Nurdal Durmuş: Çok Dünya Yutmuşsun, Ama Oldu İşte Kurtuldun!

söyleşi 6 Yorum »

turuncu dergisi eylül sayısı

Röpörtaj : Ümmügülsüm Tat

NURDAL DURMUŞ: “Çok Dünya Yutmuşsun Ama Oldu İşte Kurtuldun”

“Hayata Başlık Atamadım” kitabının yazarı ve Sair Zamanlar programının yapımcısı Nurdal Durmuş’a Nuh tufanından sonra defalarca sele tutulmuş ama her seferinde kurtulmuş dünya hallerini sorduk.
Turuncu’da bu ay kalemi kalbiyle tutan bir yazar ve onun ruh onaran cevapları vardı.
Rıza-kalp denklemi hiç böyle anlatılmamıştı.

turuncu1

Razı olmak, Allah’ın hakkımızda verdiği emirlere ve yazgımıza razı olmak; sınırlar ve coğrafyalar kadar insanların da büyük imtihanlardan geçtiği bir zamanda nasıl mümkündür?

Söze, dünyadan bir adam gibi konuşarak başlayalım. O’nun adıyla… Razı olmak, insanın kendini tanıması, yaradılış gayesini bilmesiyle; aynaya baktığı yüzün, dünden bugüne nasıl kirlendiğini ve temizlemek için O’nun rızalığından başka bir yolun olmadığı düşüncesini, hayatı anlamlandıran bilme refleksini kuşanarak mümkündür. Samimiyet, dilin söylediğini içselleştirme, yaşama ve eyleme dönüştürme biçimidir. Günümüzde insanlığın en temel sorunlarının başında gelen hastalık; inanç, dava, masumiyet veya ortak değerlerimiz adına üretilen bütün kelimelerin, kurgulanan cümlelerin dilden kalbe yol bulamaması, dolayısıyla tatbikinin imkânsız hale gelmesi sorunudur. Evet, içerisinde bulunduğumuz modern hayatın ekonomik, soysal, toplumsal ve aile yapısı bizi asli vazifelerimizden uzaklaştıran “ölüm başa gelmeden” aklımızı başımıza almayacağımız değirmen gibi öğütüyor. Ölüm başa gelmeden diyorum çünkü “o” başa gelince pişmanlığın bir faydası da olmuyor. O halde, mümkün olan en temiz hayatı ölümün gözlerine bakarak yaşayıp, her türlü kirliliğin içerisinde kendi nefsini arındırmayı tercih etme inancını diri tutacak sağlam dayanaklarımızın olması gerekiyor. İnsan önce neyi bilmediğini bilerek işe başlayıp, sahibi olduklarının gerçek sahibi yaratıcıyı, örnek alması gereken peygamberini, yaşam kılavuzu olan kitabını bulup, bilmeli! Sonra modern hayatın ona sunduğu suni yaşam standartlarına son kez yüzünü dönerek şu meydan okumayı yapmalı. Yetmez mi? Ben aradıklarımı buldum, bana bulaşma!

Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?

İlginçtir, yaratıcı şüphesiz bizi, bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor! Üstelik bunu, hayatını yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor! İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp, isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlar ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s) münacatında der ki “Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a) aktarılan şu sözde galiba! “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”

Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?

Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekensinde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!

turuncu2

Peki ya gözyaşlarımız… Hakkımızda verilmiş emirler olduğunu daha iyi hissettiğimiz ramazan ayında sık sık gözyaşı dökmemiz neden?

