| |
Şub 17

12 Haziran seçimlerinin üstünden yaklaşık 8 ay gibi bir süre geçti. Herkesin büyük bir heyecanla beklediği ve bütün siyasi partilerin seçim meydanlarında vadettiği yeni anayasa ve bu eksende yaşanabilir bir ülke olma arzusu, şimdilik kısır tartışmalara kurban edilmiş ve kursağımızda bırakılmış görünüyor.
Seçimlerin hemen ardından büyük beklentilerle işbaşına gelen hükümete ve Türkiye’nin güç kazanmasına karşı direnen güçlerin, 8 aydır yeni anayasa yapım sürecini ve toplumun sorunlarını çözme azmini nasıl başka yönlere sevk edip bir türlü asıl fotoğrafa baktırmadığını ve zaman kaybettirdiğini üzülerek izlemekteyiz. Ergenekon, Balyoz, şike, PKK, KCK, cemaat vs. gibi tartışmaların ortasında hızla akıp giden zaman ve bir türlü sırası gelmeyen yeni anayasa.
Elbette artık herkes kopan bu fırtınanın devletin cuntacıları, yabancı devletlerin kontrolündeki bürokrasiyi ve kontrolsüz güçlerini tasfiye operasyonundan kaynaklandığın farkında.
Son MİT soruşturması ve Oslo görüşmelerinin sızdırılması da bu doğrultuda değerlendirilmesi gereken önemli konulardan. Elbette Arap Baharı, Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun politikasının iflası ve Arap Baharında El-Kaide diye dünyaya yutturulan bu koca örgütün hiç sesinin çıkmaması da iyi okunmalıdır. Lâkin konu çok dağılmasın.
Hakan Fidan’la MİT’te başlayan yeni süreç, çok açık ki milli değerlimizle barışık uluslararası konumumuzu, gücümüzü ve “açık/gizli” düşmanlarımızı iyi tanımlayan bir ekibin yöneteceği nitelikli ve zorlu bir süreçtir. Bu ekibin öncelikli olarak içerisine sızmış, özellikle dış istihbarat kurumlarının ve askeri cunta destekçilerinin kontrolünden kurtulup darbe süreçlerini, Ergenekon izlerini bünyesinden temizlemek, demokratikleşme çabalarına katkı sağlamak ve adı milli olan bu teşkilatı gerçekten millileştirme gibi zor bir görevi var. Dolayısıyla Hakan Fidan’ın bu perspektifi iyi okuduğu ve değişen dünya dengelerine getirdiği farklı ve gerçekçi bakış açısının, birilerini rahatsız etmesi son derece olağandır. MİT’in başına geldiği günden beri çeşitli komplolarla bu görevden el çektirilmeye çalışılması, İsrail’in Fidan çekincesi gibi manşetler atılması, Fidan’ın istihbarat teşkilatını vizyon ve yönetim biçimiyle farklılaştırıp dünya çapında kabul gören, saygın bir kurum haline getirilme hedefine engel olmak olarak da okunabilir.
Lâkin her şey kâğıt üstünde yazıldığı kadar kolay işlememektedir. “Artık bu ülkede Ergenekon damarı tıkanmıştır.” dediğimiz noktada birilerinin geçmişte başarılı olduğu ve günümüzde de gerçekleştirmek istediği kirli planları gerek medya gerek kara propaganda yöntemiyle masum gösterilmeye çalışılmaktadır. Zihnimizi asıl fotoğraftan uzaklaştırıp ülkenin özgüven kazanmasını, kurumlar arası iletişim ve işbirliğini engelleyen; sivilleşmenin önünü tıkayan bu süreç ne zaman sona erer, şimdilik bilemiyorum. Ama bu zihin kontrol mekanizmasının Türkiye’nin temiz toplum olma ve şeffaflaşma çabalarıyla tasfiye ettiği derin yapıları halk nezdinde suçsuz göstermeye çaba harcadığı ‘gazeteci, subay, akademisyen, işadamı’ gibi sıfatlarını ön plana çıkartıp haksızlık yapıldığını empoze etmeye çalıştığı aşikârdır.
Zamanında Türkiye’yi İran’la düşman etmek isteyen güçlerin Uğur Mumcu suikastını İran destekli yapılmış göstermeleri… Cuntacı derin yapı tarafından kurulup birçok faili meçhul cinayetlerde ve toplum algısının değişmesinde kullanılan Hizbullah örgütünün işi bitince yine bu yapı tarafından tasfiye edilmesi… Sivas katliamı olarak bilinen olaylardaki istihbarat oyuncularının rolü, yapılan darbe planlarında açığa çıkan gerçekler… Danıştay saldırısı ve hemen arkasından yapılan açıklamalar, hâlâ zihnimizi kendi kontrolünde tutmayı amaçlayan bir mekanizmaya işaret ediyor.
Bu mekanizma toplumun Kürt meselesini çözmesini istemeyen, İsrail şımarıklıklarına ve zulümlerine göz yumulmasından yana tavır alan ve İsrail’î her zeminde koruyan; İran’la müttefik olunmasını, kendilerince düşman ilan ettikleri maneviyatın güçlenmesini istemeyen mekanizma. Türkiye’de Alevî-Sünni, Kürt-Türk, Laik-Müslüman çatışmasını çıkarmak, darbeye zemin oluşturmak için uydurdukları ve hayata geçirdikleri tüm pis işleri başkalarının üstüne atan mekanizma. 28 Şubat öncesi kirli oyunlarıyla topluma yapay şeriat korkuları yayan, “İnternet Andıç”larını hazırlayan, başbakanın “Dindar nesil yetiştirmeli…” sözüne karşı çıkan mekanizma. Bu toplumun hamurunu kabullenmeyen ve demokrasinin sadece kendi iktidarlarını meşru kılmak için kullanılabilecek bir araç olduğunu düşünen bir mekanizma. Hakan Fidan ve MİT’in yeni yapılanması, bu kirli mekanizmayı saf dışı bırakmayı hedefleyen engin bir anlayışa sahip gibi görünüyor.Elbette bu kadar kötürüm ve köklü bir mekanizmayla mücadele, ne yeni MİT, emniyet ne de hükümet için kolay olmayacaktır. Yine de şimdiye kadar bu mekanizmanın en önemli aktörlerinden biri olan medyanın kirli enformasyonlarına inanarak birçok felaketi kabullenmek zorunda kalmış bu toplum iyi toparlanmaktadır, diyebiliriz.
Artık toplum dinamikleri kimsenin gizleyemeyeceği bir enformasyonla yönetilen, hiçbir şeyin saklı kalmadığı bir zemine taşınıyor. Başbakanın bu konuda kurumlar içerisindeki çürük elmalarla olan mücadelesi ve kim olduğuna bakılmaksızın herkese dokunabilmesi, bu derin yapıya soruşturma açan savcılara verilen güven ve destek, elbette çok önemlidir.
Günümüze gelirsek PKK ile devlet arasında MİT aracılığıyla yapılan görüşmeler, terör örgütün silah bırakacağına olan inancı artırmış; KCK yapılanmasına göz yumulmasına neden olmuştu. Fakat KCK örgütlenmesini tamamlamak için zaman kazanan örgüt, Silvan olayıyla devlete verdiği sözünü bozmuş, hükümetse bir nevi aldatıldığını anlamıştı.
Devlet kurumlarında yapılan temizlik operasyonları nedeniyle iyice zayıflayan ve PKK’nın Türkiye’nin başına bela olmaya devam etmesini isteyen güçler, Oslo görüşmelerini medyaya sızdırmış; Türkiye’nin KCK ve PKK olayı ekseninde yeniden eski tekniklere dönülmesini, dolayısıyla işin bitmemesini istemişti. Oslo görüşmelerinin sızdırılması, bir nevi Hakan Fidan’a ilk darbeyi vurma planı gibi algılanabilir. Fakat müzakerenin güven ve sonuç ekseninden uzaklaştığını gören istihbarat, genelkurmay ve sivil irade yine eski yöntemlerle, fakat yeni bir taktikle ağır kış koşulları dâhil her şartta operasyon yapma ve terör örgütüne nefes aldırmayacak bir taktikle işin üstesinden gelmeye başlamıştı. Kurumlar arası iletişim, istihbarat paylaşımı; derin yapılanmanın ve dış güçlerin istihbarat üzerindeki etkisinin zayıflaması, PKK içerisinde derin bir çözülmeye neden oluyordu. Siyasi müzakerelerde zaman kaybedildiğini ve sonuç alınamayacağını gören Türkiye, PKK’nın alışık olmadığı bu yeni ve sert askeri yöntemlerle örgütün kolunu kanadını kırmış, şehir yapılanmasını iğdiş etmiş; sonunda örgüte hareket alanı bırakmamıştı. Artık örgüt ve dış istihbarat servislerinin PKK’nın bitişini önleyecek yeni bir hamle yapmasının zamanı gelmişti. Yapacak tek şey vardı, o da “Devlet halkını bombaladı!” manşeti attırmak. Bunun için Uludere olayında, istihbarat içerisinden temizlenmemiş, dış kaynaklı personelin yanlış yönlendirmesiyle PKK tarafından bizzat kullanılan ve kurban edilen köylüler, -35 vatandaş-, jetlerle bombalanarak öldürülmüş, bu ölümler kolu kanadı kırılan örgüte derin bir nefes aldırmıştı. Devletin operasyonel anlamda alanını daraltmayı hedefleyen bu kirli plan tutmuş gibi gözüküyordu. PKK hedeflerine anında müdahale edilememesi, örgütün aktif operasyon kabiliyetini artırması anlamını taşıyordu. Devletin her aldığı istihbaratı bir sürü formaliteyle uğraşarak onaylatması, onaysız hedef vuramaması, örgütün toparlanmasını sağlayacaktı. Evet, bunun için örgüt 35 vatandaşımızı bombalatmıştı, ama olsundu! Lâkin bu plan, hükümet tarafından iyi okundu ve bu oyunu bozacak karşı bir hamle geliştirerek hiçbir şey sorgulanmadan olay kabullenilerek “Hata yaptık!” itirafında bulunulup tazminat ödendi. Kaymakama yapılan saldırıya, PKK’yı temsil eden renkte örtülere sarılarak gömülen insanlara ve o saatte katırlarla o dağlarda bu insanların ne yaptığı sorgulanmadan belki de siyasi bir risk alınarak PKK’nın bu hamlesi de bozulmuştu.
