3 Aralık Dünya Engelliler Günü: İstatistiklerden Hak Temelli Yaklaşıma
Engellilik, erişilebilirlik, gönüllülük, istihdam ve toplumsal katılım üzerine güncellenmiş bir değerlendirme
Nurdal Durmuş
Engelli Hakları · Erişilebilirlik · Sosyal Politika · Gönüllülük · İstihdam · Kapsayıcılık · Toplumsal Katılım
Özgün çalışma: 3 Aralık 2018 · Güncellenmiş sürüm: Eylül 2026
Öz
Dünya nüfusunun önemli bir bölümü yaşamının bir döneminde engellilik deneyimiyle karşılaşmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün güncel tahminlerine göre yaklaşık 1,3 milyar insan, başka bir ifadeyle dünya nüfusunun yaklaşık %16’sı önemli düzeyde engellilik yaşamaktadır. Bu sayı yaklaşık her altı insandan birine karşılık gelmektedir.
Ancak engellilik yalnızca bireyin sağlık durumu üzerinden açıklanabilecek bir olgu değildir. Günümüzde engellilik; bireyin fiziksel, zihinsel, ruhsal veya duyusal özellikleri ile çevresindeki fiziksel, sosyal, ekonomik ve tutumsal engellerin etkileşimi içerisinde ele alınmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca kişinin neyi yapamadığı değil, toplumun o kişinin eşit katılımını mümkün kılacak koşulları oluşturup oluşturamadığıdır.
Bu çalışma, ilk kez 3 Aralık 2018 tarihinde yayımlanan “Dünya Engelliler Günü” başlıklı yazının güncellenmiş hâlidir. Özgün metinde ağırlıklı olarak savaşlar, trafik kazaları, iş kazaları ve engellilik oranlarına ilişkin çarpıcı istatistikler yer alırken, 2026 güncellemesinde bu veriler güncel ve güvenilir kaynaklar ışığında yeniden değerlendirilmiş; engellilik konusu hak temelli yaklaşım, erişilebilirlik, eğitim, istihdam, gönüllülük, bağımsız yaşam ve toplumsal katılım ekseninde ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Engellilik, engelli hakları, erişilebilirlik, gönüllülük, Kızılay Engelsiz, istihdam, toplumsal katılım, kapsayıcı eğitim, sosyal politika, Dünya Engelliler Günü.
3 Aralık’ın Anlamı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1992 yılında aldığı 47/3 sayılı kararla 3 Aralık’ı Dünya Engelliler Günü olarak ilan etti. Günün amacı yalnızca engellilik konusunda farkındalık oluşturmak değil; engelli bireylerin haklarının, refahının ve toplumsal yaşamın bütün alanlarına tam ve eşit katılımının desteklenmesidir.
Bu ayrım önemlidir. 3 Aralık, engelli bireylere acıma, yardım etme veya onları bir günlüğüne hatırlama günü değildir. Asıl mesele, onların diğer herkesle aynı haklara sahip bireyler olarak eğitimden sağlığa, ulaşımdan istihdama, gönüllülükten kamusal mekânlara ve dijital dünyaya kadar yaşamın bütün alanlarına eşit biçimde katılıp katılamadıklarıdır.
Dolayısıyla 3 Aralık’ın sorusu “Engelli bireyler için bugün ne yapabiliriz?” olmaktan çok, “Onların önünde hangi engelleri biz oluşturuyoruz ve hangilerini ortadan kaldırabiliriz?” olmalıdır.
Dünyada 1,3 Milyar İnsan
Dünya Sağlık Örgütü’nün güncel verilerine göre dünyada yaklaşık 1,3 milyar insan önemli düzeyde engellilik yaşamaktadır. Bu, dünya nüfusunun yaklaşık %16’sı, yani her altı kişiden biri demektir.
Üstelik bu sayı sabit değildir. Dünya nüfusunun yaşlanması, kronik hastalıkların artması, kazalar, çatışmalar ve sağlık koşullarındaki değişimler nedeniyle engellilik deneyimi yaşayan insan sayısının artması beklenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre engelli bireylerin yaklaşık %80’i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşamaktadır.
Dolayısıyla engellilik yalnızca sağlık politikalarının konusu değildir. Yoksullukla, eğitimle, istihdamla, gönüllülükle, şehirleşmeyle, sosyal güvenlikle, ulaşımla, teknolojiyle ve kalkınmayla doğrudan ilişkili küresel bir insan hakları meselesidir.
