En son ne zaman ağladınız?
İki gün önce… “Unutma ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin” ayetini hatırlatarak bir dostumun gönderdiği sitem mektubunda.
Sizce mutluluğun tanımı nedir?
“Küçük hesaplarla geçiyor yaşam. Büyük kavgalar hep küçük şeyler için” diye bir şarkı dinlemiştim. Sanırım mutluluk kanaat sahibi olmak, tükenmeden tüketmekle mümkün! Ne bileyim bahar diye bir şey var… Bak çiçekler falan açıyor. Kuş var, çay var, simit var her şey var.
Nerede ve nasıl ölmek isterdiniz?
“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” ayeti okunurken bir köy evinde annemin kucağında.
En çok kimi özlüyorsunuz?
Peygamber (s.a.v), annem ve çocukluğumu…
Bitiremediğiniz son kitap hangisi?
Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
Ortadoğu’ya batkınızda ne görüyorsunuz?
Satranç tahtasında menfaat hamleleri yapan küresel güçler! Kan nehrinde boğulan masum insanlar, diktatörler, devrik liderler, işgaller, ağlayan çocuklar, umut büyüten anneler. Olmamız gereken yerde olan ve ölmemiz gereken yerde ölen Rachel. “Devrime gittik, ama mutlaka döneceğiz!” notlarını çocuklarının başucuna bırakarak “Ol!” emrinin sadece bir Allah buyruğu olduğunu modern dünya firavunlarına öğreten babalar!
Rüyalara inanır mısınız?
Olmayacak rüyalar gördükçe inancım sarsılıyor. Ama sonuçta rüya haktır.
İyi kötü arada rüya görür Allah hayretsin der geçerim. Genelde kimseye anlatmam. Kötüyse suya falan üflüyorum.
Her sabah İstanbul’dan hayata bakınca ne görüyorsunuz?
Gökyüzü ve deniz görüyorum. Birinde gemilerim yağmalanıyor, diğerinde kuşlarıma yıldırımlar çarpıyor! Sonra; “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metodu!
Baharı beklemek sizin için ne anlama geliyor?
İnsan bazı günler “Yaşadım.” bazı günler “Öldüm.” der. Bazı günler “Olmasaydı…” der. Bazı günler “Çabuk bitse…” bazı günler “Hiç bitmese…” der. İnsan bu, der işte. Dertlenir, mızmızlanır, kederlenir, büyür, yaşlanır, üzülür, kırılır, kırar, yıpranır, yaşar ve ölür! Bazı günlerse kışın ortasında fırtınaya tutulsa “güneşli gündü” diyecek kadar huzur bulur. Bir ayet, bir şarkı, bir aşk, bir felaket, bir ayrılık, bir yolculuk, bir fırtına, bir yağmur tanesi, bir dost insana kendini hatırlatır. Baharı beklemek böyledir işte. İnsan sabreder, fırtına durulur, gün güneşli olur, çiçek açar, keder durulur ve insan kendine gelir.
Kaldırım kenarına oturup karıncalarla ne konuşuyorsunuz?
“İyi misin?” diye soruyorlar bana. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bugün Allah için ne yapmıştım türünden şeyler.
Bir gün harflerinizi kaybetmekten korkuyor musunuz?
Evet. Harflerin beni terk etmesinden korkuyorum! En büyük korkum besteden düşmüş bir nota olmak, cümle kuramamak. Bu ürkütücü. Nefessizlik gibi…
Haber bültenlerine baktığınızda ne düşünüyorsunuz?
Geçen sadece zamanmış meğer geçmeyen her şey!
Yazılarınızda hep bir Anadolu var. Anadolu’yu nasıl anlatırsınız?
Anadolu benim masumiyetimdir. Her gece açık duran penceremden gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenler dayayıp gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocukluğumdur. Siyah yakalı önlüğüm, bezden dikilmiş çantamdır. Kışları okula gidip, yazları çobanlık yaptığım adamlığımdır! Saçlarımı dalgalandıran rüzgar, dualarını yüzüme üfleyen annemdir.
Hayattaki kahramanınız kim?
Selahaddin Eyyubi
Unutamadığınız bir fotoğraf karesi var mı?
Dallarından ölü serçeler sarkmış söğüt ağacı.
Röportaj: Aylık Kadın Dergisi Turuncu’dan Ümmü Gülsüm Tat
Onu radyoda ne çok dinlemiştik
Yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü radyo programlarına ara veren Nurdal Durmuş’la ilginç bir söyleşi yaptık.
Mikrofonu açınca ilk düşündüğünüz şey genelde ne olur?
Her yer ve aklım ne kadar karanlık Rabbim. Peygamber ve annem beni sever, köşeyi dönünce karşıma çıkacaklar, elimden tutup ışığa götürecekler değil mi?
Konularınızı nasıl seçersiniz? Sair Zamanların içeriği nasıl belirlenir?
Mikrofonla birlikte aklımı da açıyorum. Doğaçlama gelişiyor her şey. Program başlamadan ne olup biteceği benim içinde sürpriz. Hayat ve ölüm arası zaten içeriktir. Az yaşamayı, çokça ölmeyi biliyorsanız biraz okuyup çokça vicdan sahibiyseniz heybenizde mutlaka bir şeyler vardır. Sadece harfleri yan yana dizip cümlelerin ipini çekmek kalır size. Korkma Allah bildirendir!
Neden ara verdiniz?
Aklım yorgundu, biraz durulmalı diye düşündüm.
Veda edince ilk yaptığınız şey ne oldu?
Geceydi. Üzerime karanlık yağsın diye sokağa çıktım. Nereye gittiğimi bilmeden epeyce yürüdüm. Sanırım o kadar çalımlı sözlere rağmen ben geceden daha karanlıktım.
Neden böyle düşünüyorsunuz?
e-postanın mektupla savaşı sona ereli epey oldu. İnsanlık mağlubiyetini kutlarken ben kendimi yargılıyorum. Elimde değil… Vicdanım bazen biyonik bir adama dönüşüyor. Ruhu olmayan bedenin makineden farkı var mı?
Ne demek bu şimdi?
Hiçbir şey ve her şey!
İyi misiniz?
Soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum. Oysa benim bir şeyim var!
Nasıl cevap böyle? Neyiniz var peki?
Çok dünya yutmuşuz. Daha ne olsun. Hem cevabımdan size ne?
15 yıl mikrofonlarda kaldınız kısaca özetler misiniz?
Şiir okuduk, kitap okuduk, ayet okuduk, şarkı söyledik, ıslık çaldık, kırıldık, kırdık, umursanmadık, umursamadık, umursadık ve şükrettik! Sonrası mı? İyilik sağlık…
Biraz açsak konuyu.
15 yıl kısa mı? Nasıl kısaca özetleyeyim… Bugün 30’lu yaşlarımın omuzlarına çıkıp 18’li yaşlarda başladığım radyoculuğumun gözlerine bakınca neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar v.s hepsini görüyorum. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kız, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlı, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini sanırım en iyi bilenlerden biriyim. Radyo, kimin hayatına ne yapar sorusunu “ne yapmaz ki?” diye cevaplarım.
Annesinin, babasının, kocasının, toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği genç kızların, kadınların programlarımıza “gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s) takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen bir kalbim olduğu için hep şükrederim. Bence radyocu olmak böyle bir şeydir. Karşındakini önemsemek. Programcılığın değer vermekle ölçülebilen bir terazisi var. Zaten dinleyici bu yüzden bizi ailesinden biri görmüş, dertleşmiş, abi demiştir. Bundan başka hiçbir kalıpla insanlığa elbise dikemezsiniz. Değer vermek uçuruma atlayacakları koruyan bir giz zırhıdır.
Hep mi böyle? Hiç mi üzülmediniz? İstismar edilmediniz?
Elbette keşkelerle başlayan, olmasaydı dediğim bir sürü olumsuz olayla karşılaştım. Ama hiçbiri 15 yıl sonra posta kutumda biriken faturaların yanına ilişmiş mektupta yazan “seni nekadar sevdiğimi, hayatıma neler kazandırdığını tahmin edemesin. Beni öldürenlerin karşısında, farkında olmadan senin programlarınla ne kadar çok dirildim, ne kadar çok ağladım ve başardım. Şimdi yaşayabiliyor ve şükredebiliyorum” yazan; adını bilmediğim ve hiç tanışmadığım kişi kadar önemli olamaz! Gururla söyleyebilirim ki “sair zamanlar” bir düş okulu, akıl oyunudur. Aynı yaş sınıfında, aynı itilmişliği, aşağılanmaları, üniversite koridorlarından kovulanları ve kovanları sınıfına kabul eden ve bu insanların birbirini tanımaya başladıkları, başardıkları bir yolculuk. Aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha az ezildik. Allah, bana ne der! duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insan var. Bu gurur duyduğum bir şeydir.
Ya değişim! Müzik, sosyal hayat sizler. Onbeş yıl geriye dönüp baktığınızda neler değişti? Samimiyetinizi yitirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Ben zamanın dürüst olduğunu düşünüyorum. Önemli olan geçmişinizin masumiyetinden utanmamanızdır. Geçmişse genelde, bugünden daha temiz ve masum bir zaman dilimidir. İnsanlar bu yüzden çocukluklarını daha çok özlerler. Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu (v.s) başlayan içsel ve eşsiz notaları dinlerken, bizi alıp en temiz halimize damıtan müziklerden asla ne bu insanlar ne de ben utandım. Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan bir sürü insan var. Programlarımı arayıp bu güzel insanlara ve bana “çok değiştiniz defolun gidin artık” diye olmadık hakaretler eden kişilikler helallik almalılar. Çünkü bizim mahallenin (çok sevmiyorum bu kavramı) müzisyenleri ve radyocuları asla geçmişlerinden utanan insanlar değillerdir. Bugün bile sevgili Ömer abi ve aklınıza gelen bütün müzisyenlerle konuşun size geçmişlerinden utandıkları gibi bir saçmalıktan bahsetmezler. Evet, belki eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.
Peki, sorun neydi aslında?
Sorun şu. Kıskanç ve hazmedemeyen bir yanımız var. Onbeş yıl boyunca acayip boş bir konuyla, yeşil pop saçmalıklarıyla heba edilen, popüler hale getirilen ezgi, ilahi tartışmaları var. Ha bana sorarsanız hepsi şarkıdır. Müziğin islamisi diye uydurma bir kavramla senelerce modern müziğe geçişi tartışmış, en masum halimize ikiyüzlülük maskesi giydirmiş, aracında Sezen Aksu dinlerken radyo’da Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmışızdır. Bu ikiyüzlülüktür. Sınırlarımızı ve edebimizi bilmeliyiz. Hiç olmasa riyakâr olmamalıyız. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur diye bir söz duymuştum. Bizim inancımızın sınırları elbette var.
