bayram sabahı…
ilk işim evimizin pencerelerini açmak oluyor…
içimden bir ses “pencereleri aç, hemen aç, hızlıca” diyor…
sanki odalara, ruhsuzluğumuza, dünya yutmuşluğumuza nasip ve bahar dolacak. sanki, güneşe bir adım daha yaklaşacağız…
beton duvarlı evlerimizden, bayramın coşkulu caddelerine çıkıyoruz. her tarafta akıl almaz bir heyecan var. daha dün, incir çekirdeğini doldurmayacak konular yüzünden tartışan iki komşumuz kol kola bayram namazı telaşında.
ailemde bayram namazlarına geç kalışıyla meşhur bir adam bilinirim. yeğenim ömer; nurdal bir gün imamın arkasında bayram namazı kılacak kadar camiye erken giderse kıyamet alametidir diyerek dalgasını geçiyor…
haklı, yine geç kaldım.
ayakkabılıkta bir yer buluyor, sıkışıyorum.
ayakkabıların içinde bir çocuk, elinde biricik yazan bir poşetle kapıda yüzü bize(cemaate) dönük oturuyor.
yüzüne bakıyorum gözlerini kaçırıyor. resmini çekmek istiyorum cemaatten korkuyorum.
nihayet bütün cesaretimi toplayıp çaktırmadan yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekebiliyorum.
imam yardımlaşmadan, eti nasıl dağıtacağımızdan, insanoğlunu iyi edecek bütün davranış biçimlerinden klasik metinlerle, akıcı olmayan ve kendisinin de alıştığı, yeni bir şey söylemediğinin farkında olarak konuşup duruyor. mahalle camisinin cenaze kaldırmak için bir alanı ve musalla taşı yokmuş. ben yeni farkına vardım. imam; “yardımlar bol olsun” diyerek kurnaz tüccarlar gibi bayramı ticarete kurban ediyor. galiba ölmeden bunu bilmem iyi oldu…
namaz bitti. cemaat, camiyi yangın yerinden kaçışır gibi terk ediyor. üstelik, ayakkabılıkta bekleyen çocuğun ruhunu öldürerek… bir cesedi ite-kaka ezdiklerinin farkına varmadan… az önce hoca ne anlatmıştı? kimse dinlemiyorsa neden geldiniz? sanırım musalla taşı için yeterince para toplanmıştır ama; henüz taş yerine dikilmeden, üstelik yaşayan bir çocuk gömüldü kimse farkında değil!
dışarı çıktım, başını okşadım. gözleri dolmuştu…
camiden,kalbine umursanma hissi bırakarak ayrıldım!

insanlar bilmedikleri işin mağduru olmaya meraklı. haber bültenleri acemi kasap haberleriyle dolu. yaralanan, belini inciten, çifte tekmeyle savrulan, tosunun boynuzlarına hedef olan acemi kasaplar. belediye bizim yerimize bu işleri profesyonelce yapıyor. ne bu zorlama ey millet, anlayamıyorum sizi! insan olmaya çalışsak mesela… kurban kesme işini bilene bıraksak, zorlamasak ve zorlanmasak… çevreyi kirletmesek, inat etmesek…
saçma sapan cesaretler kuşanıp savaşmasak ve bayramı eziyete dönüştürmesek…
…
cep telefonuma bir sürü mesaj gelmiş. benzer şeyler. oysa insanlar kendi cümlelerini üretmeli. samimiyet kötüde olsa bizim içimizdir. maske kuşanmadığımız sade halimiz daha güzeldir.
…

birçok arkadaş ve son istasyon dergisinden güven aradı. lafladık uzun uzun. dergi bu hafta çıkıyormuş. ya hiç, ya kıymet biç! isimli bir öykü yazmıştım. öykü demiyelim aslında belki yaşanmışlık… dergiye almış yazıyı. yeni bir web sitesi kurmuşlar. siteyi alternatif kültür sanat sitesi olarak tanımlıyor. bu delilerin alternatif olmayan tek bir yanları yok! e bakın isterseniz. http://www.sonistasyon.net güldük, espri yaptık konuştuk ve bütün arkadaşlara selam söyle diyerek kapattık telefonu.