Engellilik Bireyin Değil, Birey ile Çevre Arasındaki İlişkinin Bir Sonucudur
Engelliliğe ilişkin anlayış dünyada önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Geçmişte engellilik çoğunlukla bireyin bedenindeki veya zihnindeki bir “eksiklik” üzerinden değerlendirilmekte ve temel soru “Bu kişinin problemi nedir?” şeklinde kurulabilmekteydi. Bugünkü hak temelli yaklaşım ise farklı bir soru soruyor: Bu kişinin topluma eşit katılımını ne engelliyor?
Tekerlekli sandalye kullanan bir kişi için asıl engel tekerlekli sandalye olmayabilir; rampası veya asansörü bulunmayan bina olabilir. Görme engelli bir kişi için sorun görmemesi kadar, ekran okuyucuya uyumlu olmayan internet sitesi olabilir. İşitme engelli bir vatandaş için engel, işitme kaybından çok kamu hizmetinde işaret dili desteği bulunmaması olabilir. Otizmli bir çocuk açısından sorun yalnızca çocuğun özellikleri değildir; onu kabul etmeyen eğitim ortamı, uygun destek hizmetinin bulunmaması veya toplumdaki önyargılar da engelleyici olabilir.
Türkiye’deki 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun da engelliliği bireyin yetilerindeki kayıplarla birlikte, topluma diğer bireylerle eşit koşullarda tam ve etkin katılımını kısıtlayan tutum ve çevre koşulları üzerinden tanımlamaktadır. Bu değişiklik yalnızca kavramsal değildir; engellilik politikasının yönünü “kişiyi düzeltmekten” çevredeki engelleri kaldırmaya doğru değiştirmektedir.
Türkiye’de Kaç Engelli Birey Var?
Bu soruya tek bir rakamla cevap vermek düşündüğümüzden daha zordur.
2018 yılında yayımladığım ilk yazıda Türkiye nüfusunun %12,3’ünün engelli olduğu bilgisini kullanmıştım. Bu rakam, 2002 Türkiye Özürlüler Araştırması’ndan geliyordu. Araştırmada toplam oran %12,29 olarak hesaplanmıştı; ancak bu oranın büyük bölümü süreğen hastalık kategorisinden oluşuyordu.
2011 Nüfus ve Konut Araştırması ise farklı bir yöntem kullanarak bireylerin günlük yaşam fonksiyonlarındaki zorlukları değerlendirdi. Bu çalışmada üç yaş ve üzerindeki nüfus içerisinde en az bir işlevi yerine getirmede çok zorlandığını veya hiç yapamadığını belirtenlerin oranı %6,9, kişi sayısı ise yaklaşık 4 milyon 876 bin olarak hesaplandı.
Bu iki oran birbirinin güncellenmiş versiyonu değildir; ölçüm yöntemleri ve tanımları farklıdır. Bu nedenle bugün “Türkiye’deki engelli nüfus kesin olarak şu kadardır” derken dikkatli olmak gerekir.
Ulusal Engelli Veri Sistemi gibi idari sistemler kamu hizmetleriyle temas eden ve ilgili sağlık raporları bulunan bireyler hakkında son derece değerli bilgiler üretmektedir; fakat bu kayıtların tamamı nüfus içerisindeki engellilik yaygınlığını ölçmek amacıyla hazırlanmış bir nüfus araştırması değildir.
Türkiye açısından engellilik politikalarının geliştirilmesinde önemli ihtiyaçlardan biri, uluslararası standartlarla uyumlu ve düzenli aralıklarla yenilenen kapsamlı engellilik verisidir. Çünkü doğru politika, doğru veriyle başlar.
Çocuklar: Dünyada Yaklaşık 240 Milyon
UNICEF’in kapsamlı analizine göre dünya genelinde yaklaşık 240 milyon engelli çocuk bulunmaktadır. Bu sayı yaklaşık her on çocuktan biri anlamına gelmektedir.
Fakat asıl çarpıcı olan çocukların sayısı değil, karşı karşıya kaldıkları eşitsizliklerdir. UNICEF’in karşılaştırmalı verilerine göre engelli çocuklar, engelli olmayan çocuklara kıyasla temel okuma ve matematik becerilerine sahip olma bakımından %42 daha düşük olasılığa sahiptir. Hiç okula gitmemiş olma ihtimalleri ise %49 daha yüksektir.
Bu noktada sorun çocuğun engeli olmaktan çıkar. Bir okulun merdivenleri, ulaşım aracı, sınıf düzeni, öğretim materyali, öğretmenin yeterliliği, akranlarının yaklaşımı ve eğitim sisteminin esnekliği çocuğun geleceğini belirlemeye başlar.
Kapsayıcı eğitim bu nedenle engelli çocuğu mevcut sisteme “yerleştirmek” değil, eğitim sistemini bütün çocukların farklılıklarına cevap verebilecek biçimde tasarlamaktır.