Sorun bizi yargılayanlar bu gerçeklerden habersiz ve sadece slogan atıyorlar. Abla, bacım, abi diye hitap edilen radyo programlarından hanımefendi, beyefendi hitaplarına geçiş yaparken kalbimizin masumiyetini profesyonelliğe kurban vermedik biz. Neyi nasıl, nerede daha iyi nasıl yaparımın sorularına cevaplar bulduk. Bugün kirli bir dünya olması ne müzisyenlerin ne de bizim suçumuzdur. Aksine biz olmasaydık sanırım (radyolarımızı kastediyorum) daha kirli bir dünya olurdu. Canı sıkılan herkesin ağzını açıp güzel adamlara ve çok değiştiniz diyerek bize saldırmasını hazmedemiyorum. Profesyonellik her şeye rağmen iyidir, gereklidir ve asla sanıldığı gibi masumiyeti öldürmez. Sizi sadece daha dikkatli yapar. Ayrımcılığa karşı durmuş, zenci muamelesi görmüş, dışlanmış ve iç sesleri susturulmuş bir mahallede olmak kaderimiz değildir, olmamalıdır. Biz birilerinin acıması için bir takım sıkıntılara katlanmadık. Kimseye vicdan borcumuz yok. Hesabımızı Allah’a vermek en dürüst yaklaşımdır. Bu üzüleceğimiz bir şey değil, tam aksine vicdan sahibi olduğumuz için buna seve seve katlandık. İnsanın, gözyaşlarını sevmesi gerekir. Gözyaşı kirlenmemişliktir. O yüzden konu biraz sosyolojik boyutunu kaybedip, psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Bana ve bu değerli insanlara bizim mahalleyi terkettiniz yaftası vurulması beni kızdırıyor.
Mahalle neresidir kardeşim? Sizinki neresi, bizimki neresi. Böyle şey olmaz. Sadece kalplerde biriken, daha içsel duygularınız sizi dışlar ya da her mahallenin içine alır. O yüzden ben, bizim mahallenin, sizin mahallenin normlarından ziyade kendi içimi nereye taşıyacağımla ilgili bir durumu daha fazla önemsiyorum! Birilerinin benim hakkımda ne düşündüğünü değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğümü daha çok önemsiyorum! Ben, kendi mahallemde yaşıyorum ve burayı seviyorum. Mahallemin anahtarı kendi elimde. İstediğimi içeri alıp, istediğimi kapı dışarı edebiliyorum. Hayatımın tek merkezi ve hesap sahibi vardır o da Allah.
Bizim mahallenin radyolarında program yapmak zor mu?
Hayır. Radyoculuk zaten böyle yapılmalıdır. Asıl mahalle burası. Siz, o soruyu radyoculuğu yapamayanlara, havadan sudan bahsedip zaman tüketenlere sorun. Bizim kaygılarımız var. Sınırlarımız belki. Belki bugünkü rehavetimizin nedeni dertlerimize alışmış, onları önemsemeyecek kadar yeni ve daha saçma dertler edinmiş olmamızdır. Bunları dillendiren radyocuların, gazetecilerin sayısının az olmasıdır. Bu konu Ayşe Arman’ın Fatih’te mini etek, Nişantaşı’nda tesettürle dolaşıp, haşemayla denize girmesinden daha önemli bir konudur! Çünkü mikrofonun elleri vardır! Kalplere uzanır. Kırıklarımızı onarıp bizi şımartır, şımarıklığımızı, kırgın hayatımızın hüzünlü şarkılarıyla yeniden kördüğüm eder. Meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına uyanın diye seslenen iç ses gibidir mikrofon. Önemlidir. Sınırlarını, zaaflarını bilmeyenleri elinde oyuncak yapar. Bilenlerin elinde kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da! Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da! Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da! Ben, bu yüzden bizim mahallenin radyolarının insanı onaran hürmetedeğer sözcüler olduğunu düşünüyorum.
Bu bir medeniyet meselesi. Aslında radyoculuğun nasıl yapılacağını biz öğretiyoruz. Belki birileri radyoculuk böyle yapılmaz diye bizleri örnek gösteriyorlardır, umurumda değil. 90 dakikayı 3 şarkıyla bitiren bir adamın heybesinde bir şeyler var demektir. Neden lüzumsuz laf kalabalıklarıyla vakit geçirsin. Ben, program başlangıcında merhaba evet bu haftada buradayız vs demek yerine “bütün güzel şeyleri yok ediyorlar” diye başlamayı daha ahlaki buluyorum. Daha onarıcı, dikkat toplayıcı ve diriltici buluyorum. Başkalarıysa ben geldim diyor. Hangisi daha bizden siz karar verin?
Çok bilinen birisiniz? Yine de ortalıkta çok az görüyoruz sizi?
Beni dinleyen insanlarla hep aynı yaşta, aynı isimlere sahibiz. Cümleler yere düşmesin, değerini yitirmesin, kirlenmesin diye kaygı duymalıyız. İnsanların benim şeklime, boyuma posuma, rütbelerime değer vermesini istemem. Belki bu kadar gizemin, masumiyetin ve hala 15 yıl sonra bize yaşayabilmeyi ve şükredebilmeyi borçlu olduğunu yazan insanları anlamlandıran bu duygudur. Tüketilmemişlik duygusudur! Her şeyi başkalarından daha iyi kavrıyor, daha fazla yıpranıyor gelecek için daha fazla kaygılanıyoruz. Üstelik yaşarken, birbirimizi lekelemeden yaşlanıyoruz. Ömründe hiç görmediği bir adamın cebinde ki cümlelere tutunup nefes alıp verebilen herkesin beni, benim onları sevmem yeter de artar bile! Fazlası, popüler kültürün içine düşüp çırpınan “bencillik” olur. Ben kimsenin ağlarını üzerime atmasını hazmedemem. O yüzden sevdiğim insanların gözümdeki değeri düşmesin diye birçok şeyden uzak durmayı daha anlamlı buluyorum. Kimseyle tanışmıyor olsak da en çok sevdiğimiz şey birbirimiz!
Kızar mısınız?
Duygularım yok benim. Az güler, az şaşırır, hayret etmem. Çok kızar hiç belli etmem. Bu kötü bir huy!
Nelere Kızdınız?
Sair Zamanları, Şair Zamanlarla karıştıranlara çok kızardım, artık kızmayacağım. Sair zamanların (başka-öteki zamanlar) anlamında olduğunu bir daha söylemeyeceğim. Estetiği bu kadar bozulmuş bir dünya’da, gereksiz bir yargı gibi geliyor bunlar. Ama asıl alakasız insanlara kızarım. Mış gibi davranan ve yaşayanlara. Mesela, modernizmin kılcal damarlarında derin mevzuları konuştuğunuz bir programda yayına bağlanan birisinin Abdurrahman Önül’den aman çeşme istemesine acayip kızarım ve kırarım.
Genç kızların kollarındaki bilezikleri kendi kurumlarının kutsallıkları adına estetiği bozuk konser, gözyaşı v.s etkinlikler düzenleyerek sömüren ve kasalarına atan din tacirlerine kızarım.
İç sesiyle değil, okuduğu kitaplardan arakladığı cümlelerin hiç sesleriyle konuşan, eziklik duygusu yaşayan gençlere kızarım. Aşağılık komplekslerine kızarım. Peygamber(s.a.v) sözlerini, şiirlerden daha az konuşan, yazan okuyan kibirli insanlara kızarım. Şükrü ihmal eden, şımaran, isyan edenlere… Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, İkna odalarına, Yök’e… Say say bitmez. Sana da kızmayayım istersen…
Tekrar radyoya dönecek misiniz?
“Yaz mevsiminin kuraklaştırdığı kalbimizi hazan mevsiminin yağmurlarında yıkamak ve yeniden taze bahar şarkıları söylemek üzere” diye veda ettim. Yaz bitsin bakalım.
Hangi radyoya döneceksiniz? Neden senelerdir aynı radyodasınız?
Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. Kendimi seviyor ve değerli buluyorum. Ben iyi bir radyocuyum. Köşe başlarını tutan insanların hepsi dostumuzdur. İsteyen varsa beni bulmalı…
Bir duanız var mı?
Allahım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru! Ellerimizi sakın bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça vicdan ver!
Sizi hangi cümle özetler?
Ben çok konuşmayı bilmem, bilmem azdan çok anlar mısın?
Şükür?
Şükrü ihmal etme veren almayı da bilendir.
Hayat?
Kısa. Kısadan da kısa.
Aşk?
Ölmeye hiç gerek yoktu oysa. Aşk diye bir şey hiç olmamıştı!
Ölüm?
Sevgilinin gönderdiği mektup
Hesap?
Gönderen kısmında adımız, alıcı kısmında adresimiz yazar?
Veda sizin için ne anlam taşır.
Artık sussak!
Sorularımız vardı daha, yazdıklarınız ve neler yapmayı düşündüklerinizden bahsedecektik!
Allah planları bozandır. Yapandır da aynı zamanda.
NURDAL DURMUŞ: “Çok Dünya Yutmuşsun Ama Oldu İşte Kurtuldun”
“Hayata Başlık Atamadım” kitabının yazarı ve Sair Zamanlar programının yapımcısı Nurdal Durmuş’a Nuh tufanından sonra defalarca sele tutulmuş ama her seferinde kurtulmuş dünya hallerini sorduk. Turuncu’da bu ay kalemi kalbiyle tutan bir yazar ve onun ruh onaran cevapları vardı.
Rıza-kalp denklemi hiç böyle anlatılmamıştı.
Razı olmak, Allah’ın hakkımızda verdiği emirlere ve yazgımıza razı olmak; sınırlar ve coğrafyalar kadar insanların da büyük imtihanlardan geçtiği bir zamanda nasıl mümkündür?