PKK ve istihbarat içerisine sızmış cuntacılar ve yabancı servis ajanlarının yeni alternatifi; kurumlar arası bir denge çatışması, cemaat-iktidar çatışması, istihbaratın içerisinin boşaltılması, şeffaflaşmalı tartışmalarıyla yeni MİT’in saygınlığına gölge düşürmekti.
KCK kirli eylemlerinde ‘MİT bizzat görev almıştır’ teziyle kaybetmekte oldukları istihbarat kalesini Hakan Fidan gibi birinden kurtarmayı denemeye ve yeni anayasaya sıra gelmemesi için bir sürü hamle yapmaya var güçleriyle devam ediyorlar. Büyük resme bakıldığında MİT’in örgüt içine sızmış istihbaratçılarının suça bulaştığı varsayımıyla (Zaten örgüte başka nasıl sızılır?) soruşturma açmak ve işi Hakan Fidan’a, oradan hükümete vardırarak ‘KCK’yı devlet kurdu, yönetti, suçlu başbakandır’ gibi bir mecraya çekme planı da yatıyor olabilir. Savcılar görevlerini yaptıklarını sanırken, belki de örümcek gibi her yanımızı sarmış bu ağın bir parçası olduklarını fark etmiyorlardır, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa artık son hamlesini yaparak Türkiye’ye şah çeken cunta, dış kaynaklı istihbarat örgütleri ve PKK’nın mat olacağı gerçeğidir. Hakan Fidan ve ekibinin MİT’i olması gerektiği kadar sivilleştirmesi, stratejisini “Devlet adına kurşun yiyen de atan da şereflidir.” gibi bir faşizan bakış açısından kurtararak vizyonunu günümüzün uluslararası politika dengeleri ve toplum hassasiyetleri üzerine kurgulaması şarttır.
Umarım devlet, ordu, istihbarat, yargı, polis ve bürokrasi içindeki çürük elmaları ayıklayıp toplumla barışma yolundaki yürüyüşünü ısrarla devam ettirir. Kirli senaryoların, pis oyunların, darbelerin son bulduğu yeni bir toplum ve yeni bir anayasayı konuşmaya başlar ve bütün bu kirli senaryoları geride bırakırız.
Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Şub 07

Çocukluğumda dünyanın son sözünün kıyamet olduğunu öğrenmiştim.
Bana kıyameti annem öğretmişti.
“Kıyamet dünyanın sadece son günü değil, aynı zamanda dünyanın son sözüdür.” demişti.
O gün bugündür dünyanın son sözünü söyleyeceği güne ömrümün “muhtemelen” yetmeyeceği ümidiyle korkularımı azaltıyorum.
Henüz çocuktum, 80 darbesi olmuş. Sağ-sol çatışmalarında akrabalarımız birbirlerini, köylerde kendilerince kurdukları komitelerin idam sehpalarına gönderirken 3 yaşındaymışım. Kardeş kardeşe kurşun sıkıyor, ne olduğunu kimsenin bilmediği korkunç zamanlar yaşanıyor, korkular hayatı işgal ediyormuş. Evlerde gaz lambaları erkenden söndürülüp hedef olmaktan kaçınılıyormuş. O yaşta farkında değildim, ama o tedirginlik beni de çok etkilemiş. Anneme kendimi bildiğim gün o kara yılları sorduğumda “Dünyanın son sözü söylediği gün, kardeş kardeşi tanımaz oğlum, herkes kendi derdine düşer; korkma!” diyerek beni teselli ettiğini öğrendim.
90’lı yıllar, gurbetteydim. Yokluk, yoksulluk ve kimsesizlik üçgeninde ergen bunalımlar kuşanıp şefkate muhtaç bir çocuk gibi garip bir şekilde evimi özlüyordum: Ailemi. Dünyanın son sözünün bir insanın evini özlemesi olduğunu düşünüyor; hiç kavuşamayacağım diye çok korkuyordum. Benle birlikte her şey hızla büyüyor, değişiyor ve kendime ait bir hayatımın olduğunun farkına varıyordum.
Çocukluğumun ilk yıllarında farkında olmadan atlattığım o korkunç fırtına, gençliğimin ilk yıllarında da yeniden yaşamımı kuşatmaya başlamıştı. Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin kara 28 Şubat’ını yaşamıştım. Bir köşe yazısı okuduğum için DGM’de yargılanmış, çalıştığım kurum “irtica” yaftasıyla takibe alınmış, uyduruk bahanelerle kapatılmıştı. İşsiz kalmıştım. Dünyanın son sözünün işsiz kalmak olduğunu düşünüyordum: İşlemediğin bir suçtan dolayı yargılanmak.
Annem, “Hayır oğlum, hayır! Dünyanın son sözü kimseyi yargılamaz. Dünyanın son sözünde sadece senin değil, hiç kimsenin işi yoktur. O gün, bütün yargılamaların bittiği, değiştirecek hiçbir şeyin kalmadığı gündür. Korkma!” diyordu.
2000’li yıllarda da değişen bir şey yoktu. Irak’ta milyondan fazla insan ölmüş, koca bir ülke iliklerine kadar iğdiş edilmiş; altyapısı, üstyapısı, geleneği, geleceği, dini, yaşam modeli, kültürü kökünden kopartılmıştı. Milyonlarca insanın ölümü, dünyanın son sözüydü; emindim.
Annem, “Hayır oğlum, dünyanın son sözü bir ülkenin işgali değil, bütün kâinatın işgalden kurtulmasıdır. Korkma!” diyordu.
Annem, ‘korkma’ dedikçe nedense bu amansız fırtına beni alıp daha korkunç girdaplara sürüklüyordu. Bazen Tahrir Meydanı’nda buluyordum kendimi, bazen Srebrenica’da atıyordu kalbim. Bazen Libya’da “Özgürlük!” diye bağırıyordum kendimce, bazen Amerika’ya küfrediyordum. Bazen Batı’dan, bazen Orta Doğu’dan, bazen Doğu’dan nefret ediyordum. Özellikle politikacılardan… Lânet!
Bazen bir şarkı yüzünden seviyordum nefret ettiklerimi.
Dünya içimde son sözünü söylemeden aklım, koca bir karmaşada boğuluyordu.
En çok düşündüğüm şey, ne düşünmem gerektiği oluyor; kitaplarla hayat karıştırmaktansa aklımı karıştırıyordum.
Önce Arap baharına inanıyor, sonra Suriye’ye neden bahar gelmediğine kahrediyor, en sonunda gerçekleri görüyordum.
Irak’ta bir milyondan fazla insanın ölümü bir petrol uğrunaydı.
Libya’da koca bir ülkenin altın üstüne getirilip bahar geldi denmesi silah ticaretiyle ekonomi kurtarmak uğrunaydı.
Suriye’de her şey göz yumulması, ne uğrunaydı acaba?
Anneme şunları sormalıydım!
Dünyanın son sözünü, Kandil gecesi camide şerbet dağıtan teyzeleri vuran kurşunlar söylemedi mi?
Sokaklarda yürüyen tanklar…
9 ayda 5 binden fazla insanı öldüren Esad söylemedi mi?
Son sözünü reel politikalar üzerine kurgulayan lanet politikacılar söylemedi mi?
Çıkar savaşları…
Diktatörler…
Doğu Batı Kuzey Güney söylemedi mi?
Şam, Halep, Lazkiye, Humus, Palmira…
Emevi Camisi, Hikâyeci Kahvesi, Bab’ül Faraç…
Katliam, acı, göç, gözyaşı söylemedi mi?
Kahretsin, bütün güzel şeyleri yok ediyorlar!
Tamam, biliyorum dünyanın son sözünü kıyamet söyleyecek anne!
Ama insanın, insanlık için söyleyeceği son bir söz yok mu?
Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
web : http://www.nurdaldurmus.com
Oca 23

Bu satırları yağmurlu bir pazar akşamı yazıyorum.
Monna Rosa tartışmalarından sonra bir kere daha büyük mütefekkir Sezai Karakoç’un hayatını konu alan “Gün Doğmadan” belgeselini izlemekteyim.
Belgesele odaklanmalı ve Sezai Karakoç’u bir kez daha keşfe çıkmalıyım. Zorluklarla, yoksullukla ve yoksunlukla mücadele içinde inşa edilmiş bir hayatın kısır tartışmalarla öldürülmesine izin vermemeye kararlıyım.