Sağlık Hizmetlerine Erişimde Eşitsizlik
Engellilik aynı zamanda önemli bir sağlık eşitliği meselesidir. Dünya Sağlık Örgütü, bazı engelli bireylerin engelli olmayan kişilere göre 20 yıla kadar daha erken ölebileceğini; depresyon, astım, diyabet, inme, obezite ve ağız sağlığı sorunları gibi bazı sağlık problemlerini yaşama risklerinin iki kattan fazla olabildiğini belirtmektedir.
Bu farkların tamamı engelliliğin doğrudan biyolojik sonucu değildir. Sağlık tesislerine ulaşamama, muayene ekipmanlarının erişilebilir olmaması, iletişim zorlukları, ekonomik yetersizlikler, ayrımcılık ve sağlık personelinin engellilik konusunda yeterli bilgiye sahip olmaması da sağlık eşitsizliklerini büyütebilir.
Burada yeniden aynı gerçekle karşılaşırız: Bazen insanı engelleyen hastalık değil, hizmete ulaşamamasıdır.
İstihdam: Yardım Değil Çalışma Hakkı
Engelli bireylerle ilgili tartışmaların en önemli başlıklarından biri istihdamdır. Türkiye’de 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca elli veya daha fazla çalışanı bulunan özel sektör işyerlerinin çalışanlarının %3’ünü, kamu işyerlerinin ise %4’ünü engelli işçilerden oluşturması gerekmektedir.
Kamudaki engelli istihdamında da yıllar içerisinde önemli bir artış yaşanmıştır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının Haziran 2026 açıklamasına göre, 2002’den itibaren kamuya yerleştirilen engelli bireylerin sayısı 83 bin 98’e ulaşmıştır.
İŞKUR’un Ağustos 2026 verileri ise çalışma hayatının diğer yüzünü göstermektedir. Kuruma kayıtlı engelli iş arayanların sayısı 86 bin 804 iken, 2026 yılı göstergelerinde işe yerleştirilen engelli sayısı Ağustos ayı itibarıyla 31 bin 301 olarak açıklanmıştır. Temmuz 2026 itibarıyla engelli kontenjanlarının doluluk oranı %80,9 düzeyindedir ve 25 bin 296 açık engelli kontenjanı bulunmaktadır.
Bu rakamlar önemli bir noktaya işaret ediyor: Bir tarafta iş arayan engelli bireyler, diğer tarafta doldurulamayan kontenjanlar vardır. Sorun yalnızca sayı değildir. Meslek ile açık pozisyonun uyuşmaması, coğrafi farklılıklar, eğitim ve beceri uyumsuzluğu, işyerinin erişilebilir olmaması, ulaşım güçlükleri, işveren önyargıları ve erişilebilir olmayan işe alım süreçleri engelli bireylerin çalışma hayatına katılımını sınırlayabilir.
Dolayısıyla engelli istihdamını yalnızca “kota doldurma” üzerinden değerlendirmek eksiktir. Gerçek kapsayıcılık, bir kişinin işe alınmasından başlayıp işyerinde ilerleyebilmesine, yöneticilik yapabilmesine ve emeğinin karşılığını eşit koşullarda alabilmesine kadar uzanan bir süreçtir.
Erişilebilirlik Sadece Rampa Değildir
Erişilebilirlik dendiğinde akla ilk olarak rampa ve asansör gelmesi anlaşılabilir; ancak günümüz dünyasında erişilebilirlik bundan çok daha geniştir.
Bir kamu binasına girebilmek, toplu taşıma aracına bağımsız biçimde binebilmek, bir internet sitesini ekran okuyucuyla kullanabilmek, videoda altyazı ve gerektiğinde işaret dili bulunması, bir formun zihinsel veya bilişsel farklılıkları olan bireyler tarafından anlaşılabilir olması, afet sırasında yapılan uyarının yalnız sesli değil görsel biçimde de verilmesi ve bir işe ya da gönüllü göreve başvururken kullanılan dijital platformun engelli birey tarafından bağımsız biçimde kullanılabilmesi erişilebilirliğin parçalarıdır.
Dolayısıyla erişilebilirlik sonradan eklenen teknik bir ayrıntı değil, eşitliğin altyapısıdır.
Dijital Dünyada Yeni Bir Erişilebilirlik Alanı
2018’de bu yazıyı ilk kaleme aldığımda dijital erişilebilirlik bugünkü kadar hayatın merkezinde değildi. Bugün bankacılıktan hastane randevusuna, eğitimden iş başvurusuna, alışverişten kamu hizmetlerine kadar günlük yaşamın önemli bölümü dijital ortamda yürütülmektedir.
