4 Ülke 8 Gün “Yollar Bize Memleket! [2]”

Yazanlar:
Nurdal Durmuş
Gökhan Şimşek
Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Balkanlar, özellikle yaz aylarında, aynı gün içinde iki üç mevsimi bir arada yaşayabileceğiniz bir yer. Kasım ayı olmasına rağmen, bu mevsimde pek görülmeyen sıcak bir havayla karşılaşıyoruz. Gece yarısına doğru Visoko şehrinde kalacağımız pansiyona yerleşiyoruz. Ertesi sabah Konjic, Mostar, Potiçel ve Dubrovnik’i kapsayan bir programımız var. Kaldığımız pansiyon; şehrin dışında, dağ köylerine benzeyen, kapısında nehir akan ve bahçesinde muhtelif sebzelerin yetiştirildiği bir yer. Sanki içinde büyük hüznü ve umudu barındıran Visoko’nun tüm ağırlığına paratoner olmak için yaratılmış bir alan.

Visoko ve Konjic:
Visoko, Bosna Hersek’in 30 km’lik tek otobanının çıkışında, Saraybosna’ya 30 dakika mesafede küçük bir şehir. Son yıllarda Mısır piramitlerine benzeyen dağıyla turistik bir bölge olmak için çabalamasına rağmen neredeyse hiç gelişmemiş. Toplu mezarları araştırma komisyonu ve kazılardan çıkartılan parçaların getirildiği DNA merkezi de bu şehirde yer alıyor. Merkezin müdürü ile yaptığımız görüşme esnasında duyduklarımız karşısında uzun süre kendimize gelemiyoruz. Savaş sonrası toplu mezarlardan 21.500 insan çıkartılmış ve defin işlemleri yapılmış. 15.000 insanın da hâlâ toplu mezarlarda olduğu tahmin ediliyormuş. Toplu mezarların büyük bölümü Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti’ndeymiş. Araştırma komisyonu ve kazı heyetinin tamamı Amerikalıymış. Her yıl 11 Temmuz’da düzenlenen anma ve defin gününe 600-700 civarında, kimliği tespit edilmiş insanın naaşı toprağa veriliyormuş.
Mezarlığın içindeki ayrı bir alan dikkatimizi çekiyor. Mezar tahtalarında yalnızca numaraların olduğu ve şeritlerle çevrilmiş bu alan, toplu mezarlardan çıkartılıp kimliği henüz tespit edilemeyen, ailesine ulaşılamayan ya da parçaları tamamlanamayan insanlara aitmiş. Bu mezarlardan çok sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Binlerce kadının, binlerce çocuğun pencere önlerinde bir haber beklediği bir mezarlık bu… Savaş sırasında ölen insanların kayıt bilgileri de bu merkezde tutuluyor. Üç haftalık yolculuğun ardından, Bosna’daki cepheye ulaştıktan bir hafta sonra, çapraz ateşte kalıp son nefesini veren ve Türkiye’nin Bosna Hersek’teki ilk şehidi olarak bilinen Selami Yurdan’ın defin kâğıdını da bu merkezde bulup, kâğıdın bir fotokopisini de Selami ağabeyin aziz hatırasına yanımıza alıyoruz. DNA merkezinin içinden, müdür beyin özel izniyle kemik parçalarının birleştirildiği odalara giriyoruz. Buraya dair söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Ayaklarımızın bağı çözülüyor ve duyduğumuz ağır koku, rüyalarımıza kadar giriyor.