“Gün Doğmadan” belgeselini yağmurlu bir pazar akşamı izleyince nedense Sezai Karakoç’u yağmura benzettim.
Sonra umut…
Islanmayı becerebilirsek, sağanak sağanak Sezai Karakoç dolacak ufuklarımıza. Diriliş ruhu yağacak kurak bedenlerimize, ruhlarımıza.
İlk sahne.
Modern hayatın nasıl mutsuz ruhlar türettiğine vurgu yapılıyor belgeselin ilk sahnesinde. “The Moody Blues’un Melancholy Man isimli şarkısı eşliğinde beton binaların ve asfalt yolların çocuklarının çaresizliğini anlatan ve hiçliğin ortasında kalmış büyük bir insan… Çaresizlik batağında medeniyet… Özünden kopuk, koca bir geçmişi Batı’nın fermanlarına teslim etmiş toplum; ruhuna ilmek geçirilmiş idamlık inanç…
Çocuk, Muhammed Sezai olarak II. Dünya Savaşı’nın ortasında doğuyor, nüfus müdürlüğünde adı yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak kayıtlara geçiyor. Parasız yatılı okulunda ekmeğin karneyle alındığı, siyasi çalkantıların, darbelerin, ülkenin sokaklarında tank yürütülen kara günlerin ortasında büyüyor. Sezai Karakoç oluyor sonra. Acıyla yoğruluyor, inançla pişiyor, insanlık adına duaya duruyor, şiir yazıyor, fikir üretiyor, kanını mürekkep yapıp kalem oynatıyor. Çocuk yavaş yavaş ölüyor…
Bin yıldır giydiği şapkası devrim kanunlarının makasıyla ikiye bölünüyor. Annelerin gözü yollarda; “Sağ salim eve dönsün!” duaları ile bekleyişlerle ömür çürütüyorlar. Babaları sokak ortasında öldürülen bütün çocukların kardeşi oluyor Sezai.
Kazandığı okulun çileli yollarını “Büyük Doğu” okuyarak arşınlıyor. Yatılı okuyup parasız büyüyor. İlahiyat okumak isterken burslu olduğu için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini tercih ediyor. İkinci yeninin en önemli şairlerinden Cemal Süreyya’yla sıkı arkadaşlık kuruyor. Ona, evleri balkonsuz yapan mimarların ellerini öptüğü mektuplar yazıyor. Samanyolu’nda vebaya bulaşıp, Hızır’la 40 saat geçiriyor. Dergilere müstear isimle şiir yolluyor, Necip Fazıl’la tanışıyor. Necip Fazıl öldüğünde içinin yangınını Boğaz’ın dalgalarında soğutuyor. Çocuk büyüyor, adam oluyor. Müfettiş oluyor çocuk.
Anadolu’yu dolaşıyor, tren yolculuğunda yanında oturan tanımadığı birinden abisinin cenazesinin kaldırdığını öğreniyor. Gözyaşlarını trenin kül rengi vagonlarına akıtıyor.
24 Yaşında annesini kaybediyor çocuk. Otuzunda babasını. Yangın büyüyor.
Savaşlar, işgaller, darbeler, Modernizm, Batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu içini yanardağ gibi eritiyor çocuğun.
Yangın kül olsun istiyor çocuk. Gül olsun, gün doğsun istiyor.
Ümmete koşuyor, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşuyor.
Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe gün doğumlarına, dağlara koşuyor…
Çocuk içinden çıkamıyor, içinden çıkılmaz dünyanın çarklarına çomak sokup duruyor. Yargılanıyor, yılmıyor. Parasız kalıyor, umursamıyor.
*
Sezai Karakoç’un hayatının sadece kıyısına bulaşmış bir insan olarak bile, o koca hayatın hangi yanına el atsam acının çürümüşlüğünü avuçluyor, bir şairin cesaretiyle irkiliyorum.
Hangi şiirini dinlesem dirilişin rüyasını görüyorum. Aşkın sonsuzluğunu. Leyla’nın masumiyetini.
Sezai Karakoç’un hangi dağına çıksam Peygamber’in Hira’sına giriyorum. Hangi semtine uğrasam birlik için ömür tüketmiş bir dervişle karşılaşıyorum. Hangi şehrine varsam boy vermiş bir çınarın gölgesinde soluklanıyorum.
En umutsuz, en parasız, her şeyin en berbat olduğu günlerde bile edebiyat, şiir ve toplum şekillendirme için verilen mücadelelerin nasıl başarıldığına tanıklık ediyorum.
Şimdi ben oturduğum yerden bu satırları yazarken; elinde siyah bir çanta, eski bir ceket ve kalın gözlükleriyle Cağaloğlu sokaklarında, kalabalıkların arasında koca bir ulusun en önemli toplum mimarlarından birinin beton binaların arasında nasıl heybetli durduğuna şahit oluyorum.
Emek, azim ve inanç hamurundan yoğrulan bir çocuğun, İslam medeniyetinin yok oluştan yeniden doğuşuna, nasıl toparlanılacağına dair mücadelesinin mahsulü koca hayatını önüme serip hiçliğimin farkına varıyorum.
Ya bu satırları bitirdiğimde?
Ya yağmur dindiğinde…
Eve, sokağa, trafiğe, işlerimize, rütbelerimize, köşelerimize, balkonlu evlerimize döndüğümüzde rahat ölebilecek kadar hamurumuza Karakoç damıtmış olabilecek miyiz?
“Siz sınırların birleşmesinden bahsediyorsunuz, fakat Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ediyor.” diyen bir öğrenciye, “Evet, Hatay Suriye’nindir. Hatta Ankara ve Konya’da Suriye’nindir. Nasıl Şam, Bağdat bizimse…” cevabını veren bir mütefekkirin sınırsız müslüman çoğrafya hayâline nasıl kalın sınırlar çizdiğimizi kendimize nasıl izah edeceğiz?
Şimdi biz; etinden kemiğinden koca bir medeniyet inşa etmek için ömrünü adamış, bilerek ya da bilmeyerek binlerce insanın hamuruna maya olmuş büyük bir düşünce adamından, tefekkürün kalesinden içine masum leylası’nı gömerek kendini topluma adamış bir bahsediyoruz öyle mi?
*
Belgesel bitti, aklımda türlü sorularla Mona Roza.
Âh Monna Rosa, Türk şiirinin en görkemli “imkânsız aşk” şiiri…
Âh Monna Rosa, yokluğuyla varlığını koruyan giz.
Şimdi neden sahneye çıktın?
İçimizdeki derin saygıyı, muhabbeti; gizemini neden öldürdün?
Cemal Süreya’nın “Elinde bir kitapla görmedim. Şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu.” dediği gerçek Monna Rosa’yla neden tanıştırdın bizi?
Oysa biz seni “Monna Rosa” şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömen Sezai Karakoç hatırına çok sevmiştik.
Sonuçta hepimiz bu sırrın yarısını bilirdik ve o sırrın diğer yarısını aklımızda, kalbimizde tamamlardık. Monna Rosa’yı gördük, duyduk ve sırrın tamamına vakıf olduk. Aklımızda ve kalbimizde tamamladığımız o büyülü gizi yok oldu!
İyisi mi hep birlikte boş verelim Mona Roza’yı.
Hayat Sahnesinde Monna Rosa değil hep Sezai Karakoç vardır!
Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Ara 22

Bücürüğüm…
Kötü bir çocukluk geçirdim.
Kurbağalarla uyudum.
Dünya dönerken başım da çokça döndü.
Kimsenin oyun arkadaşı değildim.
Sonra büyüdüm.
İşin doğrusu kızlar da beni sevmezdi.
Kimse sevmezdi
Kaç kişi tarafından reddedildim, itilip kalkıldım hesabını bilmiyorum.
Gururu incinmiş, aşağılanmış, deliye dönmüş, kendini kanıtlamaya çalıştıkça dışlanmış durmuşum.
Bakmayın Bruni ile takıldığıma falan, zaten o da yanımda durunca benden daha çok ilgi görüyor.
Kurbağalar bile öpmez beni.
Ne yapayım
Ben de meydan okudum,
Slogan attım, boyuma posuma ona buna bakmadan aynalarla konuştum.
Planlar yaptım, hayaller büyüttüm, nefret ettim, âşık oldum, güçlendim.
Susmadım konuştum, durmadım çalıştım.
Yapacak şeyim kalmadı beyler!
Devlet başkanı oldum.
Egom zirve yaptı.
Adam oldum lan!
Bücürüktüm büyüdüm.
Eiffel’in tepesinden dünyaya baktım.
En büyük benim, en büyük benim, en büyük ben…
En güçlü benim, en güçlü benim, en güçlü ben…
Sakız gibi çiğnerim ulan!
Kurşun gibi deler geçerim!
Benim ulan, ben işte…
Fransa’nın en lejyoner adamı…
Kahraman…
Dünyanın yeni belası…
Benim ulan, ben işte…
Hep kaybeden mi olacağım!
Bu sefer kazanan benim!
O kadar kötü de değilim aslında
Sadece arada bir canım sıkılıyor.
İnsanlık yapasım geliyor.
Evet,
Önce silah satıp, petrol alıyorum.
