Nasıl devam ediyordu Beatles’ın şarkısı?
“Ansızın gördüm ki o eski halimin yarısı bile değilim.”
Annemden öğrendiğim ilk şey; kendimden büyüklere, öğretmenlere, yaşlılara her şartta ve her ortamda saygılı olmamdı. Her gördüğüm yaşlıyla selamlaşıp hal hatır sormak, hayat tecrübelerini dinlemek, öğretmenlerime hayatımın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmamı sağlayan pek çok şeyi öğrettikleri için ömür boyu saygı duymamdı. Oyun halkasında mızıkçılık yapmamalı, misafirlere hoş geldiniz demeliydim. Kimsenin benden kötülük görmemesi, beladan uzak durmam, her zaman güler yüzlü olmam ve birileriyle sohbet ederken o kişinin gözlerine bakarak söylediklerini önemsediğimi düşündürecek bir tutum içinde olmalıydım. Bayramlarda, kandillerde, düğünlerde, ölümlerde akraba, dost ya da aile büyükleriyle birlikte dayanışma içinde olmalı hısım akrabaların iyi kötü günlerinde hâl hatır sormalıydım. Kapıdan el açanı geri çevirmemeli, iyilik yapmaktan, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan ne olursa olsun vazgeçmemeliydim.
Dün gece yastığa başımı koyduğumda aklıma gelen nedense annemin bu nasihatleri oldu. Bugünümü dünle kıyaslayıp teraziye vurunca da Beatles’ın şarkısındaki “O eski halin yarısı bile değilim.” cümlesi dilime dolandı. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bunları düşününce kendimi bir anda George Simmel’in ilk kez toplu taşıma araçlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca dolaşma imkânına sahip olduklarında, yanlarındakiyle hiç bir şey konuşmadan seyahat eden Almanlar için yaptığı tanımlamanın içinde buldum. “İnsanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu kadar yakın oturup, bedenleriyle birbirlerine dokundukları halde saatlerce birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar.”demişti Simmel. Ne müthiş bir tanımlama!
Şimdi bizler de gerek görsel, gerek teknolojik, gerekse ulaşım açısından iletişim çağının bütün olanaklarına en yakın olduğumuz zaman diliminde aslında birbirimizle iletişim kurmaktan çok uzaktayız. Önümde paradoks gibi duran iki durum söz konusu: Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de iletişimsizliğinin düşürdüğü yalnızlıktan. Peki, ne olmuştu? Neden, nasıl, niçin olmuştu? Üstelik medeniyetimizde iletişim, söze büyük ehemmiyet vermiş şifahi kültüre dayalı bir gelenekten geliyordu. Sohbet halkaları, istişare meclisleri, kahvehane toplantıları, dost meclisleri geçmişten günümüze hamurumuza karışmış maya gibi toplum olarak kenetlenmemizi sağlamış; selamlaşma, davet etme, yardım etme, düşenin elinden tutma gibi insan olma erdemimizi diri tutmuştu.
İletişim Çağı denilen yeni yüzyıl kısa yol tuşlarıyla yaşanan hızlı bir tüketme metodu geliştirmiştir. Ziyaretlerimizi SMS, ticaretlerimizi banka kartları, yardımlarımızı tanımadığımız insanların hesaplarına nakleden bir algı biçimi geliştirip tanışmamızı, iyi kötü günde bir arada olmamızı, dost olmamızı ortadan kaldırmıştır. Birbirimizin hikâyesini bilmenin, dinlemenin, sohbetlerimizin arasına telefonlar, son dakika haberleri, ekonomi, TV dizileri, filmler ve internet girmiştir. Kısaca muhabbetimiz hep yarım, hikâyemiz hep eksik kalmaktadır. Sözlü iletişimin ortadan kalktığı sözüm ona iletişim çağında maalesef en iyi dostlarımız karşımıza alıp izlediğimiz TV, cümleleri kısaltarak alelacele konuştuğumuz telefon, kulağımıza takıp dinlediğimiz müzik çalar olmuştur.
Farkında mısınız artık çocuklarımız bizim masallarımızla değil yataklarının başucuna koyduğuz ses cihazlarından dinledikleri hikâyelerle uykuya dalmaktadır. Saçlarını okşayıp gözlerinin içine bakarak, ara sıra yüzlerine öpücükler kondurarak söylediğimiz, ömür boyu kendilerine kılavuz olabilecek nasihatlerden mahrum büyüyorlar. Ruhlarını okşayan, yaralarını iyileştiren bütün güzel değerlerin yerini ruhsuz, sevgisiz, şefkatsiz tek düze sesler ve makineler aldı. Körebe, saklambaç, mendil kapmaca gibi oyunları; el ele tutuşabilecekleri, göz göze hayal kurabilecekleri oyun arkadaşları da yok. Hayatı sokakta düşe kalka öğrenebilecekleri alanları da yok zaten. Yalnızca odaları var. Özel odaları… Oyunlarını bilgisayarda oynuyor, tanımadıkları binlerce insanla aynı sanal ortamda sanal savaşlar yapıyor, silah alıp silah satıyorlar. Derslerini arama motorlarından hızlıca buluyor; kitapsız ve emeksiz bilgi sahibi olup çabuk unutuyorlar. Kahramanlarını televizyondan ya da oynadıkları oyunlardan seçiyor, internette tanıştıkları sevgilileriyle randevulaşıp tanışık olmadan cinsellikle tanışıyorlar. Sonra tekrar odalarına; bir başınalıklarına, yalnızlıklarına gömülüp yeni şeyler tüketmenin girdabına düşüyorlar. İletişim Çağı’nın bizi getirip bıraktığı kör nokta tam olarak burası.Bu bağımlılık duygusu çok ürkütücü değil mi? İletişim Çağı’nda iletişimsizlik sarmalı yaşamı tümüyle değiştirip her şeyi birbirine benzetiyor. Bin yıllık gelenekleri, kültürleri ve hatta inanç sistemlerini bile tekdüze hale getiriyor. Stefan Zweig, inandığı değerlerin bir bir yıkıldığını, yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünüp karısıyla birlikte ölüme giderken 15 Haziran 1940 tarihli günlüğüne: “Neredeyse 59 yaşındayım, önümdeki yıllar korkunç olacak.” diye yazmıştı. Zweig,“Tekdüze Bir Dünya” adlı denemesine ”Dünyadaki tekdüzelik karşısında ürperti duydum.” diye not düşmüştü. Ne kadar haklı!
Şimdi aynı apartmanda biri tek haneli dairelere, diğeri çift haneli dairelere numarası olan ev sahiplerinin aynı yöne bakmayan iki farklı asansörden gidip geldikleri yeni bir mimari anlayışımız var. Evet, artık ‘site insanı’ diye yeni bir ruhsuzluğumuz var. Giyim kuşamlarımızın, evden çıkıp dönüşlerimizin, alışveriş biçimlerimizin hatta yüz ifadelerimizin birbirine benzediği; gülüşlerin sahteleştiği, tekdüze, birbirinin aynısı insan topluluklarının birbirini tanımadan yaşadığı yeni mekânlar var. Evimize gelen en yakınlarımızın bile güvenlik kontrolünden geçtiği yeni yaşam alanları. Mahallesi, sokağı, çeşmesi, camisi, satıcısı, yaşlıları, körleri, topalları, dilencileri olmayan düzgün giyimli adamları, şık kadınları, sahip oldukları maddi imkânlarla rütbe savaşına girmiş çocukları, delikanlıları olan ruhsuz yaşam alanları…
Zweig haklı çıktı, “kendi kendilerini uşak yapanların kişiliklerini yitirme coşkusu bütün halk topluluklarını” yıkıp geçti. İletişim çağında birbiriyle iletişim kuramayan küresel bir sürünün içindeyiz artık.
II
“En uzak mesafe ne Afrika’dır ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de yıldızlar geceleri ışıldayan… En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir Birbirini anlamayan” Can Yücel
Elektrikle iletişimi (Telgraf) bulan Samuel Finley Breese Morse“Telgraf, bütün ülkeyi bir mahalle haline getirecektir.” derken belki de günümüzün en önemli iletişim araçlarından biri olan telefonu, televizyon ve interneti tarif etmişti. Finley haklı çıktı. Elektrikle iletişim (Telgraf) sadece bir ülkeyi değil koca bir dünyayı mahalle haline getirdi. Ruhsuz, mekanik, soyut bir mahalle… İnsanın modernleşme ve sekülerleşme belasıyla kendini tükettiği bir mahalle… İletişim teknolojileriyle bireyi kendi yalnızlığına hapsedip sahici yaşamaktan koparan bir mahalle. Kutsaldan, sözden, gelenek-görenek ve toplumsal dayanışmadan; akraba, dost, komşuluk ve aile ilişkilerini iğdiş eden bir mahalle…
İletişim Kuramcısı Neil Postman içerisinde olduğumuz bu durumu tanımlarken; “Telgraf, ülkeyi bir mahalle haline getirmiş olabilirdi; ancak bu, özgül türde bir mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen yabancıların oturduğu bir mahalleydi.” ifadelerini kullanmıştır. Kısaca soğuk, niteliksiz ve menfaat ilişkilerinden örülü; uzak mesafelerin kısa mesajla, yüz yüze iletişimi engelleyen iletişim teknolojilerinin aracılığıyla sağlandığı, yüzeysel selamlaşmaların mekanik mahallesinde oturuyoruz. İnsanlar arasındaki iletişimsizliğin iletişim araçlarının gelişmesine karşıt olarak arttığı küresel bir yalnızlık mahallesinde. Oysa bizim asıl mahallemizde “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” gibi iletişim sorumluluğunu insan ruhuna yükleyen köklü bir duyarlılığımız vardı. Bizim mahallemiz kavramı; nesillerin zamanı nasıl tasarruf ettiğini, mekânı nasıl biçimlendirdiğini, eşyayı nasıl evcilleştirdiğini velhâsıl hayatı nasıl yumuşattığını öğretirdi. Bizim mahallemizdeki ileri değil insani iletişim metotlarında; köşe başındaki çeşmenin, kaldırım taşının, çınar ağacının gölgesinde içilen bir bardak çayın, sütçünün, simitçinin, yoğurtçunun, bozacının varlığı bütün iletişim metotlarının ahenginden daha fazla ilham veren ve hayatın devam ettiğini hatırlatan müthiş bir ruh dinginliği barınmaktaydı. Bu öğreti aynı zamanda ete kemiğe bürünmüş, mekanikleşmemiş; sanayi devrimlerine, sloganlara, teknolojik gelişmelere, renkli ekranlara karşı durarak içimizdeki derin boşluğu bertaraf eden endişe duyacak bir şey olmadığını öğütleyen kocaman bir güven duygusuydu. Tanpınar’ın tarifiyle “Üst üste yaşanmış bir zaman içinde birçok defalar kurulmuş, bozulmuş, çerçevesi küçülmüş, fakat daima kendi kendisi kalmış ve her defasında bir evvelkinin bir yığın artığını, mahiyet ve değerine bakmadan terkibinin içine almış bütün bir hayatın rengiydi.” Bu renk bizlere moderniteye rağmen mizacımızı, kişiliğimizi, mahallemizi, geleneklerimizi, nasihatleri, mekânları şekillendirirken en belirleyici özelliğimizin yalnızlık ve iletişimsizlik olmadığını da öğretiyordu.
Türkiye’de iletişim biliminin kurucusu sayılan, yetiştirdiğimiz en önemli toplumbilimcilerden ve 2009 yılında aramızdan ayrılan Ünsal Oskay, içinde bulunduğumuz iletişimsizlik ve yalnızlık sorununu tanımlarken günümüz insanının mekanikleşen ruh halini şöyle tarif ediyordu: “Sokaklardaki “kalabalık içindeki yalnız insanlar” gibi TV ekranının karşısındaki insanlar da komşularından ve kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış insanlardır. Televizyonun bugünkü kullanım biçimi ve yayın politikası “uzakları yakınlaştırırken, yakınımızı ustaca bizden uzaklaştırmaktadır.” Böylece yalnızlaştırılmış insan, yalnızlığını fark edemeyeceği bir gaflete düşmektedir. Kendisinden ibaret bir dünyaya kapanmak, aslında çok büyük bir aldanmadır. Toplumsal konumu bakımından onunla aynı sorunu yaşayan bir diğer sıradan insandan uzaklaşan ve onu kendi mutluluğu için en büyük hasım sayan “sıradan insan” şimdi, kendisine ait son “harem-i ismet” saydığı evinde medyanın ve ardındaki iktidar odaklarının düzenlediği yanlış bir hayatın içindedir. “Dünyayı istediği gibi biçimlendiren odakların iletişim teknolojisinde sınırsız gelişmelerin yaşandığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimsizliğin ortaya çıkması ve gözler görülür biçimde yoğunlaşmakta oluşu bundan kaynaklanmaktadır.” (İletişim’in ABC’si Ünsal Oskay 1994)
Oskay’ın tarif ettiği bireyler olarak bugün kendi odalarımızda, kapıları kendi yüzümüze kapatarak bir başına yaşamaya alışmış budalalığımızla en basit iletişim metotlarını hayatımızdan dolayısıyla mahallemizden hızla uzaklaştırmak çabasındayız. Niye? … Can sıkıntısını alışveriş yaparak, oyun ve eğlenceyle gidermeye çalışan, dizi film izleyen, internette sörf yapan bu yeni mekanik soyluluk maskesinin yüzeysel bir palavradan öteye geçemeyeceğini ne zaman fark edeceğiz? İnternet, telefon, TV ve iletişim teknolojilerini birbirimizden uzaklaşmak için kullanmamamız gerektiğini ne zaman algılayacağız? Bu durumun ruhumuzun ilacı, derdimizin dermanı, sohbetimizin konusu olamayacağını ne zaman anlayacağız? Markete gitmeden, internetten sipariş verip bilgisayar aracılığıyla alışveriş yapmanın bizi kendi mahallemizin, sokağımızın, içimizin, özünden ve sözünden mahrum bırakacağını fark etmeyecek miyiz? Sanal sohbetlerimizin, ileri teknoloji cihazlarıyla kurduğumuz iletişim metotlarının hiçbirinin kucaklaşmanın, sarılmanın, aynı sofrada yemek yemenin, aile fertleriyle bir arada bulunmanın, dertleşmenin, selamlaşmanın, bakkalda manavda ayaküstü sohbete durmanın, kapıdan balkondan birbirimize seslenerek hal hatır sormanın, cami çıkışında kucaklaşmaların yerini dolduramayacağını göremeyecek miyiz?
III
“Onca varlık var iken, gitmez gönül darlığı!” Yunus Emre
2000 yılının hemen başında televizyonlarda yayınlanan Kent Şekerleme reklamını sanırım hepimiz hatırlarız. Reklamda bayramda çocuklarını bekleyen ve camdan yollarını gözleyen huzurevindeki yaşlı karı kocayı görürüz. Son derece duygusal bir müzikle -iletişim çağında- yaşlı karı koca camlardan çocuklarının yollarını gözlemekte, bayram ziyaretlerini dört gözle beklemektedirler. Evet, aranmışlardır belki, telefonla konuşmuş; internet üzerinden görüntülü sohbet etmiş, torunlarına el sallamışlardır ama bir umut hala camdan bakıp sokaktan medet ummaktadırlar. Beklenti hep aynıdır… Gelecekler mi?
İletişim çağında iletişimsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri olan reklam filmi bir insanın kapısını çalmakla bir insana ulaşmak arasında nasıl derin bir fark olduğunu göstermekle kalmamış adeta bu farkı iliklerimize kadar hissettirmişti. Çünkü insan özleyen; kucaklaşmak, sarılmak, öpmek, dokunmak isteyen ete kemiğe bürünmüş ruh sahibi duygusal bir varlıktı. İşte bu nedenle yüz yüze iletişim metotları dışındaki bütün yollar insan mizacına tezat teşkil eden soğuk, mekanik ve ruhsuz dokuya sahiptir. Bu yaklaşımımız şüphesiz iletişimin olanaklarından yararlanmayalım anlamını taşımaz. Tam tersine iletişimi sadece imkânsız olana erişmek için bir araç kılmak ama iletişimi teknolojiye kurban edip imkânsızlaştırmamak anlamını taşımaktadır. Amacım elbette bin yıl öncesinde yaşamak değil, geçmişten ilham alarak bugünü yaşamaktır. Geçmişin kötü tekrarı değil geleceğin taze ufuklarına geçmişimizi de yanımıza alarak bakabilmektir. Niyetimizi belki de Mevlanâ’nın “Ne ararsan ara, kendi içinde ara, başka yerde arama!” sözü izah etmeye yetecektir. Ama elbette Mevlanâ’nın bu sözü kendi içimize kapanalım, bireyselleşelim, iletişimsiz, güvensiz bir mekaniklikle izole olalım anlamında söylememiştir. Kendi iç dünyamızdan, geleneğimizden, kültürümüzden haberdar olmak, kendi benliğimizi kendi geçmişimizin içinde aramak, onunla barışık olmaktan bahsetmiştir.
Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışmışlığını anlatan Pandora’nın Kutusu isimli filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, filmiyle ilgili soruları cevaplarken iletişimin mekanikleşmesiyle ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulunmuş: “İstanbul’daki her yerleşim ve her alışveriş merkezi, her türlü sosyal yapılanmalar, her türlü bölgecikler hassasiyetleri bakımından şehrimiz yalıtılmış departmanlar halinde örgütlenmiştir. Yalıtılmış alanları gerektiren maddi varoluş koşulları bizzat iletişimsizliğin birincil nedenleri haline de geliyorlar” diyerek başından beri anlatmaya çalıştığımız mekanikleşmemizi ve iletişimsizliğimizi özetlemiştir. Yeşim Ustaoğlu’nun işaret ettiği bu ruhtan arındırılmış mekanik yalnızlık duygusu aslında hızla ve hemen değişen zaman dilimlerinde bırakın bir başkasını kendi derdimizi, sağlığımızı ruh yorgunluğumuzu bile ertelemek zorunda kaldığımız garip bir algı da geliştirmiştir. ‘Aynadaki kim?’ sorusuna vereceğimiz cevaplar maalesef bizi: “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metoduna teslim etmiştir. Farkındaysanız zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya toplumları gibi, medyatik yaşama tutsak olmuş, iletişim için zaman bulamayan koca bir toplum gününün neredeyse altı saatini TV başında dizi izleyerek geçirmeye başlamıştır. Televizyonda Perihan Abla karakteriyle tanıdığımız Perran Kutman, bu yeni şizofreni medya algımızı “Gerçek, sahte kimliği icat etti.” cümlesiyle betimlemiştir. Gerçek ablalar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, anne-babalar gitmiş yerine sahte zamansızlık teorilerini kendisine duvar yapan maskeli kişilikler gelmiştir.
Bugün özellikle aile içi iletişimde en büyük sorun olarak görülen TV ve internet için sosyolog kimliğinden çok, Hürriyet’in eski yayın yönetmeni kimliğiyle tanınan Ertuğrul Özkök’ün yaptığı tanımlama ise oldukça manidardır. “Televizyon, modern toplumda insanları sürü halinde yaşatmaya, bir arada uyuma sokmaya, onu sistem içinde tutmaya çalışıyor. İnsan-insana ilişkilerin duygusal temelini yıkan TV, ilk etapta kitlelerin zihnini uyuşturur, onlara tek bir merkezden ortak bir gündem sunar, sonra bütün bireysel, zümresel farklılıkları yok ederek toplumu bir bütün için standartlaştırır.” Kitle iletişim araçlarının en olumsuz etkisi belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu ”seyirlik bir oyun” haline indirgeyişidir. Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda hem de görüntüleriyle izleyebiliyoruz. Etiyopya’daki aç çocuklar, Güney Afrika’da kara derili insanlara yapılanlar, El Salvador’da, Şatilla kamplarında işkence gören, katledilen insanlar günlük yaşamımızın ancak seyirlik bir olgusudur artık. “Kısaca bu açılardan kitle iletişim araçları, kültürün ‘duyarlı hale getirme’ işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline indirgenmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına yol açmıştır.” (Ertuğrul Özkök, İletişim Kuramları Açısından Kitlelerin Çözülüşü, 1985) Ertuğrul Özkök’ün ‘kültürün duyarlı hale gelmesini törpülemek’ ifadesi de yine sorunumuzu özetleyebilecek en temel anlamı içinde barındırmaktadır.
Adına ister mahalle kültürü, geleneksel kültür, inanç kültürü, ister medeniyet, sanat kültürü, ister iletişim kültürü, yaşam kültürü deyin bu kültür bizi biz yapan bütün öğeleri içinde barındıran yegâne olgudur. Kızılderililer bir yolculuğa çıktıklarında durdukları yerde mutlaka birkaç gün mola verir ve o yöreyi, kültürünü ve o bölgenin insanlarını tanımaya çalışırlarmış. Bunun nedeni sorulduğunda ise,“Eğer çok hızlı giderseniz, ruhunuz geride kalır. Ruh olmadan yapılan yolculuklardan bir hayır gelmez.” diyerek cevap verip modern dünyanın hiçbir şeye yetişemeyen, hayatı ıskalayan bu yalancılığını ne de güzel özetlemişlerdir. Bu hızımızın bizi kültürümüzden ne kadar uzaklaştırdığını; durup dinlemenin, anlamanın, fark etmenin, selamlaşmanın, hal hatır sormanın ruh bönlüğümüze iyi gelecek en temel ilaç olduğunu maalesef fark edemiyoruz. Uzun zaman sonra bir sosyal paylaşım sitesinde karşılaştığım arkadaşım, “Biz çocukluk arkadaşıyız Nurdal, yıllar sonra birbirimizi buradan bulup konuşmak yakıştı mı bize?” diye sormuş ve eklemişti: “Ne gelseydik buralara ne de denizi görseydik.”
Cahit Sıtkı Tarancı,“Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız / Hatırası bile, yabancı gelir. / Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.” diyeli kaç yıl geçmiştir acaba? Sahiden en belirleyici özelliğimiz yalnızlığımız mı? Oysa insan, nedeni, amacı, anlamı sorgulayan, iyi ve kötüyü ayırt eden varlık değil midir? Biz neden sormuyoruz? Durumumuzu, vazgeçtiklerimizi neden sorgulamıyoruz? Her sabah maskemizi takınıp, günlük yüzümüzü makyajlayıp sokağa çıkıyoruz. Adı hep “ben” olan zaman aralıklarında hayat kurguluyor, yalnızlıktan şikâyet ediyoruz. Neden?
Sadi diyor ki: “İki şey ruhumu karartır: Konuşacakken, susmak, susacakken konuşmak.” Hadi konuşalım, soralım, sorgulayalım ve ruhumuzu aydınlatalım.
Ruhumuzu karartan nedir? Hani öğretmenlerimiz bize hayatın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmayı öğretmişlerdi. Bizi ruhumuza dolanan bu kablolardan, TV ekranlarından, bilgisayar monitörlerinden kim çıkaracak? Gülümsemeyi, aramayı, kıymet bilmeyi, hâl hatır sormayı, önemsenip önemsemeyi, yaşadığımız yere kendi ruhumuzu katmayı, hayatı mekanik bir makine olmaktan çıkarmayı kim öğretecek?
Gorajde şehrine gitmek için Srebrenica’dan ayrıldığımızda, sırtımızdaki yükün ne olduğunu anlamlandırma çabasındaydık. Yazılı ve sözlü gelenek hep şunu söyler: Suyun olduğu yerde hayat vardır, su varsa sorun yoktur. Bosna Hersek’i tek kelimeyle özetlememiz istense, herhalde su deriz. Hangi yöne gidilse mutlaka su ve suyun yeşerttiği yaşam alanlarıyla karşılaşırsınız. Suyun temel özellikleri dışında bir de hafızası var sanki. Hiçbir olayı unutmayan, başkalarına anlatmak için akan, sürekli artan, arttıkça değerinden bir şey kaybetmeyen bir hafıza. Drina, Tuna ve Sava’nın anlattığı çok şey var. İsterseniz birlikte dinleyelim.
Gorajde
Bosna Hersek’in doğusunda, başkente 2-3 saat mesafedeki Gorajde (Goražde) şehrine giderken de Sırp Bölgesi’nden geçtiğimiz için, Srebrenica yolunda karşılaştığımız manzarayla karşılaşıyoruz. Şehre ulaşım kolay değil. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Bosna Hersek’te otoban yok denecek kadar az. Bunun dışındaki tüm şehirlerarası yollar tek şerit. Bölge dağlık olduğu için mesafeniz belli olsa da zaman konusunda net şeyler söyleyemiyorsunuz. Bu yüzden öteden beri turist çeken şehirler dışındaki şehirlere rağbet edilmiyor. Muhteşem doğasına rağmen Gorajde’de bunlardan biri. Şehirde turistik tesis yok, fakat kurşun izlerini görmek için şehre gelen insanlar olduğunu duyunca açıkçası hiç şaşırmıyoruz. Şehrin girişindeki küçük tepeye, büyük harflerle yazılmış ve uzaklardan da görülebilen “Tito” ismi, psikolojik harbin hâlâ devam ettiğinin en büyük işareti. Yolun iki tarafında da yanmış, boşaltılmış, kullanılmayan evler var.
İç savaş öncesi hemen hiç kimse tarafından bilinmeyen, az sayıdaki nüfusuyla kendi halinde bir yerleşim birimiyken; Sırp saldırılarına direnen Boşnakların destansı mücadelesiyle kamuoyuna adını duyurmuş, bugün yine bir caddeden oluşan merkezi, az sayıdaki nüfusunun büyük bir kısmı yaşlı olmasına rağmen en çok da işsizlik oranının yüksekliği ile bilinen bir şehir Gorajde. Şehrin hemen her yerinde şarapnel izlerine rastlamak mümkün. Bütün sokaklar ve duvarlar bu izlerle dolu. Üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen duvarlarda kurşun izleri olmasının da sebebi bir var. Bu izlerle yaşamak, bir anlamda Sırp saldırılarını hem dünyaya hem de gelecek nesillere örnek göstermek için diri tutmak anlamına geliyor. Gorajde, yüksek dağların arasında kurulu ve Drina Nehri tarafından ikiye bölünmüş cennet parçası. Sırbistan sınırına yakın olan diğer tüm Bosna şehirleri gibi Gorajde’de yoğun saldırılara maruz kalıp, şehri çevreleyen dağlardan 3 yıl boyunca vurulmasına rağmen düşmemiş. Nehrin iki tarafını birbirine bağlayan köprünün altına, derme çatma bir yürüme yolu var. Bugüne kadar hiçbir yerde benzerine rastlamadığımız bu yolun ne olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap hayli ilginç. Keskin nişancılar hareket eden her şeye ateş ettiği için, onlarca insan ölümü göze alıp, sırf şehir ikiye bölünmesin, ulaşım bir şekilde sağlansın diye, köprünün altına halatlardan yol yapmış. Bu sayede savaş boyunca, özellikle gece vakitlerinde, karşıdan karşıya geçişlerde can güvenliği sağlanmış.
Şehir, oldukça yavaş işleyen onarım ve toparlanma sürecinden geçiyor. Aksaklığın sebeplerini şöyle sıralayabiliriz: Öncelikle bölgede önemli oranda Sırp nüfusu var. Gorajde Sırp Özerk Bölgesi’ne sınır ve Sırbistan’a oldukça yakın. Genç nüfus savaşta kaybedildiği için yaş ortalaması oldukça yüksek. Federasyon bürokrasisinin de şehir üzerinde ciddi yaptırımlar uygulayamaması şehrin değişkenlik dinamiğini frenliyor. Bölgedeki sivil toplum kuruluşları da bu hazin tablonun değişmesi için ciddi çabalar sarf edemiyor. Şehir merkezinde Türkiye tarafından yaptırılan ve ismi Kayseri olan bir cami var. Gorajde halkı, savaşı iliklerine kadar yaşamış ve hatıralarını diri tutmak için çabalayan bir halk. Her şehirde duyduğumuz kan donduran hikâyeleri burada da duyuyoruz. Drina Nehri günlerce ceset taşımış. Ne zaman nehre baksak mutlaka cansız bir beden görürdük diyorlar. Şehrin vurulduğu tepelerde yer alan köyler Sırp köyleriymiş. Şehir merkezi ve merkeze yakın köylerde Boşnaklar yaşıyor. Yaslandığımız duvardaki kurşun izleri bu şehrin önsözü gibi: Yeterince mazlum, yeterince masum.
Belgrad / Beograd (Beyaz Şehir)
Bosna Hersek’in Tuzla şehri üzerinden Sırbistan sınırına doğru ilerliyoruz. Bosna içindeki yolculuğumuzun önemli kısmı Sırp Özerk Bölgesi’nde geçiyor. Neredeyse bütün yön levhaları Kiril alfabesiyle yazıldığı için, sınıra oldukça yakın olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede kayboluyoruz. Yol bizi dağlık köye çıkarıyor. Hava oldukça sıcak. Bahçe içindeki evler, çimenlerin üzerinde koşuşan tavuklar, türlü meyve sebze ağaçları içimizi ferahlatıyor. İhtiyar köylünün tarifiyle anlıyoruz 15 km. kadar ters yolda olduğumuzu. Yol boyu tabela faciaları devam ettiği için tekrar adres sormak durumunda kalıyoruz. Bu sefer iki yaşlı kadının tarifiyle yaklaşık 1,5 saat sonra Raça Sınır Kapısı’ndan Sırbistan’a giriyoruz. Sınır kapısı oldukça sakin, bizden başka kimse yok. Herhangi bir sorunla karşılaşmadan içeri giriyoruz. Ülke değişikliğinin belirtileri ilk andan itibaren kendini gösteriyor; Otoban yol başlıyor. Sırp Özerk Bölgesi’ndeki yön levhalarının aksine Sırbistan’daki levhalar ya Latin ya da hem Kiril, hem Latin harfleriyle düzenlenmiş. Sınır ile Belgrad arası 150 kilometre. Düz ve geniş bir ovanın ortasından geçiyoruz. Balkanların hiçbir yerinde görmediğimiz uzunluk ve genişlikteki bu ovanın tamamı tahıl üretimi için kullanılıyor. İlerlediğimiz yol uluslararası taşımacılığın da önemli geçişlerinden birini teşkil ediyor. Yol boyu Türk plakalı tırlarla korna, selektör ve biz Türklere has camdan el sallama işaretleriyle selamlaşıyoruz. Belgrad (Beograd) ışık şehri veya beyaz şehir anlamına geliyor. Osmanlı şehri ele geçirdiği zaman yerli halkın bir kısmını İstanbul’a, bugün Belgrad Ormanları denilen bölgeye göndermiş. Orman da adını bu göç eden insanlardan almış.