Var olan siyasi haritalar değişmediği müddetçe birçok mezara ulaşılamayacağının bilinci ve hüznüyle DNA merkezinden ayrılıp “Visoko 92 Şehitler Ailesi” adlı yerel yardım kurumunu ziyaret ediyoruz. İki kadın tarafından yönetilen, eşi savaş sırasında ölmüş mağdur kadınlara destek vermek amacıyla kurulmuş bir dernek burası. Dernek yöneticisi hanımefendilerin eşleri de savaş sırasında ölmüşler. Dernek yöneticileri ile birlikte şehirdeki bazı kadınları ziyaret ediyoruz. Hemen hepsinin kan donduran hikâyeleri var. Kimi mahallesindeki erkeksizlikten ötürü kocasını kendi elleriyle gömmüş. Kimi mezardan cesedini çıkartırlar diye ormanlık alana saklamış. Kimi de hala DNA merkezinden bir haber bekliyor. Visoko, Bosna Hersek’in diğer tüm şehirleri gibi ortasından nehir akan bir şehir. Nüfusun çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyor. Balkanlarda yiyebileceğiniz en güzel köfte ve böreği burada bulabilirsiniz. Bildikleri tek Türkçe kelimeler “Ben Türküm, Osmanlıyım!” olan güzel insanlara rastlayacağınız, merkezi dâhi kasabaya benzeyen bir şehir burası. Geceyi geçirdiğimiz pansiyondan yola çıkmak için hazırlandığımızda henüz güneş doğmamıştı. Bir saatlik yolculuğun ardından Konjic şehrine ulaştık. XVII. yüzyılda IV. Mehmet tarafından yaptırılan ve yaşadığı savaşlar neticesinde ağır hasar gören, Mostar Köprüsü’ne çok benzeyen ve geçtiğimiz yıllarda da TİKA tarafından restore edilen köprünün önünde, arabamızın ön kaputuna gazete kâğıdı sererek hazırladığımız kahvaltı, sisli bir sabahın balkanlardaki en lezzetli anı olarak kalıyor zihinlerimizde. Köprünün birkaç yüz metre gerisinde topçu ateşiyle yıkılmış ve hala onarılmayan bir minare ile savaşta hiç hasar görmeyen çan kulesinin yan yana duruşu şehrin ve Bosna’nın tüm fotoğrafını temsil ediyor.
Konjic, bugün hâlâ mayınlı arazilerin bulunduğu ve can aldığı bir şehir. Muhteşem doğasının yanı sıra, yoğun bir dağlık alana ve küçük çaplı kanyonlara da sahip. Tito’nun 50-60 yıl önce yaptırdığı ve geçtiğimiz yıllarda keşfedilen sığınak da bu şehirde yer alıyor. Sığınağa gittiğimizde kapıdaki görevliler henüz turizme açılmadığını ve bu sebeple ziyaret edemeyeceğimizi söylüyor. Sığınağın, elli kadar insanın altı ay boyunca oksijen ve sıvı ihtiyacını karşılayacak şekilde tasarlandığı söyleniyor. Hersek, Neretva Irmağı’nın kenarına kurulu olan Bosna içindeki bölgeye verilen ad. Konjic de Hersek sınırları dâhilinde, azımsanmayacak kadar Hırvat nüfusa ev sahipliği yapan bir şehir. Buradan Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Güneye indikçe artan Hırvat nüfusu ve muhteşem doğa manzarasıyla birlikte yolculuğumuz devam ediyor. Yolumuz uzun, hikâyemiz de öyle.