Sonra sattığım silah sistemlerini vurup doğal kaynaklara çöküyorum.
Sonra petrol de silah da benim oluyor.
İnsanım işte!
Sizi, elini öptüğüm diktatörden kurtaracak benim!
Dünyaya bücürük adamın ne kadar büyüdüğünü gösterecek de ben!
Ben Sarkozy’im.
Dünyanın yeni lideri!
Ben Sarkozy…
Büyük adam küçük insan,
Ben Sarkozy…
Büyük menfaatçi küçük vicdan!
Nurdal Durmuş
…
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
Ara 02
Yazanlar:
Nurdal Durmuş
Gökhan Şimşek
Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.
Balkanlar’da hangi şehre giderseniz gidin, mutlak suretle özünüze ait bir şeylere rastlarsınız. Mimarisinden yaşam tarzına, insanından toprağına kadar her yerde bir iz vardır. Yabancılık çekmez, kısa sürede içselleştirir, bazen mutluluk, bazen de yoğun bir hüzün solursunuz rüzgârdan. Çabuk alışır, toprağın türküsüne eşlik edersiniz. Gördüğünüz rüya değildir. Bütün kasabalara, sokaklara aşinasınızdır. Dikkatli dinlerseniz, dağın taşın anlattıklarını duyar, o yollardan daha önce geçtiğinizi sanırsınız. Srebrenica hariç tüm şehirlerin hüznünü hissedersiniz. Srebrenica’da hissettikleriniz, daha önce bilmediğiniz bir duygudur, adını koyamazsınız. Hazırsanız, Avrupa’nın utanç başkenti Srebrenica’ya doğru yola çıkıyoruz.

Srebrenica
Saraybosna’ya 170-180 km. uzaklıktaki Srebrenica’ya doğru ilerliyoruz. Yolun tamamına yakını tek şerit ve dağlık. Yol boyu akan nehir ve sık ormanların içinde yaklaşık 3 saat sürecek yolun sonunda Srebrenica var. Saraybosna’dan çıktıktan hemen sonra Sırp Cumhuriyeti’ne giriyoruz. Sınırları neredeyse Saraybosna’nın içinde başlayan ve Sırbistan’a kadar uzanan, başkenti Banjaluka olan ve savaştan sonra bu statüye kavuşan bir yer burası. Önce alfabe değişiyor. Yön levhalarından, reklam panolarına kadar her yerde Kiril harfleri görüyoruz. Göze batırılan ikinci unsur bayrak. Basit bir sokak arasında bile büyük direklerden sallanan Sırbistan bayrağını görmek mümkün. Şunu peşinen söyleyelim: Bu kadar bayrağı Sırbistan şehirlerinde bile göremezsiniz. Bosna Hersek’in içindeyiz ama Sırp Cumhuriyeti’ndeyiz. Ülke; federasyon, cumhuriyet ve kantonlara ayrılmış durumda. Sırp Cumhuriyeti resmi olarak Bosna Hersek’in içindeki entite (özerk bölge) olarak gözükse de pratikte farklı bir ülke pozisyonu sergilemekte. Federasyon buraya müdahale edemiyor. Buranın tüm müfredatı, siyasi organları, yargısı, yasaması farklı işliyor. Yalnızca harita üzerinde Bosna Hersek’e bağlılar. Bunun dışında Bosna Hersek ile bir bağları yok desek yanılmayız. Bu bölge, Balkanların yeniden şekillenmesinde pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek bir yer. Çünkü içinde yaşayanların büyük çoğunluğu Sırp ve kendilerini Sırbistan’a bağlı olarak görüyorlar. Yol boyunca dikkat çeken üçüncü unsur ise insansız bölgelerde bile kilise ya da çan kulesi bulunması. Saraybosna ve Srebrenica arasındaki bu yol her anlamda Sırp imgeleriyle dolu. Srebrenica, Bosna Hersek’in içindeki Sırp Cumhuriyeti’nde yer alan küçük bir kasaba.

Savaştan önce Srebrenica, doğal güzellikleri, sakin yaşantısı, kaplıca ve şifalı sularıyla meşhur, Sırbistan sınırında yer alan turistik bir kasabadır. Savaş öncesi nüfusu 30-35 bin civardadır ve bunun %95′i Boşnak’tır. Savaşın sonlarına doğru bölgeye Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne bağlı Hollandalı askerlerin gelmesiyle güvenli alan ilan edilmiş ve çatışmalardan kaçan sivil halkın sığınmasıyla birlikte nüfusu 100 bine kadar çıkmıştır. BM askerleri ilk iş olarak Srebrenica halkını korumayı garanti ederek, halkın silah bırakmasını istemiştir. Savaşın ilk yıllarında Sırp saldırılarına karşı mücadele veren ve Srebrenica’yı düşürtmeyen Boşnaklar, BM’nin bu teklifini kabul ederek kandırılmış, silahlarını teslim etmiştir. Tüm bu süreci anlamak için halkın geçirdiği ağır savaş psikolojisini ve bahsi geçen günlerin savaşın son dönemleri olduğunu, barış arayışları adı altında yeni haritaların şekillendirildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekir. 1995 Temmuz’unda Ratko Mladic komutasındaki faşist Sırp ordusu, Srebrenica’yı almak için harekete geçer. BM askerlerinin karargâhı Potoçari kasabasında yer alan ve eskiden seri akü yapımının gerçekleştirildiği bir fabrikadır. Büyük depoları, geniş bahçesi ve idari binalarıyla birlikte, 450 kadar Hollandalı askerin kullandığı bir alandır. Sırp güçleri Temmuz başından itibaren Srebrenica’ya taciz atışında bulunur. Bu atışlardan bazıları BM karargâhının yakınlarına isabet eder. BM askerlerinin komutanı Thom Karremanes durumu BM askeri merkezine bildirir. BM merkezinden Srebrenica ve Karargâhı korumak için savaş uçakları havalanır ve bu uçaklar yakıtlarının bittiği gerekçesiyle Srebrenica’ya ulaşmadan geri döner. Srebrenica artık ağır silahlarla vurulmaya başlanmıştır. Kasabada yaşayan herkes BM’in karargâh olarak kullandığı akü fabrikasına sığınmak ister. 10 Temmuz günü Srebrenica ve Potoçari arasındaki 7-8 kilometrelik yol mahşer yeri gibidir. Her yaştan binlerce insan karargâhı doldurur. Bazı insanlar da yoğunluktan ötürü içeri giremez. Sayısı bilinmese de yüzlerce insan da dağ yollarını kullanarak Boşnak bölgelerine geçmek için ormana doğru ilerler. Srebrenica halkının, BM güvencesine sığınmaktan başka seçeneği yoktur. Sırplar da on kadar BM askerini esir almıştır. Mladic ve Karremanes arasında pazarlık başlar. Buna göre;
- Karargâha sığınan tüm insanlar Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Halkın tüm silahları toplanacak ve Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Srebrenica, tek kurşun sıkılmadan Sırp askerlerine teslim edilecektir.
Srebrenica ve üzerinde yaşayan herkesin teslim olması istenmektedir. Mladic ve Karremanes antlaşmayı şampanya ile kutlar. Ratko Mladic, boşaltılmış Srebrenica sokaklarında, Boşnak imgeleri yer alan sokak tabelalarını söktürerek gezerken, tarihe soğuk damga gibi kazınan şu sözleri sarf etmiştir:
“İşte bugün, 11 Temmuz 1995. Sırp Srebrenica’dayız. Kutsal günümüzden hemen önce burayı sonsuza dek Sırp milleti’ne armağan ediyoruz. Müslümanlara karşı yükselişimizi gösterip Türklerden öcümüzü alarak.” ( Bu topraklar asırlar boyu Osmanlı’nın elinde kaldığı için Boşnaklara “Türk” de denilmektedir.)
11 Temmuzda Sırp askerleri karargâha gelir. Neredeyse üst üste yığılmış vaziyette, aç susuz ve terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan insanlara kendini tanıtır Sırp Komutan:
“Merhaba. Ben General Ratko Mladic. Hepiniz güvendesiniz, korkmayın!”