Söze, dünyadan bir adam gibi konuşarak başlayalım. O’nun adıyla… Razı olmak, insanın kendini tanıması, yaradılış gayesini bilmesiyle; aynaya baktığı yüzün, dünden bugüne nasıl kirlendiğini ve temizlemek için O’nun rızalığından başka bir yolun olmadığı düşüncesini, hayatı anlamlandıran bilme refleksini kuşanarak mümkündür. Samimiyet, dilin söylediğini içselleştirme, yaşama ve eyleme dönüştürme biçimidir. Günümüzde insanlığın en temel sorunlarının başında gelen hastalık; inanç, dava, masumiyet veya ortak değerlerimiz adına üretilen bütün kelimelerin, kurgulanan cümlelerin dilden kalbe yol bulamaması, dolayısıyla tatbikinin imkânsız hale gelmesi sorunudur. Evet, içerisinde bulunduğumuz modern hayatın ekonomik, soysal, toplumsal ve aile yapısı bizi asli vazifelerimizden uzaklaştıran “ölüm başa gelmeden” aklımızı başımıza almayacağımız değirmen gibi öğütüyor. Ölüm başa gelmeden diyorum çünkü “o” başa gelince pişmanlığın bir faydası da olmuyor. O halde, mümkün olan en temiz hayatı ölümün gözlerine bakarak yaşayıp, her türlü kirliliğin içerisinde kendi nefsini arındırmayı tercih etme inancını diri tutacak sağlam dayanaklarımızın olması gerekiyor. İnsan önce neyi bilmediğini bilerek işe başlayıp, sahibi olduklarının gerçek sahibi yaratıcıyı, örnek alması gereken peygamberini, yaşam kılavuzu olan kitabını bulup, bilmeli! Sonra modern hayatın ona sunduğu suni yaşam standartlarına son kez yüzünü dönerek şu meydan okumayı yapmalı. Yetmez mi? Ben aradıklarımı buldum, bana bulaşma!
Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?
İlginçtir, yaratıcı şüphesiz bizi, bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor! Üstelik bunu, hayatını yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor! İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp, isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlar ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s) münacatında der ki “Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a) aktarılan şu sözde galiba! “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”
Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?
Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekensinde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!
Peki ya gözyaşlarımız… Hakkımızda verilmiş emirler olduğunu daha iyi hissettiğimiz ramazan ayında sık sık gözyaşı dökmemiz neden?
Nedeni çok basit! Sanayi kapitalizmi, her şeye rağmen vicdani değerlerin önüne dünyevileştirmeyle geçemez. Bu nedenle vicdan, dolayısıyla din ve gözyaşı dünyevileşmenin kendini meşrulaştırmasının önünde duran en sağlam kaledir. İnsan kutsalını, mütevazılığını, nezaketini, vefasını modern hayatla birlikte tükete tükete kendini tüketmeye başlayınca vicdani hastalıklarından kurtulmak için maneviyata sarılır. Zaten sarılmak zorundadır. Çünkü insanın yaradılışında içine adeta kendini yargılayan adil bir yargıç konulmuştur: “Vicdan”. Ramazan ayı tam zamanında kirletilmiş hayatlardan, ay ve zaman aralıklarından içimize aydınlık, ağzımıza gül kokusu ve yüzümüze yumuşaklık getirir. Her gelişinde bu kadar yabancılaşmanın içinde eski bir dost yüzü gibi hep tanıdıktır ramazan. Bin ay hayırla yaşamaktan daha hayırlı tek bir geceyle gelir ve bize der ki; geride neler kaldığı önemli değil. Ben içinize serinlik, kalbinize yumuşama, dudaklarınıza tebessüm ve kirlenmişliğinize gözyaşı getirdim. Hissedin, affedin, hoşgörün ve sevin! Elbet bu kadar suni yaşam standartlarına alışmış insanoğlu için ramazanın, öze dönüş çağrıları yapan acayip atmosferi de olacaktır. O kadar dünya yutmuşluğumuzun vicdani bir arınması gibi gözyaşlarımız bu mevsimde daha fazla avuçlarımıza damlar ve daha fazla kirlerimizi yıkar. Gözyaşı, insanın kendine ve inandığı değerlere samimi davrandığı ve maskesiz kaldığı tek ruhsal dürüstlük durumudur. O da olmasa dünya büsbütün karanlık olurdu. İnsan gözyaşlarını sevmeli. Çünkü ağlamayı gülmek kadar bilen insan huzurlu ve kalbi olduğunu unutmayan insandır. Umarım daha fazla gülmek için, hep birlikte ağlayabiliriz!
Peygamber Efendimizin (s.a.s) bir özelliği de ‘teselli edici’ olmasıyken onun ümmeti ne zaman ‘hayırlısı’nı dilemeyecek kadar gözünü karattı? Sahi ne zaman teselli etmek avutmak oldu?
Belki, nemelazımcılık belasına tutulduğumuzdan beri. Ya da bana değmeyen yılan bin yaşasın diyerek vefa dinamiklerimizi köreltip, umursamaz, başıboşlukta gövdesi hayatta dolaşan anlaşılmaz bireyler olduğumuzdan beri. Bilinçlenme erdemine erememiş toplumların, reklamların yalanları, hayata ve zamana darbelerin ve devrimlerin toplum hafızasında açtığı travmalarla Adem (a.s)’dan beri süregelen sıkıntılı dünya hayatından kurtuluş reçetesi yine hayatın kendisinde araması ve hayırlısını dilemesi gerekmez mi? Ölüm, açlık ve Müslüman coğrafyaların feryatları, evsizlerin, yurtsuzların yetimlerin hayatları ekranlardan sadece seyredilen bir filme dönüştü? Şükürsüzlüğümüzü günbegün çoğaltıp kalbimizi manevi ruh doyuruşlarını sağlayan geçici metotlarla tedavi etmeye başladık. Duyarsızlaştık. Gerekenin ne olduğunu, çözümün nasıl elde edileceğini peygamber (s.a.v) hayatından aktarmakta güçlük çektik. Hiçbir şey yapmaksızın, sorumluluk almaksızın, çaba harcamaksızın bir gün her şeyin daha güzel olacağını sandık. Olmayınca hayırlısı buymuş diye kendimizi avuttuk! Şimdi, yaşadığımız hayat ırmağının içerisinde bizi önüne katmış sürükleyen ömrümüzün kılcal damarlarına tamponlar yapmaktan, kadir gecesi veya ‘ramazan müslümanı’ olmaktan daha fazla çabaya ihtiyaç var. Sms attım, kurban bağışladım, deri topladım gibi sosyal görevlerinin arkasına gizlenmeden düşünme ve bilinçlenme eksenine ciddi ameliyatlar yaparak yaralarımızı iyileştirmeliyiz. Bir yaramız, düşünmemiz ve ilgilenmemiz gereken aile yaşantımız, toplumsal sorumluluklarımız ve Müslüman coğrafyalarımızı bir bütün olarak inşa etme görevini kendimizde görüp, avutmalarla değil gerekeni yaptıktan sonra hayırlısı buymuş diyerek teselli olmakla inşirah bulmalıyız! Geçmiş zaman aralıklarını herkes karşısına alıp şu soruyu sormalıdır. Hayırlısı olsun diye kendimize teselli mi verdik, yoksa başkası önemli değil istediğim olsunda nasıl olursa olsun mu dedik? Kısaca üzerimize düşen her şeyi yaptıktan sonra hayırlısını dilersek ve olmadığı halde hayırlısı böyleymiş diye kendimizi samimiyetle teselli edersek ve yeniden secdeye kapanırsak alt alta topladığımızda ahiret karnemiz lehimize biraz şekillenecek gibi.
Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır.Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.
Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?
Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek. “Hemen alış ve hızlıca unut”. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bahman’ın, savaşları başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor. Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip, neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı; insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor. Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor! (müddesir suresi 12–13–14–15) işte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı. Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.
İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?
Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, fundamentalizm, siyasal İslam, entegrizm, radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı, kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan sevgili peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında Malik Bin-Nebi: İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.
Kalemini kalbiyle tutan bir yazar olarak rıza-kalp denklemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kalem kelamı, düşünce kalbi kirletmesin! Cümleler yere düşmesin, temiz kalmaya razı olsun ve rıza göstersin!
Keyifli bir söyleşiydi, teşekkürler… Son olarak Nuh’un gemisinden sonra bile pek çok sele tutulmuş ve yeniden kurulmuş yeryüzü için bir duanız var mı?
Hiçbir şey değil efendim.
Ben de teşekkür ederim.
Belki ihtiyacımız olan şey Nuh’un gelip bileğimizi kavraması; “Çok dünya yutmuşsun ama oldu işte kurtuldun” demesidir!
Aylık Kadın Dergisi TURUNCU
Turuncu İletişim Hattı:
Atatürk Bulvarı 143/18
Bakanlıklar/ANKARA
(312) 419 75 42-43
Moram naglasiti da smo mi ovim više pomogli svojoj savjesti, koja još pati zbog svega što se desilo u Bosni, kazao je glavni organizator • Organizatori najavili novu pomoć koju će organizovati za Kurban-bajram
Turska ekipa volontera koja je boravila u Bosni i Hercegovini zbog humanitarne pomoći manjim mjestima nakon sedam dana vratila se u Tursku. Ekipa volontera, koju su predvodili Adem Tuzdžu, Nurdal Durmuš i Gokhan Šimšek, vratila je se iz BiH zadovoljna što je makar malo uspjela pomoći ljudima u Bosni i Hercegovini.
Uz pomoć organizacija Yardimeli, Deniz Feneri i Hisbe ova ekipa 12 volontera uputila je 24 tona humanitarne pomoći u vrijednosti od 180 hiljada eura. Za sedam dana posjetila je gradove Srebrenicu, Visoko, Goražde, Doboj i okolna sela, zatim sirotišta, vrtiće i muzički školu u Visokom.
Kako kažu, najveće zadovoljstvo bilo je vidjeti osmijeh na licima ljudi koji su se već pomirili da su zaboravljeni.
U humanitarnoj pomoći, između ostalog, podijelili su 2.500 paketa školskog pribora i igrački djeci, a u seoska naselja odjeću, obuću i prehrambene proizvode. Između ostaloga, 300 porodica pomoglo je prehrambenim namirnicama, 800 porodica odjećom i obućom.
Nurdal Durmuš, koji je bio u ekipi, rekao je da su tamo gdje su bili, ljudi “kao stisnuti između Istoka i Zapada”.