….
sonra sen aradın…
-alo
-alo
-iyi bayramlar
-iyi bayramlar çok teşekkür ederim.
-dün arayacaktım ama ziyaretler falan arayamadım.
-yok ca… önemli değil.
(niye o aramalıydı ki? ben de arayabilirdim.)
özenle harfler çıkartıyoruz cebimizden. en azaltılmış kelimelerden, en basit, en soğuk cümleler kurguluyoruz. içimizde müthiş tedirginlik birikmiş! çok dikkatliyiz, neden acaba?
neden anlayamadık birbirimizi?
bütün kelimeler buz dağından kopup boğazımızda donuyor! her cümleyi buzdolabından çıkartıp kurguluyor gibiyiz.
oysa eskiden böylemiydi?
ne kadar azaltmışız birbirimizi!
bunu kendimize neden layık görüyoruz. biz, birbirimiz iyi olduğunda iyi olabilecek kadar hasta insanlarken, neden birbirimizi kötü ediyoruz!
-sonra tekrar görüşürüz… iyi bayramlar.
-iyi bayramlar…
(bayram zaten iyiydi. keşke biz de iyi olabilseydik!)
…
Televizyonları magazin programları ahtapot gibi kuşatmış. müslüm gürses sahne aldığı japon restoranda bir mankenin göbeğinden suşi yerken görüntüleniyor.
-müslüm gürses sosyeteye iyice alıştı. kim bilir, yakında suşi üzerine bir şarkı bile okur, diyor spiker.
ah be müslüm sen bizim babamızdın… bu ne hal?
diğer bir kanalda silah kaçakçısı bir adamın hikayesinin anlatıldığı filme rastlıyorum.
“kurşunlar, oylardan daha çabuk hükümet değiştirir” diyordu tüccar…
okan bayülgen çocuk sahibi olduktan sonra aile hayatına daha saygılı, temkinli programlar yapıyor gibi.
evlilik programlarını, yemek programlarını, öpüşme sahnesi olan programları ve cinsellik içerikli her şeyi eleştiriyor, yerden yere vuruyor. galiba hayatın kirlendiğinin farkına vardı.
…
bayramın üçüncü günü vapurla kabataş’a geçiyorum. emre ile ayak üstü buluştuk. denizin gözlerine bakarak çay yudumladık. hayat yudumladık, bayram yudumladık ve dertleştik.
-do you speak english ? diye soran kıza, I’m sorry! cevabı verip başımızdan savuşturduk.
…
akşam 17′de marmara fm’de esra elönü’yle bayram özel programındayız. bayram tasviri yapıyoruz. esra, saklambaçta oyun arkadaşını sobelemiş neşeli bir çocuk edasıyla yaptığı ziyaretleri ve uzun yıllardır görmediği, uğramadığı dost akraba ziyaretlerini anlattı.
bense, bayramları nedense hep iki günmüş gibi algıladığımı, üç ve dördüncü günlerin 90 dakikası tamamlanmış maçın uzatma dakikalarına benzediğini söyledim. bayramları ise, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna allah tarafından uzatılmış bir hediye olduğunu, o deliğin açılması ve güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriğinden bahsettim. allah’ın ellerimize bahar kokulu bayramlar gönderdiğini, güneşi daha içimize vurdurup aydınlattığını ve tekbir seslerinin dünyayı kuşatan bir halka gibi istanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştirdiğinden bahsettim. bayram bitince açılan bu deliğin kapandığından ve yeniden boğulmamak ve soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ettiğimizden…
-şarkı ve reklam arası.
-tekrar beraberiz.
sözü dönüp dolaştırıp esra’nın hülya avşar ve ayşe arman’a verdiği röpörtajlara ve bizim mahallede oluşturduğu yankıya getiriyorum.