Bu mazlum insanların tutunacak hiçbir dalı kalmamıştır artık. Önce kameralar gelir ve Mladic çocuklara şeker dağıtır, bir iki kadınla sohbet edip dertlerini dinler. Mizansen tüm unsurlarıyla eksiksiz işletilir. Ardından 30 otobüs gelir kampa ve “Hepinizi güvenli bölgeye ulaştıracağız.” sözü verilir. Güvenli bölgeden kasıt Boşnak kontrolündeki Tuzla Bölgesi’dir. İnsanlar otobüslere doğru hareket eder. Bir tuhaflık vardır. Otobüslere yalnızca kadınlar ve bebekler bindirilir. Erkeklerin tümü “Kimlik kontrolü yapıp, ardından serbest bırakacağız.” yalanıyla karargâhta tutulur. Bir kısım kadın ve bebek otobüslerle güvenli bölgeye taşınır ve bu da kameralar tarafından çekilip Sırpların aslında uluslararası savaş kurallarına uygun hareket ettiği imajı oluşturulur. 7 yaşından 70 yaşına kadar karargâhtaki tüm erkekler de 50 – 100 kişilik gruplara ayrılıp, onlarca farklı bölgeye transfer ettirilir. Geride kalan genç kadınların çoğuna da Sırp askerlerce tecavüz ve işkence edilir. Bazı kadınlar bu durum karşısında karargâhta intihar eder. Tüm bunlar olup biterken BM askerleri hiçbir şey olmuyormuşçasına, yalnızca kendi güvenliklerinin derdine düşmüştür. Olaya seyirci kalırlar. Farklı bölgelere transfer edilen erkeklere herhangi bir sorgulama yapılmaz. Küçük gruplara ayrılan Sırp askerleri, yakın tarihin en büyük katliamlarından birine imza atar. Ormanlık alanlar, kullanılmayan binalar ve mağaralar, Boşnak erkeklerinin transfer edildiği yerlerdir. Sırplar, bu katliamları işlerken kendilerine has bazı teknikler de uygular. Örneğin 50 kişilik bir grup infaz edilecektir. Elleri arkadan bağlanmış 45 insan teker teker öldürülür, hepsi birbirinin ölümünü izler. Sonra o beş kişiye mezar kazdırılıp, cesetlerin topluca mezara atılması emredilir. Kafalarına silah dayanmış bu insanlar da söylenenlere harfiyen uyar. Çünkü onlara söylediklerimizi yapmazsanız karargâhtaki kadın ve çocuklarınızı da öldürürüz denmiştir. Çaresiz üst üste gömerler ölüleri ve mezarın kapatılması esnasında enselerine bir kurşun sıkılıp, çukura itilirler. Yine başka bir yerde de kullanılmayan evin içine doldurdukları insanları önce kurşuna dizip ardından binayı yakarak güya iz kaybettirirler. Dağlara kaçan insanları yakalamak için dağı taşı bombalar, dağ çıkışlarını tutar; BM askerlerinin üniformalarını giyip “Korkmayın bize sığının!” diye bağırır, bağırtırlar. Bağırtırlar diyoruz çünkü bu yolla kaçmaya çalışan insanların aileleri ellerindedir ve “Eğer büyük oğluna buraya gelmesi için bağırmazsan, küçüğünün kafasına sıkarız.” gibi tehditler yapılmaktadır. Nihayetinde iki üç gün içerisinde Srebrenica’da 10.000 kadar Boşnak erkek bu şekilde öldürülüp toplu mezarlara gömülür. (Bugün hâlâ bulunamamış ve var olan sınırlar korunduğu müddetçe de bulunması çok zor olan toplu mezarlar vardır.) ‘Bu katliam işlenirken Boşnak ordusu neredeydi?’ diye bir soru doğabilir. Öncelikle şunu söyleyelim, Bosna’nın her bölgesinde çatışma ortamı vardı ve çatışmalar kimi yerlerde Sırp, kimi yerlerde Hırvat ordusu ile bölge halkı arasında geçiyordu. Srebrenica halkı kandırılıp silah bıraktırıldığı için direniş gösteremedi. Boşnakların, Sırplar gibi bir ordusu, ordu kültürü yoktu. Sırplar, Yugoslavya zamanında da askeri alanda tek hâkimdi. Sırp saldırılarının başlamasıyla kendiliğinden ve tamamı halktan oluşan Boşnak Armija’sı kuruldu. Srebrenica’da ise böyle bir katliam beklenmiyordu. Yine de bazı birlikler Srebrenica’yı çevreleyen dağın etrafındaydılar. Sayıları çok azdı. Herhangi bir müdahalede bulunamadılar. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Sırpların Srebrenica’ya girdiğinden haberdardılar; ama orada ne olup ne bittiğini bilmiyorlardı. İçeri girmelerinin nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremediler. Çünkü orası BM garantisindeki güvenli bölgeydi. İkincisi de dağlara kaçan insanlar. Yüzlerce insan dağlardaydı. Açılacak bir ateşte bu insanlar da ölebilirdi. Bu yüzden bir şey bilmeden ve yapamadan beklediler.

Tüm bu duygularla giriyoruz karargâh olarak kullanılan akü fabrikası ya da diğer adıyla Potoçari Toplama Kampı’na. Yukarıda anlattıklarımız sanki dün yaşanmış gibi. Her şey çok canlı. Müthiş bir karamsarlık yağıyor tavanlarından. Ana kapıdan büyük hangara giriyoruz. Yüksek tavanlı, içerisinde anı odası bulunan ve toplu mezarlardan çıkartılan birkaç parça eşyanın sergilendiği bir yer. Hiçbir şey bilmeseniz de sizi buraya getirseler, yaşayacağınız tek şey yine büyük bir karamsarlık olur. Karargâhın her yerini geziyoruz. Askerlerin yaşadıkları yer fabrika zamanının idari ofisleri. Fabrika girişinde büyük harflerle yazılmış UN yazısı hala duruyor. İnsanların toplandığı alan da arka tarafta kalan çimenlik. Fabrikanın tam karşısında da Potoçari Şehitliği var. Toplu mezarlardan çıkartılan cesetlerin her yıl 11 Temmuz’da törenle defnedildiği mezarlık. Bize göre bu iki yapı Batı zihniyetini temsil etmektedir. Potoçari Toplama Kampı ve Potoçari Şehitliği arasında bir dakika durup sağa sola bakarsanız Batı’nın ne olduğunu da görebilirsiniz.

Şehitlik girişinde yine küçük bir anı odası, açık hava mescidi ve 8372 yazılı anıt var. Bu rakam iki-üç günlük sürede katledildiği tahmin ve tespit edilen insan sayısı. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmadığı için gerçek sayının ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyecektir. Şehitliğin tamamı Boşnak erkeklerinden oluşuyor. Yalnızca bir Sırp var. O da toplu mezarlardan çıkmış. Ya dilsizdi, ya da zalimden yana olmak istemedi, bilmiyoruz, fakat o da şehitlikte yer alıyor. Bir de 22 yaşında kadın var. İki haftalık evliymiş. Kocasıyla birlikte dağ yolunu kullanarak kaçmak istemiş. Yakalanmışlar, sonrası malum. O da toplu mezarlardan çıkartılmış.
Srebrenica, tam anlamıyla hayalet kasaba. Merkezi çok küçük, sokakta kimse yok. Savaş öncesi %95 olan Boşnak nüfusu bugün % 5 civarlarındaymış. Bunlar da ağırlıklı olarak köylere dağıtılmış. Merkeze 30 kilometre uzaklıkta ve Sırbistan sınırına birkaç yüz metre mesafedeki Boşnak köyünü ziyaret ediyoruz. Köye ulaşmak oldukça zor oluyor. Bölgedeki diğer Boşnak köyleri gibi yolları çok kötü. Köy meydanında, savaş zamanı öldürülen 160 insanın isimlerinin yazılı olduğu büyük bir anıt var. Bugün köyde 50-60 kadar insan yaşıyor. Bunların yarısı yaşlı kadın, birkaç da çocuk var. Köye ilk ayak basan Türkler bizmişiz. Özlemle kucaklaşıyoruz direnen bu insanlarla. Elimizdeki Türk bayrağını alıp şehitliğe asıyorlar. Yaşlı kadınlar bizi görünce ağlıyor, sarılıp eşlik ediyoruz gözyaşlarına bu nur yüzlü teyzelerimizin. Erkeklerin hepsi dağa kaçıp hayatta kalmış. Kaçış hikâyelerini dinliyoruz, damarlarımızdan kan çekiliyor. Anlatmaya başlıyor bir adam: “İki buçuk ay dağda saklandım, ot yedim, yaprak yedim. Çoğu kez askerleri gördüm, gece gündüz kaçtım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Müslüman bölgesine ulaştığımda ayakkabılarım, kıyafetlerim derime yapışmıştı. 40 kiloya düşmüştüm…” Diğer erkeklerin de hikâyeleri böyle. Kendi imkânlarıyla yaptıkları ufak bir binaları var ve o bina köylünün can damarı. Binayı çok yönlü kullanıyorlar. Okul, sağlık ocağı, muhtarlık… Bizi de orada misafir ettiler. Akşamdan önce başka bir köye gitmek için ayrıldık. Gittiğimiz köydeki manzara da bir öncekinden farksızdı. 7 kişinin yaşadığı bir köye gittik. 4 küçük kız, anne, baba ve teyze. Barakada yaşıyorlar. Hikâyeleri farksız. İstanbul’a davet ettik aileyi, gelemeyiz dediler. Oğulları bu sene çıkartılmış toplu mezardan, 11 Temmuz’da defnedilecekmiş. Biraz da yüzümüzü kızartıp “Neden gitmiyorsunuz buralardan?” dedik. Bu soru karşısında hem bizi utandıran hem de umutlandıran şu cevapları duyduk her birinden: “Atalarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz buralarda öldü, biz de buralarda öleceğiz. Buralardan gidersek, yalnızca bedenlerimizi değil, buraya umut bağlamış insanların umutlarını da götürürüz. Bu yüzden ölene dek buradayız.” Bu cevap aslında şu manaya geliyordu: Sizler de kucağınızdaki meyve tabaklarıyla burayı izleyecek değilsiniz, bir gözünüz, bir eliniz burada olmalı. Burayı sahiplenmelisiniz.