Nedeni çok basit! Sanayi kapitalizmi, her şeye rağmen vicdani değerlerin önüne dünyevileştirmeyle geçemez. Bu nedenle vicdan, dolayısıyla din ve gözyaşı dünyevileşmenin kendini meşrulaştırmasının önünde duran en sağlam kaledir. İnsan kutsalını, mütevazılığını, nezaketini, vefasını modern hayatla birlikte tükete tükete kendini tüketmeye başlayınca vicdani hastalıklarından kurtulmak için maneviyata sarılır. Zaten sarılmak zorundadır. Çünkü insanın yaradılışında içine adeta kendini yargılayan adil bir yargıç konulmuştur: “Vicdan”. Ramazan ayı tam zamanında kirletilmiş hayatlardan, ay ve zaman aralıklarından içimize aydınlık, ağzımıza gül kokusu ve yüzümüze yumuşaklık getirir. Her gelişinde bu kadar yabancılaşmanın içinde eski bir dost yüzü gibi hep tanıdıktır ramazan. Bin ay hayırla yaşamaktan daha hayırlı tek bir geceyle gelir ve bize der ki; geride neler kaldığı önemli değil. Ben içinize serinlik, kalbinize yumuşama, dudaklarınıza tebessüm ve kirlenmişliğinize gözyaşı getirdim. Hissedin, affedin, hoşgörün ve sevin! Elbet bu kadar suni yaşam standartlarına alışmış insanoğlu için ramazanın, öze dönüş çağrıları yapan acayip atmosferi de olacaktır. O kadar dünya yutmuşluğumuzun vicdani bir arınması gibi gözyaşlarımız bu mevsimde daha fazla avuçlarımıza damlar ve daha fazla kirlerimizi yıkar. Gözyaşı, insanın kendine ve inandığı değerlere samimi davrandığı ve maskesiz kaldığı tek ruhsal dürüstlük durumudur. O da olmasa dünya büsbütün karanlık olurdu. İnsan gözyaşlarını sevmeli. Çünkü ağlamayı gülmek kadar bilen insan huzurlu ve kalbi olduğunu unutmayan insandır. Umarım daha fazla gülmek için, hep birlikte ağlayabiliriz!

Peygamber Efendimizin (s.a.s) bir özelliği de ‘teselli edici’ olmasıyken onun ümmeti ne zaman ‘hayırlısı’nı dilemeyecek kadar gözünü karattı? Sahi ne zaman teselli etmek avutmak oldu?

Belki, nemelazımcılık belasına tutulduğumuzdan beri. Ya da bana değmeyen yılan bin yaşasın diyerek vefa dinamiklerimizi köreltip, umursamaz, başıboşlukta gövdesi hayatta dolaşan anlaşılmaz bireyler olduğumuzdan beri. Bilinçlenme erdemine erememiş toplumların, reklamların yalanları, hayata ve zamana darbelerin ve devrimlerin toplum hafızasında açtığı travmalarla Adem (a.s)’dan beri süregelen sıkıntılı dünya hayatından kurtuluş reçetesi yine hayatın kendisinde araması ve hayırlısını dilemesi gerekmez mi? Ölüm, açlık ve Müslüman coğrafyaların feryatları, evsizlerin, yurtsuzların yetimlerin hayatları ekranlardan sadece seyredilen bir filme dönüştü? Şükürsüzlüğümüzü günbegün çoğaltıp kalbimizi manevi ruh doyuruşlarını sağlayan geçici metotlarla tedavi etmeye başladık. Duyarsızlaştık. Gerekenin ne olduğunu, çözümün nasıl elde edileceğini peygamber (s.a.v) hayatından aktarmakta güçlük çektik. Hiçbir şey yapmaksızın, sorumluluk almaksızın, çaba harcamaksızın bir gün her şeyin daha güzel olacağını sandık. Olmayınca hayırlısı buymuş diye kendimizi avuttuk! Şimdi, yaşadığımız hayat ırmağının içerisinde bizi önüne katmış sürükleyen ömrümüzün kılcal damarlarına tamponlar yapmaktan, kadir gecesi veya ‘ramazan müslümanı’ olmaktan daha fazla çabaya ihtiyaç var. Sms attım, kurban bağışladım, deri topladım gibi sosyal görevlerinin arkasına gizlenmeden düşünme ve bilinçlenme eksenine ciddi ameliyatlar yaparak yaralarımızı iyileştirmeliyiz. Bir yaramız, düşünmemiz ve ilgilenmemiz gereken aile yaşantımız, toplumsal sorumluluklarımız ve Müslüman coğrafyalarımızı bir bütün olarak inşa etme görevini kendimizde görüp, avutmalarla değil gerekeni yaptıktan sonra hayırlısı buymuş diyerek teselli olmakla inşirah bulmalıyız! Geçmiş zaman aralıklarını herkes karşısına alıp şu soruyu sormalıdır. Hayırlısı olsun diye kendimize teselli mi verdik, yoksa başkası önemli değil istediğim olsunda nasıl olursa olsun mu dedik? Kısaca üzerimize düşen her şeyi yaptıktan sonra hayırlısını dilersek ve olmadığı halde hayırlısı böyleymiş diye kendimizi samimiyetle teselli edersek ve yeniden secdeye kapanırsak alt alta topladığımızda ahiret karnemiz lehimize biraz şekillenecek gibi.

