünkü şiddetin önlenmesi yalnızca kişinin, ailenin, polisin veya mahkemenin sorumluluğu değildir.
Toplumsal bir sorumluluktur.
Bu nedenle şiddet sahnesinin bulunup bulunmamasından önce, o sahnenin bize şiddet hakkında ne söylediğine bakmalıyız.
Belki de sanat ve medyanın en önemli gücü burada yatmaktadır: Toplumun yaralarını yalnızca göstermek değil; o yaraları fark etmemizi, anlamamızı ve iyileştirmek için sorumluluk almamızı sağlamak.
Yazarın Notu
Bu çalışma ilk olarak medya, sinema ve şiddet ilişkisine dair kişisel ve sosyolojik bir değerlendirme olarak kaleme alınmış ve 17 Eylül 2019 tarihinde nurdaldurmus.com üzerinde yayımlanmıştır.
2026 akademik düzenlemesinde metnin temel duygusu ve düşünsel yönü korunmuş; güncelliğini yitiren istatistikler, kesin nedensellik bildiren bazı değerlendirmeler ve doğrulanması güç örnekler yeniden ele alınmıştır.
Özgün çalışmanın çıkış noktasını oluşturan sinema sahnesi ile gerçek yaşam arasındaki ilişki genişletilmiş; Yol, Karartma Geceleri, Babam ve Oğlum ve Gemide filmleri belgelenmiş gerçek olaylar ve tarihsel kayıtlarla birlikte değerlendirilmiştir.
Ayrıca şiddete çevrenin neden zaman zaman müdahale etmediğini tartışabilmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kitty Genovese vakası, bu olayın ardından gelişen “seyirci etkisi” araştırmaları ve aile içi şiddete müdahalenin önündeki psikolojik ve sosyal engeller çalışmaya dâhil edilmiştir.
Bu karşılaştırmalar film ve medya içerikleri ile gerçek hayattaki şiddet arasında doğrudan nedensellik kurmak amacı taşımamaktadır. Amaç, sinemanın toplumda var olan şiddet biçimlerini nasıl görünür hâle getirdiğini; medyanın, kültürel çevrenin ve sosyal ilişkilerin şiddetin algılanma biçimi üzerindeki rolünü tartışmaktır.
Nurdal Durmuş
Ankara
Genişletilmiş Akademik Kaynakça
Abisel, N. (2000). “Yeşilçam Filmlerinde Kadının Temsilinde Kadına Yönelik Şiddet.” N. B. Çelik (Ed.), Televizyon, Kadın ve Şiddet içinde. Ankara: Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı.
American Psychological Association. Bystander Effect. APA Dictionary of Psychology.
American Psychological Association. (2012). “Psychology’s Tall Tales: Who Tried to Help Kitty Genovese?”
Bandura, A., Ross, D., & Ross, S. A. (1961). “Transmission of Aggression Through Imitation of Aggressive Models.” Journal of Abnormal and Social Psychology, 63(3), 575–582.
Bandura, A., Ross, D., & Ross, S. A. (1963). “Imitation of Film-Mediated Aggressive Models.” Journal of Abnormal and Social Psychology, 66, 3–11.
Banyard, V. L., Moynihan, M. M., Cares, A. C., & Warner, R. (2018). “Bystander Interventions on Behalf of Sexual Assault and Intimate Partner Violence Victims.” Journal of Interpersonal Violence.
Ilgaz, R. Karartma Geceleri. Çeşitli baskılar.
Kıran, A. (2009). The Phenomenon of Free-Floating Violence in Post-1990s Turkey Through Two Films by Serdar Akar: Gemide and Barda. Yüksek Lisans Tezi, Boğaziçi Üniversitesi.
Türkiye İstatistik Kurumu / T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2024.
World Health Organization. Violence and Injury Prevention Publications.
Yayın Bilgisi
Yazar: Nurdal Durmuş
Makale Türü: Medya sosyolojisi / akademik inceleme
Ana Kategori: Akademi
İkincil Alan: Medya, Sinema ve Sosyoloji
Özgün Web Yayını: 17 Eylül 2019
Akademik Güncelleme: Eylül 2026
Çok derin ve acı veren bir konu. Maalesef istatistik gerçekler insanın kanını donduracak nitelikte. Düşünüyorum da eski zamanlarda ”dayak cennetten çıkmadır” inanışı ile yetiştirilen çocuklar saygılı birer birey olarak nasıl yetişiyordu? O zamanlar bir suç işleyen çocuğun poposuna atılan bir tokat (şaplak) eğitici ve masum olabiliyorken şimdi bu kadar dehşet verici sonuca nasıl ulaştı? Acaba her aileye zorunlu psikolog ve pedagoglar mı gerekiyor? Uzayıp giden bir soru trafiği var aklımda ama cevaplar yok. Neyse Kaleminize sağlık.. Umarım bir sonraki yazınız güzelliklerden, gurur duyulacak insanlık hallerinden oluşur.. Allah herkese merhamet versin ve merhamet etsin..
Bir komşumuz var. Sanki senelerdir hapis gibi. Camdan garip bakıyor, sokaktan geçenlerden yüzünü saklıyor, arasıra şiddete uğradığına dair sesler yükseliyor evlerinden. Polise haber verdik ama kadın davacı olmamış. Bir başka akrabamız daha vardı. Sürekli abisinden dayak yiyordu ve en son polise başvurdu. Mart ayında mahkemeleri vara ama davadan vazgeçmesi için şimdi de psikolojik şiddet görüyor. Çok garip bir toplum burası. Allah razı olsun abim.