Bugün Srebrenica ve Potoçari’de bin kadar Boşnak yaşıyor ve bu insanlar çok yakın tarihte katliam geçirmelerine rağmen orayı terk etmiyor. Üstelik hiçbir resmi kurumda çalışmalarına müsaade edilmeden, sürekli baskı altında hayat sürüp kaybedilmiş bir toprağa adeta umut ekiyorlar. Potoçari ve Srebrenica’nın köyleri; nitelikli hareket, onurlu yaşayış ve esas duruş nasıl olur sorusunun cevaplarını taşımaktadır.
Devam Edecek…
Yazının 1. Bölümüne buradan:
Yazının 2. Bölümüne buradan:
Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Kas 11
Proletarya “Kamusal alanları işgal edin bize katılın ve sesinizi duyurun!” sloganlarıyla New York özgürlük meydanını birbirine katıp devrimci ayaklanmalarını sürdürürken Amerikan CNN ve İngiliz BBC yayın kuruluşları Obama’nın ekonomik programının başarısını tartışıyorlardı. 5 Kıtada ve 40 ülkede yaklaşık 100’e yakın askeri üssü ve 350 bin askeri olan ABD karşılıksız para basabilen tek ülke olmasına rağmen ekonomisin kalbine Wall Street devrimcileri hançer saplamaya çalışıyordu.
Sloganları ise kısa ve netti. “Wall Street’i İşgal Et”
Artık “iktisatta aşırı liberal, siyasette aşırı tehditkâr” politikaların sınırları sadece harita üzerinde olan ama küresel ekonomiyle bütün sınırları ortadan kalkmış dünya için geçerli olmadığını söyleyen analistler bir ülkedeki krizin domino taşı gibi bütün bir dünyayı nasıl etkileyebileceği üzerine herksin bildiği teorilerden bahsediyorlardı.
“Dünya ağır bir kalp krizi geçirmek üzere…” diyen uzman bu krizden nasıl kurtulacağımıza dair net ifadeler vermese de herkes pratikte nasıl hayat bulacağı belli olmayan hayali kurtuluş senaryolarından bahsedip daha iyi denetlenecek bir vergi düzeninden, sosyal tedbirlerle desteklenmiş korumacı kamusal politikalara ihtiyaç duyulduğundan falan bahsediyordu.
Ben ne korumacı politika, ne sosyal tedbirlerle desteklenmiş politika ne de iyi denetlenecek vergi düzeninden bir şey anlıyordum.
Hayat yağmuru seyretmekle güzeldi. Wall Strett devrimcilerine destek vermek boş hayallerine ortak olmakla… Hayat çimenleri ezmek, patikadan yürümek, gökkuşağına bakmak, buğulu camlara resimler çizmekle güzelleşiyordu.
Rumlar artık yeni düşmanımız İsrail’le birleşmiş, Türkiye’nin restine rağmen üstelik Türkiye’nin en yakın müttefikleri Amerika ve Rusya’nın doğalgaz aramalarında kendilerine destek verdiğini ve bu işe bir an önce başlama konusunda ısrar ettiklerinden bahsederek üstü kapalı Türkiye’ye fazla ileri gitmeyin fazla da konuşmayın diye gözdağı veriyordu.
Öte yandan Yunanistan sokakları iflasın eşiğindeki ülkelerinin ekonomik politikalarını taş yağmuruna tutuyor Euro bölgesi ülkeleri bu iflasın peşinden gitmemek endişesi nedeniyle toplantı üstüne toplantı yapıyorlardı. Borsa grafikleri hiç olmadığı kadar kriz geçiren kalp ritimlerine benzer şekiller oluşturup acil yardım bekliyordu.
Hayat borsa ekranlarını görmediğimiz denizleri seyretmekle, bir bardak çay eşliğinde kalbimizi iyi eden dostlarımızla yaptığımız keyifli muhabbetlerle güzelleşiyordu.
Somali’de açlıktan ölenlerin sayısı günden güne artıyor ve yıllarca Afrika kaynaklarını sömürenler, olan bitene seyirci kalıyordu.
Hayat ekmeğimizi Afrikalı bir çocukla paylaşınca güzelleşiyordu.
İki milyonu Kürt kökenli olmak üzere 20 milyon nüfuslu Suriye’de maskeli ve silahlı saldırganlar tarafından öldürülen ‘Kürt Geleceği Akımı Partisi’nin Batı ile ilişkilerin geliştirilmesini savunan lideri Meşal El Tammo’nun cenaze törenine 100 binden fazla kişinin katıldığı ve güvenlik güçlerinin kalabalığın üzerine ateş açarak onlarca insanı öldürdüğünden bahsediliyordu. Suriye’de son üç ayda yaklaşık 4 bin insan kendi ordusu ve devlet lideri emriyle katledilmişti. “Ankara ne kadar Şam ise, Şam da o kadar Ankara’dır.” diye sınırların ortadan kalktığı bir dünya hayal eden ben ve benim gibi insanların gördüğü rüya kâbusa dönmüştü. Beşar Esad’ın bu hayali kuran Türkiye için, “Bölge ülkeleri arasında siyasi, ekonomik, etnik yapının yanı sıra birçok alanda benzerlikler bulunuyor. Eğer birileri bizim sorunlarımızı istismar etmeye kalkarsa, o zaman onun sorunu çok daha büyük olacak. Çünkü doğrudan etkilenecek. Düşmanlık da kendisine dönecek. Türkiye’nin tutumu tedbirli olmayı gerektiriyor.” tehdidi üzerine hayal kırıklıklarımız derinleşmeye devam ediyordu.
Hayat hikâyeci kahvesinde durmadan masal anlatan hayalci adamı bir kez daha görmek umuduyla güzelleşiyordu.
Türkiye’nin son dönemde sıfır sorun politikasıyla kurduğu dostluk köprüleri adeta gizli bir el tarafından tek tek yıkılıyor; Arap Baharı adında şaşkınlıkla izlediğimiz yeni bir halk hareketi dünya dengelerini ve Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda kazandığı bütün iyi ilişkileri derinden sarsıyordu. Yeni dostlar ve eski dostları düşman gören yeni politikalara mecbur kalıp her şeyi sil baştan gözden geçirmek ve dünya dengeleriyle mücadele etmek için her şeyimizi ortaya koymak zorunda olduğumuz yeni bir dönem başlıyordu. İran NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze savunma sitemi anlaşmaları konusunda izlediğimiz politikadan vazgeçmemizi, yoksa sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağımız uyarısında bulunuyor; Devrim Muhafızları komutanı General Mesud Cezayiri, Türkiye’nin sırtını Batı’nın sallanmakta olan duvarına dayamaması gerektiğini belirtiyordu. Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi ile PKK yüzünden yaşadığımız sorunlar yeni bir boyut kazanmıştı.
Suriye, Lübnan, İran, Irak derken sıfır sorun politikamız bir anda ters yüz edilerek adeta düşman komşular tuzağına çekiliyorduk.
Türkiye medyasında da güneydoğu eylemleri, oturma eylemleri, polise kafa tutan milletvekilleri, belediye başkanını sorguya çeken PKK militanları haberlerinin yanı sıra; rakamların rakımlarından, borsa haberlerinden, kazanan ve kaybedenler üzerine endekslemiş, hayatı bütün bu rakamların oluşturduğu grafiklerle özetleyen yeni bir yaşam modeli ve piyasa tüyolarından bahsediliyordu.
E posta adresimde ise bütün bu cümlelerimi özetleyecek muhteşem bir tanımlamayla karşılaşıyordum.
“En kusursuz cinayet budur; yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.”
Dışarıda yağmur vardı ve ezan okunuyordu. Kim olduğunu bilmediğim komşularımla aynı safta namaza duracaktım. Safımızın başında İranlılar, sonunda Lübnanlılar, arasında Iraklı ve Suriyeliler vardı.
Hep beraber “Allah Ekber!” dedik.
Allahu Ekber!
Allah büyük!
Hayat aynı safta tanımadığımız insanlarla aynı duaya “Âmin!” demekle güzelleşiyordu.
*Proletarya alt sosyal sınıfı tanımlamak için kullanılan terim
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
Eki 24
Bütün felaketler arka arkaya gelir mi?
Öyle hissediyorum nedense. Hayatımda bazı şeyler kötüye gitmeye başlayınca sanki o güne kadar pusuda bekleyen ne kadar hınç varsa hepsi saklandıkları kuyulardan çıkıp hayatımı linç etmeye başlıyor.
Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine bakınca ‘Allah’ım ne zor imtihan!’ diye geçirdim içimden.
Demek ki sadece insan hayatında değil, ülkelerin hayatında da aynı durum sözkonusu.
Daha birkaç gün önce terör saldırılarında kurban verdiğimiz şehitlere ağlarken, bugün şiddetli bir depreme tutulmuştuk.
Son zamanlarda iyileşecek yaralarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor, bu sarmal içinde öfkemiz büyüyor, canımız acıyor, sabır sınırlarımız ciddi bir erezyona uğruyordu. Şimdi de deprem kalbimizi yoklamıştı!
Bir depremin yıkıcı etkisini vicdanî ve insanî bir duyarlılıkla ele alıp, ne yapmamız gerektiğini düşünürken devlet bütün imkanlarıyla olay bölgesine seferber olmuştu.
Sadece Ankara’dan 500 sağlık personeli onlarca ambulans, helikopter ve Kızılay’ın insanî yardım malzemesi olay bölgesine deperemin üstünden birkaç saat geçmeden gönderilmiş ve kurtarma çalışmalarına hızlıca başlanmıştı. Daha birkaç gün önce bölgedeki çatışmalarda şehit düşen askerlerimizin binlerce arkadaşı yine aynı bölgede yıkılan evlerin altında kalan insanları kurtarmak için operasyon yapıyordu. Haber kanallarımız bu sırada depremin şiddeti neden Kandilli’ye göre 6.6 Amerikan Jeoloji Ensütitüsü’ne göre 7.3 tartışmasını abartıp neler olup bittiğini anlamak için muhabirlerini bölgeye sevk ediyorlardı. GSM operatörleri depremin ardından yine sınıfta kalmış; bütün iletişim olanakları çökmüştü. Bu afet için şimdilik ekrana yansıyan en iyi görüntü devlet olanakları ve Ankara’da birkaç saat içinde kordineli bir şekilde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ilişkin yapılan çalışmalardı.
İçimden; ‘Evet, Türkiye sanırım bu sefer depreme daha hazırlıklı ve daha organize hareket etmeyi öğrenmiş.’ diye geçirirken sosyal medyada akılalmaz tartışmalara şahit oluyordum.
Deprem gibi çok acı bir afet üstüne bile kan ve faşizanlık bulaştırmaya meyilli sözde Kürtler ve Türkler birbirine girmiş; kimileri “Allah, şehitlerin intikamını alıyor!” gibi aşağılık sözler sarfederken diğerleri “Devlet nerede?!” palavralarıyla propaganda derdindeydi.
KCK, duvarları yıkılan cezaevinden fırsat bu fırsat diyerek militanlarını kaçırıyor; BDP’li belediye başkanları başbakan dahil devletin bütün imkânlarıyla birkaç saat içinde olay yerinde olmasını görmezden gelerek ROJ TV’de “Burada devlet yok, kimse bizimle ilgilenmiyor, halk kendi imkanlarıyla seferber…” açıklaması yapıp durumdan nemalanmaya çalışıyordu. Maalesef bu oyuna bizim medyamızda alet oluyor, ulusal haber kanallarımıza bölgeden bağlanan muhtar, köylü, belediye başkanı hep bir ağızdan, aynı yerden talimat almışçasına aynı cümleleri tekrar ediyordu:
“Burada devlet yok, kimse bize yardım ulaştırmıyor, hiçbir yetkiliye ulaşamıyoruz!”
PKK yandaşı derneklerin olayı fırsat bilerek yardım adı altında örgüte para topamaya başladığı, Van’dan kimsesiz çocukların dağa kaçırıldığına dair sarsıcı haberler ulaşıyordu.
Yutkundum, yutkundum. İçimde kontrol edilmez bir güç beni bu konuşmalar karşısında faşizanlığa zorlasa da yıkılan evlerin altında kalanların bizim annelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız olduğu gerçeğini hatırlatan bir vicdanım vardı. Onun sesini dinlemeliydim.
Dua etmeli, yardım toplamalı, duygularımı kontrol etmeli ve bu kışkırtmaların herhangi bir tarafında olmamalıydım. Öyle de yaptım.
Sonra iyi haberler almaya başladık. GSM şebekleri çalışmaya başlamış, bölgedeki abonelerine ücretsiz dakika ve kontör yükleyerek enkaz altında kalanlara yerlerini nasıl bildireceklerine dair mesaj göndermişlerdi. Afet kriz merkezine bu bilgiler anında iletiliyor ve yerleri tespit edilerek kurtarma yapılıyordu.
Google Japonya ve Şili depremlerinde devreye soktuğu yer bulucu uygulamasını Tükçeleştirerek Türkiye içinde devreye sokmuştu. Birçok belediye yardım kampanyaları başlatmış ve toplanan mazlemeleri aynı gece bölgeye sevkedilmek üzere yola çıkarmıştı. Kargo şirketleri deprem bölgesine yapılacak yardımlardan ücret talep etmeyeceklerini duyuruyorlardı.
Dışişleri bakanlığı kriz masası kurmuş, sağlık bakanlığı ve Kızılay operasyon merkezlerinde kordinasyon ve uydu takibiyle ekiplerin hızlı ve acil müdahalelerini yönetiyordu.
Ülkeler Türkiye’ye başsağlığı dilekleriyle yardıma hazır olduklarını bildiriyor; İsrail ve Yunanistan dahil böyle bir afet karşısında olması gerektiği gibi her husumeti bir kenara bırakarak taziye mesajları yayınlıyordu. Evet, husumet! Artık geri kalmalıydı. Deprem üstüne bile faşizanlık vaveylalarına son verilmeliydi.
Ve yeniden iki elimizi başımızın arasına alıp düşünülmeliydi.
Deprem yönetmeliğimize göre yapılması gereken 4 yıllık bina nasıl domino taşları gibi birbirinin üstüne yıkılmıştı?
Bu binalara deprem kuşağında yaşadığımızı bile bile ruhsat veren belediyeler hayatın faili mechul katilleri değil miydi?
Sorular sorular…
Yorumlar yorumlar…
Sonra Gölcük depreminden sonra her gece yatağımın başına koyduğum o çantayı hatırladım.
Neredeydi acaba?
DASK diye bir deprem sigortası vardı; nasıl bir uygulama acaba?
Cep telefonumu her gece yatağımın başına koyup mu uyusam; ne olur ne olmaz acaba?
Evimiz yeterince sağlam mıydı acaba?
Deprem olunca ne yapmalıyız acaba?
İyi de ben bu soruları 99 depreminde de sormuştum.
Bulduğum cevaplar neredeydi acaba?
Yoksa hayatın faili mechul katillerinden biri de ben miydim?
Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
Eyl 13

Cellât uyandı yatağında bir gece
“Allah’ım!” dedi ” Ne zor bilmece:
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”
ataol behramoğlu
Doğduğunda bir Çingene çadırına açmıştı gözlerini. Çocukluğu ve gençliği sefalet içinde geçmiş oradan oraya yersiz yurtsuz, bir fırtınanın önünde sürüklenen yaprak gibi savruluyordu. Üstelik Çingene olmayan bir kızı sevmişti. Kız da onu. Bin bir umutla dayanmışlardı kızın babasının evine; Allah’ın emri peygamberin kavliyle istemişlerdi; lâkin “Ben Çingene’ye kız vermem!” sözü bir tokat gibi suratına çarpılıp kalbi darmadağın edilmişti. Çingene derlerdi adlarına, doğuştan talihsiz bir başlangıcın iyi olmayan sonlarıyla karşılaşmaktı. Nereye gitseler yurt tuttukları ellerde hep şüpheyle bakılan ve hiç sevilmeyenlerdi onlar. Yine de aldırmadan bildikleri gibi yaşıyorlardı hayatı. Çingene Hüseyin o sabah kara bir haber daha almıştı. Gönül verdiği kızın babası sevdiceğini köyün tefecisine telli duvaklı gelin etmişti.
Aynı gün radyodan hayat darbelere yapılan askeri darbe anonsu yayılıyordu.
“Aziz Türk milleti… İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”
12 Eylül 1980 darbesinin haberi, Çingene Ali’nin radyosundan bu cümlelerle duyuluyordu. Fakat bütün bir toplumu derinden etkileyen bu haber Çingene Hüseyin’in hayatını değiştirecek kadar iyi bir haberdi de. Çünkü ihtilal ile birlikte yıllardır tutunamadığı hayata tutunacak yeni bir işi olacaktı. Yeni bir iş bulacaktı: ‘Cellâtlık.’
Açlığın pençesinden idam sehpasının yanına getirilen Cellât Hüseyin’in ilk kurbanları 12 Eylül döneminde asılan Erdal Eren, Mustafa Pehlivanoğlu, Levon Ekmekçiyan ve Ali Bülent Orhan olacaktı.
Üstelik her idam başına pazarlık yapıp idam edilecek kişinin durumu ve statüsüne göre ekstradan para talep ettiği bu gün ortaya çıkan idam tutanaklarına bile yansımıştır.
…
Bir başka cellâtta 1967 ihtilalından sonra İmralı’ya gönderilen Adnan Menderesi idam eden cellâttır ki o cellâdı Mehmet Ali Birand’ın ‘Demir Kırat’ belgeselinde tanıdım. İmralı cezaevinin o dönem müdürlüğünü yapan kişi tarafından anlatılan bu hikâye en az idam kadar etkileyici bir trajediydi. Müdürün anlattığına göre 1961’de Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idama mahkûm edildiklerinde onları asmak için cellât seçmeleri yapılmış. Asılacak kişilerin mahiyeti de göz önüne alındığında bu seçimlerin titiz yapılması ve görevini hiçbir aksaklık yaşamadan ve duygusal olarak da etkilenmeden başarıyla gerçekleştirecek kişiler olması için aday cellâtlara bir dizi psikolojik test de uygulanmış. Sonuçta bütün bu testlerden başarıyla geçen iki cellât bulunmuş. Bulununca da cezaevi müdürünün odasına getirilmişler. Müdür cellâtları karşısına alarak son bir kez emin olmak için söz konusu idamları başarıyla yapıp yapamayacaklarını sormuş. Cellâtlar ‘Elbette yaparız!’ deyince gerekli belgeler imzalanmış ve cezaevi müdürü depo sorumlusunu çağırarak cellâtlara idam için istedikleri malzemeleri vermesini emretmiş. Depo sorumlusuyla cellâtlar cezaevi müdürünün odasından çıkarken içlerinden biri durmadan geriye doğru yüzü asık bir şekilde müdüre doğru bakıp duruyormuş. Derken kapıya varınca bu cellât durmuş ve sıkıntılı bir şekilde geri dönmüş. Cellâdın yüzündeki ifadeyi gören müdür “Bir şeyin mi var, hayırdır?” diye sorunca, “Var efendim!” diye cevap vermiş cellât. Ardından da imzaladığı belgeleri işaret ederek ismin yanında yazan cellât kelimesine itirazı olduğunu dile getirmiş. Müdür, “Evet, siz cellât değil misiniz, elbette öyle yazacak.” deyince cellât biraz durakladıktan sonra, “İyi de efendim, ben öteki arkadaştan her bakımdan daha kıdemliyim. Sonuçta cellâtlık seçim testlerden başarıyla geçmiş olsa da bu onun ilk cellâtlık görevi olacak. Fakat ben zamanından börekçi Hüseyin’i asmıştım bu nedenle benim adımın yanına “baş cellât” yazmalıdır.” diyerek oradan ayrılmış.