Mostar

Neretva Irmağı’na yansıyan ahşap ev siluetleri, sakin balıkçı tekneleri, yakından geçen trenin uğultusu ile ırmağın aktığı yöne doğru giden tek şeritli yol üzerinden şehre ilerliyoruz. Daha şehre ulaşmadan, psikolojik savaşın sembolü konumundaki, Mostar’ın en yüksek tepesine kurulmuş ve kutsiyet atfedilerek artık geri dönüşü çok zor olan bir olayın kahramanı rolündeki dev haç figürü ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmek gerekirse bu manzara karşısında canımız sıkılıyor. Bir dinin sembolünün var olması değil bu. Göze sokulan şey, bu şehrin gerçek sahipleri olan Boşnakları tahrik edip, ‘ölülerinizin üzerinde dans ediyoruz’ demekten başka bir şey değil.

Mostar, mimari anlamda herhangi bir Anadolu kasabasından farksız bir şehir. Şehrin en büyük özelliği hemen her yerde görebileceğiniz kurşun izleri. Hani neredeyse gözünüzü kapatıp şehrin herhangi bir yerine bırakılsanız, gözünüzü açtığınızda ilk önce etraftan gelen kurşunlardan saklanmak için koşuşturursunuz. Böylesine canlı hatıralar barındırıyor. Burada sadece savaşın izleri yok, savaşın ta kendisi var. Mostar, Hersek’in en önemli şehri. Nüfusun yarısını Boşnaklar, yarısını da Hırvatlar oluşturuyor. Irmağın bir tarafında Boşnaklar diğer tarafında da Hırvatlar yaşıyor. Mostar, yalnızca bir köprü değil, aynı zamanda böylesine stratejik bir ağırlık taşıyor omuzlarında. Savaştan önce %15-20 olan Hırvat nüfusu, savaş sonrası %50 civarına gelmiş. Tahmin edileceği üzere Hırvat bölgesi hem ekonomik anlamda hem de şehir yaşamı anlamında daha iyi konumda. Bu noktada Hırvatistan’ın Mostar’ı kendi şehriymiş gibi görmesinin de payı büyük. Bunu anlamak için tabelalara bakmak bile yeterli. Bosna Hersek sınırlarında yer alan ve Hırvatistan şehirlerini gösteren yön levhalarında “HR” ibaresi yer alırken, Hırvatistan sınırlarında yer alan ve Bosna Hersek şehirlerini gösteren levhalarda “BIH” ibaresi yer almıyor.
Mostar, 1992-1995 yıllarındaki savaşta Hırvatlar tarafından talan edilmiş bir şehir. Hemen her yerde mezarlıklar görebilirsiniz. Mezarların ortak özelliği ise, her birinde çocukların fazla oluşudur. Mostar’ın Boşnak Müslüman kısmında kalan alanda ise Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu var. Mostar’da başkonsolosluğu olan tek ülke Türkiye. Burayı da ziyaret edip çalışanlar ve konsolos Metin Ergin Bey ile görüşme yapıyoruz. Ülkemizin bu topraklar üzerindeki bütünleyici ve barışçıl rolünü anlatıyor bizlere. Metin Bey oldukça nitelikli, iyi donanımlı ve bölgeye hâkim bir insan. Konsolosluktan ayrıldığımızda hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: “İyi ki Metin Bey gibi devlet görevlilerimiz var.” Mostar, Boşnakça “eski köprü” anlamında kullanılan bir terim. 1993 yılında Hırvat topçu ateşi neticesinde tamamen yıkılıp yine Türk ustalar tarafından restore edilmiş bir köprü. Boşnaklar “Beyaz Kanatlı At” dermiş bu köprüye. Otuzun üzerinde vurulmuş ve en son 9 Kasım tarihindeki saldırılara dayanamayıp Neretva’nın kollarına bırakmış kendini. Birinin öldürmek, diğerinin hayatta kalmak için savaş verdiği ve o insanların bugün iç içe yaşadığı şehrin her yerinde Hırvatistan bayraklarını da görmek mümkün. Her kurşun izinde çiçeklere renk veren çocuk gözleri var. Mostar, yetimliğini ağlıyor yaşlı gözlerimize.

Şehrin içinde Potiçel adlı bir Türk köyü de mevcut. Safranbolu evleri ve köyün üzerine kurulmuş kale içimizi ısıtıyor. Şehrin biraz dışında kalan Blagaj Tekkesi’ne gidiyoruz. Dağ yamacına kurulmuş ve Avrupa’nın debisi en yüksek suyunun çıktığı, Osmanlı’ya ait bir tekkenin bulunduğu bir yer burası. Yol boyu uğradığımız Boşnak köylerinde karşılaştığımız manzara hep aynı: Yıkık evler ve şarapnel izleri. Yüksek bir tepeye oturup, şehrin hüznünü dinliyoruz. Beni unutmayın diye iç geçiriyor Mostar.