-esra hayırlı olsun. star pazar ekinde yazmaya başladın. kalelerin güçlendi ama bu kaleleri alaşağı etmeye yeminli epey bir düşman ordusu var gibi. insanlar neden seni anlayamadı? ya da sen kimin tavuğuna kış dedin? ya da neden bunun için çaba sarfediyormuşsun gibi bir his uyanıyor?
kız başlıyor anlatmaya…
en çarpıcı cümle;
-insanlar bana “sen bizi temsil edemezsin” diyorlar. iyi de ben kimsenin temsilcisi ya da sözcüsü olarak orada ya da burada değilim. kime ne? uzun uzadıya yazmayacağım. bu tartışmaya bu arenada dahil de olmayacağım ama; esra’yı yakından tanıyan biri olarak anlattıklarını, kaygılarını ve neyi niçin yaptığını anlıyor gibiyim. bazen çok insafsızca ve o’nu en fazla eleştirenlerden ve bunu yüzüne karşı yapanlardan biri olarak şunu söyleyebilirim ki; seviyesizliğin dibe vurduğu ahlaksız bir tartışmanın odağında kalmayı ve bu kadar saldırılmayı hak etmiyor. az birbirimizi anlayabilmek için çabalayalım, iletişim kuralım ey okur! beğendiğimiz, yere göğe sığdıramadığımız insanları bizim istediğimiz gibi konuşmadı, davranmadı diye hemencecik sırtından vurup terketmeyelim, ötekileştirmeyelim, mahallemizden kovmayalım… zaten bu kadar anlamsız sahiplenmeyelim de…
…
gökhan’la görüştüm. bayram günü karşı apartmanda oturan bir kızın intihar ettiğinden bahsetti. kendini çamaşır ipiyle, doğalgaz borusuna asmış. uzun bir not bırakmış geride. “ölümümden kimse sorumlu değildir” intihar mektuplarının ortak klişesi gibi. kimse sorumlu değilse bütün insanlık sorumludur ey ölü! neyse, işin içinde gariplikler varmış. mesela, bu kadar uzun mektup yazan kız, okuma yazma bile bilmiyormuş. savcılık cinayet şüphesiyle soruşturma başlatmış. bayram günü ölmek, gidenler ve geride bıraktıkları için acı bir hediye olsa gerek.
susuyorum.
…
klark şarkıları için esra’ya (tarakçı) teşekkür ederim. esra isimli insanlarda nedense bir gariplik olduğunu düşünürüm. esra’da deli dediğim birkaç insandan biridir. garip bir yazım dili var. ya aklına, ya kalemine kement atıp yazılarını tanıtım metinlerinden öteye taşımalıyız. dergilere mesela…
…
rabia, bedia balses isimli kıbrıslı bir gazeteci hanımefendiden bahsediyor.
-abi, bedia hanımı önemseyerek okurum. senin yazından bir alıntı yapmış bilgin olsun. adına, sorun olmaz demiştim umarım kızmazsın.
-yo ne demek rabia. memnun olurum eyvallah.
rabia güzel dostlardandır. bizim, bütün otuzuncu harf ekibinin neye kızıp kızmayacağını bilir. biz de biliriz ki, bizi kızdıracak şeyler yapmaz (arada bu kuralı bozuyor ama:-) rabia e-postayla yazıyı gönderdi. bedia hanım “domuz gribinden değil, sevgisizlikten korunalım” başlıklı uzunca bir makale kaleme almış. en alt bölümde “zamanın belleğinden”başlığıyla da bir bayram düşlemesi yazımdan;
“unuttuklarımızı, vefasızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, kötürümlerimizi, karamsarlığımızı, terk edişlerimizi, şükürsüzlüğümüzü, kaçışlarımızı, esaretimizi kurban edip kendimizle bayramlaşıyoruz” bölümünü alıntılamış. bedia hanımla yollarımızın kesişmesi güzel oldu. teşekkür ederek, ben de kendisine “o’nun yaptığı gibi” en büyük tanıdıklıkla, şiirle, yazıyla merhaba diyorum.…. bedia hanım’ın yazılarını okumak için: http://www.havadiskibris.com/Bedia-Balses/104/index.html
…
son gün mezarlıktayım.
tanıdığım biri yok. ölünce, arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim.
biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen!
selam ver bana ve rahmet oku…
sadece, utançları olan bir adam olmadığımı bil!
sadece, sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da!
düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!