Bu dönüşüm engelli bireyler açısından büyük fırsatlar sunmaktadır. Evden çalışma, ekran okuyucular, sesli komut sistemleri, otomatik altyazı, yapay zekâ destekli betimleme ve yardımcı teknolojiler bağımsız yaşamı kolaylaştırabilir. Fakat kötü tasarlanmış teknoloji yeni engeller de oluşturabilir.
Ekran okuyucunun algılayamadığı bir buton, klavye ile kullanılamayan internet sitesi, altyazısız video veya yalnızca görsel doğrulama isteyen güvenlik ekranı, fiziksel dünyadaki basamağın dijital karşılığıdır.
Bu yüzden geleceğin erişilebilirlik tartışmasının önemli bölümü artık dijital dünyada yapılacaktır. Yapay zekâ ve yeni teknolojiler tasarım aşamasından itibaren erişilebilirlik ilkesini dikkate alırsa büyük bir eşitleyici olabilir; dikkate almazsa mevcut eşitsizlikleri dijital ortama taşıyabilir.
Trafik Kazaları: Eski Bir İstatistiği Düzeltmek
2018 tarihli yazımda Türkiye’de trafik kazalarında her yıl yaklaşık 10 bin kişinin hayatını kaybettiği ve yaklaşık 200 bin kişinin kazalar nedeniyle engelli hâle geldiği yönünde bir istatistik yer alıyordu.
Güncel resmî veriler artık bu ifadeyi aynı biçimde kullanmamıza izin vermiyor. TÜİK’e göre 2025 yılında Türkiye’de 288 bin 321 ölümlü veya yaralanmalı trafik kazası meydana geldi. Bu kazalarda 6 bin 35 kişi yaşamını kaybetti, 403 bin 937 kişi yaralandı.
Ancak burada önemli bir istatistiksel ayrım yapmak gerekir. Yaralanan 403 bin 937 kişinin tamamı kalıcı engellilik yaşamamıştır. Güncel trafik kaza istatistikleri yaralanmaları raporlamakta, fakat bunlardan kaçının kalıcı işlev kaybına veya engelliliğe dönüştüğünü aynı tabloda göstermemektedir.
Dolayısıyla “yaralı sayısı” ile “engelli kalan kişi sayısını” birbirine eşitlemek doğru değildir. İstatistik yalnızca büyük rakamlar vermek değil, doğru şeyi ölçtüğümüzden emin olmaktır.
Savaşlar, Afetler ve Engellilik
2018 yazısının önemli bölümü savaşların insanlarda bıraktığı bedensel ve ruhsal sonuçlara ilişkin tarihsel rakamlardan oluşuyordu. Aradan geçen yıllar içerisinde bu rakamların bir bölümüne ilişkin tarihsel tahminlerin değiştiğini, farklı kaynaklarda önemli farklılıklar bulunduğunu ve özellikle “yaralı”, “sakat kalan” ve “engellilik yaşayan” kavramlarının zaman zaman birbirinin yerine kullanıldığını görüyoruz.
Bu nedenle yeni metinde savaşların engellilik üzerindeki etkisini yüz binlerle ifade edilen, doğrulanması güç tarihsel toplamlarla anlatmayı doğru bulmuyorum. Fakat değişmeyen gerçek şudur: Silahlı çatışmalar, mayınlar, patlayıcılar, zorunlu göç, sağlık hizmetlerinin çökmesi, travma ve rehabilitasyona erişememe; fiziksel ve ruhsal işlev kayıplarını artıran önemli faktörlerdir.
Afetlerde de benzer bir durum vardır. Engelli bireyler afetlerden yalnızca mevcut engelleri nedeniyle değil, afet planlarının kendilerini yeterince dikkate almaması nedeniyle daha fazla etkilenebilirler. Tahliye planında tekerlekli sandalye kullanan kişi düşünülmemişse, erken uyarı yalnız sesli yapılmışsa, geçici barınma alanının tuvaleti erişilebilir değilse veya kullanılan bilgi formatları herkes için anlaşılabilir değilse sorun engelli bireyde değil, afet planındadır.
Bu nedenle afet yönetiminde engellilik, yardım ulaştırılacak “özel bir grup” başlığından önce planlamanın bütün aşamalarına dâhil edilmesi gereken bir kapsayıcılık meselesidir.
Yardım Etmekten Hak Sağlamaya
Engellilik politikalarında belki de en büyük zihinsel dönüşüm burada yaşanmaktadır. Engelli bireyi sürekli yardım edilmesi gereken kişi olarak görmek ilk bakışta iyi niyetli görünebilir; fakat bu yaklaşım kişinin eğitim, çalışma, gönüllü olma, karar verme, aile kurma, siyasal yaşama katılma ve kendi hayatını belirleme hakkını arka plana itebilir.
Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme bu nedenle engelliliği açık biçimde insan hakları perspektifine taşımaktadır. Türkiye sözleşmeyi 2007 yılında imzalamış, 2009 yılında onaylamıştır. Sözleşme; erişilebilirlikten eğitime, sağlıktan istihdama, bağımsız yaşamdan adalete ve kamusal yaşama katılıma kadar geniş bir hak alanını kapsamaktadır.
Bu dönüşümün temel cümlesi basittir: Engelli birey topluma uyum sağlamak zorunda değildir; toplum herkesin eşit katılımına uygun hâle gelmek zorundadır.
Yardım Alan Değil, Yardım Eden: Kızılay Engelsiz ve Gönüllülük
Engelli bireylerin toplumsal hayata katılımını konuşurken gözden kaçırılmaması gereken alanlardan biri de gönüllülüktür. Çünkü gönüllülük, engelli bireyi yalnızca sosyal hizmetlerin, yardımların veya insani destek programlarının yararlanıcısı olarak görmekten çıkarır; toplumun sorunlarına çözüm üreten, başka insanlara destek olan ve sorumluluk üstlenen aktif bir vatandaş olarak konumlandırır.
Bu bakışın somut örneklerinden biri Türk Kızılay bünyesinde geliştirilen Kızılay Engelsiz yapılanmasıdır. Kızılay Engelsiz’in temel yaklaşımı, engelli bireylerin yalnızca kendilerine yönelik faaliyetlere katılan kişiler olması değil, Kızılay’ın insani yardım ve gönüllülük çalışmalarının doğrudan aktörleri hâline gelmesidir.
Bu değişim önemlidir. Çünkü insan onurunu güçlendiren şey yalnızca ihtiyaç duyduğunda yardım alabilmek değildir; imkânı olduğunda başkasına yardım edebilmek de insanın en temel toplumsal rollerinden biridir. Engelli bireylerin bu rolün dışında bırakılması, istemeden de olsa onları sürekli “yardım alan” tarafta konumlandırabilir.
Oysa engelli bir birey afet gönüllüsü olabilir, sosyal yardım çalışmalarına destek verebilir, çocuklarla ve yaşlılarla yapılan faaliyetlere katılabilir, çevre çalışmalarında görev alabilir, kan bağışı organizasyonlarına destek olabilir, sosyal inceleme süreçlerinde sahadaki ekiplerle birlikte çalışabilir, eğitim ve farkındalık faaliyetlerinde sorumluluk üstlenebilir.
Buradaki esas mesele kişinin engelli olup olmadığı değil; hangi görevi yapabileceği, hangi desteğe ihtiyaç duyduğu ve o görevin erişilebilir biçimde tasarlanıp tasarlanmadığıdır.
gonulluol.org: Gönüllülüğe Dijital Katılım
Türk Kızılay’ın gonulluol.org platformu gönüllülerin kayıt olabildiği, eğitim alabildiği ve yaşadığı bölgeye, ilgi alanına ve niteliklerine uygun gönüllü görevlerine katılabildiği dijital bir gönüllülük sistemi olarak çalışmaktadır.
Bu model engelli bireyler açısından ayrıca önemlidir. Erişilebilir biçimde tasarlanmış bir dijital gönüllülük platformu, engelli bireyin “Bana uygun bir faaliyet var mı?” diye kurumların kapısını tek tek çalması yerine, yapılabilecek görevleri görebilmesini ve doğrudan gönüllü olabilmesini sağlar.
Günümüzde platformda afet ve acil durumdan sosyal yardıma, sosyal hizmet ve sosyal incelemeden eğitime, akademik desteğe, iletişime, çevreye, lojistiğe ve engellilik alanına kadar farklı gönüllülük görevleri yer almaktadır.
Bu yapı yalnızca bir yazılım meselesi değildir; gönüllü olmak isteyen engelli bireyin toplumsal katılım hakkına açılan dijital bir kapıdır. Dolayısıyla platformların erişilebilirliği de Kızılay Engelsiz yaklaşımının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Engelsiz İkram Araçları: Tasarımın Katılımı Nasıl Değiştirdiğine Bir Örnek
Kızılay Engelsiz kapsamında geliştirilen erişilebilir ikram aracı fikri, kapsayıcı tasarımın gönüllülüğü nasıl mümkün hâle getirebileceğini gösteren önemli örneklerden biridir.