Şehrin girişinde oldukça yoğun bir araç trafiği var. Geniş caddeler, gri sokaklar, heybetli ve eski binalar. Tam anlamıyla sonbahar şehri ve her yer gri. Komün düzen sonrası nasıl olur sorusunun cevabını yollarda görebilirsiniz: Tito döneminden kalma arabalar, yeni arabalardan daha fazla. Daha aracımızdan inip şehre ayak basmadan kendimizi yakın çağın kollarında buluyoruz. Belgrad için mimari anlamda Doğu Avrupa’nın en önemli şehri diyebiliriz. Merkezde NATO uçakları tarafından vurulan birkaç büyük bina var. Neredeyse yıkılmak üzereler. Şehrin araç park sistemi oldukça farklı. Kapalı otopark dışında her park yerinin SMS numarası var. Aracı park edip mesaj atıyorsunuz ve park ücreti telefon faturasına yansıtılıyor. Belgrad halkı oldukça kültürlü. Hemen her yerde kitap evi, sanat evi ya da kültürel etkinliklerin organize edildiği alanlar var. Parklar, kafeteryalar ellerinde kitap olan insanlarla dolu. Bosna Hersek içindeki Sırp Özerk Bölgesi’nde gördüğümüz suratsız, iletişime kapalı, gözünü nefret bürümüş insan fotoğrafını pek görmüyoruz. Başkonsolosluğumuz şehrin merkezinde, biz de kendilerini ziyaret ediyoruz. Konsolosluk görevlilerinden aldığımız bilgiye göre iki milyon nüfuslu bu şehirde yüz seksen Türk yaşıyormuş. Bir Türk dönercisi, dil kursu ve baklavacı var. Türklerin önemli kısmını Belgrad Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler ve iş adamları oluşturuyormuş. Üç işletmeyi de ziyaret ediyoruz. Baklavacıda Türk’e rastlamadık. Dönerci Nihat Bey Bursa’dan beş yıl önce gelip buraya yerleşmiş. İşletmesi konsolosluğumuza oldukça yakın. Burada yaşayan bütün Türkler birbirini tanır diyor ve bizi dil kursu öğretmeni Fatih Bey ile tanıştırıyor. Fatih Bey de iki yıl önce gelmiş. Türk Okulu açmak için girişimleri olan idealist bir öğretmen. Bizi Bayraklı Camii’ne götürüyor. Belgrad’da yıkılmamış tek Camii. Hemen arkasında da Şeyh Mustafa Türbesi var. Fatih Beye “Yıkılan eserlerimiz ne oldu, şimdi yerlerinde ne var, birinin yerini gösterir misiniz?” diye sorduğumuzda şu cevabı veriyor: “Bu şehirde yaşıyorum, yaşamak için sevmek zorundayım. Sorularınızın cevapları kalbimi acıtıyor, siz yarın gideceksiniz, ben burada o izlerle baş başa kalacağım. Sadece yıkılmış diyeyim, tekrar kalbimizi kanatmayalım.” Biz de yarayı deşmeden Fatih Bey ile vedalaşıp Sırpların Kalemegdan dediği Kale Meydanı’na gidiyoruz. Kale Meydanı, Belgrad Kalesi’nin üzerine yapılmış, içinde Damat Ali Paşa Türbesi de dâhil çeşitli heykel ve anıtları barındıran, Tuna ile Sava Nehri’nin birleştiği yere kurulmuş; festival, önemli gün ve gecelerin tertiplendiği, girişinde iki dünya savaşında da kullanılmış teçhizatların bulunduğu etkileyici bir yer. Stambol (İstanbul) Kapısı’ndan içeri girerek iki nehrin birleştiği yere hâkim tepede, kalenin taş kemerine oturup, insanların garip bakışlarına aldırmadan Osman Paşa marşı olarak da bilinen “Tuna Nehri akmam diyor. Etrafımı yıkmam diyor. Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.” marşını yüksek sesle söylüyoruz. Kimse duymasa da nehrin bize eşlik ettiğini düşünerek, nehirlerin birleştiği yerde hoş bir sadâ bırakıp meydandan ayrılıyoruz.
Bu bizim için kolay olmuyor. Taş kemere oturup nehri izlerken bu şehrin elimizden kayıp gittiğini düşünmek, çocuğunu eliyle gömen bir babanın yaşadıkları gibi. Belgrad’da görülmesi gereken hemen her yer yürüme mesafesinde. Kısa mesafeli toplu taşıma araçlarına ücretsiz binilebiliyor. Otobüslerin tamamı elektrikli. Havanın kararmasıyla birlikte bu şehre neden ışıklar şehri denildiğini de anlıyoruz. İnsanı rahatsız etmeyen, oldukça estetik ışıklandırma sistemi var. Trafiğe kapalı Knez Mihajlova Caddesi’nden başlayıp Parlamento Binası, Skadarlija, Zemun Kulesi ve Büyük Katedral’e kadar yürüyerek şehri gezmek mümkün. Belgrad insanının en büyük özelliği, inanılmaz derecede Türklere benzemeleridir. Osmanlı’nın üç asır süren hâkimiyetinin en belirgin özelliği insanlar. Mimari olarak geride pek bir şey kalmasa da göreceğiniz binlerce insan, Osmanlı’nın izlerini taşımaktadır. Damarlarında gezinen kanı umut ışığı olarak görüp şehirle vedalaşıyoruz.
Geç saatlerde Belgrad’dan ayrılıp Niş şehri üzerinden Makedonya’ya gittik. Devam yazımızda da Makedonya’yı okuyabilirsiniz.
Küçük bir not düşelim: Knez Mihajlova’dan Parlamento Binası’na doğru yürürken sağ tarafta kalan, büyük ve etrafında fıskiye olan heykelin önünde otuzüçlük, motifli tespih bulduk. Orada yaşayan ya da turist olarak giden birine ait olduğunu düşündüğümüz -hiç karşılaşmadık ama- bu tespihi sahibine ulaştırmak ve bu duyuruyu yapmak için yanımıza aldık. Umarız ki sahibine ulaşır.
Balkanlar’da hangi şehre giderseniz gidin, mutlak suretle özünüze ait bir şeylere rastlarsınız. Mimarisinden yaşam tarzına, insanından toprağına kadar her yerde bir iz vardır. Yabancılık çekmez, kısa sürede içselleştirir, bazen mutluluk, bazen de yoğun bir hüzün solursunuz rüzgârdan. Çabuk alışır, toprağın türküsüne eşlik edersiniz. Gördüğünüz rüya değildir. Bütün kasabalara, sokaklara aşinasınızdır. Dikkatli dinlerseniz, dağın taşın anlattıklarını duyar, o yollardan daha önce geçtiğinizi sanırsınız. Srebrenica hariç tüm şehirlerin hüznünü hissedersiniz. Srebrenica’da hissettikleriniz, daha önce bilmediğiniz bir duygudur, adını koyamazsınız. Hazırsanız, Avrupa’nın utanç başkenti Srebrenica’ya doğru yola çıkıyoruz.
Srebrenica
Saraybosna’ya 170-180 km. uzaklıktaki Srebrenica’ya doğru ilerliyoruz. Yolun tamamına yakını tek şerit ve dağlık. Yol boyu akan nehir ve sık ormanların içinde yaklaşık 3 saat sürecek yolun sonunda Srebrenica var. Saraybosna’dan çıktıktan hemen sonra Sırp Cumhuriyeti’ne giriyoruz. Sınırları neredeyse Saraybosna’nın içinde başlayan ve Sırbistan’a kadar uzanan, başkenti Banjaluka olan ve savaştan sonra bu statüye kavuşan bir yer burası. Önce alfabe değişiyor. Yön levhalarından, reklam panolarına kadar her yerde Kiril harfleri görüyoruz. Göze batırılan ikinci unsur bayrak. Basit bir sokak arasında bile büyük direklerden sallanan Sırbistan bayrağını görmek mümkün. Şunu peşinen söyleyelim: Bu kadar bayrağı Sırbistan şehirlerinde bile göremezsiniz. Bosna Hersek’in içindeyiz ama Sırp Cumhuriyeti’ndeyiz. Ülke; federasyon, cumhuriyet ve kantonlara ayrılmış durumda. Sırp Cumhuriyeti resmi olarak Bosna Hersek’in içindeki entite (özerk bölge) olarak gözükse de pratikte farklı bir ülke pozisyonu sergilemekte. Federasyon buraya müdahale edemiyor. Buranın tüm müfredatı, siyasi organları, yargısı, yasaması farklı işliyor. Yalnızca harita üzerinde Bosna Hersek’e bağlılar. Bunun dışında Bosna Hersek ile bir bağları yok desek yanılmayız. Bu bölge, Balkanların yeniden şekillenmesinde pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek bir yer. Çünkü içinde yaşayanların büyük çoğunluğu Sırp ve kendilerini Sırbistan’a bağlı olarak görüyorlar. Yol boyunca dikkat çeken üçüncü unsur ise insansız bölgelerde bile kilise ya da çan kulesi bulunması. Saraybosna ve Srebrenica arasındaki bu yol her anlamda Sırp imgeleriyle dolu. Srebrenica, Bosna Hersek’in içindeki Sırp Cumhuriyeti’nde yer alan küçük bir kasaba.
Savaştan önce Srebrenica, doğal güzellikleri, sakin yaşantısı, kaplıca ve şifalı sularıyla meşhur, Sırbistan sınırında yer alan turistik bir kasabadır. Savaş öncesi nüfusu 30-35 bin civardadır ve bunun %95′i Boşnak’tır. Savaşın sonlarına doğru bölgeye Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne bağlı Hollandalı askerlerin gelmesiyle güvenli alan ilan edilmiş ve çatışmalardan kaçan sivil halkın sığınmasıyla birlikte nüfusu 100 bine kadar çıkmıştır. BM askerleri ilk iş olarak Srebrenica halkını korumayı garanti ederek, halkın silah bırakmasını istemiştir. Savaşın ilk yıllarında Sırp saldırılarına karşı mücadele veren ve Srebrenica’yı düşürtmeyen Boşnaklar, BM’nin bu teklifini kabul ederek kandırılmış, silahlarını teslim etmiştir. Tüm bu süreci anlamak için halkın geçirdiği ağır savaş psikolojisini ve bahsi geçen günlerin savaşın son dönemleri olduğunu, barış arayışları adı altında yeni haritaların şekillendirildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekir. 1995 Temmuz’unda Ratko Mladic komutasındaki faşist Sırp ordusu, Srebrenica’yı almak için harekete geçer. BM askerlerinin karargâhı Potoçari kasabasında yer alan ve eskiden seri akü yapımının gerçekleştirildiği bir fabrikadır. Büyük depoları, geniş bahçesi ve idari binalarıyla birlikte, 450 kadar Hollandalı askerin kullandığı bir alandır. Sırp güçleri Temmuz başından itibaren Srebrenica’ya taciz atışında bulunur. Bu atışlardan bazıları BM karargâhının yakınlarına isabet eder. BM askerlerinin komutanı Thom Karremanes durumu BM askeri merkezine bildirir. BM merkezinden Srebrenica ve Karargâhı korumak için savaş uçakları havalanır ve bu uçaklar yakıtlarının bittiği gerekçesiyle Srebrenica’ya ulaşmadan geri döner. Srebrenica artık ağır silahlarla vurulmaya başlanmıştır. Kasabada yaşayan herkes BM’in karargâh olarak kullandığı akü fabrikasına sığınmak ister. 10 Temmuz günü Srebrenica ve Potoçari arasındaki 7-8 kilometrelik yol mahşer yeri gibidir. Her yaştan binlerce insan karargâhı doldurur. Bazı insanlar da yoğunluktan ötürü içeri giremez. Sayısı bilinmese de yüzlerce insan da dağ yollarını kullanarak Boşnak bölgelerine geçmek için ormana doğru ilerler. Srebrenica halkının, BM güvencesine sığınmaktan başka seçeneği yoktur. Sırplar da on kadar BM askerini esir almıştır. Mladic ve Karremanes arasında pazarlık başlar. Buna göre;
- Karargâha sığınan tüm insanlar Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Halkın tüm silahları toplanacak ve Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Srebrenica, tek kurşun sıkılmadan Sırp askerlerine teslim edilecektir.
Srebrenica ve üzerinde yaşayan herkesin teslim olması istenmektedir. Mladic ve Karremanes antlaşmayı şampanya ile kutlar. Ratko Mladic, boşaltılmış Srebrenica sokaklarında, Boşnak imgeleri yer alan sokak tabelalarını söktürerek gezerken, tarihe soğuk damga gibi kazınan şu sözleri sarf etmiştir:
“İşte bugün, 11 Temmuz 1995. Sırp Srebrenica’dayız. Kutsal günümüzden hemen önce burayı sonsuza dek Sırp milleti’ne armağan ediyoruz. Müslümanlara karşı yükselişimizi gösterip Türklerden öcümüzü alarak.” ( Bu topraklar asırlar boyu Osmanlı’nın elinde kaldığı için Boşnaklara “Türk” de denilmektedir.)
11 Temmuzda Sırp askerleri karargâha gelir. Neredeyse üst üste yığılmış vaziyette, aç susuz ve terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan insanlara kendini tanıtır Sırp Komutan:
“Merhaba. Ben General Ratko Mladic. Hepiniz güvendesiniz, korkmayın!”
Bu mazlum insanların tutunacak hiçbir dalı kalmamıştır artık. Önce kameralar gelir ve Mladic çocuklara şeker dağıtır, bir iki kadınla sohbet edip dertlerini dinler. Mizansen tüm unsurlarıyla eksiksiz işletilir. Ardından 30 otobüs gelir kampa ve “Hepinizi güvenli bölgeye ulaştıracağız.” sözü verilir. Güvenli bölgeden kasıt Boşnak kontrolündeki Tuzla Bölgesi’dir. İnsanlar otobüslere doğru hareket eder. Bir tuhaflık vardır. Otobüslere yalnızca kadınlar ve bebekler bindirilir. Erkeklerin tümü “Kimlik kontrolü yapıp, ardından serbest bırakacağız.” yalanıyla karargâhta tutulur. Bir kısım kadın ve bebek otobüslerle güvenli bölgeye taşınır ve bu da kameralar tarafından çekilip Sırpların aslında uluslararası savaş kurallarına uygun hareket ettiği imajı oluşturulur. 7 yaşından 70 yaşına kadar karargâhtaki tüm erkekler de 50 – 100 kişilik gruplara ayrılıp, onlarca farklı bölgeye transfer ettirilir. Geride kalan genç kadınların çoğuna da Sırp askerlerce tecavüz ve işkence edilir. Bazı kadınlar bu durum karşısında karargâhta intihar eder. Tüm bunlar olup biterken BM askerleri hiçbir şey olmuyormuşçasına, yalnızca kendi güvenliklerinin derdine düşmüştür. Olaya seyirci kalırlar. Farklı bölgelere transfer edilen erkeklere herhangi bir sorgulama yapılmaz. Küçük gruplara ayrılan Sırp askerleri, yakın tarihin en büyük katliamlarından birine imza atar. Ormanlık alanlar, kullanılmayan binalar ve mağaralar, Boşnak erkeklerinin transfer edildiği yerlerdir. Sırplar, bu katliamları işlerken kendilerine has bazı teknikler de uygular. Örneğin 50 kişilik bir grup infaz edilecektir. Elleri arkadan bağlanmış 45 insan teker teker öldürülür, hepsi birbirinin ölümünü izler. Sonra o beş kişiye mezar kazdırılıp, cesetlerin topluca mezara atılması emredilir. Kafalarına silah dayanmış bu insanlar da söylenenlere harfiyen uyar. Çünkü onlara söylediklerimizi yapmazsanız karargâhtaki kadın ve çocuklarınızı da öldürürüz denmiştir. Çaresiz üst üste gömerler ölüleri ve mezarın kapatılması esnasında enselerine bir kurşun sıkılıp, çukura itilirler. Yine başka bir yerde de kullanılmayan evin içine doldurdukları insanları önce kurşuna dizip ardından binayı yakarak güya iz kaybettirirler. Dağlara kaçan insanları yakalamak için dağı taşı bombalar, dağ çıkışlarını tutar; BM askerlerinin üniformalarını giyip “Korkmayın bize sığının!” diye bağırır, bağırtırlar. Bağırtırlar diyoruz çünkü bu yolla kaçmaya çalışan insanların aileleri ellerindedir ve “Eğer büyük oğluna buraya gelmesi için bağırmazsan, küçüğünün kafasına sıkarız.” gibi tehditler yapılmaktadır. Nihayetinde iki üç gün içerisinde Srebrenica’da 10.000 kadar Boşnak erkek bu şekilde öldürülüp toplu mezarlara gömülür. (Bugün hâlâ bulunamamış ve var olan sınırlar korunduğu müddetçe de bulunması çok zor olan toplu mezarlar vardır.) ‘Bu katliam işlenirken Boşnak ordusu neredeydi?’ diye bir soru doğabilir. Öncelikle şunu söyleyelim, Bosna’nın her bölgesinde çatışma ortamı vardı ve çatışmalar kimi yerlerde Sırp, kimi yerlerde Hırvat ordusu ile bölge halkı arasında geçiyordu. Srebrenica halkı kandırılıp silah bıraktırıldığı için direniş gösteremedi. Boşnakların, Sırplar gibi bir ordusu, ordu kültürü yoktu. Sırplar, Yugoslavya zamanında da askeri alanda tek hâkimdi. Sırp saldırılarının başlamasıyla kendiliğinden ve tamamı halktan oluşan Boşnak Armija’sı kuruldu. Srebrenica’da ise böyle bir katliam beklenmiyordu. Yine de bazı birlikler Srebrenica’yı çevreleyen dağın etrafındaydılar. Sayıları çok azdı. Herhangi bir müdahalede bulunamadılar. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Sırpların Srebrenica’ya girdiğinden haberdardılar; ama orada ne olup ne bittiğini bilmiyorlardı. İçeri girmelerinin nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremediler. Çünkü orası BM garantisindeki güvenli bölgeydi. İkincisi de dağlara kaçan insanlar. Yüzlerce insan dağlardaydı. Açılacak bir ateşte bu insanlar da ölebilirdi. Bu yüzden bir şey bilmeden ve yapamadan beklediler.