turuncu eylül sayısı üçüncü sayfa

Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?

Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır. Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.

Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?

Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek. “Hemen alış ve hızlıca unut”. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bahman’ın, savaşları başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor. Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip, neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı; insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor.
Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor! (müddesir suresi 12–13–14–15) işte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı. Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.

İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?

Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, fundamentalizm, siyasal İslam, entegrizm, radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı, kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan sevgili peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında Malik Bin-Nebi: İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.

Kalemini kalbiyle tutan bir yazar olarak rıza-kalp denklemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kalem kelamı, düşünce kalbi kirletmesin! Cümleler yere düşmesin, temiz kalmaya razı olsun ve rıza göstersin!

Keyifli bir söyleşiydi, teşekkürler… Son olarak Nuh’un gemisinden sonra bile pek çok sele tutulmuş ve yeniden kurulmuş yeryüzü için bir duanız var mı?

Hiçbir şey değil efendim.
Ben de teşekkür ederim.
Belki ihtiyacımız olan şey Nuh’un gelip bileğimizi kavraması;
“Çok dünya yutmuşsun ama oldu işte kurtuldun” demesidir!

Aylık Kadın Dergisi TURUNCU
Turuncu İletişim Hattı:
Atatürk Bulvarı 143/18
Bakanlıklar/ANKARA
(312) 419 75 42-43

tv net bayram

söyleşi, video kulübü 1 Yorum »

-mikrofonun elleri vardır; kalplere uzanır.
-otuzuncu harf 29 harfle anlatılamayanları anlattığımız dergidir. çünkü söz değerlidir, kıymetini bilmeli.
-otuzuncu harf dergisiyle edebiyat alanında ciddi açılımlar yapıyoruz.
-sanayi kapitalizminin insanı dünyevileştirmesinin önününe gözyaşı, ramazan, inanç, gelenek ve bayramlar geçer.
-modernizm mutsuz ruhlar üretir!
-modern insan için yeni sadece kısa süreliğine geçerlidir. modern demek hemen alışıp hızlıca tükettiğimiz kısa süreli yeniliktir.
-modern hayatın tükettiği hayatımızı edebiyatla, sözle onarmak gibi bir derdimiz var.
-radyoculuğa, bilgisayarı olmayan bir radyoda bilgisayar operatörü olarak işe başlayarak adım attım.
-97′de ilk programımın adı istedinizde çalmadık mı? isimli istek programıydı. Fakat kimsenin isteği çalınmıyordu.

onu radyoda ne çok dinlemiştik!

söyleşi 4 Yorum »

nurdaldurmus

Onu radyoda ne çok dinlemiştik
Yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü radyo programlarına ara veren Nurdal Durmuş’la ilginç bir söyleşi yaptık.

Mikrofonu açınca ilk düşündüğünüz şey genelde ne olur?

Her yer ve aklım ne kadar karanlık Rabbim. Peygamber ve annem beni sever, köşeyi dönünce karşıma çıkacaklar, elimden tutup ışığa götürecekler değil mi?