Burada verilen cevaplar http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresine kimlik bilgisi olmadan gönderilmiş okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Kaynak belirtiniz ve bilgiye saygı duyunuz! (İlk 46 soru ve cevaplar için lütfen yazının 1. 2 ve 3. bölümlerine bakınız)
47-Diriliş, Empati ve Denge kavramlarının sizdeki aksi? Diriliş: Yangın büyüyor. Savaşlar, işgaller, darbeler, modern hayatlar, Batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin ortadan kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu, içini yanardağ gibi eriten çocukların kurtuluş müjdesi… Yangın kül olsun isteyenlerin, Gül olsun, gün doğsun isteyenlerin ruhudur Diriliş. Ümmete koşmak, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşmaktır. Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe, gün doğumlarına, dağlara koşmaktır. İçimize koşmak, kalbimizle kavuşmaktır Diriliş. Ölmeden ölmek ve vuslata ermektir diriliş. Sezai Karakoç’tur Diriliş. Acıyla yoğrulmak, inançla pişmek, insanlık adına duaya durmak, şiir yazmak, fikir üretmek, kanını mürekkep yapıp kalem oynatmaktır Diriliş.
Empati: Bir nevi vicdan. Kendimizi başkasının yerine koyarak “Ne hissederim?” sorusunun cevabı… Bir nevi “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” hadisinin günümüzdeki karşılığı…
Denge: Ölçülü olmak. Hilesiz, abartısız, ifrat ve tefritten kaçınarak hareket etmek ve bu doğrultuda yaşamak.
48 – Göç?
Zorunluluk
Gitmek
Kaçmak
Kendine yabancılaşmak
Yeni şeylere alışmaya çalışmak
Süreli belirsizlik
Sürekli dertlenme
Uzak ihtimal
Yakın umut
Derin kurgu
Yüzeysel bakış açısı
49 – Kurşun kalem?
Çok severim ama sevdiğim her şey gibi çabuk bitiyor.
50 – Edebiyat – psikoloji – felsefe ilişkisi yahut ilişkisizliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Günümüzde Edebiyat, felsefe ve psikoloji kutsalın boşluğuna yara açıp sonra tedavi ettiği iddiasında. Bu yüzden her üçüne de ciddi bir antipatim var. Bakmayın edebiyatla ilgili olduğuma… Hele ölümü düşününce gece gündüz hiçbir şey değil sadece kuran okuyasım geliyor.
51 – Bir yağmur tanesi olsan nereye düşmek isterdin?
Kendi içime, sonbahara, sevgilimin avuçlarına…
52 – Nereye gidiyoruz?
Ölüme…
Olmadı kıyamete…
53 – Kuran-ı Kerim’i açtığında özellikle seçtiğin bir sure var mı, hangisi?
“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” Duha Sûresi (1-3)
54 – Mektup eskide mi kaldı?
E-postanın mektupla savaşı sona ereli epey oldu. İnsanlık mağlubiyetini kutlarken ben kendimi yargılıyorum. Mektup yerli ve ruh’u olan bir şeydir e-posta mekanikliği bir nevi sanayi devrimini ve batılılaşmayı temsil eder. Elimde değil ama vicdanım bazen biyonik bir adama dönüşüyor. Ruhu olmayan bedenin makineden farkı var mı?
55 -Türkiye İran olur mu?
Biz hala karpuz kabuğundan gemiler yaparken adamlar uzaya füze gönderip kendi denizaltılarını üretiyorlar. Biz silah ve savunma sistemimizin neredeyse tamamını ithal ederken İran ambargoya rağmen dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahipler. Yerli teknolojileri, sanayileri ve kendi ayakları üstüne durabilecekleri ekonomileri var. Evet Rejimine çok ciddi itirazlarım var. Ama bazen Türkiye keş ke iran olsa diyesim geliyor. Sonuçta Türkiye İran olmaz. Ne rejim ne de teknoloji alanında…
56 – Kalemini kalbiyle tutan bir yazar olarak rıza-kalp denklemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kalem kelâmı, düşünce kalbi kirletmesin! Cümleler yere düşmesin, temiz kalmaya razı olsun ve rıza göstersin!
57 -Edebiyat dergilerinin hali ne olacak?
Dergiler bir kimlik sorunu yaşayanların tatmin alanı gibi.
Modernizm ve kimliksizlik sorunu edebiyatı da katletti. Ekonomik sorunlar ve ömürlerinin çok kısa oluşu ayrı bir sorun zaten. Cemil Meriç’in tanımına uyan dergi ve yayıncılık anlayışı bugün yok gibi. Bu yüzden dergi hep gerekli bir özgürlük alanıdır ama bugünkü dergicilik anlayışı bütün bu alanlardan çok uzakta gereksiz bir alanda debelenip durmaya devam etmektedir.
58 – Arabesk-yavşaklık meselesinde senin de söyleyeceğin bir şey yok mu?
Var tabi:
Adam Kral FM dinleyenleri hazmedemiyor.
Varoşlarda çamura batacak kadar gariban olmamış.
Işıklarda dilenecek kadar aç kalmamış.
Gözünü bir köyde, gecekonduda açmamış.
E burjuva halkçılıktan nefret eder.
Onun için arabesk halkçı bir damardır.
Hazzetmeyecek tabi yavşak.
Halkta ondan hazzetmez zaten bu normal.
59 – Bayramda geçti ne olacak şimdi ?
Bayramlar, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna Allah tarafından uzatılmış bir hediye gibi. O deliğin açılmasıyla insanlığın güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriyor. Allah, bahar kokulu bayramlar gönderiyor, güneşi daha içimize vurdurup aydınlatıyor. Tekbir sesleri dünyayı kuşatan bir halka gibi İstanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştiriyor. Sanki Bayram bitince de açılan bu delik kapanıyor ve yeniden boğulmamak, soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ediyoruz. Ta ki, bir sonraki bayram gelene kadar…
Şimdi biz kafamızı yerküreye çarpmaya devam ederek yeni bir bayram bekleyeceğiz.
Çocukluğumuzun en güzel hediyesi gibi özleyip bekleyeceğiz.
Sabredeceğiz, bekleyeceğiz.
Bayram olmayacak her günümüz için bir gün bayram gelecek ümidiyle bekleyeceğiz.
60-Wikileaks neyi değiştirdi, değiştirecek?
Amerika, ya sandığımız kadar büyük bir ülke değil ya da temenni ettiğimiz kadar küçük…
Dünyanın en gelişmiş siber ve sanal teknolojilerine sahip bir ülkeden bahsediyoruz. Haberleşme, iletişim, takip ve silah sistemlerine sahip bir ülkeden. Bırakın telefonunuzda şebeke bağlantısını bataryayı sökmediğiniz zaman bile konuşmalarınız dinleyen ı-mei numarasından nokta takiple yerinizi bulan bir teknolojiden bahsediyoruz. İp numaranızdan bütün yazışmalarınızı, bağlandığınız internet sitelerini, e-postalarını kayıt eden ve işine geldiği zaman önünüze koyan bir teknolojiden bahsediyoruz. Herkesin girdiği ülkeleri, kaldığı otelleri, bindiği uçakların sır olmadığı bir dünyadan bahsediyoruz. Şimdi böyle bir dünyada birileri çıkmış bana Assange isimli birisinin üstelik internet gibi her bağlantısı noktası bilinecek ve kontrol altına alınabilecek bir alandan dünyanın sırlarını yağdığını ve bu kişinin nerede olduğunun bilinmediğinden, bulunamadığından bahsediyor. Bütün bu denkleme baktığımızda göreceğimiz tek şey bütün büyükelçilerin aslında kendi ülkelerinin ajanları olduğu. Dış politikada dedikoduların da çok fazla önem arz ettiğidir. Bu saatten sonra tek değişecek denklemin insanların özellikle büyükelçilerle konuşurken merhabalaşmaktan öteye geçmeyecek iletişim kurmayacağıdır. Onun dışında bu belgelerin birkaç ay içinde unutulacak ve gündemden düşecek bir haber değeri var, o kadar. Şüphesiz her ülke, bu belgeler ışığında kendi gelecekleriyle ilgili dost-düşman tanımları da milli hafızalarına not düşeceklerdir.
Şimdi soru şu:
WikiLeaks belgeleri hangi ülkenin kontrolünde neden sızdırılmıştır? Asıl amacı nedir?
A) Yazışmaların tamamı Amerika kontrolünde değilse bile İsrail süzgecinden geçmiştir.
B) Bu operasyonda Mossad izi vardır.
C) Obama yönetimiyle arası çok iyi olmayan İsrail tarafından yönetilmektedir.
D) Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun ilkesini hedef almaktadır.
E) Türkiye’nin bölgede kendi kontrolleri dışında güç olmaya başladığından endişe duyarak Tayyip Erdoğan ve Ak Parti hükümetini devirmeye uğraşıyorlar.
F) Sadece Amerika ve İsrail’in yeni dış politikalarını belirleyecek yeni yöntemler geliştirildi ve eski siteme ifşa ederek bilmediğimiz bu yeni dış politika yönteminin farkında olmadan içinde yer almamızı sağlayacaklar.
G) Herkes kendisini, dostunu, düşmanını tanısın.
H) Yeni bir dünya düzeni kurulacak ve kimin hangi safta kimin önderliğinde ne şartlarda yer alacağı bilinsin.
İ) Hepsi.
J) Hiçbiri.
Doğru cevap : (İ)
Nurdal Durmuş’la Röportaj
Son Güncelleme 8 Aralık 2010 | 13:17
Mahinur Özdemir, Türkiye’de 70’lik ihtiyarların koltuk kavgası yaptığı bir dünyada çok genç yaşta milletvekili seçilmiş başarılı bir politikacı. Avrupa’nın Müslümanlara bakış açılarını değiştirecek şehir planlama, imar, çevre, konut sorunu ve işyerlerinde ayrımcılıkla mücadele gibi sorunlarla ilgilenip kapsamlı çözüm projeleri üretme derdinde. Türk milleti kendisini medyanın Belçika parlamentosunda başörtüsüyle yemin edip edememesini gündeme taşımasıyla tanıdı. Başörtüsüyle meclise girip giremeyeceği polemiği ilk kez bir ülkenin milletvekili yemin törenlerini dünya televizyonlarının canlı yayınlamasına neden oldu. Türkiye ve Dünya medyası Mahinur Özdemir’i kendi ekranlarına çıkartabilmek için adeta birbiriyle yarıştı. Hazır ortam durulmuş her şey yoluna girmişken biraz da dostluğumuzun hatırını kullanarak Mahinur Özdemir’le bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu röportajı okuyacak ve Mahinur Özdemir’in Türkiye’de son dönemde yaşanan başörtüsü tartışmalarıyla ilgili cevabını merak edenlere peşinen söyleyelim; Sayın Özdemir bu sorumuza cevap vermekten ısrarla uzak durup “Türkiye de bu kadar iyi şeyler olurken, benim konuşmam olayı baltalamak ya da provokasyon gibi algılanabilir.” endişesiyle sorumuzu es geçti. Bizse hep aynı sorunları konuşup hep aynı soruları sormak yerine kendisiyle Avrupa Birliği’nden ayrımcılığa, politikadan, kültüre, takip ettiği dergilerden dinlediği müziklere aklımıza gelen soruları sorup kısa cevaplar aldık.
