| |
Eyl 13

Cellât uyandı yatağında bir gece
“Allah’ım!” dedi ” Ne zor bilmece:
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”
ataol behramoğlu
Doğduğunda bir Çingene çadırına açmıştı gözlerini. Çocukluğu ve gençliği sefalet içinde geçmiş oradan oraya yersiz yurtsuz, bir fırtınanın önünde sürüklenen yaprak gibi savruluyordu. Üstelik Çingene olmayan bir kızı sevmişti. Kız da onu. Bin bir umutla dayanmışlardı kızın babasının evine; Allah’ın emri peygamberin kavliyle istemişlerdi; lâkin “Ben Çingene’ye kız vermem!” sözü bir tokat gibi suratına çarpılıp kalbi darmadağın edilmişti. Çingene derlerdi adlarına, doğuştan talihsiz bir başlangıcın iyi olmayan sonlarıyla karşılaşmaktı. Nereye gitseler yurt tuttukları ellerde hep şüpheyle bakılan ve hiç sevilmeyenlerdi onlar. Yine de aldırmadan bildikleri gibi yaşıyorlardı hayatı. Çingene Hüseyin o sabah kara bir haber daha almıştı. Gönül verdiği kızın babası sevdiceğini köyün tefecisine telli duvaklı gelin etmişti.
Aynı gün radyodan hayat darbelere yapılan askeri darbe anonsu yayılıyordu.
“Aziz Türk milleti… İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”
12 Eylül 1980 darbesinin haberi, Çingene Ali’nin radyosundan bu cümlelerle duyuluyordu. Fakat bütün bir toplumu derinden etkileyen bu haber Çingene Hüseyin’in hayatını değiştirecek kadar iyi bir haberdi de. Çünkü ihtilal ile birlikte yıllardır tutunamadığı hayata tutunacak yeni bir işi olacaktı. Yeni bir iş bulacaktı: ‘Cellâtlık.’
Açlığın pençesinden idam sehpasının yanına getirilen Cellât Hüseyin’in ilk kurbanları 12 Eylül döneminde asılan Erdal Eren, Mustafa Pehlivanoğlu, Levon Ekmekçiyan ve Ali Bülent Orhan olacaktı.
Üstelik her idam başına pazarlık yapıp idam edilecek kişinin durumu ve statüsüne göre ekstradan para talep ettiği bu gün ortaya çıkan idam tutanaklarına bile yansımıştır.
…
Bir başka cellâtta 1967 ihtilalından sonra İmralı’ya gönderilen Adnan Menderesi idam eden cellâttır ki o cellâdı Mehmet Ali Birand’ın ‘Demir Kırat’ belgeselinde tanıdım. İmralı cezaevinin o dönem müdürlüğünü yapan kişi tarafından anlatılan bu hikâye en az idam kadar etkileyici bir trajediydi. Müdürün anlattığına göre 1961’de Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idama mahkûm edildiklerinde onları asmak için cellât seçmeleri yapılmış. Asılacak kişilerin mahiyeti de göz önüne alındığında bu seçimlerin titiz yapılması ve görevini hiçbir aksaklık yaşamadan ve duygusal olarak da etkilenmeden başarıyla gerçekleştirecek kişiler olması için aday cellâtlara bir dizi psikolojik test de uygulanmış. Sonuçta bütün bu testlerden başarıyla geçen iki cellât bulunmuş. Bulununca da cezaevi müdürünün odasına getirilmişler. Müdür cellâtları karşısına alarak son bir kez emin olmak için söz konusu idamları başarıyla yapıp yapamayacaklarını sormuş. Cellâtlar ‘Elbette yaparız!’ deyince gerekli belgeler imzalanmış ve cezaevi müdürü depo sorumlusunu çağırarak cellâtlara idam için istedikleri malzemeleri vermesini emretmiş. Depo sorumlusuyla cellâtlar cezaevi müdürünün odasından çıkarken içlerinden biri durmadan geriye doğru yüzü asık bir şekilde müdüre doğru bakıp duruyormuş. Derken kapıya varınca bu cellât durmuş ve sıkıntılı bir şekilde geri dönmüş. Cellâdın yüzündeki ifadeyi gören müdür “Bir şeyin mi var, hayırdır?” diye sorunca, “Var efendim!” diye cevap vermiş cellât. Ardından da imzaladığı belgeleri işaret ederek ismin yanında yazan cellât kelimesine itirazı olduğunu dile getirmiş. Müdür, “Evet, siz cellât değil misiniz, elbette öyle yazacak.” deyince cellât biraz durakladıktan sonra, “İyi de efendim, ben öteki arkadaştan her bakımdan daha kıdemliyim. Sonuçta cellâtlık seçim testlerden başarıyla geçmiş olsa da bu onun ilk cellâtlık görevi olacak. Fakat ben zamanından börekçi Hüseyin’i asmıştım bu nedenle benim adımın yanına “baş cellât” yazmalıdır.” diyerek oradan ayrılmış.
Bugün 12 Eylül darbesin üzerinden tam 31 yıl geçti. Darbecilerin yargılamadan ya da sonucu baştan belli yargılamalarla kurduğu mahkemeler ve idam sehpasına gönderilen kişilerin yanında bu idamları gerçekleştiren cellâtları ruh halleriyle ilgili iki trajik örneği hatırlatmış oldum.
Allah bizi bir daha darbeler ve ağır sonuçlarıyla karşılaştırmasın.
Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin, askeri darbelerin karşısında duran bir sivil olarak yaşamanız dileğimle…
Nurdal Durmuş
facebook: http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Ağu 17

Son günlerde Türkiye ve bölgesinde her zamankinden daha farklı; uluslararası dengeleri, çıkarları ve bugüne kadarki politikaları ilgilendiren ciddi gelişmeler yaşanmaktadır.
Bu gelişmelerin başında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli konudan bahsetmek mümkün:
Bunlardan ilki İran’ın Pjak’a karşı yürüttüğü operasyonlar ve ikincisi Suriye’de Arap baharı olarak adlandırılan süreçteki gelişmeler.
İran bundan birkaç gün önce el altından TRT ve Anadolu ajansına sızdırdığı haberde terör örgütünün iki numaralı ismi Murat Karayılan’ın yakalandığını fısıldamıştı. Fakat bu haber bana kalırsa Türkiye ile İran’ın Suriye konusunda yapacağı ciddi bir pazarlık kozu olarak teyit edilmeyerek geri çekildi.
Bölgesinde küresel bir güç haline gelen Türkiye’nin daha düne kadar çok iyi ilişkileri olan Suriye ve Esad rejimine bakış açısında ve politikasında ciddi bir terse dönüş yaşandığı bilinmektedir.
Suriye’nin sivil halka karşı yürüttüğü katliamlar konusunda tutumunu sertleştiren Türkiye, üstelik dünya kamuoyu desteğini de alarak Beşar Esad’ı zorlamaktadır. Türkiye’nin bu tutumunda rahatsız olan ülkelerin başında şüphesiz Şii ve Esad rejimin arakasında olan İran gelmektedir.
Bütün bu gelişmelere baktığımızda dün Türkiye başbakanlığında kabul edilen İran büyükelçisiyle yapılan görüşmenin ardından Türkiye’nin Suriye sınırına tampon bölge oluşturma kararı muhtemelen bir Karayılan pazarlığı sonucu ortaya çıkan fikir olabilir.
İran Karayılan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi karşılığında Türkiye’nin kendi sınırlarının güveliği için tampon bölge oluşturup Suriye içişlerine müdahil olmamasını, daha geri planda kalmasını talep etmiş olabilir.
Bu süreçte PKK ise Karayılan’ın yakalanma haberi gündemden düşmüş ve doğrulanmamışken serbest bırakılması ve Türkiye’nin İran’la Karayılan pazarlığı yapmaması için bölgedeki çatışmaların şiddetlendiği artırdığı aşikârdır.
Birkaç gün içinde verdiğimiz onlarca şehit sayınsı PKK’nın Karayılan intikamından daha ziyade bu pazarlık içerisinde elindeki tek kozu olan şiddete başvurduğunu ve şehit tabutları üzerinde bu pazarlığı sürdürme isteği olarak algılamak mümkün.
Tabi şehit cenazeleriyle sokaklarda oluşan siyasi iktidara baskınında bu pazarlıkta PKK’nın elini güçlendireceği de göz ardı edilmemeli.
Sonuç olarak bütün bunlar şahsıma ait komplo teorileri olabileceği gibi gerçek de olabilir.
Gelişmeleri hep birlikte soğukkanlılıkla izlemekte fayda var.