Konularınızı nasıl seçersiniz? Sair Zamanların içeriği nasıl belirlenir?

Mikrofonla birlikte aklımı da açıyorum. Doğaçlama gelişiyor her şey. Program başlamadan ne olup biteceği benim içinde sürpriz. Hayat ve ölüm arası zaten içeriktir. Az yaşamayı, çokça ölmeyi biliyorsanız biraz okuyup çokça vicdan sahibiyseniz heybenizde mutlaka bir şeyler vardır. Sadece harfleri yan yana dizip cümlelerin ipini çekmek kalır size. Korkma Allah bildirendir!

Neden ara verdiniz?

Aklım yorgundu, biraz durulmalı diye düşündüm.

Veda edince ilk yaptığınız şey ne oldu?

Geceydi. Üzerime karanlık yağsın diye sokağa çıktım. Nereye gittiğimi bilmeden epeyce yürüdüm. Sanırım o kadar çalımlı sözlere rağmen ben geceden daha karanlıktım.

Neden böyle düşünüyorsunuz?

e-postanın mektupla savaşı sona ereli epey oldu. İnsanlık mağlubiyetini kutlarken ben kendimi yargılıyorum. Elimde değil… Vicdanım bazen biyonik bir adama dönüşüyor. Ruhu olmayan bedenin makineden farkı var mı?

Ne demek bu şimdi?

Hiçbir şey ve her şey!

İyi misiniz?

Soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum. Oysa benim bir şeyim var!

Nasıl cevap böyle? Neyiniz var peki?

Çok dünya yutmuşuz. Daha ne olsun. Hem cevabımdan size ne?

15 yıl mikrofonlarda kaldınız kısaca özetler misiniz?

Şiir okuduk, kitap okuduk, ayet okuduk, şarkı söyledik, ıslık çaldık, kırıldık, kırdık, umursanmadık, umursamadık, umursadık ve şükrettik! Sonrası mı? İyilik sağlık…

Biraz açsak konuyu.

15 yıl kısa mı? Nasıl kısaca özetleyeyim… Bugün 30’lu yaşlarımın omuzlarına çıkıp 18’li yaşlarda başladığım radyoculuğumun gözlerine bakınca neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar v.s hepsini görüyorum. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kız, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlı, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini sanırım en iyi bilenlerden biriyim. Radyo, kimin hayatına ne yapar sorusunu “ne yapmaz ki?” diye cevaplarım.

Annesinin, babasının, kocasının, toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği genç kızların, kadınların programlarımıza “gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s) takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen bir kalbim olduğu için hep şükrederim. Bence radyocu olmak böyle bir şeydir. Karşındakini önemsemek. Programcılığın değer vermekle ölçülebilen bir terazisi var. Zaten dinleyici bu yüzden bizi ailesinden biri görmüş, dertleşmiş, abi demiştir. Bundan başka hiçbir kalıpla insanlığa elbise dikemezsiniz. Değer vermek uçuruma atlayacakları koruyan bir giz zırhıdır.

Hep mi böyle? Hiç mi üzülmediniz? İstismar edilmediniz?

Elbette keşkelerle başlayan, olmasaydı dediğim bir sürü olumsuz olayla karşılaştım. Ama hiçbiri 15 yıl sonra posta kutumda biriken faturaların yanına ilişmiş mektupta yazan “seni nekadar sevdiğimi, hayatıma neler kazandırdığını tahmin edemesin. Beni öldürenlerin karşısında, farkında olmadan senin programlarınla ne kadar çok dirildim, ne kadar çok ağladım ve başardım. Şimdi yaşayabiliyor ve şükredebiliyorum” yazan; adını bilmediğim ve hiç tanışmadığım kişi kadar önemli olamaz! Gururla söyleyebilirim ki “sair zamanlar” bir düş okulu, akıl oyunudur. Aynı yaş sınıfında, aynı itilmişliği, aşağılanmaları, üniversite koridorlarından kovulanları ve kovanları sınıfına kabul eden ve bu insanların birbirini tanımaya başladıkları, başardıkları bir yolculuk. Aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha az ezildik. Allah, bana ne der! duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insan var. Bu gurur duyduğum bir şeydir.
nurdal