—Kısaca Mahinur Özdemir Kimdir?
Mahinur Özdemir, üç kuşak önce Belçika’ya göç etmiş bir Türk ailesinin 30 torununun en büyüğü. Eğitiminin tamamını Belçika’da tamamlamış, Türk Mahallesinde yetişmiş, aile işlerinde çalışmış ve aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarında aktif görev almış bir Türk asıllı Belçikalı’dır.
— Siyasete girmeye nasıl karar verdiniz, sizi buna iten asıl neden neydi?
Tamamen bir yurttaşlık bilinci başlayan bir süreçti. İnsan hayatında ya aktördür ya da figürandır, inancındayım. Ben de yaşadığım, gözlemlediğim toplumda şikâyetçi vatandaş modundan çıkıp sorumlukların içinde çözümün bir parçası olmak ve bunun için en doğru kapının siyaset olduğuna karar verdim.
—Politikaya girmek, kadının, dolayısıyla sizin aile içindeki geleneksel rollerinizi değiştirdi mi?
Hayır, kaldığım yerden eskiye nazaran daha yoğun olsa da ailede ve dostlarım arasında sosyal rolüm açısından herhangi bir değişiklik olmamıştır.
—İlgilendiğiniz konular arasında imar, şehir planlama, çevre, konut sorunu ve ayrımcılıkla mücadele olduğunu biliyoruz. Sanırım bu konular içinde ayrımcılıkla mücadelenin ayrı bir yeri var. Sizin gördüğünüz Avrupa’nın en temel ayrımcılık konusu nedir ve neler yapmayı düşünüyorsunuz? Bu konuyla ilgili somut bir dayanağınız var mı? Bu konudaki önceliklerinizin temelini oluşturan yaşanmışlıklar nelerdir?
Ayrımcılık konusunda Belçika’da en önemli alan istihdamdır. Kişilerin isimleri özelliklerinin ve yeteneklerinin çoğu kez önüne geçebiliyor. Benim ve partimin seçim bildirgesinde bu konuya özel bir ihtimam gösterdik ve seçilmemin hemen sonrasında ayrımcılıkla mücadele konusunda bölgemde ‘anonim CV’ uygulaması başlattık. Partimizden olan ekonomi bakanı bu uygulamayı pilot proje olarak başlattı. Bu şekilde insanlar isimleri ile değil numaralar ile adlandırıldı ve ilk olarak isimlerden kaynaklanan ayrımcılık ortadan kaldırılmayı hedefledik. Bu konunun mağdurlarının önemli bir kısmı Müslüman isimleri taşıyan vatandaşlarımızdır. Bunun yeterli olduğunu düşünmüyoruz elbette ama ilk aşama olması açısından önemli ve önümüzdeki süreçte ayrımcılığın her türlüsü ile daha etkin politikalar yürütülecektir.
—Avrupa’da göçmen olmak mı, göçmen bir kadın olmak mı, yoksa Müslüman bir göçmen kadın olmak mı zordur? Göçmen Müslüman bir kadın neler yaşar, kendini nasıl hisseder?
Hepsi birbirinden daha zor olmakla birlikte genç olmanın da verdiği farklı bir zorluk da var: İki kültür, iki anlayış, üçüncü kuşak farklı bir eğitim ve arafta yaşayan insanlar. İlk kuşak ekonomik nedenlerle geldi, ikinci kuşak bilinçlenme sürecine girmekle beraber uyum sağlamakta zorlandı, üçüncü kuşak ise daha bilinçli ve eğitimli olmakla birlikte farklı kimlikleri bir arada taşıyabiliyor: Kendilerini hem Avrupalı hem Müslüman hem Türk olarak kabul edebiliyor ve bunu rahatlıkla ifade edebiliyorlar. Sistemlerden kaynaklanan bazı sıkıntılar olsa da orijini olduğu, kültürel olarak ait olduğu kesimden kaynaklanan sıkıntılar da yaşıyorlar.
—Türkiye’de kızların okula gönderilmemesi, namus ve töre cinayetleri ciddi bir konu. Belçika Ortadoğu’dan çok göç alan bir yer. Avrupa’ya göç etmiş göçmenler arasında da bu sorun yaygın mı?
Belçika’da 18 yaşına kadar mecburi eğitim şartı var. Dolayısıyla okula göndermemek gibi bir seçenek yok, üstelik 2,5- 3 yaşından itibaren çocukların anaokulu eğitimi mecburi olmamakla birlikte başlatılmaktadır.
—Hemen hemen üç nesildir Avrupa’da olan Türklerin kendilerini ifade edebildiklerini, kimliklerine sahip çıktıklarını düşünüyor musunuz? Yoksa Avrupa toplumunun hızla asimile ettiği topluluklar haline gelmeye mi başladılar?
İki etken var: Ailelerin çocuklarını vermiş olduğu eğitim ve bilinçlendirme. Biz Türk’üz ama aynı zamanda Avrupalı yurttaşız.Ülkelerinde uyguladıkları entegrasyon politikaları. Meselâ bazı ülkeler, devlet okullarında Türk Dilinin eğitimini teşvik ederken bazı ülkeler ise, bu tür politikalara şiddetle karşı olabiliyor. Üçüncü kuşak gençlerin bu konuda sorunları daha rahat aşabildiğini görmekteyiz; çünkü daha bilinçliler, daha eğitimliler, yaşadıkları ülkenin mevzuatına, kişisel haklarına vakıflar, farkındalıkları daha fazla ve yaşadıkları ülkenin dilini de iyi kullanabiliyorlar.
—Türk göçmenlerinin, eğitim ve iş hayatına atılım konusunda ayırımcılığa uğramaları söz konusu olmuş mudur? Buna paralel olarak, Türk göçmenleri hakkında gettolaşma ve marjinalleşmeden söz edebilir miyiz?
Belçika’da Türk Mahallesi tamamen şehrin içindedir. Paris’deki gibi bir gettolaşma söz konusu değildir, sanırım Belçika’nın diğer ülkelere göre farkı budur. Belçika’da Türklerin imajı diğer göçmenlere göre daha pozitiftir ve daha uyumlu bir toplum olarak görülmektedir. Farklı alanlarda çok başarılı insanlarımız var, işadamlarımız var, Rahmetli Barış Manço’nun yeğenleri Altay ve Ural Manço Belçika’nın saygın akademisyenlerindendir, Şefik Birkiye sadece Belçika’da değil uluslararası üne sahip bir mimardır. Bunun yanında siyaset ve STK’lar açısından da çok başarılı bir kuşak yetişmektedir.
— Belçika hükümeti, Türklerin adet, gelenek ve görenekleri kaynaklı ihtiyaçlarına cevap verebilmekte midir? Mesela Hukukçular Türk göreneklerine karşı bilgili ve verdikleri karalarda bu kültürel farklılıkları gözetiyor mu?
Belçika’da Türklerden çok daha fazla sayıda olan başka göçmen uluslar var. Belçika’da hukuk, bireysel haklar hususunda daha duyarlı olduğu gibi, evrensel normlar üzerine oturtulmuştur. Toplumsal hassasiyetler göz önüne alınıyor. Mesela Kurban Bayramı’nda kurban kesimleri için devlet tarafından finanse edilen özel yerler tahsis edilmektedir.
—Gerek katsayı eşitsizliği gerek başörtüsü mağduriyeti sebebiyle eğitimlerini Türkiye’de devam ettiremeyen Türk gençleri için Belçika, eğitim konusunda bir alternatif olabilir mi? Eğitimini Belçika’da devam ettirmek isteyen bir genç neler yapmalıdır ve onu bekleyen şartlar ya da sorunlar nelerdir?
Belçika bir öğrenci için son derece avantajlı bir yerdir. Pek çok saygın üniversiteye sahip. Fakat yurtdışından gelen yabancı öğrenciler için üniversite harçları diğer Avrupa ülkelerine nazaran son derece pahalı.
— Avrupa Birliği Türkleri, birlik içinde görmek istiyor mu? Müslüman oluşumuz birliğe girmemiz için bir engel midir? 1960’lardan bu yana aktif olarak Türkleri ağırlayan Belçika hükümetinin Türkiye’nin AB ile müzakere süreci hakkındaki tutumu nedir? Bu tutumda 50 yıllık tecrübenin etkisi ne yönde ve ne ölçüde olmuştur? Siz Türkiye’nin AB’ye girmesi ile ilgili neler düşünüyorsunuz ve muhtemel giriş tarihimizin en erken ne zaman olacağı hakkında bir öngörünüz var mı?
Belçika Türkiye’nin AB ye girmesine olumlu bakan destekçi bir ülkedir. Avrupa’da bu konuda en fazla temsil edilen iki büyük ülke olan Almanya’nın ve Fransa’nın bu konuda süreci yavaşlattığı bilinmektedir. Türkiye’nin kimliği, nüfusu ve etkisi bazı ülke siyasetçilerinin basit ve korku dolu söylemlerinden dolayı vatandaşlarını ürkütmektedir. Yakın zamanda AB’ye katılan birçok ülkeden Türkiye’nin her açıdan çok daha üstün ve avantajlı olduğu açıktır. Bazı AB ülkelerinin üst düzey siyasileri kendi ülkelerinin sosyal ve ekonomik sorunlarını perdelemek amacıyla Türkiye’nin AB üyelik sürecini siyasi malzeme olarak sürekli sıcak tutmaktadırlar.
— Başörtüsü ile Brüksel Meclisi’ne girerek bir tabuyu yıktınız. Aslında bir anlamda Avrupa’nın görüntüsündeki ‘İnsan Hakları’ kurallarına uygun bir profil çizmiş oldunuz. Yeni hedefleriniz nelerdir?