İkram araçlarının tekerlekli sandalye kullanan bireylerin hizmet verebileceği biçimde düzenlenmesi, görme engelliler için kabartmalı yazılar ve sesli komutlar, işitme engelliler için işaret dili çözümleri düşünülmesi, küçük görünen ancak zihniyeti değiştiren bir yaklaşımı temsil etmektedir.
Burada yapılan şey, engelli bireye özel bir etkinlik düzenlemek değil; mevcut insani yardım faaliyetini engelli gönüllünün de hizmet verebileceği biçimde yeniden tasarlamaktır. Birinci yaklaşım “Sizin için bir şey yapıyoruz” derken, ikinci yaklaşım “Bu işi birlikte yapıyoruz” demektedir.
Kızılay Engelsiz gönüllülerinin olağan dönemlerde veya afet ve acil durumlarda çorba, su ve küçük ikramlıkların dağıtımı gibi hizmetlerde görev alabilmesi, engellilik konusunda verilmek istenen yüzlerce farkındalık mesajından daha güçlü olabilir. Çünkü toplum bu kez engelli bireyi yardım kuyruğunda değil, yardımı ulaştıran kişi olarak görmektedir.
Sosyal İncelemeden İnsani Yardıma
Gönüllülüğün önemli alanlarından biri de sosyal yardım süreçleridir. Kızılay şubelerinde yürütülen sosyal inceleme ve sosyal destek faaliyetlerinde gönüllüler, ihtiyaç sahibi birey ve ailelerin durumunun değerlendirilmesine, hane ziyaretlerine, ihtiyaçların tespitine ve yardım süreçlerinin doğru biçimde yönlendirilmesine destek verebilmektedir.
Bu tür görevlerin uygun erişilebilirlik koşulları sağlandığında engelli gönüllülere de açık olması, engelli bireyin sosyal politika içerisindeki konumunu tamamen değiştiren bir anlayıştır. Engelli birey bu kez değerlendirmeye konu olan kişi değil, başka bir insanın ihtiyacını anlamaya çalışan gönüllüdür; yardım alan değil, yardımın doğru kişiye ulaşmasına katkı sağlayan kişidir. Toplum tarafından yalnızca korunması gereken biri olarak değil, toplumu güçlendiren insanlardan biri olarak görülmektedir. Hak temelli yaklaşımın en güçlü hâllerinden biri de tam olarak budur.
Gönüllülüğün Sosyal ve Psikolojik Boyutu
Engelli bireylerin gönüllülüğe katılımı yalnızca hizmet alan kurum veya yararlanıcılar açısından değer üretmez. Uluslararası araştırmalar, engelli bireylerin gönüllü faaliyetlere aktif biçimde katılabildiğini; ancak özellikle resmî gönüllülük alanlarına erişimde çeşitli engeller yaşayabildiğini göstermektedir.
Gönüllülüğün sosyal ilişkileri genişletebildiğini, topluma ait olma duygusunu destekleyebildiğini ve kişinin kendisini faydalı ve anlamlı hissetmesine katkı sağlayabildiğini gösteren çalışmalar da bulunmaktadır. Fiziksel engelli bireylerle yapılan araştırmalarda gönüllülük ile özsaygı ve yaşamda anlam duygusu arasında olumlu ilişkiler bulunmuş; bazı nitel araştırmalarda gönüllü faaliyetlere katılan kişilerin kendilerini toplumun değerli bir parçası olarak hissettikleri ve yeni sosyal ilişkiler geliştirdikleri bildirilmiştir.
Ancak burada önemli bir hassasiyet vardır. Gönüllülük bir “tedavi” veya “rehabilitasyon” faaliyeti olarak görülmemelidir. Engelli bireylerin gönüllülük hakkını değerli kılan şey onları değiştirmek değil, toplumun diğer bütün bireyleri gibi katkıda bulunma, üretme, dayanışma ve sorumluluk alma fırsatına sahip olmalarıdır. Psikolojik ve sosyal kazanımlar bu katılımın değerli sonuçlarından biri olabilir; fakat gönüllülüğün temel gerekçesi eşit vatandaşlık ve toplumsal katılımdır.
Yardım Veren ile Yardım Alan Arasındaki Çizgiyi Kaldırmak
İnsani yardım alanında zaman zaman görünmez bir ayrım oluşturuyoruz: Bir tarafta “yardım edenler”, diğer tarafta “yardım alanlar”. Oysa insan hayatı bu kadar kesin çizgilerle ayrılmaz.
Bugün yardım ulaştıran kişi yarın bir afetin mağduru olabilir; bugün desteğe ihtiyaç duyan kişi yarın bir başkasının hayatına dokunabilir. Engelli birey de gerektiğinde sosyal hizmetlerden yararlanabilir; ancak bu onun topluma katkı sunamayacağı anlamına gelmez.