Ya değişim! Müzik, sosyal hayat sizler. Onbeş yıl geriye dönüp baktığınızda neler değişti? Samimiyetinizi yitirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Ben zamanın dürüst olduğunu düşünüyorum. Önemli olan geçmişinizin masumiyetinden utanmamanızdır. Geçmişse genelde, bugünden daha temiz ve masum bir zaman dilimidir. İnsanlar bu yüzden çocukluklarını daha çok özlerler. Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu (v.s) başlayan içsel ve eşsiz notaları dinlerken, bizi alıp en temiz halimize damıtan müziklerden asla ne bu insanlar ne de ben utandım. Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan bir sürü insan var. Programlarımı arayıp bu güzel insanlara ve bana “çok değiştiniz defolun gidin artık” diye olmadık hakaretler eden kişilikler helallik almalılar. Çünkü bizim mahallenin (çok sevmiyorum bu kavramı) müzisyenleri ve radyocuları asla geçmişlerinden utanan insanlar değillerdir. Bugün bile sevgili Ömer abi ve aklınıza gelen bütün müzisyenlerle konuşun size geçmişlerinden utandıkları gibi bir saçmalıktan bahsetmezler. Evet, belki eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.

Peki, sorun neydi aslında?

Sorun şu. Kıskanç ve hazmedemeyen bir yanımız var. Onbeş yıl boyunca acayip boş bir konuyla, yeşil pop saçmalıklarıyla heba edilen, popüler hale getirilen ezgi, ilahi tartışmaları var. Ha bana sorarsanız hepsi şarkıdır. Müziğin islamisi diye uydurma bir kavramla senelerce modern müziğe geçişi tartışmış, en masum halimize ikiyüzlülük maskesi giydirmiş, aracında Sezen Aksu dinlerken radyo’da Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmışızdır. Bu ikiyüzlülüktür. Sınırlarımızı ve edebimizi bilmeliyiz. Hiç olmasa riyakâr olmamalıyız. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur diye bir söz duymuştum. Bizim inancımızın sınırları elbette var.

Sorun bizi yargılayanlar bu gerçeklerden habersiz ve sadece slogan atıyorlar. Abla, bacım, abi diye hitap edilen radyo programlarından hanımefendi, beyefendi hitaplarına geçiş yaparken kalbimizin masumiyetini profesyonelliğe kurban vermedik biz. Neyi nasıl, nerede daha iyi nasıl yaparımın sorularına cevaplar bulduk. Bugün kirli bir dünya olması ne müzisyenlerin ne de bizim suçumuzdur. Aksine biz olmasaydık sanırım (radyolarımızı kastediyorum) daha kirli bir dünya olurdu. Canı sıkılan herkesin ağzını açıp güzel adamlara ve çok değiştiniz diyerek bize saldırmasını hazmedemiyorum. Profesyonellik her şeye rağmen iyidir, gereklidir ve asla sanıldığı gibi masumiyeti öldürmez. Sizi sadece daha dikkatli yapar. Ayrımcılığa karşı durmuş, zenci muamelesi görmüş, dışlanmış ve iç sesleri susturulmuş bir mahallede olmak kaderimiz değildir, olmamalıdır. Biz birilerinin acıması için bir takım sıkıntılara katlanmadık. Kimseye vicdan borcumuz yok. Hesabımızı Allah’a vermek en dürüst yaklaşımdır. Bu üzüleceğimiz bir şey değil, tam aksine vicdan sahibi olduğumuz için buna seve seve katlandık. İnsanın, gözyaşlarını sevmesi gerekir. Gözyaşı kirlenmemişliktir. O yüzden konu biraz sosyolojik boyutunu kaybedip, psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Bana ve bu değerli insanlara bizim mahalleyi terkettiniz yaftası vurulması beni kızdırıyor.