Kasım 30th, 2009 at 22:36
üstadım yine sıcak, keyifli, akıcı ve hoş bir yazı olmuş. iki esra’dan tarakçı olanının son istasyon’da yazması için derhal konuşulacak. elönü olanının ise hülya avşar gibi bir popüler kültür hadise’sinin karşısında onun komutlarına itaat eden ilkokul çocuğu gibi davranması açıklanabilir bir durum değildir. yok ayağa kalk, yok kıyafetine bakayım… emredersin hülya abla… nurdal abi görüşmek üzere… selam ve dua ile…
Kasım 30th, 2009 at 23:10
I’m sorry
Kasım 30th, 2009 at 23:39
KATSAYI ZULMÜNE SESSİZ KALMIYORUZ CUMA GÜNÜ TAKSİM MEYDANINDA TOPLANIYORUZ!
Tarih:04 Aralık 2009 Cuma 13:30
Yer:taksim meydanı
http://www.facebook.com/group.php?v=photos&gid=102876954572#/group.php?gid=212126284609&ref=nf
Aralık 1st, 2009 at 00:02
neden kalplerde ararız bayramlıklarımızı? neden saklanacak yamaçlarımız yoksa kırıktır tebessümümüz?
soğukkanlı bir bayram geçirmişsin. düşünmeden hissetmeden pek çok. yada çok düşünüp çok hissederek… ama bayram coşkusu yok satırlarının arasında. dahası gülümsemeni de görmedim… birisi gelip de saçlarımızı okşamasa nasıl da üzgün değil mi çocukluğumuz?
haydi üsküdarımıza gidelim. hüdayi yolunu aramaya, kendi içimizdeki yolculuklarımıza… başladığımız kıyılara dönelim yeniden kendimiz olmak için.
kendine dikkat et dost yürek. gözyaşlarımı silecek elin hep gerek bana…
selamlar…
Aralık 1st, 2009 at 00:28
Yazılarınıza yansıyan biri var. Hüznü var. O dediğiniz kimse her yazıya hüznünü vuruyor gibi. Sanki bukadar yazmanızı ve bizim yazdıklarınızı derinlerimizde hissetmemizi o kişiye borçlusunuz!!!
Aralık 1st, 2009 at 11:15
Başınızdan geçenleri, herkesin olağan bir tavırla baktığı olayları çok doğal bir dille yazmışsınız. Ayrıca anlattığınız şeyler aslında bütün insanların yaşadığ şeyler ama size ve sizin vesilenizle bize akseden tarafı çok farklı. Yani caminin önündeki çocuğu herkes görüyor ama bu görüşün sizin içinizde zuhur eden anlamlamlandırmaları çok hoş. Bunun için başka birçok örnek vermek de mümkün. Paylaşım için teşekkürler..:)
Aralık 1st, 2009 at 13:16
bayramda misafir gelen çocuklara odamı verip oynamadığım bilgisayar oyunlarından konuşmaları dinliyorum. hayatları daha sıcak olabilirdi. konuşmaya ihtiyaçları var. haklısın nurdal abi bayram 2 gün. bazı telefonlar da…neyse
3.gün ömer lütfi mete’nin mezarına gittiğimde hepinizden bahsettim özellikle güven’den. son istasyon’un yeni sayısı çıkmasına rağmen herkes yeni sayının fotoğrafını koymuşken hâlâ senin gülen yüzünle bakıyor, dedim.
başımızdan eksik olayın istiyorum. bunu çok istiyorum.
Allah’ım son istasyon benimle konuşsun (;
Aralık 2nd, 2009 at 00:14
Niye bütün cümleler benim kalbime saplanır gibi ağır. Kurşun mu sıkıyorsun cümle mi kuruyorsun kardeşim? Manyak mısın nesin sen? Bu blog nereden çıktı karşıma. Nerden çıktın karşıma çek git işine. Adı nurdal olan adam sizi googleden yok etsek ve bulunmaz olsanız nasıl olur?
Millet bana sosyomatın delisi derde!
Aralık 2nd, 2009 at 00:53
en sonda seslendiğiniz kim çok merak ettim .kim o öldüğünüzde mezarı ziyaret etmesini ,rahmet okumasını istediğiniz …