Kızılay Engelsiz’in en değerli yönlerinden biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. Engelli bireye “Sen bizim yardım edeceğimiz kişisin” demek yerine, “Sen de bizimle birlikte başkalarına yardım edebilirsin” demektedir.
Böyle bir yaklaşım yalnızca engelli bireyin toplumsal rolünü değil, toplumun engelliliğe bakışını da değiştirebilir. Çünkü önyargıyı değiştiren şey her zaman seminer veya slogan değildir. Bazen tekerlekli sandalyesiyle bir afet bölgesinde ikram yapan gönüllüyü görmek, görme engelli bir gönüllünün eğitim verdiğine şahit olmak veya işitme engelli bir gönüllüyle aynı sosyal yardım ekibinde çalışmak çok daha dönüştürücüdür.
Kapsayıcılık, engelli bireyler için ayrı bir dünya kurmak değil; aynı dünyanın sorumluluğunu birlikte paylaşabilmektir.
Farkındalık Yetmez
Her yıl 3 Aralık’ta çok sayıda kurum farkındalık mesajları yayımlıyor. Bunlar değerlidir; ancak farkındalık tek başına yeterli değildir.
Bir belediyenin sosyal medya hesabında engellilik farkındalığı paylaşırken kaldırımlarında hareket edilememesi bir çelişkidir. Bir şirketin 3 Aralık mesajı yayımlayıp işe alım sistemini ekran okuyucuya uyumlu hâle getirmemesi eksikliktir. Bir okulun engellilik haftasında etkinlik yaparken engelli öğrencinin binaya bağımsız erişememesi sorgulanmalıdır. Aynı şekilde gönüllülük çağrısı yapan bir sivil toplum kuruluşunun gönüllü kayıt sistemleri, eğitimleri, görev alanları ve fiziksel çalışma ortamları engelli bireyler açısından erişilebilir değilse kapsayıcılık tamamlanmış değildir.
Farkındalığın değer kazanması için davranışa, tasarıma, bütçeye ve politikaya dönüşmesi gerekir. Asıl ölçü 3 Aralık’ta ne söylediğimiz değil, 4 Aralık’ta ne yaptığımızdır.
Engellilik Hepimizin Meselesidir
Engelliliği yalnızca bugün engelli olan insanların meselesi olarak görmek de doğru değildir. Engellilik insan yaşamının doğal bir parçasıdır.
İnsan doğuştan bir engelle dünyaya gelebilir; hastalık, kaza veya yaşlanma sonucunda yaşamının ilerleyen dönemlerinde işlev kaybı yaşayabilir. Bir süreliğine hareket etmekte zorlanabilir. Görme veya işitme kapasitesi yaşla birlikte değişebilir.
Bu nedenle erişilebilir bir toplum yalnızca bugün engelli olarak tanımlanan bireyler için kurulmuş bir toplum değildir. Çocuk arabası kullanan anne-baba için de, yaşlı birey için de, geçici yaralanma yaşayan kişi için de daha kullanılabilir bir toplumdur.
Evrensel tasarımın gücü burada ortaya çıkar: Bir çözümü yalnız belirli bir grup için değil, mümkün olduğunca herkes tarafından kullanılabilir biçimde tasarlamak.
Sonuç: Engel Nerede?
2018 yılında bu yazıyı büyük ölçüde savaşların, kazaların ve engelliliğin büyüklüğünü gösteren rakamlardan oluşan “yorumsuz istatistikler” şeklinde yayımlamıştım. Bugün aynı konuya baktığımda istatistiklerin tek başına yeterli olmadığını düşünüyorum.
1,3 milyar insan büyük bir rakamdır; 240 milyon çocuk da öyle. On binlerce iş arayan engelli birey, açık kalan kontenjanlar ve yüz binlerce trafik kazası yaralanması önemlidir. Ama bütün bu rakamların arkasında hayat vardır.
Okula gitmek isteyen bir çocuk, işe girmek isteyen bir genç, kendi evinde bağımsız yaşamak isteyen bir insan ve yalnızca yardım almak değil, başkasına yardım etmek isteyen bir gönüllü vardır. Otobüse binmek, hastaneye ulaşmak, internette işlem yapmak, sinemaya gitmek, seyahat etmek, evlenmek, çalışmak, üretmek, gönüllü olmak ve kendi kararlarını vermek isteyen bireyler vardır.