Tüm bu duygularla giriyoruz karargâh olarak kullanılan akü fabrikası ya da diğer adıyla Potoçari Toplama Kampı’na. Yukarıda anlattıklarımız sanki dün yaşanmış gibi. Her şey çok canlı. Müthiş bir karamsarlık yağıyor tavanlarından. Ana kapıdan büyük hangara giriyoruz. Yüksek tavanlı, içerisinde anı odası bulunan ve toplu mezarlardan çıkartılan birkaç parça eşyanın sergilendiği bir yer. Hiçbir şey bilmeseniz de sizi buraya getirseler, yaşayacağınız tek şey yine büyük bir karamsarlık olur. Karargâhın her yerini geziyoruz. Askerlerin yaşadıkları yer fabrika zamanının idari ofisleri. Fabrika girişinde büyük harflerle yazılmış UN yazısı hala duruyor. İnsanların toplandığı alan da arka tarafta kalan çimenlik. Fabrikanın tam karşısında da Potoçari Şehitliği var. Toplu mezarlardan çıkartılan cesetlerin her yıl 11 Temmuz’da törenle defnedildiği mezarlık. Bize göre bu iki yapı Batı zihniyetini temsil etmektedir. Potoçari Toplama Kampı ve Potoçari Şehitliği arasında bir dakika durup sağa sola bakarsanız Batı’nın ne olduğunu da görebilirsiniz.
Şehitlik girişinde yine küçük bir anı odası, açık hava mescidi ve 8372 yazılı anıt var. Bu rakam iki-üç günlük sürede katledildiği tahmin ve tespit edilen insan sayısı. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmadığı için gerçek sayının ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyecektir. Şehitliğin tamamı Boşnak erkeklerinden oluşuyor. Yalnızca bir Sırp var. O da toplu mezarlardan çıkmış. Ya dilsizdi, ya da zalimden yana olmak istemedi, bilmiyoruz, fakat o da şehitlikte yer alıyor. Bir de 22 yaşında kadın var. İki haftalık evliymiş. Kocasıyla birlikte dağ yolunu kullanarak kaçmak istemiş. Yakalanmışlar, sonrası malum. O da toplu mezarlardan çıkartılmış.
Srebrenica, tam anlamıyla hayalet kasaba. Merkezi çok küçük, sokakta kimse yok. Savaş öncesi %95 olan Boşnak nüfusu bugün % 5 civarlarındaymış. Bunlar da ağırlıklı olarak köylere dağıtılmış. Merkeze 30 kilometre uzaklıkta ve Sırbistan sınırına birkaç yüz metre mesafedeki Boşnak köyünü ziyaret ediyoruz. Köye ulaşmak oldukça zor oluyor. Bölgedeki diğer Boşnak köyleri gibi yolları çok kötü. Köy meydanında, savaş zamanı öldürülen 160 insanın isimlerinin yazılı olduğu büyük bir anıt var. Bugün köyde 50-60 kadar insan yaşıyor. Bunların yarısı yaşlı kadın, birkaç da çocuk var. Köye ilk ayak basan Türkler bizmişiz. Özlemle kucaklaşıyoruz direnen bu insanlarla. Elimizdeki Türk bayrağını alıp şehitliğe asıyorlar. Yaşlı kadınlar bizi görünce ağlıyor, sarılıp eşlik ediyoruz gözyaşlarına bu nur yüzlü teyzelerimizin. Erkeklerin hepsi dağa kaçıp hayatta kalmış. Kaçış hikâyelerini dinliyoruz, damarlarımızdan kan çekiliyor. Anlatmaya başlıyor bir adam: “İki buçuk ay dağda saklandım, ot yedim, yaprak yedim. Çoğu kez askerleri gördüm, gece gündüz kaçtım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Müslüman bölgesine ulaştığımda ayakkabılarım, kıyafetlerim derime yapışmıştı. 40 kiloya düşmüştüm…” Diğer erkeklerin de hikâyeleri böyle. Kendi imkânlarıyla yaptıkları ufak bir binaları var ve o bina köylünün can damarı. Binayı çok yönlü kullanıyorlar. Okul, sağlık ocağı, muhtarlık… Bizi de orada misafir ettiler. Akşamdan önce başka bir köye gitmek için ayrıldık. Gittiğimiz köydeki manzara da bir öncekinden farksızdı. 7 kişinin yaşadığı bir köye gittik. 4 küçük kız, anne, baba ve teyze. Barakada yaşıyorlar. Hikâyeleri farksız. İstanbul’a davet ettik aileyi, gelemeyiz dediler. Oğulları bu sene çıkartılmış toplu mezardan, 11 Temmuz’da defnedilecekmiş. Biraz da yüzümüzü kızartıp “Neden gitmiyorsunuz buralardan?” dedik. Bu soru karşısında hem bizi utandıran hem de umutlandıran şu cevapları duyduk her birinden: “Atalarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz buralarda öldü, biz de buralarda öleceğiz. Buralardan gidersek, yalnızca bedenlerimizi değil, buraya umut bağlamış insanların umutlarını da götürürüz. Bu yüzden ölene dek buradayız.” Bu cevap aslında şu manaya geliyordu: Sizler de kucağınızdaki meyve tabaklarıyla burayı izleyecek değilsiniz, bir gözünüz, bir eliniz burada olmalı. Burayı sahiplenmelisiniz.
Bugün Srebrenica ve Potoçari’de bin kadar Boşnak yaşıyor ve bu insanlar çok yakın tarihte katliam geçirmelerine rağmen orayı terk etmiyor. Üstelik hiçbir resmi kurumda çalışmalarına müsaade edilmeden, sürekli baskı altında hayat sürüp kaybedilmiş bir toprağa adeta umut ekiyorlar. Potoçari ve Srebrenica’nın köyleri; nitelikli hareket, onurlu yaşayış ve esas duruş nasıl olur sorusunun cevaplarını taşımaktadır.
Yazanlar: Nurdal Durmuş Gökhan Şimşek Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.
Balkanlar, özellikle yaz aylarında, aynı gün içinde iki üç mevsimi bir arada yaşayabileceğiniz bir yer. Kasım ayı olmasına rağmen, bu mevsimde pek görülmeyen sıcak bir havayla karşılaşıyoruz. Gece yarısına doğru Visoko şehrinde kalacağımız pansiyona yerleşiyoruz. Ertesi sabah Konjic, Mostar, Potiçel ve Dubrovnik’i kapsayan bir programımız var. Kaldığımız pansiyon; şehrin dışında, dağ köylerine benzeyen, kapısında nehir akan ve bahçesinde muhtelif sebzelerin yetiştirildiği bir yer. Sanki içinde büyük hüznü ve umudu barındıran Visoko’nun tüm ağırlığına paratoner olmak için yaratılmış bir alan.
Visoko ve Konjic:
Visoko, Bosna Hersek’in 30 km’lik tek otobanının çıkışında, Saraybosna’ya 30 dakika mesafede küçük bir şehir. Son yıllarda Mısır piramitlerine benzeyen dağıyla turistik bir bölge olmak için çabalamasına rağmen neredeyse hiç gelişmemiş. Toplu mezarları araştırma komisyonu ve kazılardan çıkartılan parçaların getirildiği DNA merkezi de bu şehirde yer alıyor. Merkezin müdürü ile yaptığımız görüşme esnasında duyduklarımız karşısında uzun süre kendimize gelemiyoruz. Savaş sonrası toplu mezarlardan 21.500 insan çıkartılmış ve defin işlemleri yapılmış. 15.000 insanın da hâlâ toplu mezarlarda olduğu tahmin ediliyormuş. Toplu mezarların büyük bölümü Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti’ndeymiş. Araştırma komisyonu ve kazı heyetinin tamamı Amerikalıymış. Her yıl 11 Temmuz’da düzenlenen anma ve defin gününe 600-700 civarında, kimliği tespit edilmiş insanın naaşı toprağa veriliyormuş.
Mezarlığın içindeki ayrı bir alan dikkatimizi çekiyor. Mezar tahtalarında yalnızca numaraların olduğu ve şeritlerle çevrilmiş bu alan, toplu mezarlardan çıkartılıp kimliği henüz tespit edilemeyen, ailesine ulaşılamayan ya da parçaları tamamlanamayan insanlara aitmiş. Bu mezarlardan çok sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Binlerce kadının, binlerce çocuğun pencere önlerinde bir haber beklediği bir mezarlık bu… Savaş sırasında ölen insanların kayıt bilgileri de bu merkezde tutuluyor. Üç haftalık yolculuğun ardından, Bosna’daki cepheye ulaştıktan bir hafta sonra, çapraz ateşte kalıp son nefesini veren ve Türkiye’nin Bosna Hersek’teki ilk şehidi olarak bilinen Selami Yurdan’ın defin kâğıdını da bu merkezde bulup, kâğıdın bir fotokopisini de Selami ağabeyin aziz hatırasına yanımıza alıyoruz. DNA merkezinin içinden, müdür beyin özel izniyle kemik parçalarının birleştirildiği odalara giriyoruz. Buraya dair söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Ayaklarımızın bağı çözülüyor ve duyduğumuz ağır koku, rüyalarımıza kadar giriyor.
Var olan siyasi haritalar değişmediği müddetçe birçok mezara ulaşılamayacağının bilinci ve hüznüyle DNA merkezinden ayrılıp “Visoko 92 Şehitler Ailesi” adlı yerel yardım kurumunu ziyaret ediyoruz. İki kadın tarafından yönetilen, eşi savaş sırasında ölmüş mağdur kadınlara destek vermek amacıyla kurulmuş bir dernek burası. Dernek yöneticisi hanımefendilerin eşleri de savaş sırasında ölmüşler. Dernek yöneticileri ile birlikte şehirdeki bazı kadınları ziyaret ediyoruz. Hemen hepsinin kan donduran hikâyeleri var. Kimi mahallesindeki erkeksizlikten ötürü kocasını kendi elleriyle gömmüş. Kimi mezardan cesedini çıkartırlar diye ormanlık alana saklamış. Kimi de hala DNA merkezinden bir haber bekliyor. Visoko, Bosna Hersek’in diğer tüm şehirleri gibi ortasından nehir akan bir şehir. Nüfusun çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyor. Balkanlarda yiyebileceğiniz en güzel köfte ve böreği burada bulabilirsiniz. Bildikleri tek Türkçe kelimeler “Ben Türküm, Osmanlıyım!” olan güzel insanlara rastlayacağınız, merkezi dâhi kasabaya benzeyen bir şehir burası. Geceyi geçirdiğimiz pansiyondan yola çıkmak için hazırlandığımızda henüz güneş doğmamıştı. Bir saatlik yolculuğun ardından Konjic şehrine ulaştık. XVII. yüzyılda IV. Mehmet tarafından yaptırılan ve yaşadığı savaşlar neticesinde ağır hasar gören, Mostar Köprüsü’ne çok benzeyen ve geçtiğimiz yıllarda da TİKA tarafından restore edilen köprünün önünde, arabamızın ön kaputuna gazete kâğıdı sererek hazırladığımız kahvaltı, sisli bir sabahın balkanlardaki en lezzetli anı olarak kalıyor zihinlerimizde. Köprünün birkaç yüz metre gerisinde topçu ateşiyle yıkılmış ve hala onarılmayan bir minare ile savaşta hiç hasar görmeyen çan kulesinin yan yana duruşu şehrin ve Bosna’nın tüm fotoğrafını temsil ediyor.
Konjic, bugün hâlâ mayınlı arazilerin bulunduğu ve can aldığı bir şehir. Muhteşem doğasının yanı sıra, yoğun bir dağlık alana ve küçük çaplı kanyonlara da sahip. Tito’nun 50-60 yıl önce yaptırdığı ve geçtiğimiz yıllarda keşfedilen sığınak da bu şehirde yer alıyor. Sığınağa gittiğimizde kapıdaki görevliler henüz turizme açılmadığını ve bu sebeple ziyaret edemeyeceğimizi söylüyor. Sığınağın, elli kadar insanın altı ay boyunca oksijen ve sıvı ihtiyacını karşılayacak şekilde tasarlandığı söyleniyor. Hersek, Neretva Irmağı’nın kenarına kurulu olan Bosna içindeki bölgeye verilen ad. Konjic de Hersek sınırları dâhilinde, azımsanmayacak kadar Hırvat nüfusa ev sahipliği yapan bir şehir. Buradan Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Güneye indikçe artan Hırvat nüfusu ve muhteşem doğa manzarasıyla birlikte yolculuğumuz devam ediyor. Yolumuz uzun, hikâyemiz de öyle.
Mostar
Neretva Irmağı’na yansıyan ahşap ev siluetleri, sakin balıkçı tekneleri, yakından geçen trenin uğultusu ile ırmağın aktığı yöne doğru giden tek şeritli yol üzerinden şehre ilerliyoruz. Daha şehre ulaşmadan, psikolojik savaşın sembolü konumundaki, Mostar’ın en yüksek tepesine kurulmuş ve kutsiyet atfedilerek artık geri dönüşü çok zor olan bir olayın kahramanı rolündeki dev haç figürü ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmek gerekirse bu manzara karşısında canımız sıkılıyor. Bir dinin sembolünün var olması değil bu. Göze sokulan şey, bu şehrin gerçek sahipleri olan Boşnakları tahrik edip, ‘ölülerinizin üzerinde dans ediyoruz’ demekten başka bir şey değil.
Mostar, mimari anlamda herhangi bir Anadolu kasabasından farksız bir şehir. Şehrin en büyük özelliği hemen her yerde görebileceğiniz kurşun izleri. Hani neredeyse gözünüzü kapatıp şehrin herhangi bir yerine bırakılsanız, gözünüzü açtığınızda ilk önce etraftan gelen kurşunlardan saklanmak için koşuşturursunuz. Böylesine canlı hatıralar barındırıyor. Burada sadece savaşın izleri yok, savaşın ta kendisi var. Mostar, Hersek’in en önemli şehri. Nüfusun yarısını Boşnaklar, yarısını da Hırvatlar oluşturuyor. Irmağın bir tarafında Boşnaklar diğer tarafında da Hırvatlar yaşıyor. Mostar, yalnızca bir köprü değil, aynı zamanda böylesine stratejik bir ağırlık taşıyor omuzlarında. Savaştan önce %15-20 olan Hırvat nüfusu, savaş sonrası %50 civarına gelmiş. Tahmin edileceği üzere Hırvat bölgesi hem ekonomik anlamda hem de şehir yaşamı anlamında daha iyi konumda. Bu noktada Hırvatistan’ın Mostar’ı kendi şehriymiş gibi görmesinin de payı büyük. Bunu anlamak için tabelalara bakmak bile yeterli. Bosna Hersek sınırlarında yer alan ve Hırvatistan şehirlerini gösteren yön levhalarında “HR” ibaresi yer alırken, Hırvatistan sınırlarında yer alan ve Bosna Hersek şehirlerini gösteren levhalarda “BIH” ibaresi yer almıyor.
Mostar, 1992-1995 yıllarındaki savaşta Hırvatlar tarafından talan edilmiş bir şehir. Hemen her yerde mezarlıklar görebilirsiniz. Mezarların ortak özelliği ise, her birinde çocukların fazla oluşudur. Mostar’ın Boşnak Müslüman kısmında kalan alanda ise Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu var. Mostar’da başkonsolosluğu olan tek ülke Türkiye. Burayı da ziyaret edip çalışanlar ve konsolos Metin Ergin Bey ile görüşme yapıyoruz. Ülkemizin bu topraklar üzerindeki bütünleyici ve barışçıl rolünü anlatıyor bizlere. Metin Bey oldukça nitelikli, iyi donanımlı ve bölgeye hâkim bir insan. Konsolosluktan ayrıldığımızda hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: “İyi ki Metin Bey gibi devlet görevlilerimiz var.” Mostar, Boşnakça “eski köprü” anlamında kullanılan bir terim. 1993 yılında Hırvat topçu ateşi neticesinde tamamen yıkılıp yine Türk ustalar tarafından restore edilmiş bir köprü. Boşnaklar “Beyaz Kanatlı At” dermiş bu köprüye. Otuzun üzerinde vurulmuş ve en son 9 Kasım tarihindeki saldırılara dayanamayıp Neretva’nın kollarına bırakmış kendini. Birinin öldürmek, diğerinin hayatta kalmak için savaş verdiği ve o insanların bugün iç içe yaşadığı şehrin her yerinde Hırvatistan bayraklarını da görmek mümkün. Her kurşun izinde çiçeklere renk veren çocuk gözleri var. Mostar, yetimliğini ağlıyor yaşlı gözlerimize.