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Haz 04

1995 yılının yaz aylarında Srebrenica’da Sırp askerlerine dönerek “Bu sizin hayat boyu karşılaşacağınız tek şanstır. İyi değerlendirin.” diyordu Ratko Mladic.
Ratko Mladic’in şans dediği, Bosna’da 1995 yılının yaz ayında bütün dünyanın seyirci kaldığı II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu katliamdı. Gözü dönmüş Sırp askerleri binlerce kadına tecavüz etmiş, yaklaşık 8.000 erkeği katletmiş, yaşlı, genç, anne baba demeden işkence ve katliam yapmışlardı.
Yine 1995 Yılının yaz aylarıydı.
Bu sefer Sırp komutan Mladic’in şans olarak gördüğü katliamları yaptığı ülkenin lideri Bilge kral Aliya cephaneleri dolaşıyordu.
Aliya askerlerine dönerek: “Üstün olduğunuz durumlarda bile ‘haktan ve adaletten’ sakın ayrılmayın. Zira bizim dinimiz ve kültürümüz kadın ve çocuklara, silahsızlara eziyet etmemizi yasaklıyor.” diye emir veriyordu.
Bir asker: “Bu kadar zulüm gördük peki savaştan sonra adalet sağlanacak mı?” diye sorunca Aliya “Adalet için savaşmazsak onu elde edemeyiz.” diye cevap veriyordu.
İşte iki komutan arasındaki fark.
Biri katliamın komutanlığını yapan küçük insan, diğeri adaleti tesis etmenin komutanlığını yapan büyük vicdan.
Avrupa’nın göbeğinde katliam yapan Ratko Mladiç’i bugün Avrupa birliğine girmek için adalete teslim eden Sırplar, Aliya’ya bir asker tarafından sorulan o sorunun cevabı olabilecek mi?
Adalet sağlanacak mı?
Lahey İnsan Hakları Mahkemesi’nin hayal kırıklığına uğrattığı bir ulusun adalet beklentisi için fedâ ettiklerinin modern hukuk sistemleri farkında mı?
Çünkü Bosna için gecikmiş adalet Avrupa’nın orta yerinde katledilen yaklaşık 310 bin kişinin ahı demektir.
Çocuğunu kaybeden annenin gözyaşı demektir.
Tecavüze uğrayan binlerce insanın bedduası ve insanlıktan utanmasıdır.
İki milyondan fazla insanın yerini yurdunu, ocağını terk etmesidir.
Üç yüzden fazla toplu mezarla birlikte gömülen insanlığın utanma duygusudur.İşte bu yüzden modern hukukun adalet anlayışı ‘duvarlarından kurşun sarkan şehirleri, bombalanmış sokakları, yağmalanmış hayatları, terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan binlerce insanı katletmeyi zafer abidesi olarak görenleri’ vicdanımızda aklamayı başaramayacaktır.
Birkaç katili yakalamakla bizden tüm bu olanları unutmamızı, zihnimiz ve kalbimizden silmemizi istiyorlar.
Bir toprağı işgal etmenin, o toprak üzerinde yaşayan insanların kalplerini de işgal etmek anlamına geldiğini; her metrekaresinde insanlığın utanç anıtlarını barındıran Mostar’ın, Bihaç’ ın, Srebrenitsa’nın, Gorajde’nin, Saraybosna’nın çığlıkları üzerinde vicdanları rahat bir şekilde dans edeceklerini sanıyorlar.
Öksüz yetim bıraktıkları çocukların kimsesiz kaldığını, uydurma haritalarla uzak düşürülmüş kardeşlerin, birbirlerini hiçbir zaman hatırlamayacağını sanıyorlar.
Yanılıyorlar.
Her toplu mezar açılışında, kalbinde yanardağlar patlayan kadınların acısını paylaşan başka kadınlar olduğunu bilmiyorlar.
Oyuncak sepetlerinde Bosnalı kardeşleri için de oyuncaklar biriktiren başka çocuklar olduğunu bilmiyorlar.
Toprağın gözlerinde, katledilmiş babaların gözlerini arayan, başka adamlar olduğunu bilmiyorlar.
Evet, dünyanın bütün adalet sistemleri bizleri ahımızı ve hakkımızı alacağımız mahşer gününe kadar yanılmaya ve yanıltmaya devam ediyorlar.
Etsinler!
Aliya’nın: “İyiler daha önce öldüler! Biz kötüler, bu çileyi çekmek için kaldık!” demişti.
Biz iyilerle cennette kavuşmak ve ilahi adaletin yerini bulması için beklemeye devam ediyoruz.
Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com/
Haz 04
Eylem, oldum olası beni derinden sarsan ve kendisinden olabildiğince uzak durmayı başarabildiğim itici bir kelimedir. Bu belki eylem adamı olmadığımdan ya da annemin; ‘Beladan uzak dur!’ tembihlerinin psikolojik etkisinden kaynaklanıyor bilemiyorum.
TDK’ ya göre: “Bir durumu değiştirme ve daha ileriye götürme yönünde etkide bulunma çabası, amel.” olarak tanımlanan eylem çeşitliliği açısından da oldukça zengin. Protestolu eylem, oturma eylemi, yürüyüş eylemi, yumurta, ayakkabı, yazarkasa, pasta fırlatma gibi daha bir yığın metodu var. Aslına bakarsanız Türkiye ve dünya tarihi adeta bir eylemler mezarlığı. Başarıya ulaşabilenleri az olsa da sonuç olarak yapılan eylemlerin ortak özelliği eylem yapanların başına gelen olumsuz durumlardır. Devletin güvenlik organlarının müdahalesi, ölümler ve gözyaşı… Türkiye tarihinde görülen 68 kuşağı eylemleri, üniversite eylemleri, 1 Mayıs eylemlerinin hep kanla, acı ve gözyaşıyla sonuçlanması bu trajediye bulaşmamak için kendi adıma bir engel gibi görüyorum.
Batı’da insan hakları konusunda az çok belirli bir seviye yakalandığı için genelde: “Hayır, düzeltilsin, bu insan hakkıdır, demokratik değil.” gibi cümlelerle tanımlanabilecek eylem kapsamı bizim toplumuzda daha sert sonuçları olan ve sloganlaşan “Baskılar bizi yıldıramaz!” “Eziliyoruz!” “Söke söke alırız!” “Dişe diş kana kan!” şeklinde kışkırtmalarla meydanlara insan toplama durumuna dönüşmüştür. Hele bazı bölgelerdeki siyasi istismarların, din, aşiret ve ideolojik kışkırtmaların bir mecburiyet olarak dayattığı eylemler var ki insanlar işi gücü, ocakta yemeği bırakıp adeta bir hak arayışına değil; vatan savunmasına gider gibi maskelerle, pankartlarla, Molotoflarla meydanlara akın etmektedir. Kaldırımdan taş, ocaktan ateş, belediyeden kepçe, yoldan elektrik direği; önce polisi, sonra vatandaşı, sonra esnafı, e haliyle bir şehri yakıp yıkıp geçmenin adına da eylem denmektedir. Bu nedenledir ki “Ne zaman eyleme gidiyoruz, eylem var, eylem yapalım, büyük eylem olacak, kesin eylem yapmalıyız …” gibi cümlelerden örülmüş bir niyet cümlesi duysam nedense karışıklık, slogan, polis, cop, gözyaşı, sürtüşme, kavga gibi olumsuz tamlamalardan örülü bir ağ zihnimi hapseder.
Elbette en son Ortadoğu’da rejim değişikliklerine yol açan kitlesel sokak eylemleri başarıya ulaşmış gibi gözükse de gerçekten bu başarının bedeli de onlarca insanın canına mal olmuştur. Ama dünyada bir değişimin varlığı, bir hakkın kazanımı, bir sorunun düzeltilmesinin de maalesef eylemsiz olmadığı aşikâr. Evet, Bush’a ayakkabı fırlatmak, eski başbakanlardan Bülent Ecevit’e yazarkasa fırlatmak, son zamanlarda konuşma yapanlara yumurta atmak gibi çeşitlilikleri olsa da eskiden beri bana eylem kelimesini sevimli gösteren tek gerçeklik GREENPEACE ve GENÇ SİVİLLER’in zekâ dolu ve ses getiren eylemleri olmuştur. Zira bu gruplar, bir meydanda toplanıp slogan atmaktan, megafonla birsinin konuşup bütün kalabalığın onu dinleyerek marş söylemesi, cam çerçeve indirmek ve polisle kovalamaca oynamak gibi sıradanlıktan daha öteye taşınan zekâ dolu eylemlere imza atmaktalar. Çok zekice planlanan, çok büyük kalabalıklarla yapılan değil, iki üç kişiyle yerinde ve zamanında açılmış bir pankartla ya da sıra dışı davranış biçimleriyle yapılan göz alıcı ve akılda kalıcı nitelikli eylemler… Elbette 90’lı yıllarda üniversiteden atılan başörtülü öğrencilerimizin yaptığı el ele eylemi gibi halk kesimlerinin duyarlılıklarını ön plana çıkararak birleşmesiyle yapılan eylemler de var. Örnekleri çoğaltmak mümkün…
Bugünlerde ise, Türkiye’de bir kadın hareketi olarak başlayan yeni bir eylem dalgasıyla karşı karşıyız: SARI EYLEM.