Hedeflerimi yaptığım işle ilgili tutarım. İçinde bulunduğum işi en iyi ve hakkını vererek yapmak hususunda gayret gösteririm. Parlamentoya seçildiğimde başörtülü vekil olarak anıldıysam 2014 seçimleri esnasında meclisin en aktif ve başarılı parlamenterleri arasında yer almak hedefim.
— Başörtülü bir vekil olarak, Avrupa basını yerine, Türk medyasının tepkili ve sert çıkışları sizi şaşırttı mı? Tedirgin oldunuz mu?
Vekil sayısından çok uluslararası basın mensubunun yer aldığı bir yemin töreni gerçekleşti. Bu parlamentonun tarihindeki en kalabalık ve medyatik yemin töreniydi. Avrupa basınında bu durum olduğu gibi, objektif yansıtılırken bazı Türk medyası yemin töreni canlı yayında vermekle birlikte bir de bunu gerçeğe ayrı bir şekilde ‘Türban Krizi’ olarak yorumlayıp duyurmalarına çok şaşırdım.
—Müzik, radyo, TV, dizi, dergi gibi takip ettiğiniz sanat ve edebiyat alaları nelerdir?
Siyaset bizim tüm yaşantımızı işgal eden bir alan değil, bu sebeple sosyal faaliyetlerim oldukça fazla: Abonesi olduğum kendi ilgi alanlarımla ilgili Belçika, Fransız ve İngiliz dergileri var; bir okuma kulübüne üyeyim, orda ayda bir okuduğumuz ortak kitabı tartışıyoruz; profesyonel fotoğrafçılık eğitimi alıyorum. Televizyon izleyemiyorum; interneti, sosyal medyayı (twitter, facebook) yakından takip ediyorum. Her gün mutlaka bir saate yakın yürüyüş yapıyorum.
Celtique ve etnik müziklerini çok seviyorum, iyi bir müzik kulağına sahibim ve solfej eğitimi aldım. İyi derece enstrüman çalıyorum.
Kısaca; Hayat: Ebediyetin tarlası Siyaset: Etkili ilişkiler ağı Başarı: Nasip Özgürlük: Boğaz’daki martılar. Aşk: Mevlânâ. Uyum: Sağlıklı denge. Avrupa: Robert Schuman. Anadolu: Medeniyetler beşiği. Medeniyet: Mehmet Akif. İnanç: Özgürleşmek. İstanbul:Huzura açılan bir liman.
Mahinur Özdemir
Mahinur Hanım Kısa, samimi ve net cevaplar için çok teşekkürler…
Ben teşekkür ederim.
Nurdal Durmuş
www.nurdaldurmus.com
nurdaldurmus@gmail.com
Bu cevaplar on5yirmi5.com’da yayınlanan makalelerden sonra ve daha önce http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresine kimlik bilgisi olmadan gönderilmiş okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Kaynak belirtiniz ve bilgiye saygı duyunuz!
21- Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
22- Niye hep böyle, hep farklı olmak. Buyurun sorun anladıkta, dilerseniz sorun çıkartın demek niye? İyi misin? Diye sorulduğunda iyiyim sen nasılsın demek yerine, ‘soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum oysa benim bir şeyim var’ cevabını vermek niye? Yoksa gerçekten bir sorun mu var? Niye ‘azdan çok şey anlarım ama işime gelirse’ meydan okumasını tercih ediyorsunuz?
23- Sahi insan insana niçin kırılır?
Bu sayfada okuyacağınız soru ve cevaplar on5yirmi5.com’da yayınlanan “başlamak mutluluktur” başlıklı ilk makalemden sonra http://www.formspring.me/nurdaldurmus ve mail adresime isimsiz gönderilen okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Lütfen kaynak belirtiniz.
1- Aragon “Benim şiirim, silahları ellerinden alınmış insanlar için bir silahtır.” diyor. Sana göre şiirin böyle bir işlevi var mıdır?
—Bence de; iyi bir şiir, lanet bir silah gibidir. İşgal de eder, vatan da kurtarır!
2 – Delirecek miyim sayın durmuş, yoksa delirdim mi? Bana ve ötekilere bir şarkı armağan etsen hangisi olurdu?
— Delilere, gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, kronikleşen mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, âşık olduklarımıza, âşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz olanlara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye çalışanlara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan Anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor:
http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA
3 – Zarifoğlu, “İmkânsız erkek büyük ağlar.” der. Hiç ağladınız mı?
— Gözyaşım hiç dinmedi!
4 – Kadınlar?
—Anne, sevgili, eş… Ezilen, sevilen, uğruna cinayetler işlenen, ölünen, öldürülen…
Delirilen, aşk duygusunu insana tanıtan, tattıran…
Bazen melek, bazen şeytan, bazen ateş ya da iffet…
Ya Züleyha, ya Leylâ ya da Meryem!
5 – Onbesyirmibes.com’da yayınlanan ilk yazınızda “Başlamak Mutluluktur” demişsiniz. Peki, mutluluk nedir? Zengin, fakir, laik, muhafazakâr bütün İnsanlar neden mutsuz?
—Dünya’da bulunma gayemizi unutup modern hayatın mutluluk tanımlamalarına esir olduğumuzdan beri kanaatkâr olabilmeyi ve azla yetinip mutlu olabilme erdemimizi yitirmiş bulunmaktayız. Bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesinin oyuncağı olan insanlığımız; maalesef şükürsüz, rızasız, yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş mutsuz bir hayat sürmeyi göze almış görünüyor. “Entel” karakteriyle yaşayanın da, sosyete kültürünü benimseyenin de, inançlı ya da inançsız bütün bireylerin ortak hedefi hızlıca tüketmek ve yeninin ömrünü mümkün olduğunca kısa tutmak üzerine programlanmış durumda. Haliyle, bilinçlenme ya da gelenek ve inanç erdemini modern hayatla her gün biraz daha azaltan toplumları medya başta olmak üzere bütün hayat koşulları sınırız bir tüketme ve tüketimle mutlu olunacağı yalanına alıştırmıştır. Mutluluk tanımlamalarımızı kalp ve inanç ekseninin şükredebilme yetisinden çıkartıp, reklamların diliyle taksitlere bölüyor, satın alınan ticari bir eşyaya dönüştürüyoruz. İnsan, sahip oldukları dünyalıklarıyla kimlik tamamlama, zenginliğiyle nüfus sahibi olma ve lükse alıştıkça “mutluluk” hemen ve hızlıca tüketilen süresiz bir arayış çabası olarak kalıyor. Peki, tüketmenin sonu var mı? Bu öyle bir oyun ki anneler günü, sevgililer günü, evlilik yıl dönümü, ilk tanıştığımız (vs) gibi bir sürü abuk sabuk gün uydurularak ve insanları bu günlerin kutsallığına inandırarak mutluluğu bir lokma ekmek ve bir hırka kanaatkârlığından çıkartıp pırlanta yüzüklerle, lüks evlerle, arabalarla ve çok zenginlikle tanımladırlar. Herkes bu yalana inanmış gözüküyor! Oysa mutluluk, sahip olmadığın bir vasıfla herhangi bir şeye sahip olma durumu asla değildir! Baksanıza, 10 takside bile “mutluluk” tanımlamaları yapılan mücevherler etrafınızı kuşatmamış mı? Eşiniz mutlu olmak için elinizde bir pırlanta yüzükle yolunuzu gözlemiyor mu?
6 – Farklı olmak için bir çabanız mı var, bana mı öyle geliyor?
—Farklı olmak için değil de farkım olsun diye çaba içerisindeyim.
7- Geçen yıl bu zamanlar?
—Daha az kirliydim. Daha az günahkâr…
Daha iyi Müslüman… Daha fazla duyarlı…
Kısaca her şey daha fazlaydı.
Zaman geçtikçe azalıyorum!
Buyurun beraber dinleyelim:
8 – Seni en çok etkileyen ve okunmalı dediğin kitaplar hangileridir?
—Albert Camus’un Veba diye bir kitabı var ki süperdir. Oran şehrine hâkim olan vebanın öyküsü. George Orwell’i atlama. 1984 ya da Hayvan Çiftliği çok önemli. Ahmet Hamdi’nin Huzur’u iyidir.
Sonra Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü üst tabakadan ağır bir kitaptır.
Şiir deyince orada duracaksın. Paul Celan’ı okumadan olmaz. İngeborg okumadan olmaz. Ayrı şehirlerde yaşayan, birbirine âşık iki sevgili üçer yıl arayla intihar ediyorlar. İngeborg evini yakıyor ve içinde yanarak ölüyor. Paul nehre atlıyor. Biri ateş, biri su! İroniye bak.
(Yine de intiharla ölmek şair de olsa kimseye yakışmıyor!)
Turgut Uyar “Büyük Saat” aşmış bir şiir kitabı. Rene Wellek’in Edebiyat Teorisi’ni oku.
Berna Moran ve galiba Peter V. Zima’ydı adamın adı emin değilim ama ilginç teori kitapları vardır. Sartre’nin “Edebiyat Nedir?” çok önemlidir.
Şiir olarak Turgut Cansever, Cahit Zarifoğlu. Cemal Süreyya abi, Turgut Uyar, İsmet Özel, İbrahim Tenekeci yanına bir de Edip baba ekledin mi offf! Edip Cansever “Sonrası Kalır”, Nazir Akalın’ın “Şairin Eldivenleri” bir de. İlhami Çiçek unutulmaz.
Rilke “Bana Tören”, Sezai Karakoç bütün eserleri ve özellikle “Hızır’la Kırk Saat”, Cahit Zarifoğlu şiirleri… Cemil Meriç önemli, Samuel Beckett önemli. T.S. Eliot, İtalo Calvino, Dostoyevski, Heidegger önemli. Mustafa Armağan tarih konusunda çok önemli…
Sonra, Allah ve inanç önemli. Kur-an’ı Kerim çok önemli. Sen ve ben önemliyiz.
Ardı gelmez susayım en iyisi.
9- Futbol?
—Hikâye yazarlarının, kelli felli köşe yazarlarının, entelektüel kültür adamlarımızın spor konusunda köşe yazmasını saçma bulurum. Ayrıca spor gazetesi veya gazetelerin spor sayfalarını okumam.
—Diktatör Franko’ya, İspanya’da ‘halkı nasıl idare ettiği’ sorulduğunda verdiği cevap: ‘fado, fiesta, futbol’. Yani müzik, eğlence ve futbol. Devamla Franko’nun “onları yüz binlik beşiklerde uyuttuğu” anlatılır. Kısaca; Milyonların ülke/şehrin gerçek meseleleriyle ilgilenmemesi için bu 3F’ye kilitlendiği bir ülkede gelecek milyonluk beşiklerde birileri tarafından sallanmaya başlamıştır!
—Stadyumları dolduran on binlerce insan gol yerine ooolllll diye bağırsaydı, memlekette halledilmeyen sorun kalmazdı der üstat Necip Fazıl Kısakürek.
—Futbol deyince aklıma gelen tek güzel şey; bknz: Cahit Koytak: Futbol Oynayan Çocuklar şiiridir.
10-Hayatı tek bir cümleye sığdır deseler ne derdin?
—La vie est courte, moins que courte!
Hayat kısa. Kısadan da kısa!
11- Avuçlarının arasında bir kelebek… Sıkı sıkı tutsan ölecek, bıraksan uçacak. Böyle bir durumda ne yaparsınız?
—Avuçlarıma kelebek konmasın diye temkinli davranıyorum. Ne ölmesine, ne gitmesine razılığım yoktur. En iyisi mi böyle bir seçim beni bulmasın!
12- Abi içim bir tuhaf ama tarifini yapamadım. Sence ben âşık mıyım?
—İçine bak…
O’ndan başka bir şey görmüyorsan, baktığın her yüzde o varsa, nedensiz özlüyorsan, damarlarında sürekli dolaşan bir heyecan ve tedirginlik hali varsa, gece sabaha kadar uyumaktan daha çok düşünmekle geçiyorsa zamanın:
Geçmiş olsun, âşıksın.
13 – Bana masal anlat desem ne anlatırdın?
—Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: ‘Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.’ Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. ‘Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.’ Kız şöyle karşılık verdi: ‘Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.’ Adam o gece, düşünde bir ses işitti: ‘Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı ve biz onu senden aldık.’ Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü.
Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah’dan…
14 – 16 Mart’ı Uluslararası Vicdan Günü ilan ettiniz. Vicdanının bir günü olabilir mi sence?
Vicdanın bir günü olmaz ama bir vicdanımız olduğunu hatırlamak için bir gün (16 Mart Dünya Vicdan Günü) olması anlamlıdır. Bu günü dünyaya kazandıran ‘Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi’ yayın kurulundaki tüm arkadaşlarıma, olmamız gereken yerde olan ve ölmemiz gereken yerde ölen Rachel Corrie’ye ve kendime teşekkür ediyorum.
15 – Hayatta nefret ettiğin on şey?
1-İnsanları, kazandıkları kimlik ya da okudukları kitaplarla ezmeye, bilgelik taslamaya çalışan her şeyi kendilerinin bildiğini varsayan ve karşısındakilere bu doğrultuda yaklaşan kibirli kişiler.
2-Cemaat mensuplarının bir başka cemaat hakkında atıp tutmaları, karalama kampanyalarına girişmeleri ve hor görmeleri.
3-İsrail ve Amerikan devlet politikaları.
4-Devletin kutsallığını her düşüncenin üzerinde görerek darbe yapan, devlet adına cinayetler işleyip kahraman ilan edilen tipler.
5-Hakkımın gasp edilmesi.
6-Rüşvet
7-Parayla iş yaptıranlar yüzünden bir yerde sıra beklemek ya da bugün git yarın gel denilmesi.
8-Aracımın yanlış park edildiği için çekiciyle götürülmesi.
9-Irkçılığın her çeşidi. Başörtüsü, katsayı, zencilik, köylülük, doğulu, Kürt, Müslüman, Alevi (v.s) gibi kategorilerle herkesin kendi adamına yandaşlık yapıp diğerlerini dışlaması.
10-Çocuklarını döven anne ve babalar.
16- Bir yazınızda “Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!” demiştiniz. Gölgenizden korkanlar, korkularıyla yaşamaya mı alıştılar yoksa kâbuslarına mı girer oldunuz?
-O kişiler umursamayacağım kadar hayatımın kıyısındalar. Bütün çirkeflikleri bu yüzden. Muhtemelen 15 sene sonra bile varlığım onları rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü tüketemiyorlar ve bunu hazmetmeleri mümkün olmuyor. Acıyorum onlara! Oysa hayat kısa, kısadan da kısa.
Siz rütbelerinizi kuşanmaya devam edin bayım!
Nasılsa ölüm hepimize meydan okuyabilecek kadar delikanlı bir gerçek!
Artık kâbuslarınıza bile girmeyeceğim.
O kadar değersizsiniz benim için!
Gölgemden korkanlara diyeceğim şudur ki:
‘Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!’
17- Geri dön azarlandın. Koltuğa otur, şöminenin içine bak. Şimdi hızlan ve hızlandır. Biri bunu her gün söylüyorsa nedir?
—Ciddi bir trafik kazasından ölmeden çıkabildim diyebilseydim sana söyleyeceklerim vardı.
Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz…
Silkindin varsayalım sonbaharlarda ne olmuş!
Sarı yapraklara mı ağlıyor ruhunun dağları?
Sen besteden düşmüş bir notaysan,
Kimse şarkı söyleyemez ki!
18- Ne var, ne yok? Nasılsın?
—Ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
—Ben iyiyim çok şükür. Sek sek bile oynuyorum. Zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum.
19-En beğendiğiniz cümleniz hangisidir?
Nuh son anda bileğimi kavrıyor.
—Çok dünya yutmuşsun! Ama oldu işte. Kurtuldun!
20-Bir duanız var mı?
—Allah’ım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru!
Ellerimizi bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça sabır ver!
21- Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını, şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır. Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum: “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.
22- Niye hep böyle, hep farklı olmak. Buyurun sorun anladıkta, dilerseniz sorun çıkartın demek niye? İyi misin? Diye sorulduğunda iyiyim sen nasılsın demek yerine, ‘soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum oysa benim bir şeyim var’ cevabını vermek niye? Yoksa gerçekten bir sorun mu var? Niye ‘azdan çok şey anlarım ama işime gelirse’ meydan okumasını tercih ediyorsunuz?
Sorunuza bakılırsa, tek sorun benim galiba.
Samimiyetime inanın. Kasıtlı ya da herhangi bir saplantıyla ne yazsam diye düşünerek cevap vermiyorum. Sadece şunu sizde bilmelisiniz ki insanlar bana nasılsın sorusunu iyiyim cevabını duymak için sormuyorlar. Beni bu sayfalarda var eden sebep de zaten standart kalıpları aşmış kalemimin ya da cevabımın olması durumudur. Bunun izahı çok uzun ama ben kısaca cevapladım. Bilmem siz azdan çok anlar mısınız?
23- Sahi insan insana niçin kırılır?
Bir taraf içimizin dehlizlerinden çıkabilecek kadar insanlıktan çıkıyor galiba. Bütün kırılmalar bu yüzden yaşanıyor.
24-Egomu ancak ben ezerim mi?
Kesinlikle!
25-Travma nedir?
Bu sorular ünlem işaretli değilse cevabını google’dan bulabilirsin. Bulamayacağın cevaplar için rahatsız edersen sevinirim. Yine de tembelliğine katkıda bulunayım!
Travma en yalın ifadesiyle darbe alma, içinde bulunduğun sıkıntılı durumu atlatamama, akıl sağlığında ya da bedeninde acı ve belirsizlik hissetme, sağlıklı biri olmanı engelleyen şeyler ve bedenine ya da ruhuna kalıcı izler bırakan yaralanmalardır.
Örnek: Bir trafik kazasının bedeninde bıraktığı yaralar, korkma, büyük bir acı yaşama, karşılaştığın bir durumu atlatamama nedeniyle ruhunda ya da akıl sağlığında değişim…
26-Sürpriz nedir?
En çok beklenenin en beklenmedik zamanda gelmesidir.
27-Sahi, herkesin bir kimsesi var mıdır?
Evet, herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği vardır; hangisini seçmek, hangisini görmek ve hangisine inanmak isterseniz orada kalırsınız der Yılmaz Odabaşı. Ben de ona katılırım.
28-Hiç hayatta keşke(!) yapsaydım ya da yapmasaydım dediğin bir şeyler oldu mu?
Keşkelerim, belkilerim, ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız, bulanacağız…
Keşkelerim elbet oldu ama sanırım iyi kilerim daha fazladır.
29-Bir öğretmen gücünü nerden almalı? Ahlak, bilgi, merhamet öncelik kimde olmalı?
Öğretmen, yüklendiği misyon açısından bakıldığında bilgi veren anlamındadır. Yani öncelik bilgidir. Sonra ahlak gelir. Merhamet ahlak kavramının içinde yer alan bir değerdir ki ahlak yoksa merhamet zaten yoktur. Ama bilgi yoksa zaten öğretmenlik, öğreticilik de yoktur. Öncelikle kuşanılması gereken zırh; bilmek ve en başta da bilmediğini bilmektir.
30-Hayata başlamaktan korkuyorum adımlarım ürkek kapılar kapalı yürümekten korkuyorum ne yapmalıyım?
Düşmemeye bak. Az toparla kendini. Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku.
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev. Endişelenme geçmeyen tek şey geçmez sandığımız yanılgılardır. Üzgünüm ama geçecek ve yeni dertler gelecek. E hayat tam da böyle bir şey zaten. Hep düzlük yok, yokuşlar, dağlar, zorlar, kolaylar, üzüntüler ve mutluluklar arasında tüketilen saat…
31- Hayatta öğrendiğin en önemli ders nedir?
—Nereye giderseniz gidin “Varılan şehir, ölünen şehirdir.” dolayısıyla ölüm hayata meydan okurken hırsların ve öfkenin önemi yoktur.
—Kimse vazgeçilmez değildir.
—Eninde sonunda her şey, herkes yalnız ve sessizdir.
—Hiçbir şey unutulmaz, sadece alışılır.
—Sağlık, sabır, şükür kelimeleri herkesin aklında yer etmesi gereken en büyük ders ve nimettir.
—Kimse bana benden iyi nasihat edemez.
32-Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?
Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız, yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca, bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekseninde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (Verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız.) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit bir savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde, neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra Yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!
33-Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?
İlginçtir, Yaratıcı şüphesiz bizi bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “Benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır.” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor. Üstelik bunu, hayatını Yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor. İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan Yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve Yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlarımız ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak?! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s.) münacatında der ki:“Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki, bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki Yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a.) aktarılan şu sözde galiba: “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”
34-Bir kereye mahsus zamanda bir yolculuğa (geçmişe) çıkmaya imkân verseler, hangi olaya şahit olmak isterdiniz, neden?