Şehrin içinde Potiçel adlı bir Türk köyü de mevcut. Safranbolu evleri ve köyün üzerine kurulmuş kale içimizi ısıtıyor. Şehrin biraz dışında kalan Blagaj Tekkesi’ne gidiyoruz. Dağ yamacına kurulmuş ve Avrupa’nın debisi en yüksek suyunun çıktığı, Osmanlı’ya ait bir tekkenin bulunduğu bir yer burası. Yol boyu uğradığımız Boşnak köylerinde karşılaştığımız manzara hep aynı: Yıkık evler ve şarapnel izleri. Yüksek bir tepeye oturup, şehrin hüznünü dinliyoruz. Beni unutmayın diye iç geçiriyor Mostar.
Dubrovnik
Mostar’dan ayrıldıktan yarım saat sonra sınır kapısına geliyoruz. Bosna Hersek çıkışındaki işlemlerimiz çok kısa sürmesine rağmen on metre ilerdeki Hırvatistan kapısında yaklaşık yarım saat bekletiliyoruz. Ardından, dünyanın en saçma siyasi haritalarından birinin çizildiği Neum’a doğru yola çıkıyoruz. Neum, Hırvatistan içindeki 20 km’lik Bosna Hersek toprağı. Savaş sonrası Bosna Hersek’e verilmiş, deniz sınırı olmasına rağmen gümrük görevlileri dışında Bosna’ya ait pek bir şey göremiyoruz. Bosna’nın bu deniz üzerinde resmi olarak hakkı olduğu söylense de verilen bölge deniz ticareti açısından hiç de uygun değil. Zaten burada Bosna’nın limanı da yok. Öyle bile olsa limandan yükleyeceğiniz malzemeleri Bosna şehirlerine getirmek için Hırvatistan sınırından çıkartmak zorundasınız. Göstermelik bir kasaba burası. Haritaya baktığınızda tüm Adriyatik sınırının Hırvatistan’da olduğunu, ama Hırvatistan’ın Bosna Hersek’in yukarısında bulunduğunu göreceksiniz.
Bir ülke düşünün ki denize ulaşana kadar tüm kara toprağına sahip ama denizi başka bir ülkeye. Adriyatik kıyıları, diğer adıyla Dalmaçya denilen bölge doğal güzellik bakımından dünyanın sayılı bölgelerinden biri. Hırvatların tüm deniz ticareti buradan gerçekleşiyor. Turistik anlamda dahi ülkeyi tek başına ihya edebilecek bir alan. Dubrovnik, Hırvatistan sınırının 90 kilometre içerisinde yer alıyor. Yol boyunca Adriyatik içerisinde yüzlerce farklı ada size eşlik ediyor. Trsteno bölgesinde mola veriyoruz. Tüm bu doğal güzelliğin karşısında hissettiğimiz derin hüzün ve birilerinin çizdiği haritalar neticesinde kaybedilmiş toprakların şarkısı çınlıyor kulaklarımızda. Mostar’dan itibaren yol kenarlarında Katolik mezarları görüyoruz. Her şeyin sembolize edildiği coğrafyadaki yol kenarı mezarları buralar bizim demenin küçük bir ifadesidir. Trsteno’daki dev çınar ağacının hemen yanındaki mezardan bir mumluk alıyoruz. Bunun yanımıza bir hatıra almaktan çok daha büyük anlamı da var kuşkusuz.
Bölgede dikkat çeken en büyük şey ovaların tarım için kullanılması ve hiçbir şekilde yaşam alanına dâhil edilmemesi oluyor. Dubrovnik’in girişindeki alt geçidin duvarında yazan “Çarşı” yazısı hepimizi tebessüm ettiriyor. Anarşist olmak bazen iyidir gibi tehlikeli sözler mırıldanıyoruz oldukça bilinçli şekilde. Duvrovnik de bir Osmanlı şehri. Şehrin tüm turistik alanı tarihi kale ve çarşı içine kurgulanmış. Klasik tabirle buraya Akdeniz’in incisi demek bile yetersiz. Öylesine güzel bir şehir… Avrupa’nın diğer şehirlerine oranla neredeyse hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Kalenin içinde dar sokaklara açılan çıkışlar, sokakların uzun ve yüksek merdivenlerinin sergilediği estetik balkonlardan sarkan çiçeklerle muhteşem bir fotoğrafa dönüşüyor. Neredeyse her yerde bir Türk kafilesine rastlıyoruz. Kale içinde ayrıca Sırplar tarafından öldürülmüş Hırvat asker resimlerinin yer aldığı bir oda da mevcut. Balkanların ve Akdeniz’in en pahalı şehri. Teleferik ile tepeye çıkabilir, uzun yürüyüşler ile şehir merkezinin tamamını dolaşabilirsiniz. İnsanların savaş hakkında düşündükleri şeyler farklılık gösteriyor. Hırvatistan şehirleri Sırplar tarafından bombalanmış olsa da Boşnaklara karşı derin bir nefret besleyenleri görmek mümkün. Yine vicdan merkezli düşünüp, bu yaşanılanlar çok saçmaydı, neden hâlâ birbirimizi öldürmek istiyoruz diye düşünen insanlara da.
Tito’nun ölümüyle birlikte Yugoslavya içindeki tüm etnik unsurlar, kendi bağımsızlıklarını ilan edip, mensup oldukları din, mezhep ve ırkların gerekliliğine göre devletleşmek istediler. O güne kadar dini argümanların toplumsal bir çatışma sebebi ihtimalini zayıf gören, yalnızca milliyet ve kültür farklılıkları gözetilerek bir ayrışım olması gerekliliğine inanan halkların bu inanışları 90′lı yılların başlarına kadar sürdü. Özellikle Boşnaklar, yakın akrabalık kurdukları ve aynı mahalleyi paylaştıkları Sırpları herhangi bir tehdit unsuru olarak görmüyordu. Nitekim birlikten ilk ayrılan toplum olan Hırvatlara karşı yaklaşık bir yıl süren Sırp saldırılarında dahi, Boşnakların aksini düşünme durumu söz konusu olmamıştı. Yugoslavya; Sırp, Boşnak, Hırvat, Sloven, Makedon, Arnavut, Macar gibi farklı ırk, kültür ve inanç sahibi gruplar tarafından vücut bulan bir ülkeydi. Sırplar, gerek askeri ve siyasi gerek nüfus bakımdan bu ülkenin lokomotifi konumundaydı. Bugün Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad, Yugoslavya’nın da başkentiydi. Yugoslavya bir anlamda tüm bu etnik grupları bünyesinde toplayan bir nevi Büyük Sırbistan’dı. Sırpların, Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle birlikte, o güne kadar hakim oldukları alanın daralacağını görmesi, Osmanlı’nın bölgeyi beş asır kadar işgal ettiği inancındaki tarihi intikam hafızanın canlanması, büyük devlet ve değerli Balkan topraklarından elde edilen gücün kaybolması korkusuyla çıktıkları yol, yakın tarihinin en ahlaksız savaşlarından birine dönüştü. Bu süreci neredeyse hasarsız atlatan Slovenleri birliğin dışında tutup, büyük acıların yaşandığı Boşnak, Sırp ve Hırvat üçgeninde hayatın nasıl devam ettiği sorusuna bir cevap aramak, fotoğrafı biraz da kadrajın içine girerek yorumlamak gerekirdi. Bu amaçla 4 ülkeyi kapsayan, 8 gün süren ve yaklaşık 4000 km. Kara yolculuğu yaptığımız Balkanlar gezisinde ilk durağımız Saraybosna’ydı.
Saraybosna – Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.
Uluslararası Havalimanı’ndan çıktığımızda uzun yıllardır Bosna Hersek’te yaşayan Enes bey tarafından karşılanıp Başçarşı’ya doğru yola çıkıyoruz. Havalimanı için kullandığımız Uluslararası kavramı oldukça kapalı bir kutu çünkü yalnızca 5-6 ülke başkentine uçuş yapılıyor ve Bosna’da iç hat uçuşu yok. Havalimanı Saraybosna’nın içindeki Sırp Kantonu sınırında yer alıyor. Arka tarafında Kiril alfabesinden levhalar, ön tarafında latin harflerinden levhaları görebiliyorsunuz. Komünizm döneminden kalma tekdüze binalar, Avrupa’nın en eski demir yolu, bakımsız sokaklar ile parlemento binasından, konsolosluk binalarına kadar tüm özel yapıların dizildiği Saraybosna’nın en büyük caddedesinde ilerliyoruz. Her yerde şarapnel izleri var. Duvarlarından kurşun sarkan bir şehirdeyiz. Bu cadde hem Saraybosna’nın hem de Bosna Hersek’in minyatüre edilmiş hali gibi. Bir tarafından acı, diğer tarafında acının üzerini örtüp, yerine kendi yaşam biçimini dayatmaya çalışan Batı kültürü. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmamış ama Saraybosna’ nın nüfus açısından Boşnak şehri olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı döneminde yapılan Başçarşı ile Bursa çarşısı arasında kısa sürede içselleştireceğiniz bir benzerlik var. Arnavut kaldırımlarının sökülmesiyle tarihi doku zedelenmiş olsa da bu bağı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Çarşı içinde çok sayıda Türk ile karşılaşabilirsiniz. Saraybosna’da iki Türk Üniversitesi ve yaklaşık 1.500 civarında Tük öğrenci var. Gazi Hüsrev Begova Camii ve Medrese’si önünden Ferhadiye Caddesi’ne çıkıyoruz. Caddeyi bir Avusturya Mimarisi olan Kilise ikiye bölüyor. Cami ile Kilise arasında kalan kısımda Osmanlı izlerini görmek mümkünken Kilise’den sonra kendinizi Avrupa Kültürüne ait bir yerde buluyorsunuz. Caddenin sonunda Tito’nun yaktığı ve yıllardır sönmeyen ateş ile bir anıt var. Anıtın duvarında buradaki tüm halklar ( Boşnak, Sırp, Hırvat ) iç içe yaşar, kardeştir temalı bir yazı bulunuyor. Anıtın beş yüz metre ilerisinde de 3 yıldan fazla süre Sırplar tarafından bombalanan Saraybosna’nın ölen çocukları için yapılmış bir park ve çocukların isimlerinin yazılı olduğu levhalar var. Şehrin her yerinde bu ironik tabloyla karşılaşmak mümkün. Caddenin ardından Başta İgman dağı olmak üzere Saraybosna’yı çevreleyen dağlara çıkıyoruz. Elinizde bir elma tutuyormuş gibi düşünün. Avucuz Saraybosna, parmak uçlarınız ise bu dağlar. Avrupa’nın en güçlü ordularından kabul edilen Yugoslavya’nın tüm silahlı gücü Sırpların elindeydi ve Sırplar Saraybosna’ya saldırmadan önce tüm ağır silahlarını bu tepeler üzerine konuşlandırdı. Sorulduğunda tatbikat yapacağız gibi komik cevaplar verdiler. Boşnaklar son ana kadar kendilerine saldırılacağını düşünmemişlerdi. Bunu bilmeleri de açıkçası pek bir şeyi değiştirmezdi çünkü ortada ne bir Boşnak ordusu, ne sivil bir silahlı güç ne de halkın elinde silah vardı. Saraybosna halkı, 1992-1995 yılları arasında Sırp ordusunun açık hava morguna çevirdiği şehirde yalnızca hayatta kalma savaşı verdi. Soba borularından bombalar, su musluklarından silahlar, yağ tenekelerinden mayınlar icat edip direnmeye çalıştılar. Bugün hala müzelerde sergilenen bu silahlar bir halkın onur mücadelesinden başka bir şey değildi. Tam bu süreçte rahmetli başkan Aliya İzzetbegoviç kendisini olmayan bir ordunun komutan pozisyonunda buluverdi. O güne kadar siyasi bir lider olan Aliya, Savaşın başlamasıyla birlikte Avrupa’nın göbeğinde bir Müslüman ordu kurulmasını ve Boşnak halkının topyekûn katledilmemesini sağladı.
Bayram namazı için Begova Camii’ndeyiz. Avludan taşan kalabalık ve sabah saatlerinde duyulan çan sesleri tüm bu anlattıklarımızın özeti gibi. Camii içinde Savunma Bakanımız da var. Cemaatle bayramlaşıp Aliya’nın da içinde bulunduğu mezarlığa gidiyoruz. Bu mezarlıkta Armija bünyesindeki askerler yer alıyor. Komutan rütbesindeki tek kişi Aliya. Askerlerinin yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. Mezarlığın ardından Bosna Irmağı’nın doğduğu Ilıca bölgesindeki Vrelo Bosne’ ye gidiyoruz. Buraya ilişkin söylenebilecek çok fazla şey yok, ne söylesek yarım kalır. Öylesine muhteşem. Ilıca’dan Havaalanı istikametine ilerlediğinizde Sırp bayrak ve işaretçilerini görebilirsiniz. Saraybosna, Bosna Hersek’in neredeyse her bölgesi gibi parçalara bölünmüş ve genellemeyle açıklanamayacak kadar titiz gözlemlenmesi gereken bir şehir.
Saraybosna’da hangi evin kapısını çalsanız, kiminle konuşsanız damarlarınızdaki kanın çekileceği hikayeler dinliyorsunuz. Her şeyden önce insanın bir canavara nasıl dönüşebildiğini ve savaşın nihayetinde insan yutan bir makine olduğunu görüyorsunuz. Yalnızca Turistik bölgeleri gezip, kesin yargıya varanların unuttuğu bir şey var ki o da şudur; bu şehir, parçalanıp, asimile edilmek ve öz değerlerinden uzaklaştırılmak adına vuruldu. Bunu bilmeden, içinde yaşayan ve hala bu zihin işgaline direnmeye çalışan binlerce insanı hiçe sayıp, yalnızca gördüğü ile konuşmak en basit ifadeyle kolaycılıktır. Böyle düşünenlerin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Sokak pazarının ortasına bomba atarak çoğu kadın 70 insanı bir dakika içinde öldürmek hangi savaş hukukuna uygundur? Birinci vazifesi her yaştan kadına tecavüz etmek olan bir orduyu hangi ahlak kurallarıyla değerlendirebilirsiniz? Terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir halkı yok edip, üstüne ırkını da yok etmek adına kundaktaki erkek bebekleri bile katleden insanlar hakkında ne düşünürsünüz? Boşnaklar bu insanlarla beraber yaşıyor. Tecavüzcüsüyle aynı otobüse binip işe giden bir kadını, dükkanına alışveriş yapmaya gelen evladının katilini, yıllarca aynı apartmanı paylaşıp savaş esnasında ilk kurşunu yediği komşusunu tekrar karşısında görmeyi nasıl açıklarsınız? Siz hiç katledildiniz mi, hiç savaş yaşadınız mı? Bu insanlar belki de yeryüzünün en ağır psikolojik harplerinden birini veriyor. Saraybosna’yı Ferhadiye Caddesi’nden ibaret görürseniz bu sorulara cevap veremezsiniz.
Saraybosna düşmedi ama tarihin muhtelif dönemlerinde olduğu gibi büyük bir siyasi ve kültür katliamına uğradı. Bugün Saraybosna’ya yapılacak en büyük yardım, üzeri kapatılmaya çalışılan bir kültürü yeniden ışığa kavuşturmak olacaktır.
Not: Devam yazılarımız Visoko, Dubrovnik, Srebrenica, Gorajde, Belgrad, Üsküp, Ohrid şehirlerine ilişkin olacaktır. Kapsamlı bir Bosna Hersek analizi ile Boşnak, Sırp ve Hırvat değerlendirmemizi sonuç yazımızda okuyabilirsiniz.
Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Proletarya “Kamusal alanları işgal edin bize katılın ve sesinizi duyurun!” sloganlarıyla New York özgürlük meydanını birbirine katıp devrimci ayaklanmalarını sürdürürken Amerikan CNN ve İngiliz BBC yayın kuruluşları Obama’nın ekonomik programının başarısını tartışıyorlardı. 5 Kıtada ve 40 ülkede yaklaşık 100’e yakın askeri üssü ve 350 bin askeri olan ABD karşılıksız para basabilen tek ülke olmasına rağmen ekonomisin kalbine Wall Street devrimcileri hançer saplamaya çalışıyordu.
Sloganları ise kısa ve netti. “Wall Street’i İşgal Et”
Artık “iktisatta aşırı liberal, siyasette aşırı tehditkâr” politikaların sınırları sadece harita üzerinde olan ama küresel ekonomiyle bütün sınırları ortadan kalkmış dünya için geçerli olmadığını söyleyen analistler bir ülkedeki krizin domino taşı gibi bütün bir dünyayı nasıl etkileyebileceği üzerine herksin bildiği teorilerden bahsediyorlardı.
“Dünya ağır bir kalp krizi geçirmek üzere…” diyen uzman bu krizden nasıl kurtulacağımıza dair net ifadeler vermese de herkes pratikte nasıl hayat bulacağı belli olmayan hayali kurtuluş senaryolarından bahsedip daha iyi denetlenecek bir vergi düzeninden, sosyal tedbirlerle desteklenmiş korumacı kamusal politikalara ihtiyaç duyulduğundan falan bahsediyordu.
Ben ne korumacı politika, ne sosyal tedbirlerle desteklenmiş politika ne de iyi denetlenecek vergi düzeninden bir şey anlıyordum.
Hayat yağmuru seyretmekle güzeldi. Wall Strett devrimcilerine destek vermek boş hayallerine ortak olmakla… Hayat çimenleri ezmek, patikadan yürümek, gökkuşağına bakmak, buğulu camlara resimler çizmekle güzelleşiyordu.
Rumlar artık yeni düşmanımız İsrail’le birleşmiş, Türkiye’nin restine rağmen üstelik Türkiye’nin en yakın müttefikleri Amerika ve Rusya’nın doğalgaz aramalarında kendilerine destek verdiğini ve bu işe bir an önce başlama konusunda ısrar ettiklerinden bahsederek üstü kapalı Türkiye’ye fazla ileri gitmeyin fazla da konuşmayın diye gözdağı veriyordu.
Öte yandan Yunanistan sokakları iflasın eşiğindeki ülkelerinin ekonomik politikalarını taş yağmuruna tutuyor Euro bölgesi ülkeleri bu iflasın peşinden gitmemek endişesi nedeniyle toplantı üstüne toplantı yapıyorlardı. Borsa grafikleri hiç olmadığı kadar kriz geçiren kalp ritimlerine benzer şekiller oluşturup acil yardım bekliyordu.
Hayat borsa ekranlarını görmediğimiz denizleri seyretmekle, bir bardak çay eşliğinde kalbimizi iyi eden dostlarımızla yaptığımız keyifli muhabbetlerle güzelleşiyordu.
Somali’de açlıktan ölenlerin sayısı günden güne artıyor ve yıllarca Afrika kaynaklarını sömürenler, olan bitene seyirci kalıyordu. Hayat ekmeğimizi Afrikalı bir çocukla paylaşınca güzelleşiyordu.
İki milyonu Kürt kökenli olmak üzere 20 milyon nüfuslu Suriye’de maskeli ve silahlı saldırganlar tarafından öldürülen ‘Kürt Geleceği Akımı Partisi’nin Batı ile ilişkilerin geliştirilmesini savunan lideri Meşal El Tammo’nun cenaze törenine 100 binden fazla kişinin katıldığı ve güvenlik güçlerinin kalabalığın üzerine ateş açarak onlarca insanı öldürdüğünden bahsediliyordu. Suriye’de son üç ayda yaklaşık 4 bin insan kendi ordusu ve devlet lideri emriyle katledilmişti. “Ankara ne kadar Şam ise, Şam da o kadar Ankara’dır.” diye sınırların ortadan kalktığı bir dünya hayal eden ben ve benim gibi insanların gördüğü rüya kâbusa dönmüştü. Beşar Esad’ın bu hayali kuran Türkiye için, “Bölge ülkeleri arasında siyasi, ekonomik, etnik yapının yanı sıra birçok alanda benzerlikler bulunuyor. Eğer birileri bizim sorunlarımızı istismar etmeye kalkarsa, o zaman onun sorunu çok daha büyük olacak. Çünkü doğrudan etkilenecek. Düşmanlık da kendisine dönecek. Türkiye’nin tutumu tedbirli olmayı gerektiriyor.” tehdidi üzerine hayal kırıklıklarımız derinleşmeye devam ediyordu.
Hayat hikâyeci kahvesinde durmadan masal anlatan hayalci adamı bir kez daha görmek umuduyla güzelleşiyordu.
Türkiye’nin son dönemde sıfır sorun politikasıyla kurduğu dostluk köprüleri adeta gizli bir el tarafından tek tek yıkılıyor; Arap Baharı adında şaşkınlıkla izlediğimiz yeni bir halk hareketi dünya dengelerini ve Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda kazandığı bütün iyi ilişkileri derinden sarsıyordu. Yeni dostlar ve eski dostları düşman gören yeni politikalara mecbur kalıp her şeyi sil baştan gözden geçirmek ve dünya dengeleriyle mücadele etmek için her şeyimizi ortaya koymak zorunda olduğumuz yeni bir dönem başlıyordu. İran NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze savunma sitemi anlaşmaları konusunda izlediğimiz politikadan vazgeçmemizi, yoksa sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağımız uyarısında bulunuyor; Devrim Muhafızları komutanı General Mesud Cezayiri, Türkiye’nin sırtını Batı’nın sallanmakta olan duvarına dayamaması gerektiğini belirtiyordu. Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi ile PKK yüzünden yaşadığımız sorunlar yeni bir boyut kazanmıştı.
Suriye, Lübnan, İran, Irak derken sıfır sorun politikamız bir anda ters yüz edilerek adeta düşman komşular tuzağına çekiliyorduk.
Türkiye medyasında da güneydoğu eylemleri, oturma eylemleri, polise kafa tutan milletvekilleri, belediye başkanını sorguya çeken PKK militanları haberlerinin yanı sıra; rakamların rakımlarından, borsa haberlerinden, kazanan ve kaybedenler üzerine endekslemiş, hayatı bütün bu rakamların oluşturduğu grafiklerle özetleyen yeni bir yaşam modeli ve piyasa tüyolarından bahsediliyordu.
E posta adresimde ise bütün bu cümlelerimi özetleyecek muhteşem bir tanımlamayla karşılaşıyordum.
“En kusursuz cinayet budur; yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.”
Dışarıda yağmur vardı ve ezan okunuyordu. Kim olduğunu bilmediğim komşularımla aynı safta namaza duracaktım. Safımızın başında İranlılar, sonunda Lübnanlılar, arasında Iraklı ve Suriyeliler vardı.
Hep beraber “Allah Ekber!” dedik.
Allahu Ekber!
Allah büyük!
Hayat aynı safta tanımadığımız insanlarla aynı duaya “Âmin!” demekle güzelleşiyordu.
*Proletarya alt sosyal sınıfı tanımlamak için kullanılan terim
“Minare işte şurada gözlerimizin önünde
elimizin altında dümdüz
göğün mavi kâğıdının karşısında
bir tükenmez kalem gibi.
Fakat göğe mesaj yazabilmek için
onu tutacak onunla yazacak el yok ki.”
Blaje Koneski
Makedeonya Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.
Yazan: Nurdal Durmuş
Bazı şehirler vardır aynaya baktığınızı düşündürür. Bazıları duvara, bazıları içinize, bazıları geçmişinize ve geleceğinize, bazıları hayallerinize, hayal kırıklıklarınıza baktığınızı düşündürür. Bir şehre gitmekle geçmişinize gitmek, aynada kendinize bakmak ve yolunuzu her zaman bulmak duygusunu hissettiren ender ülkelerden biridir Makedonya. Yıldırım Bayezid’in 1392′de fethettiği ve 522 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan ülkeye 6 asır sonra misafir olup ecdadımızın ayak izlerini sürmek, neler kaybettiğinizi görmek, nasıl yeniden kazanırız sorularını en çok kendinize sormak için Makedonya’dayız.
Ülkenin Büyük İskender havaalanının eski kasvetli duruşundan kurtulup başkent Üsküp’e doğru yol almak, unuttuğunuz geçmişinize yeniden dönmek gibi…
Başkent Üsküp girişinde sizi karşılayan soğuk beton binalar, duvarlara yazılmış sloganlar, yüzlerine hüzün çökmüş insanlar, alışveriş merkezlerinin karmaşıklığı, Türkiye’nin 90’lı yıllarını hatırlatıyor.
Brutalizm’in doruklarındaki mimari yapılar şimdinin kasvetini, Osmanlı mimarisi o kasveti yumuşatmak için asaleti temsil ediyor. Şehrin yetmişlerden çıkıp gelen hayalet silueti, o siluete huzur katan Osmanlı mimarisi arasında yol alarak ulaşıyoruz Üsküp’e.
Başkente adım atar atmaz Dusko Goykovich’in “The Nights of Skopje” şarkısını dinlemek keyifli olsa da ben ezan seslerine teslim oluyorum.
Uzaktan kulağınıza değen ezan seslerinin huzuru her şeyi unutturacak kadar kuşatıcı.
Bu yüzden Üsküp’ün bir başka ülkeye değil de Anadolu’nun herhangi bir kasabasına gitmişsiniz hissi uyandıran kuşatıcılığı var. Üsküp insana doğup büyüdüğü yerler gibi geliyor.
Sokaklarında yerlisi gibi dolaşacağınız, yabancılık çekmeden sizi kalbine alacak anneniz gibi…
Tanıdık bir dostla 6 asır sonra kavuşma hissi… Sıkıca sarılma…
Sonra derin bir sessizlik, sessizlik…
Eski Üsküp’ten manzaralar
Başkent Üsküp sokaklarındayız.
Bugün hemen hemen bütün Balkan şehirlerinde olduğu gibi Üsküp’te de iki farklı şehir yapısı karşılıyor bizleri. Biri Osmanlı’dan günümüze emanet kalan klasik “eski şehir”, diğeri ait olduğu ülkenin modern yapılarıyla çağdaş kentler. Vardar Nehri’nin sol tarafında kalan Osmanlı’nın Üsküp’ü dramatik bir terk ediliş hüznü yaşarken, sağ tarafta Vodno Dağı’na kadar uzanan ve Yugoslavya’nın kucağında filizlenmiş zamane Üsküp’ü… Hıristiyan çoğunluğu nedeniyle daha çok güney tarafı gelişmiş olun Üsküp’ün mahzun kuzey tarafı 19. yüzyıl Osmanlı şehirlerini andırıyor. İşin doğrusu Osmanlı zamanındaki halinden sanki bir farklılığı da yok gibi.
İnsanoğlu ne zaman bu taraf ve öbür taraf diye herhangi bir tanımlama yapmışsa; bu ayrışmanın, ideolojik kamplaşmaların, vicdan kavramının devre dışı bırakılmasının kara bir habercisi olmuştur. Makedonya’nın her iki yakasında halklar birbirine karışmış, iç içe yaşasa da maalesef “bu taraf” ve “öbür taraflar” Taşköprü tarafından ikiye ayrılmış, inanç ve ideolojik kamplaşmalar kendini belirgin bir şekilde hissettirmekte… Bir tarafta camiler, tekkeler, ezanlar ve elifba öğrenmek için cami bahçesinde bekleşen çocuklar… Öbür tarafta geniş sokaklar, geniş meydanlar ve lüks barlar… Bir tarafta kahvehanelerde ince belli bardakları ile çay içen, umut büyüten, Osmanlı mirasını korumak ve yaşatmak için çabalayan Türkçe konuşan bir grup; diğer tarafta Osmanlı’nın ayak izlerini silmek için sembollerden hayat inşa etmeye çalışan bir grup. Bir taraf varoş diğer taraf metropol. Bir tarafta aniden karşınıza çıkan Türkçe kelimeler, çocuklar, Arnavut kaldırımları, diğer tarafta alev ve beton. Bir tarafta eski Osmanlı çarşısı Eminönü’nün yukarısındaki Tahtakale-Mercan tarafları ile neredeyse birebir benzeşen pazarlar; diğer tarafta modernite, tüketim toplumun her türlü ihtiyacına cevap veren markalar, gösterişli alışveriş merkezleri heykeller…
500 bini aşan nüfusuyla Üsküp’ün bir tarafında ötekileştirilmeye çalışılan Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Çingeneler diğer tarafta Makedonlar, Sırplar ve Hıristiyan etnik unsurlar… Oysa ne anlamı vardı şehirleri ortadan ikiye bölmenin. Herkesten önce buraya Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Cermenler, Gotlar, Slav kavimleri ve Avarlar gelmemiş miydi? Sonrasında Hunlar, Oğuzlar, Peçenekler ve Osmanlı bu topraklara gelip yüzyıllık miras bırakmamış mıydı? Kimi gelmiş, şehirlerin göklerinde nöbet tutan minareler; kimi garibi, yolcuyu Tanrı misafiridir diye ağırlayan kervansaraylar yaptırmamış mıydı? İlim irfan öğretmek için mektepler, medreseler kurmamış mıydı? Çarşılar, bedestenler, hanlar, dükkânlar kurup vakfetmemiş miydi? Bölüşülemeyen koca bir miras bütün insanlığın hizmetine sunulmamış mıydı? Şimdi nereden çıktı inanç ve ideoloji kamplaşmalarla Üsküp’ün ruhunu elinden almak. Nereden çıktı insanlığın varlığından beri süregelen ötekileştirme duygusunun içimizde bir şehirde, kalbimizin orta yerinde Üsküp’te gözlemlemek… İnsanların ırkı, dili, rengi ne olursa olsun birbirlerini o taraf olarak görmeleri ne büyük bir çelişkidir.
Maalesef insana üzücü geliyor ama Üsküp’e sanki ruhunu kaybettirmişler. Hıristiyan fanatizmine kurban edilmiş bir kent havasına sokmuşlar. “Üsküp, Makedon şehridir!” mesajını veren bir mühür vasfıyla dağına taşına kiliseler, haçlar inşa etmişler. Üsküp, içinde barındırdığı mimari eserlerle, hâlâ bir Osmanlı şehri görünümünde olsa da şehrin belirgin Müslüman kimliği, bazı milliyetçi Makedonları rahatsız etmekte. Makedonya’nın Vodno Dağına 2001 yılında, Üsküp’ün o güzelim siluetini bozma pahasına, çoğu Makedon’un kentteki etnik kutuplaşmayı arttıracağından dolayı karşı çıkmasına rağmen dikilen yaklaşık 70 metre yüksekliğinde haç dikmesi, rahatsızlığın en belirgin kanıtıdır.
Yeni Üsküp
Şehirler iyidir fakat bu insanlara şehrin de bir ruhu olduğunu hatırlatmalı, bu anlamsız kamplaşmalardan uzak yeni bir hayat inşa etmeli diye aklımdan geçiriyorum.
Bu düşünceleri kuşanmışken gözüme çok tanıdık bir isim takılıyor.
Yahya Kemal…
Yahya Kemal Üsküplü olduğu için Makedonya’da da Türkiye’deki kadar tanınan ve sevilen bir edebiyatçı.
Fakat Yahya Kemal ismini bölgede daha tanınır hale getiren olgu ülkemizde Türk okulları diye bilinen kurumların Makedonya’da aldığı isim.
Makedonya sokaklarında Yahya Kemal Koleji tabelaları adeta şehrin bir parçası gibi her tarafı kuşatmış durumda.
Biraz merak, biraz önyargılarla okulu ziyaret ediyoruz. Üsküp Yahya Kemal kolejinde çok sıcak karşılanıyoruz.
Bu topraklarda birlik, kardeşlik, dost olma, beraber yaşama ve el ele tutuşma güzelliğini yaşayıp yaşatma derdinde olan güzel insanlarla tanışıyoruz. Makedonya’da birbirlerini öteki gören anne babaların çocukları bu okullarda ırkı, cinsiyeti, inancı ve kim olduğu sorgulanmadan eğitim görüyor. Öğrencilerin beraber aynı sınıflarda el ele tutuşarak ders çalışmalarına, oyun oynamalarına, umut büyütmelerine tanık oluyoruz.