Yeni bir eylem biçimi olarak SARIEYLEM, birkaç hafta önce bir iki kişinin sosyal paylaşım sitelerinde bir gazete manşetine dayanarak başlattıkları bir haberden yola çıkarak dile getirilen bir itirazdı. Sanal ortamda iyi örgütlenen bu kadın dayanışması bugün Türkiye’nin dört bir yanında milyonlarca destekçisi olan ciddi bir eyleme dönüşmüş durumda. SARI EYLEM amaçlarını: “Örtülü, açık, sarışın, esmer diye kadınları kategorize ederek imaj objesi yapanlara başkaldırı” diye özetliyor. Hayatım boyunca her türlü eylemin bir başkasının hakkını da düşünerek gerçekleşmesini ve bencilce olmamasını özümseyen biri olarak SARI EYLEM hareketinin artık neredeyse sıradanlaştırılmış ve içi boşaltılmış en basit kadın davranışı olan feminist bir temele oturtulmamasına ayrıca olumlu bakmaktayım. Zira Sarı Eylem’in mağdur veya mağdur duruma düşürülmüş kadınların yanında durması ve bunu kadınların siyasi, etnik, inanç ve kültür yapılarına göre kategorize etmeden sadece mağdur olup olmadıklarına bakması günümüz dünyasının adalet ihtiyacına ciddi katkı sağlayacaktır. Amaçladıklarını gerçekleştirebilecekler mi ve yol haritaları var mı? Yoksa popülist bir söylemden herhangi bir işlevi olmayan maceraya mı dönüşecek şimdiden kestirmek zor.
Lakin bu arkadaşlarımızın herhangi bir siyasi hareketi, bir başkasını yanlarına alarak ötekileştirmedikleri sürece başarılı olacaklarına da inanıyorum. Zira tarih bize bu tür eylem ya da hareketlerin muhaliflikle mağdurun yanında durma inisiyatiflerini karıştırılmadığında başarıya ulaşacağını göstermiştir. Evet, başörtülü kadınların dizi filmlerde hep temizlikçi rolünde gösterilmesine kızmalı ve incinmeliyiz. Eğitim haklarının hangi yaş grubunda olursa olsun engellenmesine karşı gelmeliyiz. Birilerinin yapacak bir şey yok evlensinler diye aşağıladığı başörtülülerin de diğer bütün insanlara davranmamız gerektiği gibi kendi inisiyatifleriyle ayakta durma, başarma, kazanma, çalışma, hayatlarını kendi hür iradeleriyle ve diledikleri şekilde yaşama haklarına saygı duymalıyız. Ama ben, SARI EYLEM hareketinin sadece başörtüsü savunucuları algısından bir kadın hareketine dönüşmesi için biraz daha çaba sarf etmeleri gerektiği kanısındayım. Evet, SARI EYLEM hareketi bu ülkenin belki en zor hayat şartlarını yaşayan ve kamusal alandan uzak tutulan başörtülü hanımefendileri savunmalıdır. Ama sadece bununla mı yetinmeli “Hayır!” Zira eylemin bildiri metnini hazırlayan ve öncülerinden biri olan Z. Ayla Karadağ amaçlarını “Mağdur olan kadın artık adalet istiyor; hepimizin ortak paydası bu olmalı!” şeklinde özetliyor. Benim de temennim bu. Zira şimdilerde neredeyse bir modaya dönüşen sarı başörtü takıp poz verme durumu simgesel bir slogandan gerçek bir eyleme bu şekilde dönüşür. Yoksa bu hareketi sarı başörtüsü üreterek eylemi reklam malzemesine çeviren kapitalist bir tesettür firmalarına kurban etmiş oluruz hepsi bu. Ben de SARI EYLEM hareketinin “inançlı kadına ve aynı zamanda diğer ‘zencileştirilen’ zümrelere uygulanan ayrımcı, aşağılayıcı, men edici, adalet ve insan haklarından uzak yaşamın sona ermesi için canhıraş bir şekilde koparılmış çığlık” olmasını arzu ediyorum. Bunu yapmak için mazlumun yanında durup kimlik ve kişiliğine hatta yüzüne ve örtüsünün rengine bile bakmadan destek veriyorum.
***
Yine de bana eylem kelimesini sevdiren tek gerçekliğin İlhami Çiçek’in “Yürümenin dışında bütün eylemlerin adı kaçış, kaçış, kaçıştır.” şiirindeki dizeler olduğunu söylemeliyim.
Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com/
May 04

Bir örgüt düşünün:
Dünyanın her yerinde sözde teşkilatlanmış.
Amerika’nın kalbine, Dünya Ticaret Merkezi’ne uçaklarla kamikaze yapıp üç bin kişiyi öldürüyor.
Bir örgüt düşünün:
İstanbul Levent’te bomba yüklü araçla intihar saldırısı düzenleyip onlarca insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oluyor.
Bir örgüt düşünün:
Turizmin merkezi Şarm El-Şeyh’i, Maldivler’i tam merkezinden vuruyor.
Bir örgüt düşünün:
Irak, İran, Pakistan, Afganistan ve İslam ülkelerinin birçoğunda Amerikan üslerinin, işgallerinin ana nedeni olarak pazarlanıyor.
Dünyanın neresinde birinin burnu kanasa o örgütten bilinip Müslümanlara düşmanlık büyütülüyor.
Ne zaman Batılılar ağzını açsa, o örgüt üzerinden İslam karşıtlığı yapılıyor.
İslamofobinin dünyada yaygınlaşmasının en büyük nedeni bu örgütün eylemleri.
Peki, bu örgüt nasıl bir yapılanmayla bunları becerebiliyor. Silahlı eylemleri finanse edecek gönüllüleri, parayı, satın alma gücünü ve en önemlisi bu organizasyonu yapabilecek kadar gizli kalabilmeyi nasıl beceriyor.
Dünyanın bütün istihbarat teşkilatlarını atlatabilecek kadar donanımlı gönüllüleri nereden bulmuş
Dünyanın silah satan-alan şirketleri ve müşterileri belliyken bu silahları nasıl ele geçirmiş.
Dünyanın bütün sınırları devletlerin kontrolündeyken bu örgüt nasıl silah ticareti, malzeme ticareti uyuşturucu ticareti ve kamplarında yetiştirilecek insan ticareti yapmış.
Bu insanlar sözde kamplara nasıl, nerden, hangi yolla gitmiş?!
Devletlerin ekonomilerinin bile kendi harcamalarına yetmediği; cari açıkların, borçların sürekli arttığı bir dünyada bu örgüt milyar dolarlık silahları, kampları varsa sözde gerillalarını nerede barındırıyor, nasıl doyuruyor, nasıl silah temin ediyor, nasıl eğitiyor.
İstihbarat tekniklerinin cep telefonu konuşmalarını, e-postaların tümünü, mesajlaşmaları hatta uzaydan bütün dünyayı sokak sokak izlediği bir zamanda bu örgüt üyeleri dünyanın her yerinde olup nasıl hiçbir istihbarat denetimine girmiyor, izleri bulunamıyor.
Nasıl kanlı eylemler yapabiliyor?!
Kısaca, ciddi bir oyunun içerisindeyiz.
İslamofobiyi yükseltmenin ve bir bahaneyle Müslüman coğrafya işgal etmenin bir sürü palavrasından biri de E-Kaide örgütünün varlığıdır.
El-Kaide aslında var olmayan ama devletlerin bütün pis işlerini ihale ettikleri ve paçayı sıyırdıkları hayali bir örgütlenmedir.
Yoksa günümüz dünyasında böyle bir örgütün bütün dünyada tüm bu şartlar göz önüne alındığında bırakın eylem yapmayı nefes alması bile mümkün değildir.
Usame bin Ladin ise bir sembol olarak ve dengeler açısından bulunamayan değil, Amerika tarafından bizzat korunan hayali bir örgüt lideridir.