Dubrovnik


Mostar’dan ayrıldıktan yarım saat sonra sınır kapısına geliyoruz. Bosna Hersek çıkışındaki işlemlerimiz çok kısa sürmesine rağmen on metre ilerdeki Hırvatistan kapısında yaklaşık yarım saat bekletiliyoruz. Ardından, dünyanın en saçma siyasi haritalarından birinin çizildiği Neum’a doğru yola çıkıyoruz. Neum, Hırvatistan içindeki 20 km’lik Bosna Hersek toprağı. Savaş sonrası Bosna Hersek’e verilmiş, deniz sınırı olmasına rağmen gümrük görevlileri dışında Bosna’ya ait pek bir şey göremiyoruz. Bosna’nın bu deniz üzerinde resmi olarak hakkı olduğu söylense de verilen bölge deniz ticareti açısından hiç de uygun değil. Zaten burada Bosna’nın limanı da yok. Öyle bile olsa limandan yükleyeceğiniz malzemeleri Bosna şehirlerine getirmek için Hırvatistan sınırından çıkartmak zorundasınız. Göstermelik bir kasaba burası. Haritaya baktığınızda tüm Adriyatik sınırının Hırvatistan’da olduğunu, ama Hırvatistan’ın Bosna Hersek’in yukarısında bulunduğunu göreceksiniz.

Bir ülke düşünün ki denize ulaşana kadar tüm kara toprağına sahip ama denizi başka bir ülkeye. Adriyatik kıyıları, diğer adıyla Dalmaçya denilen bölge doğal güzellik bakımından dünyanın sayılı bölgelerinden biri. Hırvatların tüm deniz ticareti buradan gerçekleşiyor. Turistik anlamda dahi ülkeyi tek başına ihya edebilecek bir alan. Dubrovnik, Hırvatistan sınırının 90 kilometre içerisinde yer alıyor. Yol boyunca Adriyatik içerisinde yüzlerce farklı ada size eşlik ediyor. Trsteno bölgesinde mola veriyoruz. Tüm bu doğal güzelliğin karşısında hissettiğimiz derin hüzün ve birilerinin çizdiği haritalar neticesinde kaybedilmiş toprakların şarkısı çınlıyor kulaklarımızda. Mostar’dan itibaren yol kenarlarında Katolik mezarları görüyoruz. Her şeyin sembolize edildiği coğrafyadaki yol kenarı mezarları buralar bizim demenin küçük bir ifadesidir. Trsteno’daki dev çınar ağacının hemen yanındaki mezardan bir mumluk alıyoruz. Bunun yanımıza bir hatıra almaktan çok daha büyük anlamı da var kuşkusuz.
Bölgede dikkat çeken en büyük şey ovaların tarım için kullanılması ve hiçbir şekilde yaşam alanına dâhil edilmemesi oluyor. Dubrovnik’in girişindeki alt geçidin duvarında yazan “Çarşı” yazısı hepimizi tebessüm ettiriyor. Anarşist olmak bazen iyidir gibi tehlikeli sözler mırıldanıyoruz oldukça bilinçli şekilde. Duvrovnik de bir Osmanlı şehri. Şehrin tüm turistik alanı tarihi kale ve çarşı içine kurgulanmış. Klasik tabirle buraya Akdeniz’in incisi demek bile yetersiz. Öylesine güzel bir şehir… Avrupa’nın diğer şehirlerine oranla neredeyse hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Kalenin içinde dar sokaklara açılan çıkışlar, sokakların uzun ve yüksek merdivenlerinin sergilediği estetik balkonlardan sarkan çiçeklerle muhteşem bir fotoğrafa dönüşüyor. Neredeyse her yerde bir Türk kafilesine rastlıyoruz. Kale içinde ayrıca Sırplar tarafından öldürülmüş Hırvat asker resimlerinin yer aldığı bir oda da mevcut. Balkanların ve Akdeniz’in en pahalı şehri. Teleferik ile tepeye çıkabilir, uzun yürüyüşler ile şehir merkezinin tamamını dolaşabilirsiniz. İnsanların savaş hakkında düşündükleri şeyler farklılık gösteriyor. Hırvatistan şehirleri Sırplar tarafından bombalanmış olsa da Boşnaklara karşı derin bir nefret besleyenleri görmek mümkün. Yine vicdan merkezli düşünüp, bu yaşanılanlar çok saçmaydı, neden hâlâ birbirimizi öldürmek istiyoruz diye düşünen insanlara da.

Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr

Leave a Reply