Dünyanın başarmak ve çözmek zorunda olduğu sosyal, siyasal ve ideolojik problemlerin Yahya kemal kolejlerinin sınıflarında çoktan çözüme kavuştuğunu görmek beni gururlandırıyor. Türkiyeli hayırsever vatandaşların yardımlarıyla kurulmuş Türk okullarının kendisi Üsküplü olan Yahya kemal isminde olması bir yazar olarak beni ayrıca mutlu ediyor. Zira Makedonya’da her kesimin büyük saygınlığını kazanan bu okullar başarılarıyla da bütün Makedon halkının gurur kaynağı olmuş durumda. Türkiye’den kilometrelerce uzaklıkta kendilerini iyi insanların sayılarını artırmaya, yaşanabilir bir dünya kurmaya adamış öğretmenler coğrafi uzaklıkların kalplerde yakınlaştırmaya devam ediyor.
Sonuçta bir şehri fethetmek o şehrin surlarını, kapılarını, şehirlerini topla tüfekle yıkmakla değil; o şehirde yaşayan insanların gönlünü fethetmekle mümkün olduğunu düşünerek önyargılarımı Vardar nehrinin sularına bırakıyorum. Ecdadımızın binlerce eser bırakıp toplumların yaşam haklarına saygı göstererek inşa ettikleri medeniyeti bu topraklarda insan onararak, ayrımcılık yapmadan kalpleri fethederek kazanmaya azimli öğretmenlerle kucaklaşarak vedalaşıyoruz.
Yahya Kemal Kolejlerinden
Gezi rehberi:
“Üsküp tarihi bir kent olmasının yanı sıra 500 bini aşan nüfusuyla ülkenin en büyük kenti olma özelliğini de taşıyor. Üsküp’e yolu düşenlere Old Bazaar’a diğer ismiyle Türk Çarşısına uğramalarını öneririm. Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı, 15. yüzyılda inşa edilen Taş Köprü ve Üsküp Kalesi, Üsküp ve Makedonya ile ilgili tarihi ve kültürel ipuçlarını bulabileceğiniz eski tren istasyonu, St. Clementin Katedrali, Üsküp Saat Kulesi, Sveti Spas Manastırı, Hünkâr, Yahya Paşa, Murat Paşa camilerini ziyaret etmeden dönmeyin. “
Yol boyu Makedonya manzaraları.
Üsküp’ten ayrılıp Makedonya’nın önemli büyük şehirlerini gezmeye başlıyoruz. Lakin yol boyunca gördüğüm tabelalar, alfabe ve demografik yapısı farklıda olsa da Makedonya’da bir şehrinden diğerine geçerken yol boyu gördüğüm köyler, minareler, yeşillikler, çiçek açmış erik ağaçları, mezarlıklar ve manzara hep tanıdık geliyor.
Sanki İstanbul’dan Karadeniz’in herhangi bir şehrine gitmekle başkent Üsküp’ten turizm merkezi Ohri’ye giden yol ve yol üstünde gördüğünüz her şey aynı gibi.
Makedonya sınırları boyunca uzanan Şar Dağları’nı izlemekle Uludağ’a bakmak arasında bir fark yok.
Karadeniz bölgesinin coğrafi yapısıyla birebir örtüşen Makedonya dağ yamaçlarına kurulan köyleri, uzaktan size kendinizi hatırlatan minareleri ve doğasıyla yabancılık hissettirmeyen misafirperver bir vatan gibi kucaklıyor insanı.
Matka Kanyonu
Üsküp’e yaklaşık 20 km uzaklıktaki Matka Kanyonu yaklaşık 5 bin hektarlık bir alanı kapsıyor.
Kanyon mağaraları, yürüyüş patikaları ve berrak akarsularıyla adeta Makedonya’nın yeşilliğinin keşfedildiği bir yer.
100mt’den fazla uzunluktaki karst mağaraları nedeniyle Speleoloji bilimine (mağarabilimi) ilgi duyanların uğrak yerlerinden biri.
Treska Nehri kenarında Tanrının Kutsal Annesi adıyla da bilinen Matka Manastırında 15. yüzyıldan kalma freskler bulunuyor.
Kanyonda 1300′lü yıllardan kalma olduğu sanılan St. Andrew Manastırı gibi çok sayıda başka manastır ve kilise de mevcut.
Matka kanyonu aynı zamanda flora ve fauna açısından son derece zengin bir bölge.
Bölgede yerel güve ve kelebek çeşitlerinin yanı sıra ender görülen akbaba ve kartallar ve böcekbilimcilerin büyük kısmının bilmediği gece yaratıkları da görülebiliyor.
Harabati Baba Tekkesi:
Kalkandelen (Tetova) şehrinde yer alan önemli bir eserde Harabati Baba Tekkesi. 1389’da Osmanlının yayılma politikaları sonucunda İpekyolu üzerine kurulan 500 tekkeden biri. Şehrin bir kenarında konumlanan külliyenin içinde birçok yapı, bahçe bulunuyor. Duvarlarla çevrili tekkenin giriş kapısı üzerinde yüksekçe bir de kule var. Tekke 1538 yılında kurulmuş. Tekke için 1799 yılında Recep Paşa’nın kuruculuğunda bir vakıf oluşturulmuş. Tekkenin kurucusu olan Ali Baba’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden olduğu belirtilir. Harabati Baba’dan itibaren “Harabati Baba Tekkesi” olarak anılmaya başlamış ve günümüze bu şekilde gelmiştir. Günümüzde içerisinde Alevi-Bektaşi cemaate mensup bir cem evi ve Müslüman cemaatin kullandığı bir de cami bulunmaktadır.
Ohri Makedonya
Tetova’dan ayrılıp Makedonya’nın turizm merkezi Ohri’ye doğru yol alıyoruz. Ohri sakin, tertemiz bir göl ve orman manzarasıyla karşılıyor bizi. Daracık taş sokakları, balkonlarından çiçekler sarkan evleri, sayısız kilise ve minareleriyle… Makedonların en sevdiği yerlerden biri olan ve övünerek bahsettikleri Ohrid’i (Ohri) kenti ve gölü Üsküp’e yaklaşık 150 kilometre uzaklıkta. Çevresinde 365 tane kilise bulunan ve Avrupa’nın en derin gölü Ohri adeta denizi andırıyor. Kent aynı zamanda Ağustos 2001’de imzalanan ve altı ay süren etnik çatışmalar son verilerek Arnavutlara insani haklarının iade edildiği anlaşmaya ev sahipliği yapan yerleşim bölgesi olması nedeniyle de önem arz ediyor. 1385–1912 arası Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, Ortaçağ’dan ve Osmanlı döneminden birçok izler taşıyan, aynı zamanda Slav ulusların kullandığı Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul edilen şehir incisiyle ünlü… Ohrid Gölüne özel Ohrid alabalığı lezzetli. Şopska salatası kesinlikle denenmeli. Özellikle Ohrid gölü kenarında bulunan Aziz Kliment ve Panteleimon Kiliseleri, Samoil Kalesi çok ilgi çekici. Bodrum’u andıran sokakları ve doğasıyla Ohri görülmeye değer turizm şehri. Bu şehir aynı zamanda İttihad ve Terakki’nin kurulduğu yer olarak da biliniyor.
strumga
Struga:
Bu bölge içinde yer alan bir başka turistik şehir de Struga. Ohri gölünden doğan Kara Drin Nehri boyunca yer alan şehir sakin yapısı ve güzel doğasıyla Avrupalı turistlerin tercih ettiği yerlerden. Ohri gölünde tekne turu yapıp korsan şapkasıyla fotoğraf çektirmeyi unutmayın.
Üsküp Saat Kulesi
Üsküp Saat Kulesi / Sultan Murat Camii:
Saat Kulesi, 1556/1573 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılan ilk saat kulesi olma özelliğini taşıyor. Tarihi Sultan Murat camiinin yanında bulunan ve Üsküp’ün simgelerinden olan saat kulesi yüksekçe bir tepede bulunuyor. Avusturyalı General Pikolomini tarafından 1689 yılında ateşe verilen kule 1963 yılındaki depremde de büyük zarar görmüş. 2009 yılında restorasyonu yapılarak eski görünümüne kavuşturulmuş. Balkanların en eski ve en yüksek saat kulelerinden biri olan kule bahçesinde bulunan Sultan Murat Camii Üsküp’te Osmanlı döneminde inşa edilen ilk camilerden biri. Cami 1436 yılında Sultan Murad tarafından inşa edildi. Cami, Hünkâr Camii, Cami-i Atik ve en son olarak da Saat kulesine olan yakınlığından dolayı halk arasında Saat Camii olarak da biliniyor.
Taşköprü, Fatih Sultan Mehmet köprüsü Üsküp:
Vardar Nehri üzerinde ve Üsküp şehir merkezinde bulunan tarihi Osmanlı köprüsü. Kimi kaynaklara göre Mimar Sinan tarafından yapıldığı belirtilmektedir. 13 kemer gözü bulunan köprünün kemer açıklıkları ise merkeze doğru genişlemekte ve yükselmektedir. Köprünün toplam uzunluğu 220 metredir. Kemer açıklıkları açısından en küçük açıklık 4 metre, en büyük açıklık ise 13.48 metredir. Üsküp bölgesinde Fatih Sultan Mehmet köprüsü olarak da bilinmektedir.
Yahya Paşa Camii:
Yahya Paşa Camii, uzun ve adeta göklere kadar uzanan zarif ve kibar minaresiyle Üsküp’ün kuzeyinde bulunuyor. Caminin girişinde bulunan kitabeye göre, cami XVI yüzyılın başlarında Yahya Paşa tarafından imar edilmiş. Yahya Paşa Bosna ve Rumeli beylerbeyliğinde de bulunmuştur. Evliya Çelebi’nin Seyahatname ’sinde caminin güzelliğinden ve minarenin uzunluğundan bahsediliyor. 1963 yılındaki Üsküp depreminde ciddi hasar alan cami depremin ardından tekrar onarılarak hizmete açılmıştır.
Üsküp'e veda
Veda:
Artık toparlanma vakti.
Gezildi, görüldü, anlamaya ve anlaşılmaya çalışıldı, notlar alındı, geçmişe dönüldü, geleceğe gidilemedi ve zaman ayaklarımızın altından Vardar Nehri gibi hızlıca aktı.
Her şeyden önce gitmeden az çok fikir sahibi olsam da üç günlük bir seyahatin bu toprakları bilmeye, anlamaya yetmeyeceğini belirtmek isterim.
Ama biliyorum ki bir şiirin, öykünün, şarkının ya da bir dostun elimizden tutarak götürdüğü; sevdiğimiz insanların çağırdığı, kendine âşık ettiği şehirlerden biridir Üsküp.
Bu yüzden anlamak yetmese de sevmek için tek sefer bile yeterlidir.
Saat kulesi meydanında Murat Paşa Camii avlusunda elifba okuyan çocuklara rastlamak, gülen gözlerine bakmak, umutlarını, sevgilerini hissetmek aynı dili konuşmak bile bu toprakları sevmek için yeterlidir.
Bu yüzden Makedonya’dan özellikle Üsküp’ten dönmek insana gurbete ilk kez giden birisinin burukluğunu hissettirir.
Not defterime “Bir yerden gitmekle, bir yerden geri dönmek arasında derin farklar vardır. Ben Üsküp’ten hiçbir yere gitmiyorum, sadece evime dönüyorum.” diye not düşüyorum.
Yanıma 6 asırlık çınar ağaçlarını, minareleri, ecdadın ayak izlerini, gülümseyen çocukları, Şar Dağları’nı, Vardar Nehri’ni kalbime alarak İstanbul’a dönüyorum.
Geride kalanlar ‘misafirlikte unutulan çocuklar’ gibi mahzun bakıyorlar arkamızdan.
Kendimce tam beş asır süren uzaklığa misafir olmuş, eti tırnaktan ayıran acıya son vermiştim.
Gördüğüm güzel bir rüya değilse yaşamaya değerdi.
Hoşça kal güzel Üsküp, hoşça kal sevgilim!
Vardar’ın mahzun güzeli! Hoşça kal!
Merhaba İstanbul, merhaba Üsküp’ün nazlı kardeşi!
…
Not Defteri:
-Halkın %58’inin büyük şehirlerde yaşadığı Makedonya 2002 sayımlarına göre yaklaşık 2 milyon insanın yaşadığı çok fazla sayıda etnik yapıya sahip bir devlet. Resmi sayımlara göre ülkenin en büyük nüfusu %64’le Makedonlara ait. İkinci sırada %25 25.17 Arnavutlar %3 oranıyla Türkler ve Romanlar, Sırplar, Boşnaklar, Ulahlar şeklinde azınlıklarla devam ediyor. Ülkenin kamusal alanlarında yönetim biçimi nüfus oranına göre temsil edildiğinden seçimlerde fazla nüfus göstermek için hem dış güçlerin hem de orda yaşayan grupların ciddi müdahaleler yaptığı aşikârdır.
—Makedon kanunlarına göre ülkede yaşayan her insan kendisini nereli hissederse oralı yazdırma hakkında sahip. Yani ben Türkiyeliyim, Amerikalıyım demeniz sizin o ülke vatandaşı olarak kayıtlara geçmenizi sağlıyor. Lakin bunun uluslararası bir geçerliliği yok.
—Makedonya’da en yaygın din %65 oranla Makedon Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Ortodoksluk. İkinci sırada ise %34,3 ile en yaygın ikinci din İslam’dır.
—Ülkede yaklaşık 1200 kilise ve 400 civarında cami bulunmaktadır.
— Dağlık yapısı nedeniyle hayvancılık ve kısıtlı olarak sebzecilik gelişmiş halde. Makedonya’da ağır sanayi yok.
—Memur maaşları 400 Euro civarında. Makedonya’nın para birimi Makedon denarı.
—Makedonya’nın 3.000 askerden oluşan paralı bir ordusu var.
—Yemek kültürü Türkiye’yle çok benzer. Yerel mutfağın en sevilen tatlarının başında “Kaymakçina” geliyor. Tatlı, süt, yumurta, şeker ve undan yapılan lezzetli bir yiyecek. “Yugoslav Salatası” ve “Köprülü salatası” olarak da bilinen “Manca”, patlıcan, domates, yeşilbiber, sarımsak ve zeytinyağı ile hazırlanıyor. Kemiksiz kuzu etinden yapılan “Makedon yahnisi” de meşhur bir başka tat. Kentte ayrıca güveçte enfes kuru fasulye de pişiriliyor. Köfte ve kırmızıbiber turşusu nefis. Üzerine peynir rendelenmiş çoban salatası (Şopska) tadılmaya değer. Restoran ve kahveler oldukça ucuz.
—Ülkede iki Türkçe gazete var. Bunlardan birisi Zaman Gazetesi. Zaman haftalık olarak o bölgeden haberlerle Türkçe basılıyor. Ayrıca ayda bir dergi şeklinde Makedonca basılarak da dağıtılıyor. Bunun dışında Türkçe olarak basılan diğer gazete Balkan Gazetesi.
—Türkiye, Müslüman kesim tarafından Osmanlı temsilcisi olarak görüldüğünden Hıristiyan kesim tarafından da Makedonya’yı ilk tanıyan ülke olduğu için bölgede saygı duyulan bir konumda. Özellikle Müslüman kesimde Ahmet Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan’ın popülaritesi oldukça yüksek.
—Türkiye Balkan Üniversitesi, Yunus Emre Kültür Merkezi ve Türk okulları olarak bilinen Yahya Kemal Kolejleriyle bölgede ciddi bir eğitim prestijine de sahip. Üniversite ve kolejlerde her kesimden öğrenci eğitim görüyor ve başarılarıyla Makedonya’yı yurtdışında temsil ediyorlar.
—Birçok Osmanlı eseri bizzat Türkiye’nin destekleriyle restore edilmiş ya da edilme aşamasında.
—Ülkede Türk dizileri oldukça iyi reyting yapıyor. Gümüş, Kurtlar vadisi, Kollama gibi diziler meşhur.