Mahalle neresidir kardeşim? Sizinki neresi, bizimki neresi. Böyle şey olmaz. Sadece kalplerde biriken, daha içsel duygularınız sizi dışlar ya da her mahallenin içine alır. O yüzden ben, bizim mahallenin, sizin mahallenin normlarından ziyade kendi içimi nereye taşıyacağımla ilgili bir durumu daha fazla önemsiyorum! Birilerinin benim hakkımda ne düşündüğünü değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğümü daha çok önemsiyorum! Ben, kendi mahallemde yaşıyorum ve burayı seviyorum. Mahallemin anahtarı kendi elimde. İstediğimi içeri alıp, istediğimi kapı dışarı edebiliyorum. Hayatımın tek merkezi ve hesap sahibi vardır o da Allah.

Bizim mahallenin radyolarında program yapmak zor mu?

Hayır. Radyoculuk zaten böyle yapılmalıdır. Asıl mahalle burası. Siz, o soruyu radyoculuğu yapamayanlara, havadan sudan bahsedip zaman tüketenlere sorun. Bizim kaygılarımız var. Sınırlarımız belki. Belki bugünkü rehavetimizin nedeni dertlerimize alışmış, onları önemsemeyecek kadar yeni ve daha saçma dertler edinmiş olmamızdır. Bunları dillendiren radyocuların, gazetecilerin sayısının az olmasıdır. Bu konu Ayşe Arman’ın Fatih’te mini etek, Nişantaşı’nda tesettürle dolaşıp, haşemayla denize girmesinden daha önemli bir konudur! Çünkü mikrofonun elleri vardır! Kalplere uzanır. Kırıklarımızı onarıp bizi şımartır, şımarıklığımızı, kırgın hayatımızın hüzünlü şarkılarıyla yeniden kördüğüm eder. Meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına uyanın diye seslenen iç ses gibidir mikrofon. Önemlidir. Sınırlarını, zaaflarını bilmeyenleri elinde oyuncak yapar. Bilenlerin elinde kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da! Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da! Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da! Ben, bu yüzden bizim mahallenin radyolarının insanı onaran hürmetedeğer sözcüler olduğunu düşünüyorum.

Bu bir medeniyet meselesi. Aslında radyoculuğun nasıl yapılacağını biz öğretiyoruz. Belki birileri radyoculuk böyle yapılmaz diye bizleri örnek gösteriyorlardır, umurumda değil. 90 dakikayı 3 şarkıyla bitiren bir adamın heybesinde bir şeyler var demektir. Neden lüzumsuz laf kalabalıklarıyla vakit geçirsin. Ben, program başlangıcında merhaba evet bu haftada buradayız vs demek yerine “bütün güzel şeyleri yok ediyorlar” diye başlamayı daha ahlaki buluyorum. Daha onarıcı, dikkat toplayıcı ve diriltici buluyorum. Başkalarıysa ben geldim diyor. Hangisi daha bizden siz karar verin?

Çok bilinen birisiniz? Yine de ortalıkta çok az görüyoruz sizi?

Beni dinleyen insanlarla hep aynı yaşta, aynı isimlere sahibiz. Cümleler yere düşmesin, değerini yitirmesin, kirlenmesin diye kaygı duymalıyız. İnsanların benim şeklime, boyuma posuma, rütbelerime değer vermesini istemem. Belki bu kadar gizemin, masumiyetin ve hala 15 yıl sonra bize yaşayabilmeyi ve şükredebilmeyi borçlu olduğunu yazan insanları anlamlandıran bu duygudur. Tüketilmemişlik duygusudur! Her şeyi başkalarından daha iyi kavrıyor, daha fazla yıpranıyor gelecek için daha fazla kaygılanıyoruz. Üstelik yaşarken, birbirimizi lekelemeden yaşlanıyoruz. Ömründe hiç görmediği bir adamın cebinde ki cümlelere tutunup nefes alıp verebilen herkesin beni, benim onları sevmem yeter de artar bile! Fazlası, popüler kültürün içine düşüp çırpınan “bencillik” olur. Ben kimsenin ağlarını üzerime atmasını hazmedemem. O yüzden sevdiğim insanların gözümdeki değeri düşmesin diye birçok şeyden uzak durmayı daha anlamlı buluyorum. Kimseyle tanışmıyor olsak da en çok sevdiğimiz şey birbirimiz!