Devletlerin ve istihbarat servislerinin İslam karşıtlığı için kullandığı en büyük tetikçi ve yine istihbarat örgütlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları sözde mücahitlerin lideridir.
11 Eylül, İstanbul, Mısır, Maldivler, Irak dâhil dünyanın her yerinde El-Kaideye ihale edilen saldırıları yapanların kimler oldukları da çok açıktır.
Eski ve yeni Amerikan başkanının dünyanın her yerinde bu silahlı örgüt var ve eylem yapabilecek güçte demesi olsa olsa dünya milletlerin zekâ seviyesiyle alay etmek olur. Elbette bu örgüt adı altında dünyanın her yerinde istihbarat servislerinin bizzat kullandığı eğittiği ve eylem yaptırdığı insanlar olabilir. Ama bu böyle bir örgütün varlığına değil, olmadığının ispatıdır.
Sonuçta, en başta sorduğumuz soruya geri dönecek olursak Usame bin Ladin Eski başkan Bush’un işgal gerekçesiydi; yeni başkan Obama’nın seçim zaferi olarak son rolünü oynadı.
Zira dünya zaten El-Kaide diye bir örgütün varlığının hayali bir paranoyadan öte bir gerçeklik taşımadığının farkına varmıştı.
İster istemez artık reyting yapmayan bu dizinin bitmesi için başrol oyuncusun ölmesi gerekiyordu ve öyle oldu.
Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com/
Şub 22

Modern Dünya Firavunlarına Beddua Mektubu!
“Libya sokaklarından kan nehirleri akacak!”
Seyfülislam Kaddafi
Ömer Muhtar’ın torunlarını çok seviyorum.
Zafer için bedenini savaş uçaklarına kalkan yapanların kanı Akdeniz’e dökülecekse durmasın!
Durmasın ki diktatörlerin kirli gömlekleri önden yırtılsın.
Yırtılsın ki bütün suçları yüzlerine vurulsun. “Günahsızım, kabahatim yok!” diyemesinler.
Diyemesinler ki demir yumruklarını tepelerinden indirmeden yönettikleri halkın elleri bütün riyakârlıklarını katletsin.
Katletsin ki 40 yıl hayatın sokaklarına saraylarının tepesinden bakan gözleri halklarının soytarı olmadığını görsün.
Görsün ki kibirli sağlam kaleleri yerle bir olsun, başlarına yıkılsın.
Yıkılsın ki “Ol!” emrinin sadece bir Allah buyruğu olduğunu modern dünya firavunları da öğrensin.
Öğrensin ki 30 sene 40 sene hep o ağlatan şarkıyı dinleyen çocukların da yüzü gülsün.
Gülsün ki “Devrime gittik, ama mutlaka döneceğiz!” notlarını başuçlarına bırakan babalarının ahı yerde kalmasın. Kanı yerde kalmasın. Canı yerde kalmasın.
Yerde kalmasın ki ölümün bir anlamı olsun, şerefi olsun.
Olsun ki modern dünya firavunları da ölümün, vatansızlığın, yok oluşun her şeyi kaybedişin boşluğuna düşmenin korkusunu yaşasınlar.
Yaşasınlar ki yer yarılsın da içine giremesinler. Kaçacak delik arayıp bulamasınlar. Ölmeye bile razı olsunlar da ölemesinler.
Ölemesinler de asıl zor olanın yaşamak değil ölememek olduğunu öğrensinler.
Öğrensinler ki sağlam kalelerinin, milyon dolarlarının, devrim muhafızlarının, lejyonerlerinin silahlarından çıkan kurşunların kimseyi yok etmediğini ve milyonlarca ölü ruhları yeniden dirilttiğine tanık olsunlar.
Tanık olsunlar ki kendi halkını bombalamayı reddederek uçaklarını Malta Adası’na indiren pilotların “Her şeyden önce insandık, unutmadık.” duyarlılığı vicdanlarını kendine getirsin!
Kendine gelmezlerse yanan şehirlerin küllerinden özgürlük ve esenlik yükselten milletlerin kan nehirlerinde boğulsunlar. Nurdal Durmuş
Etiketler:Muammer Kaddafi, Hüsnü Mübarek, libya, sava, isyan, ortadoğu yanıyor
Ağu 24

Benim gibi gündelik yaşamı ve sosyal hayatının akışında politika ve siyaset tartışmaktan hazzetmeyen birisi için partizan bir yazı yazmak gerçekten çok zordur. Bulunduğu masayı siyaset tartışıldığı için terk etmek konusunda mimlenmiş biri olduğumu da en başta belirtmiş olayım. İnsanların ısrarlarına aldırış etmeksizin masayı terk etmenin orada bulunmaktan daha az ayıp bir şey olduğunu savunmuş bir edebiyatçı için de durumun ne kadar ciddi olduğunu umarım anlayabilirsiniz.
Kısaca, yeni anayasayla ilgili oyumun rengini belirtip partizanca tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların ve “Vay be, sen de mi Brütüs!” serzenişlerinin ortasına kendimi bomba olarak bırakma riskini göze alarak bu yazıyı kaleme alıyorum.
Bu endişelerle bir yazı kaleme alma nedenime gelince; referandumdan çıkacak sonuçtan ziyade Türkiye’deki en büyük toplumsal tehlikenin görüşünü benimsemediğimiz insanlara karşı takındığımız saldırgan ve seviyesiz tutumlar olduğu kanaatindeyim. Her kesimden vatandaşın partizanca ciddi bir siyasi liderlik sultasına iman ettiği ülkemizde; bunun doğal sonucu olarak toplumun büyük bir kısmı, ülkeyi yöneten ya da politik arenada itibar sahibi parti liderlerine ‘Tayyip, Kemal, Bahçeli v.s.’ hitaplarıyla ucuz bir politika dili benimsemiş son derece basit yaklaşımlarla içlerindeki öfkeyi dışa vurma yolunu seçmişlerdir.
Oysa biz sıradan olan insanlara, arkadaşlarımıza, dostlarımıza hatta eş ve çocuklarımıza bile birilerinin yanında isimlerinin sonuna ‘hanım, bey’ gibi nezaket kelimeleri ekleyerek hitap eden latif ve edepli bir neslin çocuklarıyız. Bu açıdan bakıldığında, sanırım Türkiye’de hizmet edenlere değil, ideolojik kaplaşmalara oy veren bu gürûha öğretilmesi gereken ilk nezaket kuralı kime nasıl hitap etmesi gerektiği olmalıdır. Yani oy vermediğimiz filanca partinin liderine hitap ederken sokak argosundan bilinçli bir seçmen diline terfi edip ‘Tayyip Bey, Kemal bey, Devlet bey, v.s.’ diye hitap etmeyi kendi insanlık değerlerimiz adına önemsemeliyiz.
Referandum tartışmalarının en yoğun yaşandığı sosyal paylaşım sitelerinde, adeta iki düşman ordunun savaşı gibi farklı siyasi görüş bildirenlerin birbirlerine saldırmalarını ve açtıkları akla zarar grupları hayretler içerisinde takip eden birisi için bunun bir hayal olduğunun farkındayım. Ama ‘Hayaller gerçekleşmesi için kurulur.’ sözünü de azımsıyor değilim. Sadece hitabet mi? Tabi ki değil. Biz hitabet sanatımızı, nezaket dilimizi kaybedince saygı ve ahlak kazanımlarımızın da hızlıca yok olduğunu görüyoruz. Öyle ki çokbilmişlik taslayan bir sürü beyefendi ve hanımefendinin bu ülkenin başbakanına, cumhurbaşkanına ya da kendi görüşlerine sahip olmayan insanlara karşı ettikleri hakaretleri onların yerine de utanarak okumaktayım.
Bu açıdan bakıldığında, referandum meydan muharebesinde Facebook’ta ‘İnderegandi Kemal’ diye grup açanların da “Tayyip’i sırtından atan şerefli at cihanı sevenler” diye grup açıp, bir ülkenin başbakanına ağza alınmayacak hakaretler edip iftira atanların da aynı kirli terazide oldukları kanaatindeyim. Anlamalıyız ki kimseyle aynı görüşte olmayabiliriz, ama artık bu ülkenin gençleri olarak birilerine hakaret etmeyi bırakıp slogan değil, fikir yarıştıralım. Tartışmamız birbirimizin değerlerine ve kutsallarına saldırmak olmasın. Hakaret içermesin. Empati yaparak fikirlerimizi birbirimize anlatmaya ve yeri geldiğinde bunlardan kaynaklanan bir kırgınlığı düşünmeden birbirimizin elinden tutalım. Birlik olma erdemini kaybetmeyelim. Ama nerde?!
Yeni anayasaya paketi için şahsi kanaatlerime gelince:
Öncelikle anayasa paketinin oylanmasını, seçimle karıştırmamamız lazım. Maddeleri baştan sona tek tek, satır satır okuyup incelediğimde şahsım adına “hayır” dememi gerektirecek olumsuz tek bir satır bulamadığım gibi daha fazlası olmalıydı dediğim yerler bile oldu. Hayırcıların yargı siyasallaşıyor diyerek itiraz ettikleri pakete 411 milletvekilinin ‘evet’ dediği kanunun akıbetini, Genelkurmay başkanına soruşturma açtı diye ömrünü adadığı diplomaları ve kariyeri çöpe atılarak sıradan bir vatandaşa dönüştürülen Ferhat Sarıkaya’ya ne olduğunu sormakta fayda var.
Başka bir ilde yargılanan ve tutuklanan savcının dosyası bile okunmadan Yargıtay’da nasıl beraat ettirildiğini; 28 Şubat döneminde “Gümüş yüzük takıyorsun, eşin başörtülü…” diye ordudan ihraç edilen vatansever subayların akıbetlerini de hatırlatmakta fayda var. Falan partiden, falan ilden, falan düşünceden değilsen HSYK’ya seçilemesin diye kapalı perdeler arkasından dümen çevirenlerin kimler olduğunu da milletçe bilmek isteriz.
Bu devletin savcısı, hâkimi olup yapılan her anayasa paketine görüşülmeden itiraz ederek oyunun rengini belli edenlere “Yargı siyasal değil mi?” diye sormadan da geçemeyeceğim. Bu ülkede düşünce özgürlüğünün kaldırılması tartışmaları bile yıllarca darbe anayasası ve darbe zihniyetini benimsemiş ve destekçisi olmuş siyasi parti ve siyasallaşmış yargının eseri değil miydi?
Yargı siyasal değilse, radyoda Can Dündar’ın köşe yazısını okuduğum için ve o sıralar görev yaptığım kurumun İslami hassasiyetleri olan bir yer olması nedeniyle hakkımda Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde soruşturma açanlar kimlerdi? Savunmamdaki “Adam yazmış, suçlayacaksanız gidin, onu suçlayın!” sözüme karşılık savcı; “O yazar ama sen okuyamazsın.” diye niçin cevap vermişti? Ben bu bakışı hala neden unutamıyorum? Tek suçu gazeteden köşe yazısı okumak olan vatandaşı yaftalayınca yargı siyasal olmuyor öyle mi? Ya da köşe yazısı okuduğumuz için yargı kararıyla radyoya 3 yıl kapama cezası verilmesi, o kadar insanın işsiz kalması hak-hukuk ve adalet mi oluyor?
Kimse kusura bakmasın ama Türkiye’de neresinden tutarsanız elinizde kalan bir yargı erki var. Ve bu erk özellikle belli ideolojik yapılanmalarla kendi düşüncesi dışındaki herkese şüpheyle bakmış ve adalet değil, korku dağıtmıştır. Binlerce insan savunma hakkı bile verilmeden yargılanmış ve mahkûm edilmiştir. Şimdi değişecek anayasa paketine göre siyasallığından kurtulup eskisinden daha demokratik bir düzleme çekilecek bir yargıdan söz ediyoruz. Artık laiklik elden gidecek, irtica hortlayacak, mahkemeler falan partinin eline geçecek muhabbetinin çok bayatladığını ve prim yapmadığını da hepimiz biliyoruz.
Bu yüzden bu referandumu partiler üstü, partilerden bağımsız bir olay olarak düşünmeli, siyasetle veya tutuğu partinin eğilimiyle ‘evet’ ya da ‘hayır’ oylamamalı, yakın tarihe ve oylanacak maddelere bakmalıyız. Unutmamalıyız ki referandumda falan filan partileri değil; koca bir ülkenin bir daha anayasa yapıp yapamayacağını, ülkede meclisten kendini üstün gören bürokrasi etkisinin kırılmasını ve gerçek demokrasinin yerleşmesi adına önemli bir kaderi oylayacağız.
Yeni anayasa paketine göre:
* Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmamasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla ne olduklarını bilmedikleri bir suçtan dolayı orduyla ilişkisi kesilen ordu mensupları mahkemelerde haklarını arayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Türkiye’yi 3. sınıf bir ülkeye çeviren, binlerce insanı hapishanelerde çürüten, idam eden darbeciler yargılanacak ve Türkiye’de darbeler dönemi artık kapanacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Kişisel veriler korunarak fişlemenin önüne geçilecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Memurlara toplu sözleşme, işçilere birden fazla sendikaya üye olmanın yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Memurların haklı ya da haksız gerekçelerle aldıkları ihraç, uyarma ve kınama cezalarına da yargı yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Siviller, askeri mahkemelerde yargılanamayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* 7 kişilik ideolojik bir yapılanmanın yapısının çoğulcu demokrasi yöntemleriyle seçilecek 22 kişilik bir kurul haline gelmesine, dolayısıyla daha adil ve tarafsız bir yargının oluşmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* HSYK’nın “meslekten çıkarma” cezasıyla bütün kariyerleri altüst olan savcı ve hâkimlere haklarını arayacak itiraz yolunun açılmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?
* Çocukların cinsel istismarı, korunma ve bakınmalarında devletin yükümlülüğü artırılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
* Asker dahi olsa devletin güvenliğine, anayasal düzene ve işleyişe karşı suçlara ait davalar her durumda sivil mahkemelerde görülecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?
Hayır, Hayır demeyeceğiz EVET diyeceğiz!
Tekrar ediyorum. Bence yeni anayasa partiler üstü bir şeydir. Bu oylama yapılırken ideolojiler bir kenara bırakılır. Giydiğimiz parti üniformaları ve siyasi kimliklerde… Sonra sandık başına gidilerek “evet” ya da “hayır” oyu verilir. Doğrusu maddeleri baştan sona okuyunca kimin, hangi maddeye neden itiraz edebileceğini merak ediyorum.
Neyse… Eğer biri beni oy kullanmaya ikna ederse o oyun “EVET” olacağını hiçbir siyasi parti ya da düşünceye sahip olmadan gönül rahatlığıyla ilan ediyorum.
Hayırcıların itirazlarını ise her zaman akıl ve mantık çerçevesinde müzakere etmeye ve tartışmaya hazırım. Ama önce ideolojik saplantılarını, kendi düşünceleri dışındaki her düşüncenin “idam” edilmesi gerektiği gibi saçma teorilerini bir kenara bırakarak konuşma kültürünü benimsemeleri gerekiyor. Aynı durum tabi evet diyen ya da kararsızlar içinde geçerli.
Nurdal Durmuş on5yirmi5.com
Tem 01
kuşlarla insanların benzerliği de insanı düşündürüyor
insanlar çalar kapını
iyi günde
ağlarken kuşlar da konmaz
pencerene.
M. Ruhi Şirin
Çocuğum ben,
Bir kaç miskete bütün güzel rüyalarımı size verip kâbuslarınızın oyuncağı olabilirim. İster elime gül verin, ister silah. İster elma şekeri, ister taş. Ya da güzel bir dünya çizebileceğim renkli kalemler… Sizin bileceğiniz iştir!
Yaz sıcağında dondurma, gökkuşağı renginde topaç, kuyruklu uçurtma kimdeyse onun oyunundayım ben! Babamın boynunu bükerek “yok” dediği harçlığı cebime kim koymuşsa onunla oynarım taş atmacaları! Ben oyunlarınızın iyi mi, kötü mü olduğunu bilmem. Severek, kırmadan, örselemeden, ezmeden ve özgürce kim oyun halkasına alırsa beni onu severim… Ben, başıma dipçikle vuranların açtığı yaraları, şefkatli elleriyle iyileştiren devlet “ana” olsun isterim! Devlet, annem olsun isterim!
Çocuğum ben,
Uçurtmamı savurduğum rüzgârların, saçlarımı taramasını isterim. Babamın, al oğlum işte oyuncakların! Tahtadan bir at, kırmızı bir araba, bir kaç renkli misket, haritalı yapboz… “Dünyanın bahçesine düşlerinin gerçek olduğu bir ev çiz” demesini isterim. Oyuncak tabancaların bile olmadığı hayatım olsun isterim.