Kızılay Engelsiz gibi modellerin bize hatırlattığı şey de budur: Engelli birey toplumun yalnızca korunması gereken kesimi değil, toplumun gücüdür; afette görev alan gönüllüsüdür, ihtiyaç sahibi bir aileyi ziyaret eden sosyal yardım gönüllüsüdür, ikram aracından çorba uzatan eldir, bir çocuğa destek olan, yaşlıyı ziyaret eden ve başka bir insanın derdini dinleyen kişidir.
Dolayısıyla engellilik tartışmasının merkezinde yalnızca “Onlar için ne yapabiliriz?” sorusu değil, daha temel iki soru bulunmalıdır: Eşit yaşamanın önündeki engelleri nasıl kaldırabiliriz ve topluma katkı sunmak isteyen herkes için nasıl alan açabiliriz?
2018’de bu yazının sonunda “Keşke olmasaydı!” demiştim. Bugün o cümleyi biraz değiştirmek istiyorum.
Engellilik insan çeşitliliğinin bir parçasıdır. Keşke olmayan şey engelli insanlar değil; ayrımcılık, erişilemezlik, önyargı ve dışlanma olsaydı. Ve keşke bir gün 3 Aralık’a, engelli bireylerin haklarını hatırlatmak için ihtiyaç kalmasaydı.
Çünkü gerçek hedef, engelli bireylerin topluma sonradan dâhil edildiği bir dünya değil; zaten herkesin başından beri içinde olduğu, herkesin gerektiğinde yardım alabildiği ve imkânı olduğunda başkasına yardım edebildiği, kimsenin dışarıda bırakılmadığı bir toplumdur.
Nurdal Durmuş
Yazarın Notu
Bu çalışma ilk olarak 3 Aralık 2018 tarihinde “Dünya Engelliler Günü – Yorumsuz İstatistik” başlığıyla yayımlanmıştır.
2026 yılında yapılan güncellemede özgün metindeki istatistiklerin tamamı yeniden değerlendirilmiş; kaynağı veya güncel karşılığı güvenilir biçimde doğrulanamayan tarihsel rakamlar metinden çıkarılmış ve güncel ulusal ve uluslararası veriler kullanılmıştır.
Güncellenmiş çalışmada engellilik yalnızca bireysel sağlık durumu veya yardım ihtiyacı üzerinden değil; insan hakları, erişilebilirlik, bağımsız yaşam, gönüllülük ve toplumsal katılım çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Kızılay Engelsiz örneği ise engelli bireylerin insani yardım çalışmalarında yalnızca yararlanıcı değil; gönüllü, hizmet üreten ve toplumun diğer bireylerine destek sağlayan aktif aktörler olarak yer almasının önemini göstermek amacıyla çalışmaya eklenmiştir.
Kaynakça
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. 2030 Engelsiz Vizyon Belgesi.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı. Engelliler Hakkında Kanun, 5378 Sayılı Kanun.
Birleşmiş Milletler. (2006). Convention on the Rights of Persons with Disabilities.
Dünya Sağlık Örgütü. (2022). Global Report on Health Equity for Persons with Disabilities.
Dünya Sağlık Örgütü. Disability and Health – Fact Sheet.
Kulik, L. (2019). “Volunteering and Subjective Well-Being Among Individuals With Disabilities: A Multivariate Model.” Nonprofit and Voluntary Sector Quarterly, 48.
Kruithof, K., Suurmond, J., Kal, D., & Harting, J. (2021). “Volunteer Work with Vulnerable Persons in the Community: A Qualitative Study of Social Inclusion.”
Shandra, C. L. (2017). “Disability and Social Participation: The Case of Formal and Informal Volunteering.” Social Science Research, 68, 195–213.
Türk Kızılay. (2020). Dünya Engelliler Günü’nde Kızılay’dan Engelsiz Kulüp Projesi.
Türk Kızılay. Kızılay Engelsiz İkram Aracı.
Türk Kızılay. Gönüllü Ol – gonulluol.org.
TÜİK. (2002). Türkiye Özürlüler Araştırması.
TÜİK. (2011). Nüfus ve Konut Araştırması.
TÜİK. (2026). Karayolu Trafik Kaza İstatistikleri 2025.
UNICEF. (2021). Seen, Counted, Included: Using Data to Shed Light on the Well-Being of Children with Disabilities.
Yayın Bilgisi
Yazar: Nurdal Durmuş
Makale Türü: Sosyal politika / hak temelli değerlendirme
Ana Kategori: Politika, Gözlem ve Sosyoloji
Konular: Engelli hakları, erişilebilirlik, gönüllülük, Kızılay Engelsiz, istihdam, kapsayıcılık
Özgün Yayın: 3 Aralık 2018
Güncellenmiş Sürüm: Eylül 2026