—Makedonya en büyük ırmağı ülkenin tam ortasından geçen Vardar Nehri. Ülkede 50 kadar doğal ve yapay göl ve yüksekliği 2.000 metreden fazla 16 dağ bulunmaktadır.
—Ülkenin sokaklarında neredeyse polise hiç rastlamıyorsunuz. Trafikte araçlar önceliği hep yayalara veriyor.
—Nüfus dağılımına göre ülkenin önemli şehirleri: Üsküp (500.000), Kumanovo (71.000), Manastır (80.000), Pirlepe (68.000) Kalkandelen (60.000) Gostivar (46.000), Ohri (51.000), Köprülü (48.000), İştip (42.000).
Paylaşılamayanlar:
-Yunanlılar, Makedonların havalimanına Büyük İskender demesine karşı çıkıyor, İskender’in kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.
— Yunanlılar Makedonların Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) ismini kullanmasını istiyor. “Makedonya ismi Yunanistan’ın kültürel ve tarihsel mirasını kapsar.” diye itirazları var. Oysa “Makedonya Cumhuriyeti” 125 BM ülkesi tarafından zaten tanınmış. Yunanistan ülkeyi tanımadığı gibi “İsmini değiştirmesini aksi halde Avrupa Birliği’ne üyeliğine kabul edilme durumunu veto derim.” tehdidinde…
— Rahibe Teresa da paylaşılamayan isimlerden. Ulahlar Teresa’nın “Babasının Ulah’ olduğunu, Arnavutlar ise, ‘Annesinin Prizrenli Katolik bir Arnavut’ olduğunu ve Üsküp’te yaşadığını iddia ediyor. Tartışma: “Rahibe Teresa bizim!”
— Makedonlar ünlü şair Nikola Vaptsarov için “Bizle beraber savaştı, bizdendi.” dese de Bulgarlar, “Bizim vatandaşımızdı.” iddiasında!
— Sırplar, Makedon kilisesini tanımıyor, “Bizim kilisemiz sizi de kapsar” diyorlar.
— Yunanlılar ne devleti, ne kiliseyi, ne de Makedon milletini tanıyor.
—Makedonların azizleri Aziz Kiril ve Aziz Metodiy (Kiril alfabesini bulan papazlar) kendi azizleri olduğunu söylüyor. Bulgarlar kendi. Sonuçta her iki ülkede de aynı isimde üniversite ve bolca heykelleri olduğu biliniyor.
— Osmanlı’ya karşı savaşan ulusal halk kahramanları Gotse Delchev’de bir başka sahiplenme konusu. Makedonlar “Bizim kahramanımız!” desede; Bulgarlar’ın pek kaptırmaya niyetleri yok gibi”
—Türklerle de paylaşamadıkları şeyler de var. Makedonlar Vardar’ın üzerindeki Fatih’in eseri Taşköprü’nün Roma imparatoru Justinyan’dan kaldığını iddia ediyorlar. Sırplar “Çar Duşan yaptırdı.” diyor.
Özel Teşekkür.
—Gezi boyunca gösterdikleri ilgi ve destekleri için Memurlar Vakfı (Me-Va)İstanbul şubesi yöneticilerine
—Makedonya gezimiz boyunca adeta şehri içimizde yaşatmayı ve anlatmayı başaran ve her türlü ihtiyacımızda bizlere yardımcı olan Makedonya Başak Turizm’den İhsan ve İrfan beylere…
—Yahya Kemal kolejinin misafirperver öğretmen, öğrenci ve yöneticilerine
—Türk Hava Yollarına
—Asırlık medeniyetin gölgesinde değerlerine bağlı saygı ve sevgi çerçevesinde anlaşıp konuştuğumuz Makedon halkına
—Gözlerine bakınca umut gördüğüm çocuklara … Kaynak Gösterilerek alıntı Yapılabilir.
Nurdal Durmuş Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
Her fotoğraf karesinde ölümü çağrıştıran çizgilerle rastlaşıyorum. Gri, soğuk, solgun, ürkek bir kaygıya dönüşüyor yaşam. Eylül gelince kırlangıçlar da veda ediyor şehre, kelebekler de. Aynalar sararıyor. Radyoda eski bir hayali canlandıran içli bir türkü çalıyor. Sokaktaki sesler farklılaşıyor, hız limitlerini çoktan aşmış hayat sakin akan bir huzur ırmağına dönüşüyor.
…
Balkondan sarkan turşuluk biberler, kurumaya terk edilmiş baharatlar, usulca uykudan uyandırılan uzun kollular, dinginliği kaybeden deniz, parkları esir alan atkestaneleri. Bir güvercin, bir kedi, bir solgun bahçe hüznü…
Eylül artık bütün gün benimle. Elimdeki kitapta, balkonda, yürüdüğüm yollarda, bulutların arasında…
Gökyüzü, kuş, yağmur, rüzgâr…
İlk aşk, ilk acı, ilk ayrılık…
Beyaz zambak ve hüzün.
Dalından kopup avuçlarıma düşen kuru bir yaprağın anımsattıkları olmalı bunlar. Ne de olsa Eylül’de unutmak ve unutulmak yoktur değil mi? Olsa olsa hatırlayamamak vardır. Akıl dediğimiz o sandığın içinde biriken ne kadar yaşanmışlık varsa hepsi saklandığı kuytulardan çıkarak ortalığa dökülür. Bugüne kadar olan yaşamınızın ve hayallerinizin hiçbir sesinin, hiçbir kokusunun ve hiçbir anının bütünüyle yok olmadığını, silinmediğinizi sadece Eylül’de görürsünüz. Eylül zamanın hızlı ve geri sarılmaz kaçışını, kuruyup serseri bir rüzgârda savrulanın kuru bir yaprak değil ömür ırmağımız olduğunu her aynaya bakışınızda yeniden hatırlatır. Eylül’de terk edilmeyen tek şey hatıralardır. Bir Eylül sabahı esen kara yel, aşkı, şii¬ri, devrimi, çocukluğunuzu, gençlik yıllarınızı, hayal kırıklıklarınızı önüne katıp topladığınız yamalı bohçanızdan çıkarıp tekrar önünüze serer. Kalkanlarınızı siper edip kaç uyku, kaç saat, kaç acı, kaç hüzün, kaç mutluluk ve kaç huzur tüketirseniz tüketin Eylül’ün armağan edeceği duygu, hüzün ve yaşam aynasında gördüğünüz kırışıklıklardan başka bir şey olmayacaktır.
…
Eylül benim için, çocukluğumda siyah yakalı bir önlük, bezden dikilmiş bir çantaydı. Bir yatılı okul bahçesine dar gelen bitmez günlerin başlangıcıydı. Bedenime değil adeta ruhuma giydirilmiş tek tip üniformalar, kurallar, uzun tören provaları, koyu gri uzun bir yalnızlıktı.
Gençliğimde eylül sevdiğim her şey gibi çabuk tükenen kurşunkalemlerim, doğrularımın azlığından çok çabuk tükenen silgilerim, beyaz sayfalar üzerine karaladığım uzak düşlerimdi.
Geçti gitti…
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarından, hızla akrepleri zehirleyen yelkovanların telaşından ne kaldı geriye dersiniz?
Ne kadar dirensem de çocukluğumun güleç mevsimini alıp götürmüş Eylül.
Yaşamın renginin nisan olduğunu düşünürdüm, “Ölümünki de benim!” diyor Eylül.
Bayram sabahı…
İlk işim evimizin pencerelerini açmak oluyor.
İçimden bir ses “Pencereleri aç, hemen aç, hızlıca!” diyor.
Sanki odalara, ruhsuzluğumuza, dünya yutmuşluğumuza nasip ve bahar dolacak. Sanki güneşe bir adım daha yaklaşacağız.
Beton duvarlı evlerimizden bayramın coşkulu caddelerine çıkıyoruz. Her tarafta akıl almaz bir heyecan var. Daha dün incir çekirdeğini doldurmayacak konular yüzünden tartışan iki komşumuz, kol kola bayram namazı telaşında.
Ailemde bayram namazlarına geç kalışıyla meşhur bir adam bilinirim. Yeğenim Ömer, ‘Nurdal bir gün imamın arkasında bayram namazı kılacak kadar camiye erken giderse kıyamet alametidir.’ diyerek dalgasını geçiyor.
Haklı, yine geç kaldım.
Ayakkabılıkta bir yer buluyor, sıkışıyorum.
Ayakkabıların içinde bir çocuk, elinde ‘biricik’ yazan bir poşetle kapıda yüzü bize[cemaate] dönük oturuyor.
Yüzüne bakıyorum gözlerini kaçırıyor. Resmini çekmek istiyorum cemaatten korkuyorum.
Nihayet bütün cesaretimi toplayıp çaktırmadan yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekebiliyorum.
İmam yardımlaşmadan, eti nasıl dağıtacağımızdan, insanoğlunu iyi edecek bütün davranış biçimlerinden klasik metinlerle, akıcı olmayan ve kendisinin de alıştığı, yeni bir şey söylemediğinin farkında olarak konuşup duruyor. Mahalle camisinin cenaze kaldırmak için bir alanı ve musalla taşı yokmuş. Ben yeni farkına vardım. İmam, “Yardımlar bol olsun!” diyerek kurnaz tüccarlar gibi bayramı ticarete kurban ediyor. Galiba ölmeden bunu bilmem iyi oldu.
Namaz bitti. Cemaat, camiyi yangın yerinden kaçışır gibi terk ediyor. Üstelik ayakkabılıkta bekleyen çocuğun ruhunu öldürerek… Bir cesedi ite-kaka ezdiklerinin farkına varmadan… Az önce hoca ne anlatmıştı? Kimse dinlemiyorsa neden geldiniz? Sanırım musalla taşı için yeterince para toplanmıştır ama henüz taş yerine dikilmeden, üstelik yaşayan bir çocuk gömüldü kimse farkında değil.
Dışarı çıktım, başını okşadım. Gözleri dolmuştu.
Camiden kalbine umursanma hissi bırakarak ayrıldım.
İnsanlar bilmedikleri işin mağduru olmaya meraklı. Haber bültenleri acemi kasap haberleriyle dolu. Yaralanan, belini inciten, çifte tekmeyle savrulan, tosunun boynuzlarına hedef olan acemi kasaplar… Belediye bizim yerimize bu işleri profesyonelce yapıyor. Ne bu zorlama ey millet, anlayamıyorum sizi! İnsan olmaya çalışsak mesela… Kurban kesme işini bilene bıraksak, zorlamasak ve zorlanmasak… Çevreyi kirletmesek, inat etmesek…
Saçma sapan cesaretler kuşanıp savaşmasak ve bayramı eziyete dönüştürmesek…
…
Cep telefonuma bir sürü mesaj gelmiş. Benzer şeyler. Oysa insanlar kendi cümlelerini üretmeli. Samimiyet kötüde olsa bizim içimizdir. Maske kuşanmadığımız sade halimiz daha güzeldir.
…
Sonra sen aradın…
-Alo!
-Alo!
-İyi bayramlar!
-İyi bayramlar, çok teşekkür ederim.
-Dün arayacaktım ama ziyaretler falan arayamadım.
-Yok ca… önemli değil.
[Niye o aramalıydı ki? Ben de arayabilirdim.]
Özenle harfler çıkartıyoruz cebimizden. En azaltılmış kelimelerden, en basit, en soğuk cümleler kurguluyoruz. İçimizde müthiş tedirginlik birikmiş. Çok dikkatliyiz, neden acaba?
Neden anlayamadık birbirimizi?
Bütün kelimeler buz dağından kopup boğazımızda donuyor. Her cümleyi buzdolabından çıkartıp kurguluyor gibiyiz.
Oysa eskiden böyle miydi?
Ne kadar azaltmışız birbirimizi.
Bunu kendimize neden layık görüyoruz. Biz, birbirimiz iyi olduğunda iyi olabilecek kadar hasta insanlarken, neden birbirimizi kötü ediyoruz.
-Sonra tekrar görüşürüz. İyi bayramlar.
-İyi bayramlar.
[Bayram zaten iyiydi. Keşke biz de iyi olabilseydik!]
…
Televizyonları magazin programları ahtapot gibi kuşatmış. Müslüm Gürses sahne aldığı Japon restoranda bir mankenin göbeğinden suşi yerken görüntüleniyor.
‘Müslüm Gürses sosyeteye iyice alıştı. Kim bilir, yakında suşi üzerine bir şarkı bile okur.’ diyor spiker.
Âh be Müslüm sen bizim babamızdın. Bu ne hâl?
Diğer bir kanalda silah kaçakçısı bir adamın hikâyesinin anlatıldığı filme rastlıyorum.
“Kurşunlar, oylardan daha çabuk hükümet değiştirir.” diyordu tüccar…
Okan Bayülgen çocuk sahibi olduktan sonra aile hayatına daha saygılı, temkinli programlar yapıyor gibi.
Evlilik programlarını, yemek programlarını, öpüşme sahnesi olan programları ve cinsellik içerikli her şeyi eleştiriyor, yerden yere vuruyor. Galiba hayatın kirlendiğinin farkına vardı.
…
Nedense bayramları hep iki günmüş gibi algılıyorum. Üç ve dördüncü günlerin 90 dakikası tamamlanmış maçın uzatma dakikalarına benziyor. Yine de Bayramlar, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna Allah tarafından uzatılmış bir hediye gibi. O deliğin açılmasıyla insanlığın güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriyor. Allah’ın ellerimize bahar kokulu bayramlar gönderiyor, güneşi daha içimize vurdurup aydınlatıyor. Tekbir sesleri dünyayı kuşatan bir halka gibi İstanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştiriyor. Sanki Bayram bitince de açılan bu delik kapanıyor ve yeniden boğulmamak, soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ediyoruz. Ta ki, bir sonraki bayram gelene kadar…
…
Mezarlıktayım.
Tanıdığım biri yok. Ölünce, arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim.
Biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen!
Selam ver bana ve rahmet oku!
Sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil!
Sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da…
Düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!
‘Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.’ diyor Ataol Behramoğlu.
Hem benim de var ne olmuş yani!
-Mesela dil devrimi
-Mesela katı laiklik anlayışı
-Mesela faşizan bir milliyetçilik anlayışı
-Mesela inançsız bir halkçılık anlayışı
-Mesela kendi ideolojisini dayatmak için her düşünceyi susturan, törpüleyen despot bir devletçilik anlayışı
-Mesela neredeyse 100. yılına girecek bir rejimin hala halkıyla ve bu toplumun değerleriyle barışamaması
-Mesela kamusal alanlar
-Mesela ikna odaları, başörtüsü sorunu, inançlı insanların “öcü” gibi görülmesi hadisesi
-Mesela hala cumhuriyetin gerçek sahiplerinin sadece “laiklik” ilkesini benimseyenler olduğu algısı
-Mesela kafası 21. yüzyılı hatta 22. 23. 24. 25 ve ilerisi yüzyılları düşünemeyen ve hala 1920′lerde kalmış geçmiş tekrarcıları.
Evet. Sıraladığım bütün bu düşüncelerimin içini dolduracaktım ama ne dediğimi anlamayan biri beni direkt “irticacı” ilan edip cumhuriyet kutlamalarında aleyhime pankart açar diye korkuyorum (!)
Sonra beni çağdışı, örümcek kafalı, cumhuriyet düşmanı falan sanıp hakkımda dava açan savcılar, siteyi siber saldırılarıyla çökertecek kafası aydınlık cumhuriyet muhafızlarından da ürkmüyor değilim.
Kısaca; her fırsatta yaşam tarzlarına müdahale korkuları yaşayan cumhuriyet çocuklarına söyleyeceğim şudur ki: Bakın “bir cumhuriyet çocuğu olarak” benimde korkularım var. Lütfen cumhuriyetimize sahip çıkın beni korkutmasın!
Çünkü Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil.
II.
Bugün cumhuriyet bayramı!
Az daha uyumalıyım.
Koyun sayamam ama besmele çekebilirim.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim.
Ya da köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve Peygamber’e.
Acaba oradalar mı hâlâ?
Elimden tutup ışığa çıkarırlar mı?
Seni görebilir miyim ışıkta?
Yüzün nasıldır şimdi?
Masum küsmelere hâlâ inanmıyor musun?
Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin, bana hani söz vermiştin!
Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!
Sen susma!
Sezen Aksu lütfen susma!
Bana lütfen, lütfeni söyle:
“Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!”
Son Yorumlar