Mümkünse iki hakkım olsun:
1. Hz. Peygamber (s.a.v) ve Asr-ı Saadet Dönemi’ne [Bunu açıklamayayım.]
2. İstanbul’un fethine gideyim mümkünse…
Çünkü Bizans’ı; Ayasofya’da Fatih Sultan Mehmet’in zafer sonrası konuşmasını; savaş içerisinde yaşanan akıl ya da sıra dışı deli teknikleri; bir topun bir sura nasıl gedik açabildiğini; asıl fethin, fetih sonrası orada savaş kaybeden insanların kalbini fethetme sanatı olduğunu, bunu Fatih’in nasıl başardığını, gemilerin karadan nasıl yürüdüğünü görmek için.
35-İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?
Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz gerek diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır, kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının Batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, Fundamentalizm, Siyasal İslam, Entegrizm, Radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı; kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan Sevgili Peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında, Malik Bin-Nebi’nin İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.
36-Çocukken ne olacaksın diye sorulan sorulara cevabın neydi?
Ne olacağımı bilmiyorum derdim ve eklerdim:
Bir şey olur muyum bilmiyorum ama dünyayı değiştirecek bir buluş yapmak istiyorum.
Peki, yaptım mı?
Hayır.
O beklenen ve hayalini kurduğum gün henüz gelmiş değil.
37-Aşk?
Anka’nın Kaf Dağı’na uçurduğu gizli hazine!
38-Gelecekte bir gün gelecek mi?
Gidenlerin ardından gidecekler için, gideceklerin ardından gitti diyecekler için, pişmanlıklara benzeyen bir yüzleşmeye hazır olanlar için “gelecek; hep bir gün “gelecek” beklentisidir. Kısaca; gelecek bir gün gelmeyecek, çünkü bizden bir adım önde her zaman ileride olacak.
39-Hayatına katmaya çalıştığın insanların ısrarla senden kaçtıkları oldu mu? Dost, arkadaş, sevgili bildikleri bu kadar yanıltabilir mi insanı?
İnsan eşref-i mahlûkattır.
Çürüyebilir, yok olabilir, şaşırtabilir, gidebilir ve yanıltabilir…
40-Bana öyle bir cevap ver ki bulunduğum girdaptan çıkayım. (Klişeleşmiş cümleler kabul görmüyor.)Sen yoksan kimse yoktur. Ben bile…
41-Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?
Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek: “Hemen alış ve hızlıca unut!” İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bachmann’ın söylediği gibi: “Savaşlar başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor. Yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor.” Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor:
“Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor.” [Müddesir Sûresi 12-13-14-15]
İşte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı! Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.
42- Herkesin tanıdığı biri olmak veya olmamak, durumu nasıl değerlendirirsin?
Tanınır, bilinir olmak: Tedirginlik, gurur, sorumlu ve sorunlu yaşam.
Tanınır, bilinir olmamak: Sadelik, özgürlük ve sıradan yaşam.
43-Dost?
Sadece bir zaman dilimimizin yol arkadaşları.
Sanılanın aksine hayat boyu dostluk diye bir şey olması için çok kısa bir ömür yaşamak lazımdır. En uzun dostluk, (Burada kasıt bilinen anlamıyla her dem yanında yakınında olmak ve elinden tutmak…) en fazla 5 bilemedin 10 yıl sürer. Modern hayat dost diye bir kavramın içini boşaltabilecek kadar alçalmış ve herkesi kendi bireysel hayatında yalnızlaştırmıştır. O yüzden dost şimdi biraz, yakın gelecekte hiç tarif edilemeyecek bir kavram olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.
44-Kişisel sözlüğünüzü oluştursanız hayat ve ben kelimelerini nasıl tanımlardınız?
Hayat: Kısa, kısadan da kısa an.
Ben: Egonun zirvesi. Mütevazılığin dibi. Gururun kalesi. Uçurumun kenarı.
45-İnsan şehirden neden korkar?
Şehri korkunç hale getirenin bizzat “insan” olduğunu fark edemediği için.
Aklından daha fazla büyüttüğü, huzursuzluğundan daha fazla tedirgin ettiği, cinnetinden daha fazla cinnet geçirttiği, umduklarından daha fazla tükettiği, güvenliğinden daha önemsiz binalar yaptığı, insan olmaktan daha fazla katil türettiği için insanlar şehirleri korkunç bir canavara dönüştürmüşler sonra korkmuşlardır.
46- Uçurtma nedir? (Not: Bu cevabı uçurtmayı kardeşi için; tanımlamak üzere ihtiyaç duyan bir çocuğa vereceğim.)
Bulutların üstünde hayal yüzdürmek…
Olmadı hayal düşürmek.
Olmadı hayalin ipine sımsıkı tutunup gökyüzüne karışmak.
Olmadı gerçekleşmeyen hayalleri uçurtmanın sırtına bindirip yıldızlara yollamak
Sorularınız müdemadiyen cevaplanarak bu sayfadan yayınlanmaya devam edecektir. http://www.nurdaldurmus.com ya da http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresinden dilerseniz isim belirtmeden sorularınızı gönderebilirsiniz.
-mikrofonun elleri vardır; kalplere uzanır.
-otuzuncu harf 29 harfle anlatılamayanları anlattığımız dergidir. çünkü söz değerlidir, kıymetini bilmeli.
-otuzuncu harf dergisiyle edebiyat alanında ciddi açılımlar yapıyoruz.
-sanayi kapitalizminin insanı dünyevileştirmesinin önününe gözyaşı, ramazan, inanç, gelenek ve bayramlar geçer.
-modernizm mutsuz ruhlar üretir!
-modern insan için yeni sadece kısa süreliğine geçerlidir. modern demek hemen alışıp hızlıca tükettiğimiz kısa süreli yeniliktir.
-modern hayatın tükettiği hayatımızı edebiyatla, sözle onarmak gibi bir derdimiz var.
-radyoculuğa, bilgisayarı olmayan bir radyoda bilgisayar operatörü olarak işe başlayarak adım attım.
-97′de ilk programımın adı istedinizde çalmadık mı? isimli istek programıydı. Fakat kimsenin isteği çalınmıyordu.
Sadece türküler çalmıyor! Kentin ruhunu insanlardan çalanlarla da mücadele ediyor. Hem ozan, hem kentli, hem soylu, hem de bizim yurdun çocuklarına adam olmayı öğütlüyor. Modernizmin yabancılaştırdığı kalbimize, yerli söylemlerden yenileştirilmiş soylu melodiler besteliyor. Geleneğin kötü tekrarından, geleceğin taze ufuklarına, kirli harflerden arındırdığı şiirleriyle yürüyor. Kültür haritamızın yozlaştırılmış paradigmalarına yeni açılımlar aşılamanın kavgasını veriyor. Yabancılaşmadan uzak, alternatif bir patikada yürüyor. Her insancıl dava gibi daha zorlu, her soysuzluğun karşısında daha asil, her uzaklaşmanın karşısında daha yakın bir dili tercih ediyor. Farklılaştığımızı, öze dönüşün onurlu ve çetin bir sınav olduğunu göstermek için, bir dağ başında kentin ölü ruhlarına “Uyanın” diye bağırıyor.
(*)
inanmak gibi falan mesela
direnmek
gücenmek
ya da tükenmek türünden
daha marjinal istekler
yani hepsi bir arada
sen gibi
ben gibi
Deli bu adam! Sözünü esirgemiyor. Tam tersine, sözü bahşedene şükrederek konuşuyor. Ne kaygı duyuyor, ne de popüleritenin dayatmalarına müziğini ve duruşunu feda ediyor. Müziğe bakışını, “Benim müziğim, ticari kaygıları önceleyen popüler dili tercih etmez” diyerek özetliyor. “Popüler kültür beni bağrına basarsa o zaman tereddüt ederim” diyerek bütün renkli heyulalara meydan okuyor. İşte bu yüzden “Ben, müziği herkes beni dinlemesin diye yapıyorum” dediği hâlde kimse onu tüketemiyor.
O, genele hitap etmekten kaygı duyabilecek kadar cömert! Az sayıda ama nitelikli dinleyiciyle zihinsel anlamda kurtarılmış bir alanın peşinde, kitlelerden uzakta durabilecek kadar bencil ve cimri, bütün sırt sıvazlamalara sırtını dönerek “Dinleyici beni seçmez, benim müziğim dinleyicisini seçer” diyebilecek kadar yalnız ve cesur davranıyor. Hayata bakış açısını soranlara ”Onlar benim hayat karşısında kişisel cevabımdır” diyerek şarkılarını ve şiirlerini adres gösteriyor. Müziğini ve şiirlerini popüler kültürün saflarına sürgün etmek için çabalayanlara soylu söylemler geliştirerek direnip, ahlaklı bir duruş için kirlenmemeyi sanatsal bir söylemden çok daha öteye taşıyıp, yaşam biçimine dönüştürüyor.
(*)
Madem ki yaşamak üstüne
çokça kuram okumuştuk
ve madem ki uçarı çocuklar gibi
acılara uçuşmuştuk
öyleyse bir başka anlamı olmalıydı
yaşıyor oluşumuzun
Medya soytarılarının hayatın ortasına bıraktığı her lekeli cümle medeniyetimizi, özümüzü ve kalbimizi zehirliyor. O, post modern anlayışın uzantısı olarak batı toplumlarının ahlakını ve müziğini, yaşam biçimi olarak devşiren soytarılardan yerli çocukları koruyup, ‘bu yeni sömürü düzenini deşifre ederek yaşam sahiplerine direnmeden ölmeyin’ çağrısı yapan bir derviş. Kirletilmiş ölümlerden hayat sahiplerinin söz atlasına soylu cümleler, temiz şarkılar, derin şiirler damıtan bir entelektüel. O, medeniyetini, ülküsünü, ülkesini önemseyen bir kentli. Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin karşısında duran bir sivil. Gücünü insan öğüten değirmenlere çevirmiş iktidar odaklarının karşısında, şiirlerinin periferisinde kalarak kekik kokulu ölüm şarkıları besteleyebilmeyi göze almış bir şair. Selçuk KÜPÇÜK Medeniyetimizin çocuklarına öze dönüş çağrıları yapan modern bir kent ozanı. Ama hepimizden daha fazla Anadolulu.
Nurdal Durmuş / Milli Gazete Kültür Sanat Sayfasında Yayınlanan makale.
Son Yorumlar