Bugün 12 Eylül darbesin üzerinden tam 31 yıl geçti. Darbecilerin yargılamadan ya da sonucu baştan belli yargılamalarla kurduğu mahkemeler ve idam sehpasına gönderilen kişilerin yanında bu idamları gerçekleştiren cellâtları ruh halleriyle ilgili iki trajik örneği hatırlatmış oldum.
Allah bizi bir daha darbeler ve ağır sonuçlarıyla karşılaştırmasın.
Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin, askeri darbelerin karşısında duran bir sivil olarak yaşamanız dileğimle…
Nurdal Durmuş
facebook: http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Ağu 17

Son günlerde Türkiye ve bölgesinde her zamankinden daha farklı; uluslararası dengeleri, çıkarları ve bugüne kadarki politikaları ilgilendiren ciddi gelişmeler yaşanmaktadır.
Bu gelişmelerin başında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli konudan bahsetmek mümkün:
Bunlardan ilki İran’ın Pjak’a karşı yürüttüğü operasyonlar ve ikincisi Suriye’de Arap baharı olarak adlandırılan süreçteki gelişmeler.
İran bundan birkaç gün önce el altından TRT ve Anadolu ajansına sızdırdığı haberde terör örgütünün iki numaralı ismi Murat Karayılan’ın yakalandığını fısıldamıştı. Fakat bu haber bana kalırsa Türkiye ile İran’ın Suriye konusunda yapacağı ciddi bir pazarlık kozu olarak teyit edilmeyerek geri çekildi.
Bölgesinde küresel bir güç haline gelen Türkiye’nin daha düne kadar çok iyi ilişkileri olan Suriye ve Esad rejimine bakış açısında ve politikasında ciddi bir terse dönüş yaşandığı bilinmektedir.
Suriye’nin sivil halka karşı yürüttüğü katliamlar konusunda tutumunu sertleştiren Türkiye, üstelik dünya kamuoyu desteğini de alarak Beşar Esad’ı zorlamaktadır. Türkiye’nin bu tutumunda rahatsız olan ülkelerin başında şüphesiz Şii ve Esad rejimin arakasında olan İran gelmektedir.
Bütün bu gelişmelere baktığımızda dün Türkiye başbakanlığında kabul edilen İran büyükelçisiyle yapılan görüşmenin ardından Türkiye’nin Suriye sınırına tampon bölge oluşturma kararı muhtemelen bir Karayılan pazarlığı sonucu ortaya çıkan fikir olabilir.
İran Karayılan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi karşılığında Türkiye’nin kendi sınırlarının güveliği için tampon bölge oluşturup Suriye içişlerine müdahil olmamasını, daha geri planda kalmasını talep etmiş olabilir.
Bu süreçte PKK ise Karayılan’ın yakalanma haberi gündemden düşmüş ve doğrulanmamışken serbest bırakılması ve Türkiye’nin İran’la Karayılan pazarlığı yapmaması için bölgedeki çatışmaların şiddetlendiği artırdığı aşikârdır.
Birkaç gün içinde verdiğimiz onlarca şehit sayınsı PKK’nın Karayılan intikamından daha ziyade bu pazarlık içerisinde elindeki tek kozu olan şiddete başvurduğunu ve şehit tabutları üzerinde bu pazarlığı sürdürme isteği olarak algılamak mümkün.
Tabi şehit cenazeleriyle sokaklarda oluşan siyasi iktidara baskınında bu pazarlıkta PKK’nın elini güçlendireceği de göz ardı edilmemeli.
Sonuç olarak bütün bunlar şahsıma ait komplo teorileri olabileceği gibi gerçek de olabilir.
Gelişmeleri hep birlikte soğukkanlılıkla izlemekte fayda var.
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Haz 04

1995 yılının yaz aylarında Srebrenica’da Sırp askerlerine dönerek “Bu sizin hayat boyu karşılaşacağınız tek şanstır. İyi değerlendirin.” diyordu Ratko Mladic.
Ratko Mladic’in şans dediği, Bosna’da 1995 yılının yaz ayında bütün dünyanın seyirci kaldığı II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu katliamdı. Gözü dönmüş Sırp askerleri binlerce kadına tecavüz etmiş, yaklaşık 8.000 erkeği katletmiş, yaşlı, genç, anne baba demeden işkence ve katliam yapmışlardı.
Yine 1995 Yılının yaz aylarıydı.
Bu sefer Sırp komutan Mladic’in şans olarak gördüğü katliamları yaptığı ülkenin lideri Bilge kral Aliya cephaneleri dolaşıyordu.
Aliya askerlerine dönerek: “Üstün olduğunuz durumlarda bile ‘haktan ve adaletten’ sakın ayrılmayın. Zira bizim dinimiz ve kültürümüz kadın ve çocuklara, silahsızlara eziyet etmemizi yasaklıyor.” diye emir veriyordu.
Bir asker: “Bu kadar zulüm gördük peki savaştan sonra adalet sağlanacak mı?” diye sorunca Aliya “Adalet için savaşmazsak onu elde edemeyiz.” diye cevap veriyordu.
İşte iki komutan arasındaki fark.
Biri katliamın komutanlığını yapan küçük insan, diğeri adaleti tesis etmenin komutanlığını yapan büyük vicdan.
Avrupa’nın göbeğinde katliam yapan Ratko Mladiç’i bugün Avrupa birliğine girmek için adalete teslim eden Sırplar, Aliya’ya bir asker tarafından sorulan o sorunun cevabı olabilecek mi?
Adalet sağlanacak mı?
Lahey İnsan Hakları Mahkemesi’nin hayal kırıklığına uğrattığı bir ulusun adalet beklentisi için fedâ ettiklerinin modern hukuk sistemleri farkında mı?
Çünkü Bosna için gecikmiş adalet Avrupa’nın orta yerinde katledilen yaklaşık 310 bin kişinin ahı demektir.
Çocuğunu kaybeden annenin gözyaşı demektir.
Tecavüze uğrayan binlerce insanın bedduası ve insanlıktan utanmasıdır.
İki milyondan fazla insanın yerini yurdunu, ocağını terk etmesidir.
Üç yüzden fazla toplu mezarla birlikte gömülen insanlığın utanma duygusudur.İşte bu yüzden modern hukukun adalet anlayışı ‘duvarlarından kurşun sarkan şehirleri, bombalanmış sokakları, yağmalanmış hayatları, terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan binlerce insanı katletmeyi zafer abidesi olarak görenleri’ vicdanımızda aklamayı başaramayacaktır.
Birkaç katili yakalamakla bizden tüm bu olanları unutmamızı, zihnimiz ve kalbimizden silmemizi istiyorlar.
Bir toprağı işgal etmenin, o toprak üzerinde yaşayan insanların kalplerini de işgal etmek anlamına geldiğini; her metrekaresinde insanlığın utanç anıtlarını barındıran Mostar’ın, Bihaç’ ın, Srebrenitsa’nın, Gorajde’nin, Saraybosna’nın çığlıkları üzerinde vicdanları rahat bir şekilde dans edeceklerini sanıyorlar.
Öksüz yetim bıraktıkları çocukların kimsesiz kaldığını, uydurma haritalarla uzak düşürülmüş kardeşlerin, birbirlerini hiçbir zaman hatırlamayacağını sanıyorlar.
Yanılıyorlar.
Her toplu mezar açılışında, kalbinde yanardağlar patlayan kadınların acısını paylaşan başka kadınlar olduğunu bilmiyorlar.
Oyuncak sepetlerinde Bosnalı kardeşleri için de oyuncaklar biriktiren başka çocuklar olduğunu bilmiyorlar.
Toprağın gözlerinde, katledilmiş babaların gözlerini arayan, başka adamlar olduğunu bilmiyorlar.
Evet, dünyanın bütün adalet sistemleri bizleri ahımızı ve hakkımızı alacağımız mahşer gününe kadar yanılmaya ve yanıltmaya devam ediyorlar.
Etsinler!
Aliya’nın: “İyiler daha önce öldüler! Biz kötüler, bu çileyi çekmek için kaldık!” demişti.
Biz iyilerle cennette kavuşmak ve ilahi adaletin yerini bulması için beklemeye devam ediyoruz.
Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com/
|
|
Son Yorumlar