Çocuğum ben,
Annem beni yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim masallarla büyütsün isterim. Kuşu ölen komşu çocuğunu taziyeye giden peygamberin beni ne kadar önemsediğini bilmek isterim. Ablamın oyun halkamızdan koparılıp başlık parası için elli yaşında birine giderken döktüğü gözyaşını anlayasınız isterim. O, benim ablam ve oyun arkadaşım. O, sizin kızınız, kardeşiniz! Saklambaçta yalancıktan kaybolan, körebe oynarken bilerek yakalanan, ama hayatın sahiden sobelediği biriciğim o!
Çocuğum ben,
Hakkâri Dilek Taşı Köyü’nde bana denizi gösterecek, köyümün yaylalarını görecek İstanbullu bir arkadaşım, bir bilgisayarım olsun isterim. Düş nasıl kurulur, sevgi nasıl duygudur, şefkat nedir, nasıl insan olunur, nasıl taş atılmaz, nasıl resim yapılır, nasıl ağaç dikilir, gül nasıl yetiştirilir? Bana bunları öğretecek bir okulum olsun isterim. Cebimde taşıdığım kitapların önsözünde yazan, çocuk ve insan hakları evrensel beyannamelerin, gerçekte ne anlama geldiğini yaşıyor oluşumla kavradığım bir dünyam olsun isterim.
Ben çocuğum, isterim de isterim.
Artık siz karar verin!
Masum muyum, suçlu mu? Hapishane koğuşlarında adam mı edeceksiniz, düşman mı? Kin mi öğreteceksiniz, sevgi mi? Kafama dipçik mi vuracaksınız, elime kalem mi tutuşturacaksınız?
Sahi sevecek misiniz beni? Annem gibi, çocuğunuz gibi, peygamber gibi.
Ben çocuğum! Çocuksam masumum!
Herkes bilsin, benim bütün dünyam oyunlardır. Hayalini kurduğum güzel oyuncaklar. Güzel nedir sahi? Kim öğretti bana? Taş veya gül, silah ya da kalem. Hangisi daha güzel?
Ya da…
Ötesi yok işte.
Tamam, karar sizin! Sustum…
Nurdal Durmuş / Henüz taş atan çocuklar hapisten çıkmamışken!
(yapılan yorumların bazıları facebook sair zamanlar grubundaki tartışmadan alıntılanmıştır)
Haz 04

Onlar Kim mi?
Onların en büyük özelliği, üzerine silah doğrultulup katledilen masum insanları suçlu çıkaracak kadar kirli bir kaleme sahip olmalarıdır. Dünyayı, silahlardan çıkan kurşunların gül olduğuna inandıracak kadar ahmak yerine koyarlar!
Ülkeler işgal edip, “Nükleer silahları vardı” bahanesine sığınırlar. İnsanlar katledip, “Onlar teröristti” diye yutturmaya uğraşırlar. Uluslararası kara sularında sivil gemileri yağmalayıp masum insanlar öldürdükten sonra, “Onlar teröristlerle işbirliği yapan haydutlardır” diye propaganda yaparlar.
Onlar kim mi?
Türkiye ne zaman halkının isteklerini dillendiren bir lidere sahip olsa “Eksen kayması var” yaygaraları kopartıp; “Bizi sırtımızdan vuran Araplara yağcılık yapıyor.” yaftasıyla karalamaya çalışırlar. Milyonlarca insan abluka altına alınır, evleri başlarına yıkılır, aç susuz bırakılır ama “Onlar da falancaya destek vermesinler canım!” bahanesiyle özgürlüğe kement atarlar.
Onlar kim mi?
“Üç beş Arap için en yakın müttefikimizi mi kaybedeceğiz?!” diyerek caninin suç ortağı olurlar… Düşmanlarını haksız duruma düşürmek için her cümlenin sonuna “vatandaşlarımız tehdit altında” açıklaması sıkıştırıp Türkiye’de Yahudi çocukların korkudan sıraların altına gizlenerek ders yaptığı palavrasını sıkarlar. Bir gün bile Gazzeli çocukların altına girecek bir sırası, koynuna girecek bir annesi, başını sokacak bir yuvası, eline alacak bir kalemi olmadığını düşünmezler.
Onlar kim mi?
Dünyanın her yerinde özel ajanlarıyla otel odalarında katliam yaparlar, gerekirse kendi vatandaşlarını ülkelerini haklı çıkarmak için öldürüp ihaleyi başkalarına yıkarlar. Dünyanın en gelişmiş silahları kendilerinde diye önlerine gelen herkesi çocuk, anne, masum, sivil demeden katletme andı içerler!
Onlar kim mi?
Cümlelerine şirinlikle başlar “Evet ama…” diye devam ettirirler. Net bir ifadeleri yoktur. Sizden gözüküp satır aralarında sırtınızdan bıçaklarlar. Yalancıdırlar. İkna edicidirler. Herkes haksız, onlar haklıdır. Dünyanın en şımarık ve en korkak çocuklarıdır! Bütün oyunlardan ve oyuncaklardan nefret ederler. Tek dayanakları ahtapot gibi sarıp sarmaladıkları ekonomik güçleridir. İşlerine gelmeyen yönetimleri siyasi propagandayla, satın aldıkları medyayla devirmeye çalışırlar! Kalem alırlar, gazeteci alırlar, köşe yazarı alırlar… TV alırlar, uçak alırlar, nükleer silah alırlar, dünyanın en gelişmiş silahlarıyla nefret alırlar. Alamadıkları tek değer insanlıktır!
Onlar kim mi?
Başörtülü kızlara “kevaşe” diyebilecek kadar şeriattan nefret ederler ama dünyanın en katı şeriat uygulayan ve şeriat kurallarına göre yönetilen tek ülkesi İsrail’in katliamlarını aklamak için ölümsüz politika teorileri uydururlar! Hukuk ve Tarih, onların istedikleri gibi kesip biçebilecekleri bir kumaştır, her şeyi çırılçıplak edip arsızlıklarıyla övünürler! Arapların bizi sattığından dem vurup “Bunlar için niye ölelim?” diyerek gözleri olduğu halde görmezler, kulakları olduğu halde duymazlar. Tek geçerli aklın kendi düşünceleri olduğunu iddia ederler.
Onlar kim mi?
Her şeyden önce insan olduğunu unutanlar… Neme lazımcılar… Vurdumduymazlar… Küresel vicdan katilleri… Silahlarından başka her şeyi susturanlar.. Boğazdaki yalılarında denizi seyredip kan üstüne şerefe diyerek kadeh tokuşturanlar… Taksim Meydanı’nda “Allâhu Ekber!” diyenleri Hamas mensubu, “Kahrolsun İsrail!” diye slogan atanları antisemitist ilan edenler… Beş kurşunla şehit edilen 19 yaşındaki Furkan’ı İsrail askerlerinden önce katleden cellâtlar…
Onlar kim mi?
Kendi vicdanlarını; ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkaranlar… Vicdansızlığı gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı daha güçlü vicdan cellâtları…
Onlar kim mi?
“Bu ülkede, burada, bizim yurdumuzda ne işiniz var?” ya da “Niye öldürdünüz?” sorusuna tahammülü olmayanlar, cevap vermeyenler… Korkunç ağızlarından irin kusup, içinde ‘insanlık’ gemisinin yüzmediği başka bir evrenden bize seslenenler… Yerle göğün yerini değiştirip “biz mi yapmışız?” diyenler… Özür dilemeyen, hep özür bekleyenler!
Onlar kim mi?
Hayır, hayır, yemin ederim yanıldınız!
Onlar İsrailliler değil; ortadoğunun iri göbekli politikacıları ve içimizdeki yavşak gazeteciler!
Nurdal Durmuş
Oca 17

(I)
Sezai Karakoç belgeselinin diriliş heyecanını kuşanarak Taksim’e doğru yola çıktık. Karmaşık İstanbul trafiğine değecek ciddi bir eylem hazırlığındayız.
Cemal Reşit Rey salonu tarihi günlerinden birini yaşıyor. Nice medeniyetlerin beşiği olmuş İstanbul; kendi medeniyetini, geçmişini, gelecek günlerini arıyor sanki. Bu modern salon, Sezai Karakoç’un klasik İslam düşüncesinin, insan, toplum ve ümmet felsefesinin tercümanı olabilecek mi?
Nice modern konserlere, balelere, seminerlere, dans gösterilerine ev sahipliği yapan bu koca bina, Sezai Karakoç şiirlerinin ruhuna üflediği besteyle huzur bulabilecek mi?
Acaba, burada olan davetlilerin kaçı diriliş felsefesine inanan ve mümkün olduğunu düşünen insanlardan oluşuyor?
Ellerinde meyve suyu kokteylleri, dolma biber ve değişik mezeler dağıtan garson kızların, delikanlıların üzerlerindeki tek tip kıyafetlerle umursadığı tek şey; bir an önce bu şiir bitse, eve dönsek, ya da ay sonu gelse paramızı alsak şeklinde basit temenniler mi?
Sadece biz mi abartıyoruz acaba? Sezai bey’in diriliş felsefesini ruhumuza üflemesi için sabırla belgesel gösterimini bekleyen insanların sayısı kadar mı bu medeniyet?
Umut var mı?
(II)
Tv kameraları ekranlarda gördüğümüz ve herkesçe bilinen insanları yayına alma telaşında. Sanki, Sezai Karakoç’u bilenler sadece ekranda politika, liberalizm, ergenekon, demokrasi, darbe ve toplumsal ayrım tartışan bu isimler. Ne tezat!
Sezai Karakoç’un ruhunu bilen, yanında yetişmiş, ekmeğini yemiş, hamuruna kendini katmış, pişirmiş nice insan var fakat kimse mikrofon uzatmıyor. Bu muhabirler Sezai Karakoç’u da tanımıyor ya neyse… Klasik, “yaşayan en büyük efsane şairlerimizden biri” kelimesi etrafında zorlama sorular. Maske takıp konuşmalar, cevap vermeler…
Salonda birçok tanıdık yüz, aynı zamanda epeydir görüşmediğimiz dostlar var.
Bir köşede Şair Nureddin Durman, Âdem Turan, Mustafa Özçelik’le karşılaşıp ayaküstü hal hatır soruyoruz. Hakan Albayrak, Şaban Abak, Sadettin Acar, H.Ulvi Alacakaptan, Mustafa Miyasoğlu, Nazife Şişman, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, İsmail Kılıçarslan, Yusuf Kaplan, Ahmet Altan, Ali Çolak, Hamit Can, Ümit Sönmez, Bünyamin Yılmaz, Cesur Küçük, Edibe Sözen, Nevzat Yalçıntaş hoca…
Sinema sanatçıları, tiyatrocular, yapımcı, yönetmen ve birçok dergiden, gazeteden tanıdığımız editörler, yazarlar. Kısa selamlaşmalar, tokalaşmalar görüşürüz nezaketleri…
Salonun kapıları açılıyor. Basın mensubu olmanın nimetleri böyle durumlarda işe yarıyor. En önlerde basın protokolü için ayrılan yerde oturuyorum. Salon sonuna kadar dolu ve davetsiz gelenler yüzünden davetli gelen birçok kişi ayakta kalmış. Sabırsız bekleyiş devam ediyor. Belgesel başlamak üzere. Salona Tarım bakanı Sayın Mehdi Eker, İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay giriyor. Sunuculuğu tok sesiyle Sayın Ahmet Yenilmez yapıyor. Kendine göre biraz kısa kalmış ceketiyle açılış konuşmasını, selamlamasını yapıp hepimize geldiğimiz için teşekkür ediyor. Ama bir aksilik var! Neden kültür bakanı değil de tarım bakanı gelmiş? (Elbette Tarrım Bakanı da, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Sezai Karakoç’un şiirlerini ruhuna katmış herkes gelebilir) Ama, İstanbul’un 2010 kültür başkenti olacağı bir günde, böyle önemli bir gecede gözlerim konumu itibarıyla Kültür bakanı Sayın Ertuğrul Günay, Mili Eğitim Bakanı Sayın Nimet Çubukçu, Büyükşehir belediye başkanı Sayın Kadir Topbaş’ı aradı ama yoklar!
Niye?
Belgesel gösteriminden önceki protokol konuşmaları başlıyor. Umarım uzun sürmez temennisindeyiz!
(III)

Sahne belgesel yapımcısı Cine5 Medya Grup Başkanı Sayın, Orhan Seyfi Güneri’n;
Güner; Sezai Karakoç’un edebi yönünün yanı sıra bir düşünce insanı olduğunu, belgeselle yeni neslin de Sezai Karakoç ve onun düşüncesini tanımasını amaçladıklarını belirtip katıda bulunanları sayarak teşekkür ediyor.

Sahne Tarım Bakanı Sayın, Mehdi Eker’in;
Sayın Mehdi Eker, Sezai Karakoç’un Türk modern şiirinin temel taşlarından biri olduğunu, birçok imgenin Karakoç ile hayatımıza girdiğinden bahsedip; Karakoç’un aynı zamanda bir mütefekkir olduğuna dikkat çekiyor. Belgeselin onun sağlığında yapılmasının sevindirici olduğunu söyleyip; ikinci yeninin en önemli şairlerinden birinin Karakoç olduğunu belirterek sahneyi terkediyor.

Sahne, İçişleri Bakanı Sayın, Beşir Atalay’ın;
Atalay sözlerine, okul yıllarında Sezai bey’in eserlerinin hayatına nasıl yön verdiğinden bahsederek başlıyor. Masumane bir ses tonuyla “Keşke bu gece aramızda olsaydı” diyerek sözü demokratik açılım sürecine getiriyor. “Bugün bir açılım yürütüyorsak, Sezai Karakoç’un büyük düşüncesinin bunda çok büyük payı vardır” diyerek salondan büyük bir alkış almayı başarıyor. Karakoç’un bir medeniyet insanı olduğunu belirten Atalay, “Şiiri de o medeniyetin bir parçasıdır” diyerek, Sezai Karakoç’un kendi kuşakları üzerinde büyük emeği olduğunu ve kendisine minnettar olduklarını vurgulayıp sahneden ayrılıyor.
(IV)

Ve Asıl Sahne. Hayat Sahnesi: Sezai Karakoç Sahnede;
Sağanak şimdi başlıyor!
Ölü ruhlara Sezai Karakoç’un diriliş ruhunu üfleyen, büyük mütefekkir Sezai Karakoç’un hayatını ve mücadelesini anlatan gün doğmadan belgeseli başlıyor.
Kapatın ışıkları gün doğuyor!
Belgesel değil bu izlediğimiz; koca bir hayattır baylar. Mücadele, zorluklar, yoksunluk ve yoksulluk içinde inşa edilmiş bir tefekkür kalesidir! Islanmayı becerebilirsek, sağanak sağanak Sezai Karakoç dolacak ufuklarımıza. Diriliş ruhu yağacak kurak bedenlerimize, ruhlarımıza.
İlk sahne…
Modern hayatın nasıl mutsuz ruhlar türettiğine vurgu yapılıyor. Melancholy Man-The Moody Blues isimli şarkı eşliğinde beton binaların ve asfalt yolların çocuklarının çaresizliğini anlatan ve hiçliğin ortasında kalmış koca bir insan! Çaresiz medeniyet, özünden kopuk toplum! Koca bir geçmişini batının fermanlarına teslim etmiş, ruhuna ilmek geçirilmiş idamlık inanç!
Çocuk, Muhammed Sezai olarak ikinci dünya savaşının ortasında doğuyor, nüfus müdürlüğünde adı yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak zabıtlara geçiyor. Parasız yatılı okulda ekmeğin karneyle alındığı, siyasi çalkantıların, darbelerin, ülkenin sokaklarında tank yürütülen kara günlerin ortasında büyüyor! Sezai Karakoç oluyor sonra… Acıyla yoğruluyor, inançla pişiyor insanlık adına duaya duruyor, şiir yazıyor, fikir üretiyor kanını mürekkep yapıp kalem oynatıyor!
Çocuk yavaş yavaş ölüyor! Bin yıldır giydiği şapkası devrim kanunlarının bıçağıyla ikiye bölünüyor… Annelerin gözü yollarda “sağ salim eve dönsün” bekleyişleri ömür çürütüyor. Babaları sokak ortasında öldürülen bütün çocukların kardeşi oluyor çocuk! Kazandığı okulun çileli yollarını Büyük Doğu okuyarak arşınlıyor. Yatılı okuyup parasız büyüyor. İlahiyat okumak isterken burslu olduğu için siyasal bilimler fakültesini kazanıyor. İkinci yeninin en önemli şairlerinden Cemal Süreyya’yla dünya görüşü aynı olmasa bile zeki olduğu için sıkı arkadaşlık kuruyor. O’na, evleri balkonsuz yapan mimarların ellerini öptüğü mektuplar yazıyor. Samanyolu’nda vebaya bulaşıp, hızırla 40 saat geçiriyor! Dergilere müstear isimle şiir yolluyor, Necip Fazıl’la tanışıyor. O öldüğünde içinin yangınını boğazın dalgalarında avutuyor.
Çocuk adam oluyor. Müfettiş oluyor çocuk! Anadolu’yu dolaşıyor, tren yolculuğunda yanında oturan tanımadığı birinden abisinin cenazesinin kaldırdığını öğreniyor. Gözyaşlarını trenin kül rengi vagonlarına akıtıyor. 24 Yaşında annesini kaybediyor çocuk! Otuzunda babasını.
Yangın büyüyor. Savaşlar, işgaller, darbeler, modern hayatlar, batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin ortadan kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu içini yanardağ gibi eritiyor çocuğun!
Yangın kül olsun istiyor çocuk. Gül olsun, gün doğsun istiyor….
Ümmete koşuyor, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşuyor.
Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe gün doğumlarına, dağlara koşuyor!
Çocuk içinden çıkamıyor, içinden çıkılmaz dünyanın çarklarına çomak sokup duruyor. Yargılanıyor, yılmıyor. Parasız kalıyor, umursamıyor!
(V)

Şimdi biz; etinden kemiğinden koca bir medeniyet inşa etmek için ömrünü adamış, bilerek ya da bilmeyerek binlerce insanın hamuruna maya olmuş büyük bir düşünce adamından, tefekkürün kalesinden bahsediyoruz öyle mi?
Belgeselin yönetmenin de vurguladığı gibi, Sezai Karakoç’un hayatının sadece kıyısına bulaşmış belgeseli izlerken hangi yanına el atsam acının çürümüşlüğünü avuçluyor, bir şairin cesaretiyle irkiliyorum! Hangi şiirini dinlesem dirilişin rüyasını görüyorum! Aşkın sonsuzluğunu… Leyla’nın masumiyetini.
Sezai Karakoç’un hangi dağına çıksam Peygamber’in Hira’sına giriyorum! Hangi semtine uğrasam birlik için ömür tüketmiş bir dervişle karşılaşıyorum! Hangi şehrine varsam boy vermiş bir çınarın gölgesinde soluklanıyorum.
En umutsuz, en parasız her şeyin en berbat olduğu günlerde bile, edebiyat, şiir ve toplum şekillendirme için verilen mücadelelerin nasıl başarıldığına tanıklık ediyorum. Umutsuz olmamam, diriliş felsefesini kendi içimden başlatarak topluma yayma fikrinin ne kadar gerçek olduğunu kavrıyorum.
Şimdi ben bu belgeseli izlerken elinde poşetle, eski bir ceket ve kalın gözlükleriyle Çağaloğ’lu sokaklarında, kalabalıkların arasında koca bir ulusun en önemli toplum mimarlarından birinin, beton binaların arasında nasıl heybetli durduğuna şahit oluyorum. Mücadele, emek, azim ve inanç hamurundan doğan bir çocuğun İslam medeniyetine, yok oluştan yeniden var oluşa, yeniden nasıl toparlanacağına dair koca bir hayatını önüme serip hiçliğimin farkına varıyorum!
Ya bu belgesel bitince?
Eve, sokağa, trafiğe, işlerimize, rütbelerimize, köşelerimize, balkonlu evlerimize döndüğümüzde rahat ölebilecek kadar hamurumuza Karakoç damıtmış olabilecek miyiz?
(VI)
Belgesel hakkında ve geceyle ilgili kanaatimce hoş karşılamadığım noktalarda var elbet. En azından Sezai Bey’in kıyılarında dolaşıp bana yukarıda yazdıklarımı düşündürdüğü için teşekkür ederek; yiğidi öldürmeden hakkını vererek onları da sırlamak isterim;
— 2010 Avrupa Kültür başkenti İstanbul’da, Sezai Karakoç belgeseli gala gecesinde Kültür Bakanı, Milli Eğitim Bakanı ve Büyükşehir Belediye Başkanı mutlaka bulunmalıydı.
—Belgeselin metinleri ve anlatış biçimi daha yalın, akılda kalıcı, daha bireysel yıldız metinlerden oluşabilirdi. Mesela Sayın Şaban Abak beyin anlattığı “Siz sınırların birleşmesinden bahsediyorsunuz fakat Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ediyor” diyen bir öğrenciye, Sezai Beyin ifadeleriyle “Evet, Hatay Suriye’nindir! Hatta Ankara ve Konya’da Suriye’nindir. Nasıl Şam, Bağdat bizimse” gibi metinler…
—Belgeselde yapılan röportajlar daha çok akademisyen çevreden seçilmişti. Örneğin, Mehmet Şevket Eygi, Sezai bey’in Siyasal bilgiler fakültesinden arkadaşı olduğu halde belgeselde röportajı yapılmamıştı. Üstelik sınıf arkadaşı olduğu bizzat belgeselin içinde belirtiliyordu. Kısaca; Sezai bey’i anlatacak hepimizin çok yakından tanıdığı birçok edebiyatçı ve şaire mikrofon uzatılmamış ve daha çok akademisyenler ve politikacılardan oluşan ve derinliği olmayan yüzeysel röportajlar yapılmıştı.
— Tmsf Başkanı Sayın Ahmet Ertürk’le muhtemelen yapımcı şirketin Tmsf elinde olması nedeniyle bu belgeselde Sezai Bey hakkında röportaj yapılması bence belgeselin en kötü fikriydi.
——Monaroza Şiiri’nin belgeselde aslından çok uzak bir muhteviyatla anlatılması, hatta aşk şiiri olduğunun neredeyse reddedilmesi, böyle görenlere ciddi eleştiriler getirilmesi doğrusu şiire ve belgeselin ciddiyetine gölge düşüren bir başka yanılgıydı. Baş harflerini alt alta okuduğumuzda bile muazzez yazan bir şiirin neden bu kadar yüzeysel bir yargıyla geçildiğini anlayabilmiş değilim. Evet, Sezai bey’in leyla’sının masum olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Ve yine hepimiz biliyoruz ki Monaroza müthiş bir aşk şiiridir ve Sezai Karakoç’u popüler tabirle “sadece bizim mahallenin değil, karşı mahallenin çocukları da” bu şiirle tanımıştır.
Neden Sezai bey’in âşık olmasını yadırgarız anlayamadım! Pekâlâ, âşık olup herkes gibi aşk şiirleri yazabilir. Bundan kaçmanın, bu kompleksi kuşanmanın bir anlamı yok!
—Belgeselin tekrar görüntüler çok fazlaydı. Tren yolculukları çok sıkıcı ve baş döndürücü uzun sahnelerdi. Belgesel boyunca birçok aynı görüntü seslendirmelerin altına tekrar tekrar yerleştirilmişti.
—Belgeselin seslendirmeleri başarılıydı. Yine de Sezai Bey’in en meşhur şiirlerini seslendiren kişilerin yüzlerini görmeseydik daha iyi olurdu.
Kısaca; Türk edebiyatının büyük ismi Sezai Karakoç’un hayatını, mücadelesini ve düşüncesini anlatan “Gün Doğmadan” belgeseli gala gecesi böyle geçti.
110 dakikalık belgesel davetliler tarafından ayakta alkışlandı. Benim âcizane gözlemlerim ve belgeselin bana düşündürdükleri ise bunlardı.
Teşekkür:
Çıkışta Albaraka Türk sponsorluğunda dağıtılan Sezai Karakoç’un Gün Doğmadan şiir kitabı güzel bir hediyeydi. Tabi Üsküdar Çınar altında Âdem Turan, Nurettin Durman ve Mustafa Özçelik’le içtiğimiz çay ve hediye edilen Şairlerin Gazze’si kitabıda…
Sezai Karakoç Hakkında:
1933’de Diyarbakır/Ergani’de doğdu. İlkokulu Ergani’de, ortaokulu Diyarbakır ve Maraş’ta, liseyi Gaziantep’te okudu. Lise sonda Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı. Burslu öğrenci olarak girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1955’de bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1967 yılında İslamın Dirilişi ve Yazılar adlı kitaplarından dolayı yargılandı. Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam, A dergilerinde deneme ve şiirler, Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete’de fıkra yazıları yayımlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960’ta iki, mart 1966 – mart 1967’de oniki, ekim 1969 – ocak 1971’de onaltı sayı olmak üzere Diriliş dergisini yayımladı. 1974’ten itibaren düzenli olarak 18 sayı yayınlanan, 1976’dan itibaren gazete biçiminde çıkan Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biri oldu. 1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 arası altı yıl haftalık olarak yayımlanmıştır. Diriliş Dergisi, gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sayıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir. 1990 Diriliş Partisi’ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar da bu partinin genel başkanlığını yürüttü.
(kaynak belirtilerek alıntılanıp paylaşılablir)
Nurdal Durmuş
nurdaldurmus@gmail.com
|
|
Son Yorumlar