Kızar mısınız?

Duygularım yok benim. Az güler, az şaşırır, hayret etmem. Çok kızar hiç belli etmem. Bu kötü bir huy!

Nelere Kızdınız?

Sair Zamanları, Şair Zamanlarla karıştıranlara çok kızardım, artık kızmayacağım. Sair zamanların (başka-öteki zamanlar) anlamında olduğunu bir daha söylemeyeceğim. Estetiği bu kadar bozulmuş bir dünya’da, gereksiz bir yargı gibi geliyor bunlar. Ama asıl alakasız insanlara kızarım. Mış gibi davranan ve yaşayanlara. Mesela, modernizmin kılcal damarlarında derin mevzuları konuştuğunuz bir programda yayına bağlanan birisinin Abdurrahman Önül’den aman çeşme istemesine acayip kızarım ve kırarım.

Genç kızların kollarındaki bilezikleri kendi kurumlarının kutsallıkları adına estetiği bozuk konser, gözyaşı v.s etkinlikler düzenleyerek sömüren ve kasalarına atan din tacirlerine kızarım.

İç sesiyle değil, okuduğu kitaplardan arakladığı cümlelerin hiç sesleriyle konuşan, eziklik duygusu yaşayan gençlere kızarım. Aşağılık komplekslerine kızarım. Peygamber(s.a.v) sözlerini, şiirlerden daha az konuşan, yazan okuyan kibirli insanlara kızarım. Şükrü ihmal eden, şımaran, isyan edenlere… Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, İkna odalarına, Yök’e… Say say bitmez. Sana da kızmayayım istersen…

Tekrar radyoya dönecek misiniz?

“Yaz mevsiminin kuraklaştırdığı kalbimizi hazan mevsiminin yağmurlarında yıkamak ve yeniden taze bahar şarkıları söylemek üzere” diye veda ettim. Yaz bitsin bakalım.

Hangi radyoya döneceksiniz? Neden senelerdir aynı radyodasınız?

Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. Kendimi seviyor ve değerli buluyorum. Ben iyi bir radyocuyum. Köşe başlarını tutan insanların hepsi dostumuzdur. İsteyen varsa beni bulmalı…

Bir duanız var mı?

Allahım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru! Ellerimizi sakın bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça vicdan ver!

Sizi hangi cümle özetler?

Ben çok konuşmayı bilmem, bilmem azdan çok anlar mısın?


Şükür?

Şükrü ihmal etme veren almayı da bilendir.

Hayat?

Kısa. Kısadan da kısa.

Aşk?

Ölmeye hiç gerek yoktu oysa. Aşk diye bir şey hiç olmamıştı!

Ölüm?

Sevgilinin gönderdiği mektup

Hesap?

Gönderen kısmında adımız, alıcı kısmında adresimiz yazar?

Veda sizin için ne anlam taşır.

Artık sussak!

Sorularımız vardı daha, yazdıklarınız ve neler yapmayı düşündüklerinizden bahsedecektik!

Allah planları bozandır. Yapandır da aynı zamanda.

Susalım en iyisi…

Teşekkür ederiz.

İyi edin tabi. O kadar konuşturdunuz.

Şaka şaka.

Ben edeyim siz susun!

Nafiye Varol milli gazete için konuştu!

kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/mikrofonun-elleri-vardir-kalplere-uzanir-137901.htm

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes