her şeyden önce insandım, unuttum!

makaleler, video kulübü 9 Yorum »

rachel corie

Bugün 16 Mart Dünya vicdan günü.

Vicdan, dünyanın bütün adalet sistemlerini yanıltsak bile kendimizi mahkûm eden bir iç ses. Belki de en yalın ifadesiyle, yastığa başımızı koyduğumuzda olmadı, yanlış yaptın, yapmamalıydın diyen bir uyarıcı. Vicdan belli ki, vahyin insan içinde sürekli yaşayan tek yansıması. Dünyanın her yerinde, hangi siyasi görüşten, dinden, ırktan ve ideolojiden olursa olsun tüm insanların üzerinde mutabık kalacağı tek ortak düşünce.
Bu açıdan bakıldığında vicdan; bırakın tamamen ortadan kalkmasını, birazcık eksikliğinin bile dünyayı nasıl da yaşanmaz hale getirebileceğini gösteren tek gerçek duygu!

Habil ile Kabil’le başlayıp, insanlık tarihi kadar eski olan çıkar savaşları, iyiyle kötünün, zalimle mazlumun, güçlüyle zayıfın mücadelesi, en küçük kabilelerden günümüzün modern dünyasına, bireysel yaşam alanlarından, toplumsal hayat standartlarına kadar her alanda sürekli devam eden bir harp sahnesini andırıyor. İşgallerin, savaşların, bireye yönelik şiddet ve işkencelerin, en temel özgürlük haklarından mahrum bırakılmaların bile sıradan bir haber algısından öteye geçmediği kirli bir dünyada yaşıyoruz. Yaşadığımız hayatı her gün daha fazla vicdansızlık dalgalanmalarına terk etmemek, erdemli ve yaşanılabilir bir hayat inşa etmek, vicdanlı insanların sayısını artırmak zorunda olduğumuz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. İnsana ve yaşadığı çevreye yönelik onur kırıcı eylemlerin zindanlardan, hücre ve karakollardan çıkıp sokaklara, evlere bulaştığını; tepkiyi, lanetlemeyi, hesap sormayı, dua etmeyi unutan insanlığın yakındığı şeyle, yaşadığı şeyin aynı olduğunun farkına vardığı yeni bir akla ihtiyaç duymaktayız! Modern insanın farkındalık bilincini yeniden kazanacağı ortak bir akla…

Bu farkındalık bilincimiz olsaydı; dünya’da sadece son on yılda savaşların yol açtığı nedenlerden dolayı öldürülen çocuk sayısı 2 buçuk milyonun üzerinde olmazdı! Bu sayının iki katından fazla çocuk ve masum insanımızı savaşların yol açtığı kalıcı sakatlıklar ve hastalıklarla baş başa bırakmazdık! Dünya’nın en zengin 24 kişisinin servetlerinin sadece %4’ünün tüm dünyanın açlık sorununu tamamen ortadan kaldıracak güçte olduğunu bilir ve her yıl yaklaşık 8 milyon insanın açlıktan ölmesini engelleyebilirdik! Hala, dünyanın çözemediği bir Ortadoğu sorunumuz kalmazdı. Afganistan, Irak ve Gazze vahşeti olmaz, İsrail’in modern silahlarını Rachel ve vicdanlı insanların üzerine doğrultarak yıktığı evler ve Gazze hapishanesi utanç belgesi olarak ortada kalmazdı. Darfur, Somali ve Afrika ülkelerinde dünyanın en değerli madenlerine sahip olduğu halde sömürülen ve açlıktan ölen insanlar olmazdı. Pippa Bacca’nın beyaz gelinliği kirletilmez, katledilmezdi. İzmir’de 18 aylık bir bebeğin bedeninin kirletildiği haberlerini adli tıp raporlarından okumaz, okusak bile, o şehre atom bombası düşmüşçesine hayretler içinde kalırdık! Üniversite kapılarında bekleyen kızlarımızın umutları, evrensel insan hakları beyannamelerini ve evrensel hukuku ağızlarından düşürmeyen hukuk adamlarının vicdansızlığına kurban edilmezdi. Siirt’te faili meçhul cinayetler asit kuyularında eritilmez, cami bombalama, kendi uçağını düşürme, stadyumları hapishaneye çevirmek gibi akıl almaz sözde harp planları yapılmazdı! Farkında olsaydık, yüzümüzde bin yıllık acıların derin izleri kalmazdı!
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Sadece birkaç hadise bile yaşadığımız dünyanın nasıl bir cehennem olduğunu görmek “insanlık, vicdansızlığın ve acının başka hangi rengini görmeli ki?” sorusuna cevap bulmak için yeterli.

Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve ne yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz.

Bizim kanıksamış gözlerimiz, dumura uğramış vicdanlarımız, artık yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı vicdansızlık görüntülerinin karşısında, hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya entegre oluyor. Modern dünyanın bencil sömürü düzeni olan vicdansızlık dalgası, maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmıyor, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar ediyor. Bireysel hazların, toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlayarak, insanlığı asrın en büyük vicdan hastalığı olan, “hemen alış ve hızlıca unut” belasına bulaştırıyor.
Kısaca büyük kırılmalar bitmiyor. Vicdansızlık her gün çığ gibi büyüyor. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bachmann’ın, “savaşlar başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor” sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor.

Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıp, vicdansızlığı gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı daha güçlü vicdan cellâtlarına dönüşüyor. Silah pazarlarını büyütüyor.
Küresel vicdansızlık dalgası, sinema ve medyanın da yönlendirmesiyle kabul edilmesi gereken bir iyilikmiş gibi; bazen özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları katlediyor.

Ve tüm olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor.

Dışımızdaki büyük gürültülere vicdanlarımızın kulaklarını tıkamak acılarımızı hafifletmez ve gerçekleri değiştirmez.

Bugün bu gerçeğin farkına varmamız gerektiğini kendimize hatırlatma günü.
Bugün, 16 Mart 2003 tarihinde ülkesi yeni bir savaşın ve işgalin şehvetini yaşarken, 23 yaşında Amerikalı genç bir kızın çoktan kanıksanmış çocuk ölümlerinin, yıkılan evlerin önüne vicdanını siper edip buldozerlerin önüne yattığı gün!
Bugün Rachel’le bir olup portakal ağaçlarını kökünden söken, yeni yerleşim yerleri işgal eden, evler yıkan, masum insanları katleden, bireysel özgürlük alanlarını inançları nedeniyle işgal eden bütün sömürü düzenlerine karşı direnme günü.
Bugün, bütün insanlığın söz konusu olduğu yerde, insanın bireysel yaşam koşullarından vazgeçip yaşadığı dünyayı düzeltmek için ne yapması gerektiğini düşünmesi gereken gün!

Bugün, 16 Mart 2003′ tarihinde İsrail tanklarına karşı vicdanını siper ederek katledilen Rachel Corrie’nin hatırasına atfen, Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi tarafından 2006 yılında ilan edilen Dünya Vicdan Günü.

16 Mart dünya vicdan günü Naci el Ali’nin, şeyh Ahmet Yasin’in, Edward Said’in, Aliya İzzet Begoviç’in, Hasan Aycın’ın, Rachel Corrie’nin ve hepimizin kardeşi olan Hanzala’nın bu vicdansızlık deryasına yüzünü dönmeden merhametin kısık sesiyle dua ettiği gün!

Dünya Vicdan Günü; dünyamızı, şehrimizi, evimizi, kalbimizi, zihnimizi açık hava morguna çevirmek isteyenlere karşı duruşumuzun en insani göstergesi.

16 Mart Dünya Vicdan Günü; cinsiyeti, dili, dini, rengi, ırkı ne olursa olsun Gazze’li çocuklardan Vietnamlı kadınlara, Diyarbakır’dan Somali’ye dünyanın her yerinde vicdan sahibi herkesin bir gün aynı şarkıyı söyleyeceklerine inananların günü.

Nurdal Durmuş – Bu makale 16 mart 2010 günü Milli Gazete kültür sanat sayfasında yayınlanmıştır.
nurdaldurmus@gmail.com

16 mart dünya vicdan günü

Sezai Karakoç’un Hayatı “Gün Doğmadan” İle Belgesel Oldu.

makaleler 11 Yorum »

(I)
Sezai Karakoç belgeselinin diriliş heyecanını kuşanarak Taksim’e doğru yola çıktık. Karmaşık İstanbul trafiğine değecek ciddi bir eylem hazırlığındayız.
Cemal Reşit Rey salonu tarihi günlerinden birini yaşıyor. Nice medeniyetlerin beşiği olmuş İstanbul; kendi medeniyetini, geçmişini, gelecek günlerini arıyor sanki. Bu modern salon, Sezai Karakoç’un klasik İslam düşüncesinin, insan, toplum ve ümmet felsefesinin tercümanı olabilecek mi?
Nice modern konserlere, balelere, seminerlere, dans gösterilerine ev sahipliği yapan bu koca bina, Sezai Karakoç şiirlerinin ruhuna üflediği besteyle huzur bulabilecek mi?
Acaba, burada olan davetlilerin kaçı diriliş felsefesine inanan ve mümkün olduğunu düşünen insanlardan oluşuyor?

Ellerinde meyve suyu kokteylleri, dolma biber ve değişik mezeler dağıtan garson kızların, delikanlıların üzerlerindeki tek tip kıyafetlerle umursadığı tek şey; bir an önce bu şiir bitse, eve dönsek, ya da ay sonu gelse paramızı alsak şeklinde basit temenniler mi?

Sadece biz mi abartıyoruz acaba? Sezai bey’in diriliş felsefesini ruhumuza üflemesi için sabırla belgesel gösterimini bekleyen insanların sayısı kadar mı bu medeniyet?

Umut var mı?

(II)

Tv kameraları ekranlarda gördüğümüz ve herkesçe bilinen insanları yayına alma telaşında. Sanki, Sezai Karakoç’u bilenler sadece ekranda politika, liberalizm, ergenekon, demokrasi, darbe ve toplumsal ayrım tartışan bu isimler. Ne tezat!

Sezai Karakoç’un ruhunu bilen, yanında yetişmiş, ekmeğini yemiş, hamuruna kendini katmış, pişirmiş nice insan var fakat kimse mikrofon uzatmıyor. Bu muhabirler Sezai Karakoç’u da tanımıyor ya neyse… Klasik, “yaşayan en büyük efsane şairlerimizden biri” kelimesi etrafında zorlama sorular. Maske takıp konuşmalar, cevap vermeler…

Salonda birçok tanıdık yüz, aynı zamanda epeydir görüşmediğimiz dostlar var.
Bir köşede Şair Nureddin Durman, Âdem Turan, Mustafa Özçelik’le karşılaşıp ayaküstü hal hatır soruyoruz. Hakan Albayrak, Şaban Abak, Sadettin Acar, H.Ulvi Alacakaptan, Mustafa Miyasoğlu, Nazife Şişman, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, İsmail Kılıçarslan, Yusuf Kaplan, Ahmet Altan, Ali Çolak, Hamit Can, Ümit Sönmez, Bünyamin Yılmaz, Cesur Küçük, Edibe Sözen, Nevzat Yalçıntaş hoca…
Sinema sanatçıları, tiyatrocular, yapımcı, yönetmen ve birçok dergiden, gazeteden tanıdığımız editörler, yazarlar. Kısa selamlaşmalar, tokalaşmalar görüşürüz nezaketleri…

Salonun kapıları açılıyor. Basın mensubu olmanın nimetleri böyle durumlarda işe yarıyor. En önlerde basın protokolü için ayrılan yerde oturuyorum. Salon sonuna kadar dolu ve davetsiz gelenler yüzünden davetli gelen birçok kişi ayakta kalmış. Sabırsız bekleyiş devam ediyor. Belgesel başlamak üzere. Salona Tarım bakanı Sayın Mehdi Eker, İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay giriyor. Sunuculuğu tok sesiyle Sayın Ahmet Yenilmez yapıyor. Kendine göre biraz kısa kalmış ceketiyle açılış konuşmasını, selamlamasını yapıp hepimize geldiğimiz için teşekkür ediyor. Ama bir aksilik var! Neden kültür bakanı değil de tarım bakanı gelmiş? (Elbette Tarrım Bakanı da, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Sezai Karakoç’un şiirlerini ruhuna katmış herkes gelebilir) Ama, İstanbul’un 2010 kültür başkenti olacağı bir günde, böyle önemli bir gecede gözlerim konumu itibarıyla Kültür bakanı Sayın Ertuğrul Günay, Mili Eğitim Bakanı Sayın Nimet Çubukçu, Büyükşehir belediye başkanı Sayın Kadir Topbaş’ı aradı ama yoklar!
Niye?

Belgesel gösteriminden önceki protokol konuşmaları başlıyor. Umarım uzun sürmez temennisindeyiz!

(III)

Sahne belgesel yapımcısı Cine5 Medya Grup Başkanı Sayın, Orhan Seyfi Güneri’n;
Güner; Sezai Karakoç’un edebi yönünün yanı sıra bir düşünce insanı olduğunu, belgeselle yeni neslin de Sezai Karakoç ve onun düşüncesini tanımasını amaçladıklarını belirtip katıda bulunanları sayarak teşekkür ediyor.

Sahne Tarım Bakanı Sayın, Mehdi Eker’in;

Sayın Mehdi Eker, Sezai Karakoç’un Türk modern şiirinin temel taşlarından biri olduğunu, birçok imgenin Karakoç ile hayatımıza girdiğinden bahsedip; Karakoç’un aynı zamanda bir mütefekkir olduğuna dikkat çekiyor. Belgeselin onun sağlığında yapılmasının sevindirici olduğunu söyleyip; ikinci yeninin en önemli şairlerinden birinin Karakoç olduğunu belirterek sahneyi terkediyor.

Sahne, İçişleri Bakanı Sayın, Beşir Atalay’ın;
Atalay sözlerine, okul yıllarında Sezai bey’in eserlerinin hayatına nasıl yön verdiğinden bahsederek başlıyor. Masumane bir ses tonuyla “Keşke bu gece aramızda olsaydı” diyerek sözü demokratik açılım sürecine getiriyor. “Bugün bir açılım yürütüyorsak, Sezai Karakoç’un büyük düşüncesinin bunda çok büyük payı vardır” diyerek salondan büyük bir alkış almayı başarıyor. Karakoç’un bir medeniyet insanı olduğunu belirten Atalay, “Şiiri de o medeniyetin bir parçasıdır” diyerek, Sezai Karakoç’un kendi kuşakları üzerinde büyük emeği olduğunu ve kendisine minnettar olduklarını vurgulayıp sahneden ayrılıyor.

(IV)

Ve Asıl Sahne. Hayat Sahnesi: Sezai Karakoç Sahnede;

Sağanak şimdi başlıyor!

Ölü ruhlara Sezai Karakoç’un diriliş ruhunu üfleyen, büyük mütefekkir Sezai Karakoç’un hayatını ve mücadelesini anlatan gün doğmadan belgeseli başlıyor.

Kapatın ışıkları gün doğuyor!

Belgesel değil bu izlediğimiz; koca bir hayattır baylar. Mücadele, zorluklar, yoksunluk ve yoksulluk içinde inşa edilmiş bir tefekkür kalesidir! Islanmayı becerebilirsek, sağanak sağanak Sezai Karakoç dolacak ufuklarımıza. Diriliş ruhu yağacak kurak bedenlerimize, ruhlarımıza.

İlk sahne…

Modern hayatın nasıl mutsuz ruhlar türettiğine vurgu yapılıyor. Melancholy Man-The Moody Blues isimli şarkı eşliğinde beton binaların ve asfalt yolların çocuklarının çaresizliğini anlatan ve hiçliğin ortasında kalmış koca bir insan! Çaresiz medeniyet, özünden kopuk toplum! Koca bir geçmişini batının fermanlarına teslim etmiş, ruhuna ilmek geçirilmiş idamlık inanç!

Çocuk, Muhammed Sezai olarak ikinci dünya savaşının ortasında doğuyor, nüfus müdürlüğünde adı yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak zabıtlara geçiyor. Parasız yatılı okulda ekmeğin karneyle alındığı, siyasi çalkantıların, darbelerin, ülkenin sokaklarında tank yürütülen kara günlerin ortasında büyüyor! Sezai Karakoç oluyor sonra… Acıyla yoğruluyor, inançla pişiyor insanlık adına duaya duruyor, şiir yazıyor, fikir üretiyor kanını mürekkep yapıp kalem oynatıyor!

Çocuk yavaş yavaş ölüyor! Bin yıldır giydiği şapkası devrim kanunlarının bıçağıyla ikiye bölünüyor… Annelerin gözü yollarda “sağ salim eve dönsün” bekleyişleri ömür çürütüyor. Babaları sokak ortasında öldürülen bütün çocukların kardeşi oluyor çocuk! Kazandığı okulun çileli yollarını Büyük Doğu okuyarak arşınlıyor. Yatılı okuyup parasız büyüyor. İlahiyat okumak isterken burslu olduğu için siyasal bilimler fakültesini kazanıyor. İkinci yeninin en önemli şairlerinden Cemal Süreyya’yla dünya görüşü aynı olmasa bile zeki olduğu için sıkı arkadaşlık kuruyor. O’na, evleri balkonsuz yapan mimarların ellerini öptüğü mektuplar yazıyor. Samanyolu’nda vebaya bulaşıp, hızırla 40 saat geçiriyor! Dergilere müstear isimle şiir yolluyor, Necip Fazıl’la tanışıyor. O öldüğünde içinin yangınını boğazın dalgalarında avutuyor.

Çocuk adam oluyor. Müfettiş oluyor çocuk! Anadolu’yu dolaşıyor, tren yolculuğunda yanında oturan tanımadığı birinden abisinin cenazesinin kaldırdığını öğreniyor. Gözyaşlarını trenin kül rengi vagonlarına akıtıyor. 24 Yaşında annesini kaybediyor çocuk! Otuzunda babasını.

Yangın büyüyor. Savaşlar, işgaller, darbeler, modern hayatlar, batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin ortadan kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu içini yanardağ gibi eritiyor çocuğun!

Yangın kül olsun istiyor çocuk. Gül olsun, gün doğsun istiyor….

Ümmete koşuyor, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşuyor.

Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe gün doğumlarına, dağlara koşuyor!

Çocuk içinden çıkamıyor, içinden çıkılmaz dünyanın çarklarına çomak sokup duruyor. Yargılanıyor, yılmıyor. Parasız kalıyor, umursamıyor!

(V)

Şimdi biz; etinden kemiğinden koca bir medeniyet inşa etmek için ömrünü adamış, bilerek ya da bilmeyerek binlerce insanın hamuruna maya olmuş büyük bir düşünce adamından, tefekkürün kalesinden bahsediyoruz öyle mi?

Belgeselin yönetmenin de vurguladığı gibi, Sezai Karakoç’un hayatının sadece kıyısına bulaşmış belgeseli izlerken hangi yanına el atsam acının çürümüşlüğünü avuçluyor, bir şairin cesaretiyle irkiliyorum! Hangi şiirini dinlesem dirilişin rüyasını görüyorum! Aşkın sonsuzluğunu… Leyla’nın masumiyetini.

Sezai Karakoç’un hangi dağına çıksam Peygamber’in Hira’sına giriyorum! Hangi semtine uğrasam birlik için ömür tüketmiş bir dervişle karşılaşıyorum! Hangi şehrine varsam boy vermiş bir çınarın gölgesinde soluklanıyorum.

En umutsuz, en parasız her şeyin en berbat olduğu günlerde bile, edebiyat, şiir ve toplum şekillendirme için verilen mücadelelerin nasıl başarıldığına tanıklık ediyorum. Umutsuz olmamam, diriliş felsefesini kendi içimden başlatarak topluma yayma fikrinin ne kadar gerçek olduğunu kavrıyorum.

Şimdi ben bu belgeseli izlerken elinde poşetle, eski bir ceket ve kalın gözlükleriyle Çağaloğ’lu sokaklarında, kalabalıkların arasında koca bir ulusun en önemli toplum mimarlarından birinin, beton binaların arasında nasıl heybetli durduğuna şahit oluyorum. Mücadele, emek, azim ve inanç hamurundan doğan bir çocuğun İslam medeniyetine, yok oluştan yeniden var oluşa, yeniden nasıl toparlanacağına dair koca bir hayatını önüme serip hiçliğimin farkına varıyorum!

Ya bu belgesel bitince?

Eve, sokağa, trafiğe, işlerimize, rütbelerimize, köşelerimize, balkonlu evlerimize döndüğümüzde rahat ölebilecek kadar hamurumuza Karakoç damıtmış olabilecek miyiz?

(VI)

Belgesel hakkında ve geceyle ilgili kanaatimce hoş karşılamadığım noktalarda var elbet. En azından Sezai Bey’in kıyılarında dolaşıp bana yukarıda yazdıklarımı düşündürdüğü için teşekkür ederek; yiğidi öldürmeden hakkını vererek onları da sırlamak isterim;

— 2010 Avrupa Kültür başkenti İstanbul’da, Sezai Karakoç belgeseli gala gecesinde Kültür Bakanı, Milli Eğitim Bakanı ve Büyükşehir Belediye Başkanı mutlaka bulunmalıydı.

—Belgeselin metinleri ve anlatış biçimi daha yalın, akılda kalıcı, daha bireysel yıldız metinlerden oluşabilirdi. Mesela Sayın Şaban Abak beyin anlattığı “Siz sınırların birleşmesinden bahsediyorsunuz fakat Suriye, Hatay üzerinde hak iddia ediyor” diyen bir öğrenciye, Sezai Beyin ifadeleriyle “Evet, Hatay Suriye’nindir! Hatta Ankara ve Konya’da Suriye’nindir. Nasıl Şam, Bağdat bizimse” gibi metinler…

—Belgeselde yapılan röportajlar daha çok akademisyen çevreden seçilmişti. Örneğin, Mehmet Şevket Eygi, Sezai bey’in Siyasal bilgiler fakültesinden arkadaşı olduğu halde belgeselde röportajı yapılmamıştı. Üstelik sınıf arkadaşı olduğu bizzat belgeselin içinde belirtiliyordu. Kısaca; Sezai bey’i anlatacak hepimizin çok yakından tanıdığı birçok edebiyatçı ve şaire mikrofon uzatılmamış ve daha çok akademisyenler ve politikacılardan oluşan ve derinliği olmayan yüzeysel röportajlar yapılmıştı.

Tmsf Başkanı Sayın Ahmet Ertürk’le muhtemelen yapımcı şirketin Tmsf elinde olması nedeniyle bu belgeselde Sezai Bey hakkında röportaj yapılması bence belgeselin en kötü fikriydi.

—Monaroza Şiiri’nin belgeselde aslından çok uzak bir muhteviyatla anlatılması, hatta aşk şiiri olduğunun neredeyse reddedilmesi, böyle görenlere ciddi eleştiriler getirilmesi doğrusu şiire ve belgeselin ciddiyetine gölge düşüren bir başka yanılgıydı. Baş harflerini alt alta okuduğumuzda bile muazzez yazan bir şiirin neden bu kadar yüzeysel bir yargıyla geçildiğini anlayabilmiş değilim. Evet, Sezai bey’in leyla’sının masum olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Ve yine hepimiz biliyoruz ki Monaroza müthiş bir aşk şiiridir ve Sezai Karakoç’u popüler tabirle “sadece bizim mahallenin değil, karşı mahallenin çocukları da” bu şiirle tanımıştır.
Neden Sezai bey’in âşık olmasını yadırgarız anlayamadım! Pekâlâ, âşık olup herkes gibi aşk şiirleri yazabilir. Bundan kaçmanın, bu kompleksi kuşanmanın bir anlamı yok!

—Belgeselin tekrar görüntüler çok fazlaydı. Tren yolculukları çok sıkıcı ve baş döndürücü uzun sahnelerdi. Belgesel boyunca birçok aynı görüntü seslendirmelerin altına tekrar tekrar yerleştirilmişti.

Belgeselin seslendirmeleri başarılıydı. Yine de Sezai Bey’in en meşhur şiirlerini seslendiren kişilerin yüzlerini görmeseydik daha iyi olurdu.

Kısaca; Türk edebiyatının büyük ismi Sezai Karakoç’un hayatını, mücadelesini ve düşüncesini anlatan “Gün Doğmadan” belgeseli gala gecesi böyle geçti.
110 dakikalık belgesel davetliler tarafından ayakta alkışlandı. Benim âcizane gözlemlerim ve belgeselin bana düşündürdükleri ise bunlardı.

Teşekkür:

Çıkışta Albaraka Türk sponsorluğunda dağıtılan Sezai Karakoç’un Gün Doğmadan şiir kitabı güzel bir hediyeydi. Tabi Üsküdar Çınar altında Âdem Turan, Nurettin Durman ve Mustafa Özçelik’le içtiğimiz çay ve hediye edilen Şairlerin Gazze’si kitabıda…


Sezai Karakoç Hakkında:
1933’de Diyarbakır/Ergani’de doğdu. İlkokulu Ergani’de, ortaokulu Diyarbakır ve Maraş’ta, liseyi Gaziantep’te okudu. Lise sonda Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı. Burslu öğrenci olarak girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1955’de bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1967 yılında İslamın Dirilişi ve Yazılar adlı kitaplarından dolayı yargılandı. Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam, A dergilerinde deneme ve şiirler, Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete’de fıkra yazıları yayımlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960’ta iki, mart 1966 – mart 1967’de oniki, ekim 1969 – ocak 1971’de onaltı sayı olmak üzere Diriliş dergisini yayımladı. 1974’ten itibaren düzenli olarak 18 sayı yayınlanan, 1976’dan itibaren gazete biçiminde çıkan Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biri oldu. 1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 arası altı yıl haftalık olarak yayımlanmıştır. Diriliş Dergisi, gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sayıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir. 1990 Diriliş Partisi’ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar da bu partinin genel başkanlığını yürüttü.

(kaynak belirtilerek alıntılanıp paylaşılablir)

Nurdal Durmuş
nurdaldurmus@gmail.com

selçuk küpçük ve öze dönüş soneleri.

makaleler 1 Yorum »

Sadece türküler çalmıyor! Kentin ruhunu insanlardan çalanlarla da mücadele ediyor. Hem ozan, hem kentli, hem soylu, hem de bizim yurdun çocuklarına adam olmayı öğütlüyor. Modernizmin yabancılaştırdığı kalbimize, yerli söylemlerden yenileştirilmiş soylu melodiler besteliyor. Geleneğin kötü tekrarından, geleceğin taze ufuklarına, kirli harflerden arındırdığı şiirleriyle yürüyor. Kültür haritamızın yozlaştırılmış paradigmalarına yeni açılımlar aşılamanın kavgasını veriyor. Yabancılaşmadan uzak, alternatif bir patikada yürüyor. Her insancıl dava gibi daha zorlu, her soysuzluğun karşısında daha asil, her uzaklaşmanın karşısında daha yakın bir dili tercih ediyor. Farklılaştığımızı, öze dönüşün onurlu ve çetin bir sınav olduğunu göstermek için, bir dağ başında kentin ölü ruhlarına “Uyanın” diye bağırıyor.


(*)
inanmak gibi falan mesela
direnmek
gücenmek
ya da tükenmek türünden
daha marjinal istekler
yani hepsi bir arada
sen gibi
ben gibi

Deli bu adam! Sözünü esirgemiyor. Tam tersine, sözü bahşedene şükrederek konuşuyor. Ne kaygı duyuyor, ne de popüleritenin dayatmalarına müziğini ve duruşunu feda ediyor. Müziğe bakışını, “Benim müziğim, ticari kaygıları önceleyen popüler dili tercih etmez” diyerek özetliyor. “Popüler kültür beni bağrına basarsa o zaman tereddüt ederim” diyerek bütün renkli heyulalara meydan okuyor. İşte bu yüzden “Ben, müziği herkes beni dinlemesin diye yapıyorum” dediği hâlde kimse onu tüketemiyor.

O, genele hitap etmekten kaygı duyabilecek kadar cömert! Az sayıda ama nitelikli dinleyiciyle zihinsel anlamda kurtarılmış bir alanın peşinde, kitlelerden uzakta durabilecek kadar bencil ve cimri, bütün sırt sıvazlamalara sırtını dönerek “Dinleyici beni seçmez, benim müziğim dinleyicisini seçer” diyebilecek kadar yalnız ve cesur davranıyor. Hayata bakış açısını soranlara ”Onlar benim hayat karşısında kişisel cevabımdır” diyerek şarkılarını ve şiirlerini adres gösteriyor. Müziğini ve şiirlerini popüler kültürün saflarına sürgün etmek için çabalayanlara soylu söylemler geliştirerek direnip, ahlaklı bir duruş için kirlenmemeyi sanatsal bir söylemden çok daha öteye taşıyıp, yaşam biçimine dönüştürüyor.


(*)
Madem ki yaşamak üstüne
çokça kuram okumuştuk
ve madem ki uçarı çocuklar gibi
acılara uçuşmuştuk
öyleyse bir başka anlamı olmalıydı
yaşıyor oluşumuzun

Medya soytarılarının hayatın ortasına bıraktığı her lekeli cümle medeniyetimizi, özümüzü ve kalbimizi zehirliyor. O, post modern anlayışın uzantısı olarak batı toplumlarının ahlakını ve müziğini, yaşam biçimi olarak devşiren soytarılardan yerli çocukları koruyup, ‘bu yeni sömürü düzenini deşifre ederek yaşam sahiplerine direnmeden ölmeyin’ çağrısı yapan bir derviş. Kirletilmiş ölümlerden hayat sahiplerinin söz atlasına soylu cümleler, temiz şarkılar, derin şiirler damıtan bir entelektüel. O, medeniyetini, ülküsünü, ülkesini önemseyen bir kentli. Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin karşısında duran bir sivil. Gücünü insan öğüten değirmenlere çevirmiş iktidar odaklarının karşısında, şiirlerinin periferisinde kalarak kekik kokulu ölüm şarkıları besteleyebilmeyi göze almış bir şair. Selçuk KÜPÇÜK Medeniyetimizin çocuklarına öze dönüş çağrıları yapan modern bir kent ozanı. Ama hepimizden daha fazla Anadolulu.

Nurdal Durmuş / Milli Gazete Kültür Sanat Sayfasında Yayınlanan makale.

(*) Selçuk Küpçük “Hem Artık Yaşamak” Şiirinden

selçuk-283x300

başlarken…

güne bakma durağı, makaleler 2 Yorum »

başarken

cümleleri yerlere düşürmeden, kirletmeden…

Yeniden Merhaba;

harfleri makyaj odasına sokup süsleyecek kadar becerikli değilim. ya da becerikli olsam bile şu anki ruh halimin çirkinleştireceği cümleler kendilerini hemen ele vereceklerdir. acemi yazarlar gibi uzun ve anlaşılmaz cümleler yerine sadece “bismillah” diyerek başlamak istiyorum. her şeye ve hiçbir şeye canımızı sıkmadan, birlikte gülümseyerek ve sevinerek ya da hüzünlenerek yeni baharların kapısını aralamak dileğimle…

Herkesin hayatı başka renktir. Ve herkesin duyguları başka durur hayat ağacında.
Kimi kuru bir yaprağa, kimi kurak bir mevsime, kimi bahara, kimi bahçeye, kimi ateşe benzer.
Sair Zamanlar programında ve kaleme aldığımız cümlelerde dudaklarımızdan ve kalemimizden kapınızı yokladığımız zaman aralıklarına boş bir hayat kırıntısı dökülmesin diye kaygılanıyoruz.

renklerinizi soldurmadan dillendirmek, onları satırlarda renklendirmek, siyah mikrofonlardan ve beyaz sayfalardan hayatımızın kalbine lekesiz cümleler savurmak için emek harcıyoruz. Kelimelerimizin huzurunu kaçırıp cümleler kurgulatmaya yanaşmayan harflerin bizi geceler boyu uykusuz ve aç bırakacak kadar cimri olabilmeleri gerçeği ürkütücü olsada “kaybetmeyi umursamayarak kazanmayı beceriyoruz”.

Ve hep birlikte, bize meydan okuyan bütün karanlıklara
“hayır ve hoşçakal” diye haykırıyoruz.

Hoşçakal hüzün.
Bıkmışlık, anlamsızlık, inançsızlık, vurdumduymazlık, umursamazlık.
Hoşçakal kaybetmek, karanlık, girdap, boşluk, işe yaramazlık.

Hoşçakal unutulmak, unutmak, vefasızlık, uzaklık.
Hoşçakal gitmeler, kendinden kaçmalar, kalbine yabancılaşmalar.
Merhaba Sen+Ben=Biz ve Hayat.

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes