Şairin Son Sığınağı “İntihar!”

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 9 Yorum »

beni intihar ettiler
antonin artaud

“İntihar, korkunç bir ölüm şeklidir. Ona yol açan ruhsal ıstıraplar genelde uzun, şiddetli ve hafifletilemez olanlardır. Bu keskin acıyı yatıştıracak bir morfin yoktur. İntiharda, ölüm çoğu kez şiddet dolu ve tüyler ürperticidir. İntihar etme eğiliminde olanların acısı kişisel ve tarif edilemezdir; bu yüzden böyle bir ölüm geride kalan aile fertlerini, arkadaşları ve meslektaşları anlaşılamaz bir kayıp duygusu kadar suçluluk duygusuyla da başa çıkmak zorunda bırakır. İntihar, kötü sonuçlarında tarifi imkânsız bir şaşkınlık ve yıkımı barındırır.”

Birçok kereler intiharın eşiğinden dönmüş, yakın arkadaşlarından birinin intihar acısını yaşamış, psikiyatri profesörü unvanına sahip az sayıda kadından biri olan Kay Redfield Jamison intiharı ve kötü sonuçlarını böyle tanımlamıştır. Prof, Jamison’ın depresyonel ve bipolar hastalıklar geçirmiş bazı şair ve sanatçıları ve bu hastalıkların nedenlerini araştırdığı “Ateşe Dokunanlar; Manik-Depresif Hastalığı ve Sanatsal Mizaç” adlı kitabında “şairliğin aklî hastalıklara açık, klinik tedaviye en fazla başvuran mesleklerden biri olduğu belirtilmiştir. Kitapta özetle yaşamının merkezinde sürekli şiir olan insanların kendilerini sosyal hayattan gitgide soyutlayarak akıl hastanesine düşme veya intihar etme olasılığının yüksek olduğunun altı çizilmiştir.

Elbette şairlerin intihara neden bu denli istekli olabileceğini uzun uzun tartışıp, eylemin ahlâka uygunluğu ya da aykırılığı üzerine bir hayli felsefi çaba da harcayabiliriz. Ama her zaman daha önemli soru, “intiharı düşünenler için ölümün değeri ve yararlılığı acaba nedir?” olmalıdır. Şair, kendini imha için seçtiği akıl almaz metotlar ve geride bıraktığı intihar notlarıyla kime, ne anlatmaya çalışır? Hayatla bağlarını sessiz sedasız koparmak yerine, neden geride kalanları acı ve pişmanlığa sürükleyen ilginç ölümleri tercih eder? Niçin kendine sunulmuş yaşam hakkını intiharla, alkolle, bazen tıbbî müdahaleyi zehir ilan edip reddederek, bazen yazdığı her şeyi ondokuzunda yakıp silaha ve savaşa koşturan Rimbaud gibi hayatını acılarla yineleyip durur? Acaba şair yaşam boyunca şiirlerinde aradığı ilgi ve farkedilme beklentisinin zirvesine, yok oluşla mı ulaşır? J.Paul Sartre’nin tespitiyle “intihar, var olmanın bir başka yolu mudur? Ya da Zweig’in tanımlamasıyla şair “Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratmayı bilenlerin uğraşı” mıdır? Kısaca bu sorular “felsefe, şiir ve sanatla uğraşan herkes niçin melankoliktir?” diye soran Aristo’dan beri hep aynı…

Şüphesiz karşılaşılan savaşlardan, ölüm, felaket ve sosyal hayat koşullarından en fazla etkilenen kişilerin şairler olduğu aşikârdır. Elleri kaleme, düşünceleri kelimelere tutunan nice şair, yazar ve edebiyatçının hak etmedikleri bir hayat yaşadığı; birçoğunun ömrünü yoksulluk, bakımsızlık ve hastalıkla mücadeleyle geçirdiği bilinmektedir. Bireysel mutluluklarından vazgeçip muhalif olabilen, düzenle hesaplaşabilmenin anahtarını şiir gören ve kırılgan bir kalbin sahibi olan bu insanların, şiirle kuvvetlenen ölüm duygusuna dirençlerinin hep sınırlı ve sıfır noktada olduğu söylenebilir. Sonuçta, kendini gaz odasına kilitleyen, elektrik direğine kravatıyla asan, naylon poşetle nefessiz bırakan, saçlarıyla kendini boğan, matkapla beyninde delik açan, usturayla şah damarını kesen ve intiharı sorunlarını giderici, çare bulamadığı acılarını dindirmeye yarayan, hayatı boyunca karşılaşamadığı huzur ortamını getirecek çözüm gören müntehirler hakkında yaptığımız yargılamalar maalesef bu gerçeği değiştirmeyecektir. Ölümle yüzleşmek için fazlasıyla cesur veya hayatla yüzleşmek için fazlasıyla korkak bir davranış olarak gördüğümüz intihar, şairler için genelde “kötürüm hayatın en kolay çıkış yolu, çoğu kez mecbur hissedilen bir kurtuluş hamlesi olmuştur.

İntihar eden kişilere toplumsal bakış açıları konusunda yapılan araştırmalar modern toplumların trajik ölümleri en fazla şairlere yakışan bir ölüm biçimi olarak algıladığı ortaya koyuyor. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre modern toplumlar; sıradan kişilerin ölümlerini korkaklık ve kaçış olarak görürken; yazar, şair veya sanatçı intiharlarını destanlaştırıp, neredeyse intiharı gerektiğinde olumlu bir davranış olarak algılayabildiklerini ortaya çıkarmıştır. Oysa yaklaşık yüzyıl önce toplumların düşünce yapısı, gelenek ve görenekleri, inanç ve yaşam koşulları intihar girişimlerine genelde olumsuz tepki göstermiş, toplumsal kanun koyucular da, tek tanrılı bütün dinler gibi uyarı ve sert önlemlerle insanlığı bu korkunç eylemden korumaya çalışmıştır. Bu önlemler toplum medeniyetlerine göre farklılık göstersede genelde şair, yazar ve sanatçıların eserleri intihar vakalarından doğrudan sorumlu kabul edilerek sansürlenmiş veya imha edilmiştir. Avrupa’nın birçok ülkesinden intihar edenlerin kalbine kazık çakılıp, ruhu cesedinden çıkmaya fırsat bulamasın diye yoğun bir kavşağa atılmış, üzerine taş dökülmüştür. Örneğin Finliler’de müntehirler yıkanmadan, kıyafetlerine dokunulmadan ocak maşasıyla yüzüstü gömülmüş, Fransa’da cesetleri sokaklarda baş aşağı sürüklenmiş, daha sonra bir fosseptiğe ya da çöplüğe bırakılmıştır. Bir dönem ülkemizde de önlem olarak intihar haberleri yapmak yasaklanmıştır. Fakat özellikle yaşadığımız çağda “kendini öldürme isteğine varacak kadar umutsuzluk ve çalkantı içinde olanlara merhamet gösterilmesi” gerektiğini savunan görüşlerin kabul görmesiyle tepkiler yumuşamış ve müntehirlere bakış açısı da değişmiştir. Kısaca kimi zaman bir devlet adamı, üst rütbeli bir subay, şöhretin zirvesinde başarılı bir sanatçı, servet sahibi zengin bir işadamı veya genç bir şair hiç beklenmedik bir zamanda kendi hayatının ipini çekmektedir.

İntihar vakalarında en çok merak edilen konu, müntehirleri bu ürkünç eyleme hangi sebeplerin götürdüğüdür. Tarih boyunca intihar vakaları konusunda yapılmış yüzlerce inceleme ve sosyal tahliller olduğu hepimizin malumudur. Fakat edebiyat ve intihar ilişkisi özellikle son çeyrek asırda araştırmacıların genel vakalardan ayrı tutarak bilimsel olarak incelemeye başladıkları yeni bir alan olmuştur. Özellikle şairlerin yaşamları, ilginç ölüm metodları, geride bıraktıkları notlar bir bütün olarak incelendiğinde kaçınılmaz olarak toplumları meraklandıran gizemli bir ilgiyi de üzerine çekmiştir. Pensilvanya Üniversitesi’nden araştırma görevlileri Shannon Wiltsey ve yazar James W. Pennebaker şairlerin intihar, ölüm ve akıl hastalıklarının nedenleri konulu bir araştırma yapmışlardır. Araştırma sonuçlarında birçok şairin intihara teşebbüs etmemiş olsa bile, hayatları boyunca bir çeşit depresif düzensizlik yaşadığı iddia edilmiştir. Şairler arasında intihar oranının diğer edebi yazarlar ve genel nüfusa göre daha yüksek olduğu belirtilen araştırmada, intihar eden şairlerin yazdıkları şiirlerde, intihar etmeyen şairlerden çok daha fazla oranda “ben, benim” gibi birinci tekil şahıs kelimeleri kullanmış oldukları gözlemlenmiştir. Ayrıca intihar eden şairlerin şiirlerinde, “konuşmak, paylaşmak, dinlemek” gibi sosyal bağlantı içeren kelimeleri olabildiğince az kullanmış oldukları da örneklerle ortaya konulmuştur.¹

Edebiyat, felsefe ve şiirle uğraşan yazarlarının ölüm ve intiharları üzerine kapsamlı araştırma yapan bir başka isimde Amerikalı bilim adamı Dr. James Kaufman’dır. Muhtelif dönemlerde ölen veya intihar eden 1987 yazarın hayatını inceleyen Kaufman; araştırmasına konu olan yazarları romancılar, şairler, oyun yazarları ve diğerleri diye sınıflandırmıştır. Aralarında Türkiye’den de edebiyatçıların bulunduğu araştırmaya göre şairlerin, edebiyatın diğer dallarıyla ilgilenenlerden daha erken ölümle tanıştığı, bunun sebebininse şairler arasındaki intihar oranlarının yaş ortalamasını düşürmesi olarak tanımlamıştır. Dr Kaufman ‘Journal of Death Studies’ dergisinde yayınlanan araştırmasında, şairlerin ruh hastalıklarına yatkınlığında en temel sorunları “normal bir insandan daha fazla düşünme, yalnızlık hissini çok daha şiddetli yaşama, zirveye erken yaşta çıkma, içlerine kapanma ve sosyal hayatla olan bağlarının şiirle gitgide zayıflıması olarak sıralamıştır. Şairlerin yaşamla bağlarını erken koparmalarınıysa ‘onların iç dünyalarında olup biten sancıları şiirle atlatmaya çalışmalarına ve bu duygular şiirin onaramayacağı bir dereceye eriştiğinde düştükleri ruhsal bunalımla kendilerini imha etmeyi son çare olarak görmeleriyle’ açıklamıştır. Şairliğin akıl hastalıkları ve depresyonla ilişkili olduğu düşüncesinin çok abartılan romantik bir adet olduğunu savunan karşı bir cephe olsa da; Kaufman “şiirin kendine zarar vermeye yatkın insanlar için daha cazip bir uğraş olduğunu araştırmasında bilimsel olarak ortaya koymuştur. Dr Kaufman ayrıca, ‘Kendi kendini imha’ konusunda, kadınların erkeklere göre daha aceleci davrandığını, kadınların ruhsal sorunlarla baş etme olasılığının erkeklere göre çok daha düşük olduğunu ve bu durumu, yirmi dokuz yaşında yaşamına son vermiş bir kadın şairin, Sylvia Plath’ın adıyla anıp, ‘Sylvia Plath etkisi’ olarak adlandırmıştır.

Deliliğe Övgü

Sylvia Plath teorisin en temel özelliği “özgün üretimle deliliğin bağdaştırılmasıdır”. Teori özetle özgün üretim yapabilmek için insanın içsel duygularını normal insanlardan çok derin hissetmesi gerektiğini, bu derinliğin boyutlarının kontrolden çıkmasının şairi intihara kadar götürebileceği temeline dayanır. Aslında Plath’ın hayatı bu teorinin en belirgin örneği gibi ortada durmaktadır. İlk intihar denemesinden sonra depresyon tedavisi gören ve iyileşen Plath buna rağmen sırça fanus isimli romanında kimsenin bilmediği intihar girişimlerinden, yaşamla ölüm arasında sonu belli olmayan tehlikeli ara hamleler yapmasından ve kazandığını düşündüğü deneyimlerinden de övgüyle bahsetmiştir.

“Yine yaptım, on yılda bir beceririm bunu ben!
Her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi,
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor,
Bu konuda iddialıyım sanırım.”

Şairlerin intiharı konusunda yapılan bütün araştırmalarda hayatı ve trajik ölümü incelenen ve en bilinen kadın şairlerden biri olan Plath, şüphesiz yazdığı şiirlerin yanı sıra kendini gaz odasına kilitleyerek ölüme gidişiyle de sembol olmuştur. Kaufman’a göre, Plath’ın yaşamı boyunca intihara bu denli yakın durması, bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi ondan sonra gelen birçok kadın şair ve yazarı da etkilemiştir. Türk edebiyatında Nilgün Marmara intiharı Kaufman’ın ‘Sylvia Plath etkisiyle ilişkilendirilir. Plath hayranı ve Plath’la aynı yaşta intihar eden Nilgün Marmara, ‘Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi’ adlı tezinde şöyle yazmıştır: “Çektiği acıyı mısralarıyla yenmeye çalışmışsa da, eserleri doğaçlama yaşanan bu tutkulu hayatın ölüme yenik düşmesinin kanıtıdır. Plath için şiir, dış dünyanın tehdidine katlanma ve izolasyon olasılığını sağlayan bir sığınaktır. Bu izolasyon gerçeklerden kaçış ama mutlaka fark edilme olarak yorumlanabilir.”

Plath’ın neredeyse bütün kaosunu özetleyen Sırça Fanus adlı romanındaysa kendi hayatına ilişkin çarpıcı ipuçlarına rastlarız. “içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür…”

“Benim için şimdi sonsuzdur, sonsuz da sürekli olarak değişir, akar, erir. Yaşam bu andır. Geçip gittiğinde, ölüdür artık. Ama her yeni anla birlikte yeniden başlayamazsınız, ölü olana göre yargılamak zorundasınız. Bataklık kumu gibi tıpkı… Daha başından umutsuz. Bir öykü, bir resim, heyecanı biraz yenileyebilir, ama yeterince değil, yeterince değil. Şimdinin dışında hiçbir şey gerçek değildir, daha şimdiden yüzyılların ağırlığının beni boğduğunu duyumsuyorum. Bir zamanlar, yüz yıl önce bir kız yaşamıştı, şimdi benim yaşadığım gibi. Sonra öldü. Ben şimdiyim, göçüp gideceğimi de biliyorum ama. Doruktaki o an, o parıltı gelip geçiyor, sürekli bir bataklık kumu. Ama ben ölmek istemiyorum”
Plath, Temmuz 1950

Sonuç olarak; beynin bilinmeyen köşelerinden her parlamasında başka kıvılcımlar saçan bu tılsımın hayata tahammülünün az olduğu her halinden anlaşılıyor. Şairlerin normal insanlara göre duygularını çok daha şiddetli yaşayan, yaşadıkları için yazabilen, kitleleri bu derin duygularıyla etkileyebilen farklı insanlar olduğu bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Sebebi ne olursa olsun belki de “Ölmek istemiyorum” diyen şairlerin, sürekli ölmek için çaba harcamaları ve ölümden bahsetmeleri “ölüm” ve yaşam arasında fark edilmenin, toplumsal bir tavrın, muhalif bir duruşun ve duygu derinliğinin içinden çıkılmaz son hamlesi olarak kabul edilebilir. Şairler ölmek istemezler, çünkü ölmek unutulmak, yok olmak demektir. Şairler ölmek isterler, çünkü ölerek yaşamak onlar için hep daha cezbedici bir duygudur! Bu açıdan bakıldığında şair belki de son hamlesini, hayata sınırlar koyan, onu basitleştiren bütün yaşam koşullarına “şiirlerin” ölümsüz dizeleriyle “ölüm” diye bağırarak yapar!

Şairin Son Sığınağı “intihar” Nurdal Durmuş
otuzuncu harf edebiyat ve düşünce dergisi beşinci sayı.

karalama notları:
İntihar eden şairler ve sıradan insanların ölüm biçimleri hakkında yaptığım incelemeler sonucunda şairlerin intiharlarının genel intihar vakalarından sebep yönünden farklı bir gerekçeye dayandığına dair önemli bir veriye ulaştığım söylenemez. Genel vakalarla şairlerin intiharları arasında sadece ölümün biçimi ve toplum nezdinde bilinir olmanın verdiği popüler imgelerden oluşan farklılıklar olduğunu söylebiliriz. Bu imgelerin dışında en belirgin farklardan biride şiirle uğraşan kişilerin duygularını sıradan insanlardan çok daha şiddetli yaşamaları ve hayata dirençlerinin daha az olmasıdır. Sonuçta şiir derin bir duygusallığın veya karşı duruşun “sevgi, nefret, ideoloji” (v.s) tezahürüdür.
İntihar vakalarında şairlerle diğer insanlar arasındaki göze çarpan en belirgin ortak özelikler “hemen hemen hepsinin çocuk yaşta sorumluluk üstlenmiş, anne babalarını erken yaşta kaybetmiş, yoksulluk, melankolik aşklar, sosyal incinmeler v.b gibi sorunlarla erken yaşlarda tanışmış olmalarıdır. İntiharın dayandığı temel nedenlerse “Şefkat ve maneviyat duygusunun dengede tutulmadığı, tatmin edilmediği ortamda büyüyen, askerlik psikolojisi ve savaşların bıraktığı etkiden kurtulamayan, amansız bir hastalığa yakalanıp iyileşme umudunu kaybeden, cinsel taciz veya istismara uğrayan, eşleri tarafından aldatılan veya hak ettiği ilgiyi gördüğüne inanmayan, kendisini içinde bulunduğu toplumdan farklı görüp yaşadıkları ortama yabancılaşan, yalnızlık hissini atlatabilmek için sadece tek bir insanın ilgi ve şefkatini saplantı haline getiren, dünyanın içinden çıkılmaz kötü bir yaşam alanı olduğunu düşünen, karşılıksız aşk yaşayan ve maddi imkânsızlıklar nedeniyle yaşam koşullarına tahammül edilememesi olarak sıralanabilir.

1-) Bu çalışma için seçilen “intihar etmiş” şairler: John Berrymandi, Hart Crane, Sergei Esenin, Adam L. Gordon, Randall Jarrell, Vladimir Mayakovsky, Sylvia Plath, Sarah Teasdale and Anne Sexton.

Eşleştirildikleri “intihar etmeyen” şairler ise: Matthew Arnold, Lawrence Ferlinghetti, Joyce Kilmer, Denise Levertov, Robert Lowell, Osip Mandelstam, Boris Pasternak, Adrienne Rich ve Edna St. Vincent Millay’dir.

Görmek için bakılanlar:
Kay Redfield Jamison: Manic-Depressive Illness and the Artistic Temperament
Sylvia Plath: Sırça Fanus (The Bell Jar), Can Yayınları
Nilgün Marmara: Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi- Everest Yayınları
Dr. James Kaufman: Journal of Death Studies dergisinde yayınlanan araştırması
Emile Durkheim: İntihar – Cem Yayınları
Shannon Wiltsey ve yazar James W. Pennebaker: Psikosomatik tıp dergisinde yayınlanan araştırmaları.

Son Sözlerden birkaçı:
“Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin / Ve boyun eğmeden, ey ölüm!”
- Virginia Woolf-
“Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde, oysa alçakgönüllülük istiyor son adım, kendini beğenmişlik değil.”
- Cesare Pavese
“Maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın / hepiniz mezarısınız kendinizin…”
- Nilgün Marmara
“Aşkın küçük sandalı / hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi! / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda…”
- V. Mayakovski
“Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum.”
- Sadık Hidayet-
“Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem!”
- Gerard De Nerval-

Canı Sıkılanlarla Hayatın Seyrine Yolculuk.

on5yirmi5.com yazıları, Sair zamanlar [Radyo], Sosyoloji Yorum Yok »

Ömer Lekesiz - Nurdal Durmuş

Söylenenin değil, söyleyenin gündem belirlediği bir ülkede kimse ciddiye alınacak kadar önemli söz söyleyemez! Bu durum günümüz Türkiye’sinin en temel sorunlarının başında gelmektedir.

Zira popüler kültür denilen (“popüler” ve “kültür” kelimeleri yan yana şık durmaz.) bu yozluk en mahrem alanlarımızı işgal etmiş, en değerlilerimizi ayağa düşürmüş, cümlelerimizi kirletmiş, periferisine sığınıp huzur bulacağımız bir liman bırakmamıştır. Ortalık durulsun, iki kelam edelim diye bekledikçe masumiyetin şiirinden, kan emicilerin kötü bir romanına dönen ‘Mona Roza’nın bile bizim mahallenin en temel sorunu olarak gündemin başköşesine oturduğunu görürüz. Bizim mahallede sizin bilmediğinizi acayip riyakârlıklar vardır. Çünkü bu mahalleye çöreklenen yeni bir sosyal sınıf; edebiyatı, sanatı, kültürü gruplara ayırmış, ne kadar iyi söz söylediğinize değil, söyleyenin kim olduğuna bakarak; olayları anlam değeriyle değil, şekil yönünden irdelemeye başlamıştır. Canı sıkılanlara; adam kayırmanın, birilerinin adamı olmanın rütbesiyle varlıklarını sürdürebilecekleri bu yağma biçiminin ya parçası olmak ya da yok olmak arasında bir tercih hakkı sunulmuştur.

Radyolarda, dergilerde, TV ekranlarında görüp gözünüzde büyüttüğünüz bu adamların gerçek hayatlarına azıcık bulaşsanız, hayal kırıklıklarından müteşekkil bir bön bilgelik kuşandıklarını ve aldatıldığınızı hemen hissedersiniz. Öyle ki bu ortam sürekli slogan atarak her şeyi bildiğini iddia edenlerin, sorun çıkartıp adam harcadığı bir savaş meydanından başka bir şey değildir. Evet, bu durum samimi olarak “değer” üretmek isteyen insanların canını sıkar. Onlar da canları sıkıldıkça dergi, gazete, kitap çıkartıp bu dayanılmaz can sıkıntısından kurtulmaya çalışırlar.

Canı sıkılanların maddi ve manevi büyük sıkıntılara rağmen direniş göstererek ürettikleri değerler, ‘bugün hâlâ umudum var’ diyebileceğimiz bir toplumu bütün eksikliklerine rağmen ayakta tutmaya devam etmektedir.

Canı sıkılmayanlar ise, At Pazarı kafelerinde nargile dumanıyla edebiyatın, hayatın, sanatın ve kültürün canını çıkartmaya ve canı sıkılanlarla ‘kendi küçük dünyaları’nda akıllarınca ciddiye alındıklarını düşünerek anlamsız bilgelik savaşları yapmaya devam etmektedirler.

Bu yeni sınıf; tesettürün, edebiyatın, sanatın, hayatın içini boşaltıp bütün değerleri sıradanlaştırarak ahlâkî kurallara meydan okudukça ‘rahatsız’ların can sıkıntılarını da şiddetlendirmektedirler. Yine de bizim mahallenin en aklı başında adamlarının ‘canı sıkılan bu deliler’ olduğunu söyleyebilirim.
Evet, can sıkıntıları hiç geçmez, hep yenilirler, ama olsun!

Her şeyin suyunu çıkartmaktansa edebiyatla, sanatla, düşünceyle hayata anlam katmak daha aklı başında bir eylemdir.

Her dakikanın son dakika olduğu bu ülkede “büyük rahatsızlar” diyebileceğimiz güzel insanların canı sıkılmayan, büyük biraderler tarafından tepeden tırnağa süzülerek küçümsenmesini önemsemeden büyük işler yapan adamları ve kurumları vardır.

Sözün erdemine inanan, hâlâ ‘söyleyecek sözümüz’ olduğuna inanan insanlar ve kurumlar.
Anadolu’yu görmezden gelerek İstanbul’dan, Mardin’deki, Van’daki, Artvin’deki insanlara köprü trafiğini anlatan medyanın önemsemediği, dikkate almadığı insanlara da el uzatan, onları da bu okyanusun içine katma mücadelesi veren ben değil, bizi korumaya azmetmiş insanlar ve kurumlar.
Anadolu’da çıkan edebiyat dergilerimiz böyledir. Twitter’da büyük büyük adamların beylik laflar ettiği, gündem belirlediği palavrasından bağımsız kendi hayallerinin başrolünde harflerden söz dizmeye uğraşırlar.

Kimse onları görmez ama olsun!
Evet, buna örnek olarak; birçok açılmış-kapanmış gazete, bin bir türlü zorluklara rağmen yayın hayatına devam etme çabasındaki dergiler ve internet siteleri sayılabilir.

Peki, ya radyolar…
Radyolarımızın hayatımıza kattığı değerin farkında mıyız?
Radyo her zaman, her yerde, her ortamda kolay ulaşılan bir iletişim metodu olduğundan ciddiye alınması gereken çok önemli bir araçtır. Farkında olmasak bile gerçekten “mikrofonun elleri vardır ve kalplere uzanır.”

Bu radyolardan biri de Kasım ayından beri yaklaşık iki yıl ara verdiğim “Sair Zamanlar” isimli radyo programıma tekrar başladığım Seyr FM’dir.

Seyr FM seslerden bir ses değil, bütün anlamsız sesleri susturan bir çığlık olmak için büyük çaba harcayan önemli bir steril alan. Genel Yayın Yönetmeni Mahmut Bıyıklı’nın bu çığlığın her gün daha çok büyüyerek anlama dönüşmesi için çaba harcayan, büyük rahatsızlardan biri olduğunu söylemek mümkün. Yardımcısı Hasan Hafif ve teknik ekibiyle Bıyıklı ne yaptığını bilen ve bu büyük hazinenin farkında biri. Ekibiyle gecesini gündüzüne katarak bir okul gördüğü radyoyu köklü medeniyetimizin en önemli kalesi görerek korumaya, büyütmeye ve ‘hiç’ olmasın diye çabalamaya devam eden güzel bir insan.

Her kavramın içinin boşaltıldığı, anlamının değiştirildiği, sıradanlaştığı bir dünyada Seyr FM gibi öze dönüş çağrıları yapan ve esasında program yapanların her cümlede kaygı taşıdığı bir radyonun mensubu olduğum için kendisine minnettarım.

Benim için Seyr FM’in değerli olmasının bir başka nedenin de bu camiayla daha önce bir tanışıklığımın olmamasına rağmen, radyoda program yapmak için davet almamdır. Birilerinin kardeşi ya da adamı olmadan bu daveti almamın, aslında bir daha başlamama kararı aldığım radyoculuk kariyerime yeniden dönmemde büyük etkisi vardır.

Zira daha önce Milli Gazete’de yayınlanan bir söyleşimde “Hangi radyoya döneceksiniz?” sorusuna “Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. İsteyen varsa beni bulmalı.” diyerek durumu özetlemiştim.

Seyr FM radyoculuğu insanları meydanlara toplayıp mikrofondan kentin ölü ruhlarına ‘Uyanın!’ diye bağıran bir iç ses gibi algılayan programcıların olduğu bir radyo. Mikrofonun bir nevi kalem olduğunu, kitap olduğunu; gül dikmeyi de, silah kuşanmayı da, ölmeyi de, yaşamayı da, yazmayı da, bildiklerinizi unutturmayı da öğreten bir dost ya da düşman olabileceğinin farkında olan insanların program yaptığı çok değerli bir radyo.

Gün boyunca edebiyattan sanata, politikadan ekonomiye, İslam coğrafyasından aile eğitimine, güzel sanatlardan topluma, Anadolu’dan kentleşmeye, tarihten günümüze, kentsel dönüşümden moderniteye kadar her alanda sözün değerine inanan, konuk ve programcılarıyla insanı ve hayatı onaran, hürmete değer sözler üreten bir radyo.

Bu nedenle yeniden başladığım Seyr FM’deki “Sair Zamanlar” programında sizlerle tanımadan kardeş olmak, menfaatsiz dost olabilmek güzel şey.
Aynada içini görenler ve aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha çok huzur bulmak, daha çok öze dönmek güzel şey.

Seyr FM “Allah, bana ne der!” duyarlılığında program yapan, sorumlu ve ötekileştirmeden sahiplenen, vicdanlı bir mikrofon.

Bu nedenle Seyr FM’de sizlerle birlikte şiir okumak, kitap okumak, ayet okumak, şarkı söylemek, ıslık çalmak, kırmak, kırılmak, umursanmak, umursamak, şükretmek güzel şey…

Bir dağ başında yaktığımız ateşin başında toplanıp beraber aydınlanmaya, durgun suya bir çakıl taşı atıp istediğimiz dalgalanmayı bulana kadar canımızı sıkmaya devam edelim!
Canı sıkılmayanların cümleleri yerlere düşürmesine ve kirletmesine izin vermeyelim!

Küçük birkaç not düşelim:
-Sair Zamanlar (Başka/Öteki Zamanlar Anlamını Taşır)
-Sair Zamanlar programı Her Pazartesi 22.00’de canlı olarak mikrofonu açar.
-Sair Zamanlar Program Arşivleri için: http://seyrfm.com/seyr/program-arsivi/245-sair-zamanlar
-Seyr FM’i dinlemek, programlar ve programcılar hakkında geniş bilgiye sahip olmak için http://www.seyrfm.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Medya, Sinema ve Şiddet İlişkisi

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 2 Yorum »


Senaryo:
Yılmaz Güney’in yazdığı Şerif Gören’in yönettiği Yol (1982) filminde Doğu’da “Namus Sorunu” yüzünden babası eşini terk eden kızını ahırda yıllarca bağlı tutar.

Yaşanmışlık:
“Babası kızını ahırda bağlı tuttu, 6 yıl kimseyle görüştürmedi.”
“Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde eşi tarafından terk edildikten sonra babasınca 6 yıl boyunca ahırdaki bir bölmede bağlı tutulan kadına, kadın örgütleri sahip çıktı.” 27 Aralık 2005 Milliyet

İstatistik:
“Son 5 yıl içinde meydana gelen şiddet olaylarında mağdur olan 61 bin 241 kadın veya çocuktan 1230’u ölürken, 32 bin 267’si yaralandı. Kadın ve çocuklara yönelik şiddetin yüzde 39’u tartışma, yüzde 23’ü geçimsizlik nedenlerinden kaynaklandı.” 9 Kasım 2005 Radikal

“Ne çok acı var!” diyordu şiirin Zarif oğlu. Sanki bu dize şimdilerde ‘ne çok şiddet var’ olarak güncellenmeli.
Aile içi şiddet, politik şiddet, iktidar şiddeti, iktidara karşı şiddet, terör, medya şiddeti, kan davaları, sokak şiddeti, insan ve organ ticareti, pornografi, eşcinsellere yönelik şiddet, azınlıklara yönelik şiddet, işyerinde, okulda ve spor olaylarında şiddet. Önüm arkam sağım solum şiddet!

Peki, nedir bu şiddet?

Tüm dünyada ölümlerin %4′ünün intihar veya cinayet olarak kayıtlara geçtiği, her yıl yaklaşık 6 milyon ölüm olayının neredeyse yarsının sebebini teşkil eden şiddet ne demektir?

Şiddet, en yalın ifadeyle güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü olarak tanımlanabilir.

Şüphesiz şiddetle ilgili bizi daha fazla ilgilendiren konu tanımı değil, nedenleri ve önlenmesine ilişkin yapılması gerekenlerdir. Her toplum için tanımı aynı olsa da şiddetin toplumsal dinamiklere, kültüre, yaşam standartlarına, hatta inanca göre şekillenen değişkenleri vardır. Şiddeti etkileyen unsurlar içinde medyanın reyting kaygısından zuhur etmiş yeni bir habercilik anlayışı yükselişe geçmiştir. Bu yükseliş şiddeti; değişen toplum yapısı, yaşam koşulları, köyden kente göç ve kuşak çatışmaları başta olmak üzere toplum üzerinde son derece büyük etkisi olan medyanın da tırmandırdığı bir gerçek olarak karşımıza çıkarmaktadır. Oysa özellikle dizilerin ve sinemanın son derece yüksek reyting aldığı ülkelerde (Türkiye TV izleme oranlarında dünyada ilk beştedir.) medya gücünün toplumsal değişimde ve şiddetin azaltılmasında önemli roller üstleneceği göz ardı edilmemelidir. Sinema ya da dizi deyip geçmemek gerekiyor. Sinemada gördüklerimiz çoğu zaman bize ayna tutar. Çünkü filmler genelde gerçek yaşam öykülerinden çıkmaktadır. Bu nedenle şüphesiz her birimizin yaşamlarından izler taşıdığı için bize bir şeyler söyler. Onlardan etkileniriz. Sanat, sinema ya da medyayı sadece eğlendiren bir araç değil; aynı zamanda bizi üzen, öğreten, özendiren, düşündüren veya sorgulamamıza sebep olan birer ayna olarak da görmeliyiz. Şimdilerde sokaklarda çokça karşılaştığımız insan figürlerine baktığımızda bunu kendi hayatımızda maalesef olumsuz örneklerle hissetmekteyiz. Zira sokaklarımız dizi ve sinema sahnesinde şiddet ve şiddete özendirilmesi nedeniyle kendisini o filmin/dizinin karakteri sanarak rolü gerçek hayatta yaşamaya ve uygulamaya çalışan, maskelerle dolaşan gençlerle dolu.
Bu açıdan bile bakıldığında sektörün toplum üzerinde ne denli etkili olduğunu sanırım uzunca anlatmaya gerek kalmayacaktır. Oysa artık yaka silktiğimiz bu şiddet sarmalından çıkmak için dönüşümü sağlayabileceğine ve toplumu yönlendirme ve bilinçlendirmede etkin olacağını düşündüğümüz en temel sektörlerimizden birisi olan sinemada bile dehşet verici şiddet sahneleri ve bu şiddet sarmalını toplumda yayan bir senaryo anlayışı görmekteyiz.

Son zamanlarda toplumuzda çok tartışılan bir şiddet türü olarak “kadına yönelik şiddet” konusunda inceleme yapan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlisi Nilgün Abisel “Yeşilçam Filmlerinde Kadının Temsilinde Kadına Yönelik Şiddet” adlı makalesinde çarpıcı bulgulara yer vermektedir.
Buna göre, Abisel incelediği 103 filmin ancak yedisinde (%6,8) şiddet öğesine rastlamamış, buna karşın filmlerin %78,6’sında şiddetin yaşamın doğal bir parçası olarak sergilendiği gözlemlemiştir.
Şiddetin nedenleri olarak daha çok kötü bir yapıya sahip erkeğin kadına göz koyması ve “hainliği” (%43) ve daha sonra kadının kendi bildiği gibi davranması ve “uygunsuz” davranışları (%37) olarak senaryolaştırılmıştır. Şiddetin türü ise çoğunlukla tokatlama ve dayak (%30,4) cinsel taciz (%12,5), tecavüz (%9,7), iğfal (%8,2) ve tecavüz girişimi (%8,2)izlemektedir.

Daha geniş anlamda 1990 sonrası Türk sinemasında şiddetin kullanımına baktığımızda ise
Gemide (1998, Serdar Akar) filminde gemideki erkeklerin fahişeye tecavüzü, Düş Gezginleri (1992, Atıf Yılmaz) filminde kadından kadına yönelik şiddet ya da Eşkıya (1996, Yavuz Turgul) filminde kıskançlık, ihanet nedeniyle kadını vuran erkeğin şiddeti gibi içeriklere rastlamaktayız.

Yine Karartma Geceler (1990, Yusuf Kurçenli), Tabutta Rövaşata (1996, Derviş Zaim), Masumiyete (1997, Zeki Demirkubuz), Dokuz (2001, Ümit Ünal), Babam ve Oğlum (2005, Çağan Irmak) filmlerinde kadınla ilgili olmayan, erkeğin maruz kaldığı işkence türünden şiddet örnekleri de bulunur.

Elbette konuya sosyal ve psikolojik açıdan birçok tanımlama getirip ‘kadın hakları, eğitim, erkeğin bilinçlendirilmesi, kadının ekonomik özgürlüğünü kazanması, iş hayatına daha fazla dâhil edilmesi, toplumda temsil yetkisin artırılması, kültürel etkileşim, modernleşme’ gibi birçok çözüm önerisi sunabiliriz. Lâkin toplumumuzun geleneğini ve kendine has dili olduğu gerçeğini göz ardı etmeden yeni yerli kalıplara ihtiyaç duyduğumuz da kesindir.

Mesela hiçbir sosyolog ya da psikoloğun tanımlayamayacağı, ülkemize has farklı dinamiklerimiz vardır.
Bunlardan en belirgin olanı toplum olarak başkasının aile hayatına burnumuzu sokmamak, ya da başka bir deyişle “Kendi çocuğudur, eşidir, döver de sever de.” yaklaşımıdır. Sadece Doğulu toplumlara has bir özellik olarak görülen bu olgunun sadece Türkiye de değil, Batıda da var olduğunu bir örnekle açıklayalım.

ABD’de aile içi kavgalara toplumun yaklaşımı konusunda yapılan ilginç bir örnekleme şöyle: Planın ilk aşaması 15 gencin bir evde toplanıp mahalle sakinlerini rahatsız edecek boyutta taşkınlık yapmak ve yüksek sesle müzik dinlemekten oluşuyor.
İlk testin sonuçları beklenilen gibi: Komşular en yakından başlayarak kapıya gelip rahatsız oldukları uyarısını yapar, taşkınlık devam edince son çare polise ihbar edilir ve evi polis basar.
İkinci testin detayları çok daha ilginç: Bir kayıt stüdyosunda sadece karı ve kocanın kavga ettiği izlenimi veren bir kayıt doldurulur. O kayıt yine aynı yöntemle mahalledeki diğer komşuların duyacağı yükseklikte yayın yapılarak tepkilerin ne olacağı beklenir. Fakat bu sefer ne yakın komşulardan, ne polisten rahatsızlık bildiren herhangi bir uyarı gelmez.

Sosyolojik açıdan bu ve benzeri olaylara baktığımızda aile içi olaylar, hem Doğu hem Batı toplumlarında “kimsenin burnunu sokmaması gereken mahrem bir alan” olarak algılanmaktadır. Bu nedenle toplum bu tür olayları aile içinde halledilmesi gereken bir sorun olarak görmekte ve kenara çekilmektedir. Bu ve benzeri olaylarda karı koca arasındaki kavgada erkeğin daha agresif olmasını “Erkekler kadınlara göre daha saldırgan olabilir.” bilinçaltıyla desteklerken kadınların şiddet içeren davranışlar sergilemesi, beklenmeyen bir durum olarak algıladığı söylenebilir. Adli vakalarda bile toplum gibi adalet sisteminin de erkek saldırganlığını daha meşru gören bir algıya sahip olması sadece şiddetin değil, şiddet algımızın da boyutlarının ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir. Öyle ki bu algı hayatı boyunca eşinden en az bir kez fiziksel şiddet görmüş kadınların oranı yüzde 35 olmasına rağmen, bu kadınların yüzde 49’unun bile bu durumu normal görmesine ve kimseye söz etmemesine kadar vahim bir istatistiği doğurmuştur.

Sonuçta toplumumuzda kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığın; çocuğun cinsiyetinin erkek olması isteği, çeyiz, başlık parası, namus cinayetleri, evlilikte hırpalanma, dayak, tecavüz, ekonomik ve psikolojik baskı, kadın ticareti, fahişeliğe zorlama, kadını evdeki her işi yapma zorunluluğu olan köle gibi gören bir zihniyetten kaynaklandığı söylenebilir.
Fakat sorunun en acı sonucu, aile kurumunun bizzat şiddeti o ortamda yetişerek öğrenen çocuklar üzerinden kuşaktan kuşağa aktaran bulaşıcı bir hastalık haline getiriyor olmasıdır. Şiddet ortamında büyüyen bu çocukların %30′u yetişkinliğinde de şiddet kullanırken, aile içi şiddete maruz kalmadan yetişen çocuklarda bu risk sadece %2 civarındadır.

Umarım toplumsal bilinç; önce aile eğitimi, okul eğitimi, maneviyat, medya ve sanatla bu sorunun üstesinden gelebilecek kadar derin bir bilince sahip oluruz.

Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Medya şiddet ilişkisi.
Şiddet Nedir?
Şiddet çeşitleri.
Sinema ve şiddet.
Kadına yönelik şiddet.

Soru/n Aslında Şu! Aynadaki Kim?

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 4 Yorum »

Nasıl devam ediyordu Beatles’ın şarkısı?
“Ansızın gördüm ki o eski halimin yarısı bile değilim.”

Annemden öğrendiğim ilk şey; kendimden büyüklere, öğretmenlere, yaşlılara her şartta ve her ortamda saygılı olmamdı. Her gördüğüm yaşlıyla selamlaşıp hal hatır sormak, hayat tecrübelerini dinlemek, öğretmenlerime hayatımın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmamı sağlayan pek çok şeyi öğrettikleri için ömür boyu saygı duymamdı. Oyun halkasında mızıkçılık yapmamalı, misafirlere hoş geldiniz demeliydim. Kimsenin benden kötülük görmemesi, beladan uzak durmam, her zaman güler yüzlü olmam ve birileriyle sohbet ederken o kişinin gözlerine bakarak söylediklerini önemsediğimi düşündürecek bir tutum içinde olmalıydım. Bayramlarda, kandillerde, düğünlerde, ölümlerde akraba, dost ya da aile büyükleriyle birlikte dayanışma içinde olmalı hısım akrabaların iyi kötü günlerinde hâl hatır sormalıydım. Kapıdan el açanı geri çevirmemeli, iyilik yapmaktan, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan ne olursa olsun vazgeçmemeliydim.

Dün gece yastığa başımı koyduğumda aklıma gelen nedense annemin bu nasihatleri oldu. Bugünümü dünle kıyaslayıp teraziye vurunca da Beatles’ın şarkısındaki “O eski halin yarısı bile değilim.” cümlesi dilime dolandı. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bunları düşününce kendimi bir anda George Simmel’in ilk kez toplu taşıma araçlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca dolaşma imkânına sahip olduklarında, yanlarındakiyle hiç bir şey konuşmadan seyahat eden Almanlar için yaptığı tanımlamanın içinde buldum. “İnsanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu kadar yakın oturup, bedenleriyle birbirlerine dokundukları halde saatlerce birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar.”demişti Simmel. Ne müthiş bir tanımlama!

Şimdi bizler de gerek görsel, gerek teknolojik, gerekse ulaşım açısından iletişim çağının bütün olanaklarına en yakın olduğumuz zaman diliminde aslında birbirimizle iletişim kurmaktan çok uzaktayız. Önümde paradoks gibi duran iki durum söz konusu: Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de iletişimsizliğinin düşürdüğü yalnızlıktan. Peki, ne olmuştu? Neden, nasıl, niçin olmuştu? Üstelik medeniyetimizde iletişim, söze büyük ehemmiyet vermiş şifahi kültüre dayalı bir gelenekten geliyordu. Sohbet halkaları, istişare meclisleri, kahvehane toplantıları, dost meclisleri geçmişten günümüze hamurumuza karışmış maya gibi toplum olarak kenetlenmemizi sağlamış; selamlaşma, davet etme, yardım etme, düşenin elinden tutma gibi insan olma erdemimizi diri tutmuştu.

İletişim Çağı denilen yeni yüzyıl kısa yol tuşlarıyla yaşanan hızlı bir tüketme metodu geliştirmiştir. Ziyaretlerimizi SMS, ticaretlerimizi banka kartları, yardımlarımızı tanımadığımız insanların hesaplarına nakleden bir algı biçimi geliştirip tanışmamızı, iyi kötü günde bir arada olmamızı, dost olmamızı ortadan kaldırmıştır. Birbirimizin hikâyesini bilmenin, dinlemenin, sohbetlerimizin arasına telefonlar, son dakika haberleri, ekonomi, TV dizileri, filmler ve internet girmiştir. Kısaca muhabbetimiz hep yarım, hikâyemiz hep eksik kalmaktadır. Sözlü iletişimin ortadan kalktığı sözüm ona iletişim çağında maalesef en iyi dostlarımız karşımıza alıp izlediğimiz TV, cümleleri kısaltarak alelacele konuştuğumuz telefon, kulağımıza takıp dinlediğimiz müzik çalar olmuştur.

Farkında mısınız artık çocuklarımız bizim masallarımızla değil yataklarının başucuna koyduğuz ses cihazlarından dinledikleri hikâyelerle uykuya dalmaktadır. Saçlarını okşayıp gözlerinin içine bakarak, ara sıra yüzlerine öpücükler kondurarak söylediğimiz, ömür boyu kendilerine kılavuz olabilecek nasihatlerden mahrum büyüyorlar. Ruhlarını okşayan, yaralarını iyileştiren bütün güzel değerlerin yerini ruhsuz, sevgisiz, şefkatsiz tek düze sesler ve makineler aldı. Körebe, saklambaç, mendil kapmaca gibi oyunları; el ele tutuşabilecekleri, göz göze hayal kurabilecekleri oyun arkadaşları da yok. Hayatı sokakta düşe kalka öğrenebilecekleri alanları da yok zaten. Yalnızca odaları var. Özel odaları… Oyunlarını bilgisayarda oynuyor, tanımadıkları binlerce insanla aynı sanal ortamda sanal savaşlar yapıyor, silah alıp silah satıyorlar. Derslerini arama motorlarından hızlıca buluyor; kitapsız ve emeksiz bilgi sahibi olup çabuk unutuyorlar. Kahramanlarını televizyondan ya da oynadıkları oyunlardan seçiyor, internette tanıştıkları sevgilileriyle randevulaşıp tanışık olmadan cinsellikle tanışıyorlar. Sonra tekrar odalarına; bir başınalıklarına, yalnızlıklarına gömülüp yeni şeyler tüketmenin girdabına düşüyorlar. İletişim Çağı’nın bizi getirip bıraktığı kör nokta tam olarak burası.Bu bağımlılık duygusu çok ürkütücü değil mi? İletişim Çağı’nda iletişimsizlik sarmalı yaşamı tümüyle değiştirip her şeyi birbirine benzetiyor. Bin yıllık gelenekleri, kültürleri ve hatta inanç sistemlerini bile tekdüze hale getiriyor. Stefan Zweig, inandığı değerlerin bir bir yıkıldığını, yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünüp karısıyla birlikte ölüme giderken 15 Haziran 1940 tarihli günlüğüne: “Neredeyse 59 yaşındayım, önümdeki yıllar korkunç olacak.” diye yazmıştı. Zweig,“Tekdüze Bir Dünya” adlı denemesine ”Dünyadaki tekdüzelik karşısında ürperti duydum.” diye not düşmüştü. Ne kadar haklı!

Şimdi aynı apartmanda biri tek haneli dairelere, diğeri çift haneli dairelere numarası olan ev sahiplerinin aynı yöne bakmayan iki farklı asansörden gidip geldikleri yeni bir mimari anlayışımız var. Evet, artık ‘site insanı’ diye yeni bir ruhsuzluğumuz var. Giyim kuşamlarımızın, evden çıkıp dönüşlerimizin, alışveriş biçimlerimizin hatta yüz ifadelerimizin birbirine benzediği; gülüşlerin sahteleştiği, tekdüze, birbirinin aynısı insan topluluklarının birbirini tanımadan yaşadığı yeni mekânlar var. Evimize gelen en yakınlarımızın bile güvenlik kontrolünden geçtiği yeni yaşam alanları. Mahallesi, sokağı, çeşmesi, camisi, satıcısı, yaşlıları, körleri, topalları, dilencileri olmayan düzgün giyimli adamları, şık kadınları, sahip oldukları maddi imkânlarla rütbe savaşına girmiş çocukları, delikanlıları olan ruhsuz yaşam alanları…

Zweig haklı çıktı, “kendi kendilerini uşak yapanların kişiliklerini yitirme coşkusu bütün halk topluluklarını” yıkıp geçti. İletişim çağında birbiriyle iletişim kuramayan küresel bir sürünün içindeyiz artık.

 

II

“En uzak mesafe ne Afrika’dır
ne Çin, ne Hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan”
Can Yücel

Elektrikle iletişimi (Telgraf) bulan Samuel Finley Breese Morse“Telgraf, bütün ülkeyi bir mahalle haline getirecektir.” derken belki de günümüzün en önemli iletişim araçlarından biri olan telefonu, televizyon ve interneti tarif etmişti. Finley haklı çıktı. Elektrikle iletişim (Telgraf) sadece bir ülkeyi değil koca bir dünyayı mahalle haline getirdi. Ruhsuz, mekanik, soyut bir mahalle… İnsanın modernleşme ve sekülerleşme belasıyla kendini tükettiği bir mahalle… İletişim teknolojileriyle bireyi kendi yalnızlığına hapsedip sahici yaşamaktan koparan bir mahalle. Kutsaldan, sözden, gelenek-görenek ve toplumsal dayanışmadan; akraba, dost, komşuluk ve aile ilişkilerini iğdiş eden bir mahalle…

İletişim Kuramcısı Neil Postman içerisinde olduğumuz bu durumu tanımlarken; “Telgraf, ülkeyi bir mahalle haline getirmiş olabilirdi; ancak bu, özgül türde bir mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen yabancıların oturduğu bir mahalleydi.” ifadelerini kullanmıştır. Kısaca soğuk, niteliksiz ve menfaat ilişkilerinden örülü; uzak mesafelerin kısa mesajla, yüz yüze iletişimi engelleyen iletişim teknolojilerinin aracılığıyla sağlandığı, yüzeysel selamlaşmaların mekanik mahallesinde oturuyoruz. İnsanlar arasındaki iletişimsizliğin iletişim araçlarının gelişmesine karşıt olarak arttığı küresel bir yalnızlık mahallesinde. Oysa bizim asıl mahallemizde “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” gibi iletişim sorumluluğunu insan ruhuna yükleyen köklü bir duyarlılığımız vardı. Bizim mahallemiz kavramı; nesillerin zamanı nasıl tasarruf ettiğini, mekânı nasıl biçimlendirdiğini, eşyayı nasıl evcilleştirdiğini velhâsıl hayatı nasıl yumuşattığını öğretirdi. Bizim mahallemizdeki ileri değil insani iletişim metotlarında; köşe başındaki çeşmenin, kaldırım taşının, çınar ağacının gölgesinde içilen bir bardak çayın, sütçünün, simitçinin, yoğurtçunun, bozacının varlığı bütün iletişim metotlarının ahenginden daha fazla ilham veren ve hayatın devam ettiğini hatırlatan müthiş bir ruh dinginliği barınmaktaydı. Bu öğreti aynı zamanda ete kemiğe bürünmüş, mekanikleşmemiş; sanayi devrimlerine, sloganlara, teknolojik gelişmelere, renkli ekranlara karşı durarak içimizdeki derin boşluğu bertaraf eden endişe duyacak bir şey olmadığını öğütleyen kocaman bir güven duygusuydu. Tanpınar’ın tarifiyle “Üst üste yaşanmış bir zaman içinde birçok defalar kurulmuş, bozulmuş, çerçevesi küçülmüş, fakat daima kendi kendisi kalmış ve her defasında bir evvelkinin bir yığın artığını, mahiyet ve değerine bakmadan terkibinin içine almış bütün bir hayatın rengiydi.” Bu renk bizlere moderniteye rağmen mizacımızı, kişiliğimizi, mahallemizi, geleneklerimizi, nasihatleri, mekânları şekillendirirken en belirleyici özelliğimizin yalnızlık ve iletişimsizlik olmadığını da öğretiyordu.

Türkiye’de iletişim biliminin kurucusu sayılan, yetiştirdiğimiz en önemli toplumbilimcilerden ve 2009 yılında aramızdan ayrılan Ünsal Oskay, içinde bulunduğumuz iletişimsizlik ve yalnızlık sorununu tanımlarken günümüz insanının mekanikleşen ruh halini şöyle tarif ediyordu: “Sokaklardaki “kalabalık içindeki yalnız insanlar” gibi TV ekranının karşısındaki insanlar da komşularından ve kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış insanlardır. Televizyonun bugünkü kullanım biçimi ve yayın politikası “uzakları yakınlaştırırken, yakınımızı ustaca bizden uzaklaştırmaktadır.” Böylece yalnızlaştırılmış insan, yalnızlığını fark edemeyeceği bir gaflete düşmektedir. Kendisinden ibaret bir dünyaya kapanmak, aslında çok büyük bir aldanmadır. Toplumsal konumu bakımından onunla aynı sorunu yaşayan bir diğer sıradan insandan uzaklaşan ve onu kendi mutluluğu için en büyük hasım sayan “sıradan insan” şimdi, kendisine ait son “harem-i ismet” saydığı evinde medyanın ve ardındaki iktidar odaklarının düzenlediği yanlış bir hayatın içindedir. “Dünyayı istediği gibi biçimlendiren odakların iletişim teknolojisinde sınırsız gelişmelerin yaşandığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimsizliğin ortaya çıkması ve gözler görülür biçimde yoğunlaşmakta oluşu bundan kaynaklanmaktadır.” (İletişim’in ABC’si Ünsal Oskay 1994)

Oskay’ın tarif ettiği bireyler olarak bugün kendi odalarımızda, kapıları kendi yüzümüze kapatarak bir başına yaşamaya alışmış budalalığımızla en basit iletişim metotlarını hayatımızdan dolayısıyla mahallemizden hızla uzaklaştırmak çabasındayız. Niye? … Can sıkıntısını alışveriş yaparak, oyun ve eğlenceyle gidermeye çalışan, dizi film izleyen, internette sörf yapan bu yeni mekanik soyluluk maskesinin yüzeysel bir palavradan öteye geçemeyeceğini ne zaman fark edeceğiz? İnternet, telefon, TV ve iletişim teknolojilerini birbirimizden uzaklaşmak için kullanmamamız gerektiğini ne zaman algılayacağız? Bu durumun ruhumuzun ilacı, derdimizin dermanı, sohbetimizin konusu olamayacağını ne zaman anlayacağız? Markete gitmeden, internetten sipariş verip bilgisayar aracılığıyla alışveriş yapmanın bizi kendi mahallemizin, sokağımızın, içimizin, özünden ve sözünden mahrum bırakacağını fark etmeyecek miyiz? Sanal sohbetlerimizin, ileri teknoloji cihazlarıyla kurduğumuz iletişim metotlarının hiçbirinin kucaklaşmanın, sarılmanın, aynı sofrada yemek yemenin, aile fertleriyle bir arada bulunmanın, dertleşmenin, selamlaşmanın, bakkalda manavda ayaküstü sohbete durmanın, kapıdan balkondan birbirimize seslenerek hal hatır sormanın, cami çıkışında kucaklaşmaların yerini dolduramayacağını göremeyecek miyiz?

III

“Onca varlık var iken, gitmez gönül darlığı!”
Yunus Emre

2000 yılının hemen başında televizyonlarda yayınlanan Kent Şekerleme reklamını sanırım hepimiz hatırlarız. Reklamda bayramda çocuklarını bekleyen ve camdan yollarını gözleyen huzurevindeki yaşlı karı kocayı görürüz. Son derece duygusal bir müzikle -iletişim çağında- yaşlı karı koca camlardan çocuklarının yollarını gözlemekte, bayram ziyaretlerini dört gözle beklemektedirler. Evet, aranmışlardır belki, telefonla konuşmuş; internet üzerinden görüntülü sohbet etmiş, torunlarına el sallamışlardır ama bir umut hala camdan bakıp sokaktan medet ummaktadırlar. Beklenti hep aynıdır… Gelecekler mi?

İletişim çağında iletişimsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri olan reklam filmi bir insanın kapısını çalmakla bir insana ulaşmak arasında nasıl derin bir fark olduğunu göstermekle kalmamış adeta bu farkı iliklerimize kadar hissettirmişti. Çünkü insan özleyen; kucaklaşmak, sarılmak, öpmek, dokunmak isteyen ete kemiğe bürünmüş ruh sahibi duygusal bir varlıktı. İşte bu nedenle yüz yüze iletişim metotları dışındaki bütün yollar insan mizacına tezat teşkil eden soğuk, mekanik ve ruhsuz dokuya sahiptir. Bu yaklaşımımız şüphesiz iletişimin olanaklarından yararlanmayalım anlamını taşımaz. Tam tersine iletişimi sadece imkânsız olana erişmek için bir araç kılmak ama iletişimi teknolojiye kurban edip imkânsızlaştırmamak anlamını taşımaktadır. Amacım elbette bin yıl öncesinde yaşamak değil, geçmişten ilham alarak bugünü yaşamaktır. Geçmişin kötü tekrarı değil geleceğin taze ufuklarına geçmişimizi de yanımıza alarak bakabilmektir. Niyetimizi belki de Mevlanâ’nın “Ne ararsan ara, kendi içinde ara, başka yerde arama!” sözü izah etmeye yetecektir. Ama elbette Mevlanâ’nın bu sözü kendi içimize kapanalım, bireyselleşelim, iletişimsiz, güvensiz bir mekaniklikle izole olalım anlamında söylememiştir. Kendi iç dünyamızdan, geleneğimizden, kültürümüzden haberdar olmak, kendi benliğimizi kendi geçmişimizin içinde aramak, onunla barışık olmaktan bahsetmiştir.

Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışmışlığını anlatan Pandora’nın Kutusu isimli filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, filmiyle ilgili soruları cevaplarken iletişimin mekanikleşmesiyle ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulunmuş: “İstanbul’daki her yerleşim ve her alışveriş merkezi, her türlü sosyal yapılanmalar, her türlü bölgecikler hassasiyetleri bakımından şehrimiz yalıtılmış departmanlar halinde örgütlenmiştir. Yalıtılmış alanları gerektiren maddi varoluş koşulları bizzat iletişimsizliğin birincil nedenleri haline de geliyorlar” diyerek başından beri anlatmaya çalıştığımız mekanikleşmemizi ve iletişimsizliğimizi özetlemiştir. Yeşim Ustaoğlu’nun işaret ettiği bu ruhtan arındırılmış mekanik yalnızlık duygusu aslında hızla ve hemen değişen zaman dilimlerinde bırakın bir başkasını kendi derdimizi, sağlığımızı ruh yorgunluğumuzu bile ertelemek zorunda kaldığımız garip bir algı da geliştirmiştir. ‘Aynadaki kim?’ sorusuna vereceğimiz cevaplar maalesef bizi: “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metoduna teslim etmiştir. Farkındaysanız zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya toplumları gibi, medyatik yaşama tutsak olmuş, iletişim için zaman bulamayan koca bir toplum gününün neredeyse altı saatini TV başında dizi izleyerek geçirmeye başlamıştır. Televizyonda Perihan Abla karakteriyle tanıdığımız Perran Kutman, bu yeni şizofreni medya algımızı “Gerçek, sahte kimliği icat etti.” cümlesiyle betimlemiştir. Gerçek ablalar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, anne-babalar gitmiş yerine sahte zamansızlık teorilerini kendisine duvar yapan maskeli kişilikler gelmiştir.

Bugün özellikle aile içi iletişimde en büyük sorun olarak görülen TV ve internet için sosyolog kimliğinden çok, Hürriyet’in eski yayın yönetmeni kimliğiyle tanınan Ertuğrul Özkök’ün yaptığı tanımlama ise oldukça manidardır. “Televizyon, modern toplumda insanları sürü halinde yaşatmaya, bir arada uyuma sokmaya, onu sistem içinde tutmaya çalışıyor. İnsan-insana ilişkilerin duygusal temelini yıkan TV, ilk etapta kitlelerin zihnini uyuşturur, onlara tek bir merkezden ortak bir gündem sunar, sonra bütün bireysel, zümresel farklılıkları yok ederek toplumu bir bütün için standartlaştırır.” Kitle iletişim araçlarının en olumsuz etkisi belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu ”seyirlik bir oyun” haline indirgeyişidir. Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda hem de görüntüleriyle izleyebiliyoruz. Etiyopya’daki aç çocuklar, Güney Afrika’da kara derili insanlara yapılanlar, El Salvador’da, Şatilla kamplarında işkence gören, katledilen insanlar günlük yaşamımızın ancak seyirlik bir olgusudur artık. “Kısaca bu açılardan kitle iletişim araçları, kültürün ‘duyarlı hale getirme’ işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline indirgenmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına yol açmıştır.” (Ertuğrul Özkök, İletişim Kuramları Açısından Kitlelerin Çözülüşü, 1985) Ertuğrul Özkök’ün ‘kültürün duyarlı hale gelmesini törpülemek’ ifadesi de yine sorunumuzu özetleyebilecek en temel anlamı içinde barındırmaktadır.

Adına ister mahalle kültürü, geleneksel kültür, inanç kültürü, ister medeniyet, sanat kültürü, ister iletişim kültürü, yaşam kültürü deyin bu kültür bizi biz yapan bütün öğeleri içinde barındıran yegâne olgudur. Kızılderililer bir yolculuğa çıktıklarında durdukları yerde mutlaka birkaç gün mola verir ve o yöreyi, kültürünü ve o bölgenin insanlarını tanımaya çalışırlarmış. Bunun nedeni sorulduğunda ise,“Eğer çok hızlı giderseniz, ruhunuz geride kalır. Ruh olmadan yapılan yolculuklardan bir hayır gelmez.” diyerek cevap verip modern dünyanın hiçbir şeye yetişemeyen, hayatı ıskalayan bu yalancılığını ne de güzel özetlemişlerdir. Bu hızımızın bizi kültürümüzden ne kadar uzaklaştırdığını; durup dinlemenin, anlamanın, fark etmenin, selamlaşmanın, hal hatır sormanın ruh bönlüğümüze iyi gelecek en temel ilaç olduğunu maalesef fark edemiyoruz. Uzun zaman sonra bir sosyal paylaşım sitesinde karşılaştığım arkadaşım, “Biz çocukluk arkadaşıyız Nurdal, yıllar sonra birbirimizi buradan bulup konuşmak yakıştı mı bize?” diye sormuş ve eklemişti: “Ne gelseydik buralara ne de denizi görseydik.”

Cahit Sıtkı Tarancı, “Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız / Hatırası bile, yabancı gelir. / Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.” diyeli kaç yıl geçmiştir acaba? Sahiden en belirleyici özelliğimiz yalnızlığımız mı? Oysa insan, nedeni, amacı, anlamı sorgulayan, iyi ve kötüyü ayırt eden varlık değil midir? Biz neden sormuyoruz? Durumumuzu, vazgeçtiklerimizi neden sorgulamıyoruz? Her sabah maskemizi takınıp, günlük yüzümüzü makyajlayıp sokağa çıkıyoruz. Adı hep “ben” olan zaman aralıklarında hayat kurguluyor, yalnızlıktan şikâyet ediyoruz. Neden?

Sadi diyor ki: “İki şey ruhumu karartır: Konuşacakken, susmak, susacakken konuşmak.” Hadi konuşalım, soralım, sorgulayalım ve ruhumuzu aydınlatalım.

Ruhumuzu karartan nedir? Hani öğretmenlerimiz bize hayatın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmayı öğretmişlerdi. Bizi ruhumuza dolanan bu kablolardan, TV ekranlarından, bilgisayar monitörlerinden kim çıkaracak? Gülümsemeyi, aramayı, kıymet bilmeyi, hâl hatır sormayı, önemsenip önemsemeyi, yaşadığımız yere kendi ruhumuzu katmayı, hayatı mekanik bir makine olmaktan çıkarmayı kim öğretecek?

Ya da asıl soru/n şu mu? Aynadaki kim?

Nurdal Durmuş / Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Deprem ve Hayatın Faili Meçhul Katilleri!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem, Sosyoloji Yorum Yok »


Bütün felaketler arka arkaya gelir mi?
Öyle hissediyorum nedense. Hayatımda bazı şeyler kötüye gitmeye başlayınca sanki o güne kadar pusuda bekleyen ne kadar hınç varsa hepsi saklandıkları kuyulardan çıkıp hayatımı linç etmeye başlıyor.

Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine bakınca ‘Allah’ım ne zor imtihan!’ diye geçirdim içimden.
Demek ki sadece insan hayatında değil, ülkelerin hayatında da aynı durum sözkonusu.
Daha birkaç gün önce terör saldırılarında kurban verdiğimiz şehitlere ağlarken, bugün şiddetli bir depreme tutulmuştuk.

Son zamanlarda iyileşecek yaralarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor, bu sarmal içinde öfkemiz büyüyor, canımız acıyor, sabır sınırlarımız ciddi bir erezyona uğruyordu. Şimdi de deprem kalbimizi yoklamıştı!
Bir depremin yıkıcı etkisini vicdanî ve insanî bir duyarlılıkla ele alıp, ne yapmamız gerektiğini düşünürken devlet bütün imkanlarıyla olay bölgesine seferber olmuştu.

Sadece Ankara’dan 500 sağlık personeli onlarca ambulans, helikopter ve Kızılay’ın insanî yardım malzemesi olay bölgesine deperemin üstünden birkaç saat geçmeden gönderilmiş ve kurtarma çalışmalarına hızlıca başlanmıştı. Daha birkaç gün önce bölgedeki çatışmalarda şehit düşen askerlerimizin binlerce arkadaşı yine aynı bölgede yıkılan evlerin altında kalan insanları kurtarmak için operasyon yapıyordu. Haber kanallarımız bu sırada depremin şiddeti neden Kandilli’ye göre 6.6 Amerikan Jeoloji Ensütitüsü’ne göre 7.3 tartışmasını abartıp neler olup bittiğini anlamak için muhabirlerini bölgeye sevk ediyorlardı. GSM operatörleri depremin ardından yine sınıfta kalmış; bütün iletişim olanakları çökmüştü. Bu afet için şimdilik ekrana yansıyan en iyi görüntü devlet olanakları ve Ankara’da birkaç saat içinde kordineli bir şekilde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ilişkin yapılan çalışmalardı.

İçimden; ‘Evet, Türkiye sanırım bu sefer depreme daha hazırlıklı ve daha organize hareket etmeyi öğrenmiş.’ diye geçirirken sosyal medyada akılalmaz tartışmalara şahit oluyordum.
Deprem gibi çok acı bir afet üstüne bile kan ve faşizanlık bulaştırmaya meyilli sözde Kürtler ve Türkler birbirine girmiş; kimileri “Allah, şehitlerin intikamını alıyor!” gibi aşağılık sözler sarfederken diğerleri “Devlet nerede?!” palavralarıyla propaganda derdindeydi.

KCK, duvarları yıkılan cezaevinden fırsat bu fırsat diyerek militanlarını kaçırıyor; BDP’li belediye başkanları başbakan dahil devletin bütün imkânlarıyla birkaç saat içinde olay yerinde olmasını görmezden gelerek ROJ TV’de “Burada devlet yok, kimse bizimle ilgilenmiyor, halk kendi imkanlarıyla seferber…” açıklaması yapıp durumdan nemalanmaya çalışıyordu. Maalesef bu oyuna bizim medyamızda alet oluyor, ulusal haber kanallarımıza bölgeden bağlanan muhtar, köylü, belediye başkanı hep bir ağızdan, aynı yerden talimat almışçasına aynı cümleleri tekrar ediyordu:
“Burada devlet yok, kimse bize yardım ulaştırmıyor, hiçbir yetkiliye ulaşamıyoruz!”

PKK yandaşı derneklerin olayı fırsat bilerek yardım adı altında örgüte para topamaya başladığı, Van’dan kimsesiz çocukların dağa kaçırıldığına dair sarsıcı haberler ulaşıyordu.

Yutkundum, yutkundum. İçimde kontrol edilmez bir güç beni bu konuşmalar karşısında faşizanlığa zorlasa da yıkılan evlerin altında kalanların bizim annelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız olduğu gerçeğini hatırlatan bir vicdanım vardı. Onun sesini dinlemeliydim.
Dua etmeli, yardım toplamalı, duygularımı kontrol etmeli ve bu kışkırtmaların herhangi bir tarafında olmamalıydım. Öyle de yaptım.

Sonra iyi haberler almaya başladık. GSM şebekleri çalışmaya başlamış, bölgedeki abonelerine ücretsiz dakika ve kontör yükleyerek enkaz altında kalanlara yerlerini nasıl bildireceklerine dair mesaj göndermişlerdi. Afet kriz merkezine bu bilgiler anında iletiliyor ve yerleri tespit edilerek kurtarma yapılıyordu.
Google Japonya ve Şili depremlerinde devreye soktuğu yer bulucu uygulamasını Tükçeleştirerek Türkiye içinde devreye sokmuştu. Birçok belediye yardım kampanyaları başlatmış ve toplanan mazlemeleri aynı gece bölgeye sevkedilmek üzere yola çıkarmıştı. Kargo şirketleri deprem bölgesine yapılacak yardımlardan ücret talep etmeyeceklerini duyuruyorlardı.

Dışişleri bakanlığı kriz masası kurmuş, sağlık bakanlığı ve Kızılay operasyon merkezlerinde kordinasyon ve uydu takibiyle ekiplerin hızlı ve acil müdahalelerini yönetiyordu.

Ülkeler Türkiye’ye başsağlığı dilekleriyle yardıma hazır olduklarını bildiriyor; İsrail ve Yunanistan dahil böyle bir afet karşısında olması gerektiği gibi her husumeti bir kenara bırakarak taziye mesajları yayınlıyordu. Evet, husumet! Artık geri kalmalıydı. Deprem üstüne bile faşizanlık vaveylalarına son verilmeliydi.

Ve yeniden iki elimizi başımızın arasına alıp düşünülmeliydi.
Deprem yönetmeliğimize göre yapılması gereken 4 yıllık bina nasıl domino taşları gibi birbirinin üstüne yıkılmıştı?
Bu binalara deprem kuşağında yaşadığımızı bile bile ruhsat veren belediyeler hayatın faili mechul katilleri değil miydi?

Sorular sorular…
Yorumlar yorumlar…

Sonra Gölcük depreminden sonra her gece yatağımın başına koyduğum o çantayı hatırladım.
Neredeydi acaba?
DASK diye bir deprem sigortası vardı; nasıl bir uygulama acaba?
Cep telefonumu her gece yatağımın başına koyup mu uyusam; ne olur ne olmaz acaba?
Evimiz yeterince sağlam mıydı acaba?
Deprem olunca ne yapmalıyız acaba?
İyi de ben bu soruları 99 depreminde de sormuştum.
Bulduğum cevaplar neredeydi acaba?
Yoksa hayatın faili mechul katillerinden biri de ben miydim?

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Türk Sineması Üzerine Mülahazalar

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji Yorum Yok »

I
Çocukluğumu ve sinemaya bakış açımı derinden etkileyen en önemli Yeşilçam filmi 1985 yapımı‘Kurbağalar’ filmidir. Çocukluğum bir göl kenarına kurulu yayla evinde sabaha kadar kurbağa sesleri uykusuzluğuyla geçti. Film 1985 yılı yapımı olsa da benim izlemem 90’lı yılların başına rastlar. Sonuçta Anadolu’da 80 kuşağı için Televizyon doğduklarında evlerinde olmadığı için icat sayılır. İlk onlu yaş diliminde üstelik TV’de ilk izlediğim film olması nedeniyle ‘Kurbağalar’ filmini ürkütücü, dehşet verici ve zihnimden çıkaramadığım bir film olarak hatırlarım. O filmde kurbağaları şişirerek patlatan bir çocuk sahnesi vardır. Hâlâ tüylerimi diken diken eder. Bu yüzden çocukluğumun fotoğraf karelerine sinen bütün bakışlarım o kurbağaların hüznü kadar dehşetengiz ve akıldan çıkmaz bir korku filmi sahnesi gibidir. Ve o sahne şimdiye kadar izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim bütün filmlerden daha baskın bir etki bırakmıştır.

II


Cüneyt Arkın’ın kötü adamları dövdüğü bir filmde, Kemal Sunal’ın kabadayısında hep dayak yiyen iyi kalpli bir figüran vardır Yadigâr Ejder. Benim kahramanım figüran yadigâr’dır. Filmi izleyenlerin kötü rolde oynadığı için yadigâra küfretmesi, gülmesi, aşağılaması onun gözümdeki değerini hiç düşürmemiştir. İzlediğim tüm filmlerinde Yadigâr’ın o sert görünümünün, iri yarı vücudunun altında ürkek ve masum bir çocuk yüzü olduğunu düşünmüşümdür. Hiçbir zaman kötü olamayacak kadar iyi bir adamdır o… Sadece iyi bir dünyada yaşamak için kötü rolü yapan çaresiz bir adamdır Yadigâr. Her filmde figüran olmak kaderi olsa da benim için izlediğim her filmin başrol oyuncusudur. Yadigâr emekçidir, sanatçıdır, açtır; aşağılanan, küçücük başrol oyuncularından büyük şamarlar yiyerek çocukları neşelendiren oyun arkadaşıdır. Nitekim hayatı ve sanatı gibi ölümü de hazin olmuştur. Kirasını ödeyemediği için evden kovulduğundan güldürdüğü çocukların haberi olmamıştır. Soğuk bir gece vakti Taksim’de bir bankta sabahlamak zorunda kaldığından belediyenin haberi olmamıştır. Bu nedenle Yadigar’ın son rolü çok sahicidir. Bir gece sabaha karşı bir bankta Azrail’le karşılaşmış ve öylece yere yığılmıştır. Öldüğünden başrol oyuncularının haberi olmamıştır. Ama bu sefer kimse Yadigâr’a gülememiş, küfredememiş, aşağılayamamıştır. Yadigâr’a hayatında layık görülmeyen başrol oyunculuğu hayat sahnesinden silinirken Azrail tarafından verilmiştir.

III


Türk filmleri haftada bir, sanırım, pazartesi geceleriydi tek kanal dönemi TRT’de yayınlanırdı. Sanki Türk filmi izlemek bir şehirden başka bir şehre gitmek, yeni bir hayalin gerçekleşmesi, başımıza hiç alışık olmadığımız sıra dışı bir şeyin gelmesi gibiydi. Filmin adı, konusu, kimin oynadığı önemli değildi. Önemli olan Türk filminin o saatte izlenmesiydi. Bu filmlerin birçoğu ilgimizi çekmeyen saçma şeyler olsa da sonuna kadar izlenir öyle uyunulurdu. En büyük kutsal görev haftada bir Türk filmi yayınını bekleme işiydi. Kemal Sunal, Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Tarkan ve Köroğlu tarzı filmler çıkarsa bu beklentiler tavan yapardı. Cüneyt arkın filmlerini her izleyişimde içimde büyüyen “Adam olunca polis olup ben de kötüleri dövecem!” isteği hala canlı duruyor. Zengin veletlerin fakir çocuklarla alay edişinde fakirlerden yana tavır almayı bu filmlerden öğrenmişimdir. Masumiyet diye bir şeyin varlığını bana sinema öğretmiştir. Mazlumdan yana olmayı da…

ıv


Türk sineması, Türk toplumun genel yapısın çok içinde yer alan ve bütün dünyadaki örneklerine baktığınızda en fazla örtüşen gerçek hayat sahnelerinden oluşur. Senaryolar bu toprakların gerçek aşkları, ayrılıkları, acıları, sorunları, yaşam modellerinden çıkmıştır. Diğer ülke sinemalarında bu tam olarak böyle değildir; daha soyut ve daha hayalcidir. Toplumda yaşananlardan ziyade ideal toplum, modern toplum, teknoloji toplumu hayallerinin yansımaları vardır. Oysa Türk toplumunda her gelinin kaynanası Aliye Rona’ya gerçekten benzetilir. Her dul kadının başına gelenler ya da gelecekler üç aşağı beş yukarı filmlerdeki gibidir. Her güzel, her yiğit, her rütbe sahibi, her özentinin neden sonuç ilişkisi üç aşağı beş yukarı Türk filmlerinde anlatıldığı gibi gerçek hayatta da cereyan eder. Her kaynana hem güzel, hem aklı başında, hem namuslu hem kocasına hem kocasının anne baba ve ailesine saygılı olan bir gelin ister. Filmlerde olduğu gibi yiğit bir erkek doğursun ister, kız olursa da hayrolsun tevekkülündedir.

Bütün çocukların kahramanı Malkoçoğlu, Kara Murat ve kötülerle mücadele eden komiser rolündeki Cüneyt Arkın’dır. Büyümek, polis olmak ve kötüleri dövmek suçlarla savaşmak, paltonun altında silah taşımak bunun insan vereceği özgüveni hissetmek bir film karakteriyle sahici bir hayatta örtüşmek türünden şeylerdir. Bugün bu karakterlerin sadece adları değişti.
Kısaca Türkiye’de sinema hayatla hep iç içe ve birbirini tamamlayan iki kardeş gibidir.

V


Yeşilçam ismi Hollywood gibi kendi marka değeri ekseninde sinemayı sadece bir sanat değil daha fazlası görerek toparlanmalıdır. Hollywood yapımı filmler gibi Yeşilçam yapımı filmler kavramı Türkiye’nin doğal, kültürel, inanç, turizm potansiyelini de göz ardı etmeden ve gelişmiş tekniklerle yeniden diriltilmeli ve uluslararası bir marka haline getirilmediler. Zira sinema günümüzde savaşlar, işgaller, katliamlar, küresel güç dengeleri, kültürel etkileşim, turizm, siyaset ve ekonomide ve daha fazlasında kitle zihinlerini kontrol altında tutan, yönlendiren ve düşünme biçimlerine doğrudan etki ederek derinden etkileyen ciddi bir silahtır.

Nurdal Durmuş’u Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

“Back to Black” Amy Winehouse’a veda!

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 4 Yorum »

Amy Winehouse veda!

Belli ki bazılarımız için hayata tutunma, direnç gösterme, inanç; boşlukları küçük mutluluklarla doldurabilme kabiliyetleri diğerleriyle bir değil.

Amy Winehouse da onlardan biri: Cesaretinin arkasına gizlenmiş güçsüz ve aciz bir kişilik; çok kırılgan, bağımlı, çok yalnız, çok ürkek, her şeyi olmasına rağmen küçük mutluluklara muhtaç bir genç kız. Madde ve alkol bağımlılığını sahnesine ve şarkılarına bile konu eden 27 yaşında küçük bir kız çocuğu! “Keşke bir tane gerçek dostum olsa…” derken sırtını ve cesaretini kötü alışkanlıklara dayayan ve tutunamayan biri.

O, izlediğimiz her acıklı aşk filminde, her müzik parçasında, çektiğimiz her acının bestesinde olduğunu düşündüren bir erken ölüm. Her müzisyenin bir kere sahip olma hayali kurduğu Grammy ödülünü 5 kez kazanmış popüler müziğin kendini ispat etmiş bir parçası… Lakin o, aynı zamanda geçen ay çıktığı Avrupa turnesinde Sırbistan konserini aşırı alkolün de etkisi ile yarıda kesen, sahnede ayakta durmakta zorlanan, şarkı sözlerini bile unutan bir deha(!)

Amy Winehouse’u en son sahnede ayakta durmakta zorlanırken ve lütfen bana acıyın dercesine bakarken izlemiştim. Ama insanlar, gerçek dost olması beklenenler bu tuhaf durum karşısında bile deli gibi alkış tufanı kopartıyorlardı. Neyi alkışlıyorlardı? Niçin? ‘Ne güzel sarhoşsun, iyi ki ayakta durmakta zorlanıyorsun, iyi ki üstündeki her şeyi çıkartıp ne yaptığının farkında olmadan sahneden fırlattın, iyi ki şarkı sözlerini unuttun, iyi ki konseri yarıda kestin, ne güzel bağımlısın, biz her şeye rağmen seni seviyoruz’ falan mı bilmiyorum. Parıltılı sahnelerden, neon ışıkların parlaklığından, şöhretin kişilik öğüten aldatıcılığından ve alkış tutanların sahteliğinden ölüme gitmek garip bir tükeniş öyküsü. Gerçi külleri okyanusa savrulan birinin ardından artık yeni yaşam teorileri üretmenin pek bir anlamı da kalmadı ya; biz yazarlar bazen yaşanmayanları yazmak isteriz: Amy Winehouse’un yaşayamadıklarını. Neden mutlu olamadığını… Kısacık notlar tuttuğu kısa yaşam günlüğüne iliştiremediği ne büyük acılar yaşadığını…

Ve sorgulamak isteriz:
Acaba dünya önüne serilse, aradığını bulamayacakmışçasına tedirgin, bildiği bütün sözcükleri konuşsa, düşüncelerine eşlik edecek bir cümle duyamayacakmışçasına endişeli, her şeyin bir gün daha güzel olacağına dair umutla söyleyeceği hiçbir sözü kalmamışçasına sessiz bir genç kızın bu duruma düşmesinde, dünyada yaşayan herhangi bir birey olarak hiçbir kabahatimiz yok mu?

Ve itiraz ederiz:
Amy Winehouse’un ölümü romantize edilmiş birçok ölüm gibi kahramanlaştırılmaya çalışılsa da, ‘27’ler Kulübü’ diye medyanın genç ölümleri teşvik eden propagandası haline getirilse de böyle bir ölüm aslında önlenebilir korkunç bir trajediydi.
Biz güzel ve yetenekli bir kadının hayata vedasını süslemek yerine düştüğü boşluktan ve onu bu vedaya zorlayan ızdıraplarından ders çıkarmayı öğrenmeliyiz. Mesela alkol ve madde bağımlılığını romantik bir ölüm biçimi olarak değil, öldürücü bir bela olarak görmekle işe başlayabiliriz. Çünkü her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır ve mutlaka olmalı.

Elbette birinin ölümüne üzülebilmek için ille de onu tanımak, arkadaş olmak, aileden birinin olması ya da beraber bir şeyler yaşamış olmak gerekmiyor. Her ölüm genç ve erkendir. Her ölümün acısı derindir. Ama özellikle 80’li yıllardan günümüze şair, yazar, müzisyen ya da toplumun belli kitlelerini etkileyen insanların ölümlerini şirin gösterme çabasının bu ölüm türlerine bir nevi ilgiyi artırdığını görmezden gelemeyiz. Tüketilmiş hayatların, tüketecek bir şey bulamadığı için kendisiyle birlikte tüketmeye başlayacağı ağır yok oluşların önüne geçmek, vurdumduymazlığımızdan ve bananeciliğimizden kurtulup birbirimize daha fazla kenetlenmek, ahlaki, insani ve inandığımız değerlerin bizlere yüklediği toplumsal sorumluluğumuzun bilinciyle, tüketilen hayatlara kaynağı maneviyat olan yeni bir hayat hediye etmeliyiz.

Çünkü birinin kendi hayatına son vermesi kıskanılacak kadar güzel değildir!

@nurdaldurmus
http://facebook.com/nurdaldurmus

Türkiye’nin Kültürel (İslami) Radyolar Tarihi

on5yirmi5.com yazıları, Sair zamanlar [Radyo], Sosyoloji Yorum Yok »


Mikrofonun Elleri Vardır Kalplere Uzanır!

1993 yılında yurtdışı frekanslarını kullanarak açılan Türkiye’nin ilk özel radyoları kısa bir süre sonra dönemin hükümeti tarafından kapatılmış, ülkede geniş çaplı protesto eylemleri başlamıştı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evlere, işyerlerine siyah kurdele bağlayan halk; özel radyoların kapatılmasını ülke çapında geniş yankı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başarmıştı. “Radyomu istiyorum!”, ‘siyah kurdele’, “Konuşan Türkiye!” isimli toplumsal eylemlerin yankısı dönemin hükümetini zor durumda bırakmış; bunu takiben meclisten kanun çıkartılarak özel radyoların kurulmasına izin verilmişti. O yıllar sadece Türkiye için değil, dünya genelinde de insan duyarlılığını harekete geçirecek ciddi kırılmalar ve öfke patlamaları yaşanıyordu. Bosna’da binlerce insan katledilmiş, Avrupa’nın utanç sahnesinde Dayton Barış Antlaşması’yla durum toparlanmaya çalışılmıştı.

Çeçenistan’da kanlı çatışmaların, ilticaların, sürgünlerin sonunda Rusya ile savaşa son veren anlaşma, Grozni’nin kalıntıları arasında imzalanmıştı. Beyazıt Meydanı’nda eylemler yapılıyor, marşlar okunuyor, sloganlar atılıp ‘başörtüsüne özgürlük yürüyüşleri’ gerçekleştiriliyordu.
Üniversitelerde ikna odaları tartışılıyor, bakılan her yerde hiç olmadığı kadar Orwell’in 1984’ünü görüyordunuz. İşte böyle bir ortamda Türkiye’de yeni bir medya düzenine geçilerek devlet tekeline son verilip özel radyoların kurulmasına imkân tanıyan yasa çıkmıştı. Dağıtılan radyo lisansları, frekans sayısına göre az sayıda tahsis edilince iyi para edeceğini öngören büyük medya patronlarının yanı sıra, özellikle tebliğ açısından bir nimet olduğunu düşünen İstanbul merkezli cemaat ve vakıfların da dikkatini çekmişti. Artık radyoda sadece “Canlarım…” diyerek söze başlayan Kadir Çöpdemir’in değil; her kesimden, her görüşten insanın mikrofonu açıktı. Elbette bu durum yıllarca istekleri göz ardı edilerek yapılan popülist yayınlarla duyguları bastırılmış, küçümsenmiş görmezden gelinmiş kitleleri heyecanlandırıyor; bu heyecan kendi değerlerini yüksek sesle telaffuz eden topluluklara yayılıyor ve özellikle mütedeyyin camiada büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. İslami kesim ve cemaatler o güne kadar kendilerine uzak ve yabancı gördükleri medya sektörüne radyoculukla adım atmayı başarmış; uzak illerde, ulaşamadıkları coğrafyalarda kendi görüşlerine ve cemaat ruhuna değer veren insanlarla bu şekilde haberleşme olanağı bulmuşlardı. Ne de olsa radyo söylenmek istenen mesajı muhatabına aracısız ileten, yerli bir aletti. Her yerde, her zaman dinlenebilir ve taşınabilir olması nedeniyle diğer bütün iletişim metotlarından daha sıcak bir çehreye sahipti. İyi ve kitlesel gücü olan ciddi bir tebliğ metoduydu. Cemaat mensuplarını bir arada tutabilecek, ruh bütünlüğünü yeniden sağlayabilecek, onların yardımlaşma, bir olma, birlikte hareket etme ve cesaretlendirme azimlerini diri tutacak en geçerli adresti.

Radyo artık herkesin en iyi iletişim aracı olduğu kadar yeni bir yaşam biçimiydi de. Toplulukların kendince erişilmez gördüğü hocalarına, kanaat önderlerine ve sürekli dinleyip istifade etmek istedikleri ilim adamlarına erişme noktasında vazgeçilmez bir araçtı. Kim neye öfkeleniyorsa radyoları arıyor, içini döküyor, sevincini paylaşıyor bir şekilde varoluş anlamını bu şekilde tamamlıyordu. Artık İslamî radyolar, çocuklarının manevi eğitimlerini dert edinen ebeveynlerin vazgeçilmez okulu olmuştu. Aile baskısından, cemaat baskısından kaçan herkesin sığındığı bir huzur limanıydı radyolar. Radyo programcıları sırdaşımız, mahallemiz, ağabeylerimiz, bacılarımız, kardeşlerimiz, hocalarımız, dostlarımızdı. Annesinin, babasının, kocasının; toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği insanların ‘gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s)’ takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen yeni radyoculuk anlayışı hayatı sarmalıyordu. Artık dinleyicisinin yüzüne telefon kapatmayan, havadan sudan değil anlam dünyasından konuşan, önemseyen yeni bir radyoculuk anlayışı gelmişti. Değer, saygı, mesafe, ciddiyet dörtgeninde söyleyebileceklerini yeni bir mana terazisinden geçirerek hayat onaran radyoculuk anlayışı. Dinleyicinin ailesinden biri gördüğü, dertleştiği, abi diyerek dertlendiği, şikâyet ettiği, mutluluk paylaştığı, düğününe davet ettiği hiçbir kalıpla elbise biçemeyeceğiniz yeni bir vefa anlayışı. İslami radyolar uçuruma atlayacakları koruyan gizemin, insanları kötülüklerden alıkoyan ilim eksenli yeni bir zırhın adı olmuştu. Dinleyici nezdinde o kadar saygınlık kazanmıştı ki bu tür radyolara reklam veren firmalardan alışveriş yapılıyor, kan anonsları ciddiye alınıyor, boşluklar hızlıca dolduruluyordu.

Yayın politikasını kimi İslami radyo, kimi kültürel radyo, kimi tematik radyo olarak tanımlasa da bu tür radyoları diğerlerinden ayıran belirgin ortak özellikler vardır. Bağlı bulundukları cemaat yapılarına göre farklılık gösterse de frekanslar arasında dolaşırken ‘Selamün aleyküm’ ile söze başlayarak konuk ağırlayan bir spiker, Kur’ân-ı Kerim okunan bir radyo programı, ezan okunan bir namaz vakti bu tür radyoların ön plana çıkan en belirgin özelliklerindendi. Kısaca bu tür radyoların bütün hedef ve stratejileri kendilerince Kur’ani bir yaşam modeline göre tespit edilip bu politikalar üzerine yayın şekillendirilirdi. Bu anlayış öyle derin bir kılavuzdu ki İslamî radyolar içerisine düştükleri derin mali krizlere aldırmadan bankaların, duyarlılığı olmayan ya da faizle iş yapan firmaların reklamlarını yayınlamaz Kapitalizmin güçlü markalarının milyonluk reklamlarına bile tenezzül etmezlerdi. Bir dönem kadın sesi, kadın programcı, kadın sesiyle çekilmiş reklamlar bile kimden kaç paraya gelirse gelsin yayınlanmaz ve kaybedilecek her şeye rağmen kazanılılacak manevi değerler bütününün daha önemli olduğu düşünülürdü.

Elbette Kur’anî yayın politikaları içtihatla birleştirilemeyince toplum değerlendirmesinden uzak çarpık stratejilerde doğurabilmekteydi. Örneğin içinde yaşadığımız Türkiye toplumunu tümüyle kuşatmaya çalışan ve birçok temel farklılığı meşru gören anlayış tekfir edilir, dar alanda saldırgan bir yayın politikasında ısrar edilirdi. Uzlaşmacı, popülist, seçkin, modern gibi kavramlar genelde hoş karşılanmaz geleneksel hurafelere tanınan primlerin daha çok önemsendiği bir yayın anlayışı sergilenirdi.

İslamî radyolarda program yapanlar her şeyi konuşamaz, her konudan bahsedemez, her haberi yayın politikasına uygun hale getirerek taraflı aktarır, İslami hassasiyetleri olmayan gazeteleri haber programlarında dahi okumaz ve reklamını yapmazdı. Her şarkıyı yayınlayamaz bir sürü sansürün ve sınırların içinde bocalar dururdu. Yarışma programlarında hediye olarak kitap, Kur’ân-ı Kerim, hilyeyi şerif, hat tabloları verilirdi. Tek dayanağınız, hiç tanışmadığınız ama yıllarca dost olduğunuzu hissettiren dinleyicilerinizdi. Ramazanda iftar yemeğinin, sahur da nöbetçi programcı yemeğinin de yapımcısı dinleyicilerinizdi. Programınızda yaptığınız en ufak bir hatada yayın yönetmeninden önce sizi arayıp fırçalarını atar; yaptığınız iyi şeyleri takdir edip hakkını verirlerdi. Zor gününüzde, nefessiz kaldığınızda sizinle dost olur, kapınıza dayanan tanımadığınız bu insanlarla ümmet bilinci ekseninde dertleşir, hayır dualarını alıp rahatlardınız. Evet, islami radyolarda programcı-dinleyici ilişkisi bir nevi ensar kardeşliğidir. Bu o kadar ileri derece bir kardeşliktir ki evlenme çağındaki kızlarına sizi damat almak ister, oğullarına gelin etmek isterlerdi. Akıl sorarlar, danışırlar, sizi hak etmediğiniz bir bilgelikle sahiplenir; değer verirlerdi. İslami radyo programcıları dinleyicisinin gözünde her şeyi bilen, bütün hayatı tertemiz olan, günahsız ve saygıdeğer insan olarak tanımlanırdı. On dakika mikrofonu açmasanız merak edip ararlar, iyi kötü günlerinizde yanınızda olurlardı. Programların ismi ‘hayat, ilim, irfan, muhabbet, bahçe, yağmur, saat’ gibi tamlamalarla biterdi. En çok duyduğumuz cümle gece yatarken bile radyom açık uyuyorum. 24 saat o radyoyu kapatmaya elim varmıyor denmesiydi. Yine de adına ne derseniz deyin bu radyolar dinleyicisiyle bütünleşen onların kendilerini geliştirdikleri, öğrendikleri, anlamlandırdıkları, anladıkları keşfettikleri bir ayna rolü görüyordu.

Radyoculuk, şüphesiz çok ciddi ve ciddi olduğu kadar da önemli bir işti. Radyonun sınırlamayan, kendine bağımlı kılıp, gevşetip uyuşturmayan ve iletişime açık olan yapısı, nicelik ve nitelik açısından ciddi kazanımlar edinmenizi sağlayacak etkin bir rolü vardı. Artık camianın edebiyatçıları, sanatçıları, yazar-çizerleri, uzmanları, âlimleri, hocaları, kanaat önderleri gün yüzüne çıkıyor; herkes birbirini yeniden keşfediyordu. Evet, daha organize işler yapılmalı; radyoyu sadece ilahi isteklerinin yayınlandığı bir mecradan çıkarıp kurumsallaştırmalıydı. Ama aynı zamanda şükrü ihmal edenlere, şımaranlara, isyan edenlere, Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, ikna odalarına, Yök’e söylenecek bir sürü söz de vardı. İslami radyolar bütün bu itirazları en iyi dile getireceğiniz sihirli bir kutuya dönüşmüştü.

Bu tür radyoların gördüğü ilgi, çok kaliteli, çok onarıcı, çok profesyonel, çok kuşatıcı ve doyurucu yayın yapmalarından ziyade bu alanda ilk örnek olmalarından ve toplumun görmezden geldiği ciddi bir kitleye hitap ediyor olmalarından kaynaklıyordu. Bu kitle yeni dostu olan bu sihirli kutuyla o kadar bütünleşmişti ki neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar, hastalıklar ve her şey bu kara kutunun içindeki programcılara güvenilerek anlatılan gerçek yaşam sahneleriydi. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kızın, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlının, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini artık ailelerden önce radyo programcıları biliyordu.

“Radyo, kimin hayatına ne yapar?” sorusu İslamî radyolarda hep “Ne yapmaz ki?” şeklinde cevaplanır olmuştu. Artık, gerçekten mikrofonun elleri vardı ve kalplere uzanıyordu.

II

İslami Radyolarda Müzik ve Tarihsel Değişimi

İslami radyolarda müzik yayını genel yayın akışı içerisinde çok az önemsenen bir bölümdür. Sözlerinde isyan var mı, sözleri anlamlı mı, kadın vokal var mı, müzisyen yaşamıyla gençlere ya da topluma örnek oluyor mu, şarkı çok hareketli mi, şarkıcı magazin programlarında görüntüleniyor mu, gece hayatı var mı, alkolik mi ve daha birçok soru İslami radyolarda müzik ve müzisyenlere uygulanan en temel sansürlerin sınıflarıdır.

Bu sıkı sansür kurallarından geçebilecek çok az sayıda eser olduğu için İslami radyolarda yayınlanan eserler bilinen ilahi türünün dışında “ezgi, marş” gibi yeni bir dal oluşturmuştur. Türkiye’de bu alandaki dini temaları konu alan eserler İslami radyolarla bilinse de 1980′lerin sonlarına doğru biraz da “devrimci” bir duygusallıkla üretilmeye başlanmıştır. Herkesin bildiği ilahi diye tabir edilen türden epey farklı olan bu yeni müzik biçimi tasavvuf geleneğinden beslenen ilahiden çok farklı olarak daha sert ve radikal söylemler içeriyordu. Ezgi, marş gibi isimlerle anılan bu eserler daha çok bir davaya hizmet amacı güden lakin estetik ve kaliteden yoksun içerisinde bolca heyecan ve slogan olan sözler barındırıyordu. Bosna, Filistin, Cezayir, Afganistan, Çeçenistan ve dünyanın her bölgesindeki zulümler, ülkemizdeki ihtilal yıllarında yaşanan sağ-sol çatışmaları ve bu dönemde yitirdiğimiz gençler, başörtüsü sorunu bu yeni müzik türünün ortak konularıydı. Yapılan her bestede ahlak bilinci yer alır, bir savunma duygusu bilenir, bir davaya hizmet edilirdi.

Bu müzik türünü diğer müzik türlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri de beşeri aşktan uzak, ilahi aşka yakın söz bütünlüğüne dikkat edilmesiydi. Bu yüzden de diğer müzik dallarıyla kıyaslama yapıldığında dışarıdan yapılan eleştiriler genelde bu noktaya odaklanır, Müslüman gençlerin de âşık olabileceği ve bu duyguları dile getirecek şarkılar yapılabileceği konusu adeta bir tabuymuş gibi üstü örtülürdü. Dini hassasiyetlerin bugüne oranla daha çok korunduğu, edep, hayâ, mahcubiyet kavramlarının içinin bu kadar boşaltılmadığı o yıllarda özellikle Aşk deyince yüzü kızaran Müslüman gençlerin bu duygularını saklamaları da son derece doğal bir durumdu. O yıllardaki en büyük ideal, dünyadaki ve Türkiye’deki Müslümanların sorunlarına kayıtsız kalmamak çözüm bulmak için fedakârlık yapmaktı.
Öğrenci evleri her türlü eylemin organize olduğu alan olması dışında İslami müzik kasetlerinin de en çok dinlendiği yerlerdi. Liseli ve üniversiteli gençlerden oluşan dinleyici kitlesi adına ezgi veya marş dedikleri bu yeni müzik türünün çıkan her kasetini alıyor, dinliyor, sloganlarına şekil veriyor, umut büyütüyor ve içinde biriken her duyguya bu müziği tercüman ediyordu. ‘Bir Güneş Doğuyor’, ‘Kalksam ve Dirilsem’, ‘Umut Sancısı’, ‘Adı İçin Yaşamak’, ‘Gökyüzü Depremleri’ gibi albümler ve bu albümlere imza atan Eşref Ziya Terzi, Ömer Karaoğlu, Hakan Aykut, Taner Yüncüoğlu, Abdülbaki Kömür, Aykut Kuşkaya, Hasan Sağındık gibi müzisyenler de en çok ilgi gören isimler olarak gençlerin kalbindeki yerini almıştı. Dönemin ilk çıkan kasetlerinin kapaklarında resim kullanılmaması; üstelik pek de estetik olmayan, alâkasız resimlemeler davaları ortak olan ama tolumun büyük bir kesimi tarafından tanınmayan bu yeni İslamcı müzisyenleri adeta bir merak objesi haline getirmişti. Ezgileri ve sesleri çok iyi tanındığı halde çoğu ismen ve simaen bilinmiyordu.

1993’ten sonra İslamî hassasiyete sahip radyoların açılması ve yayınlarında sadece bu tür müzik eserlerini yayınlaması, müzisyenlerin konserlerinden dinleyiciyi haberdar etmesi, hatta bizzat konserler, kermesler, paneller düzenleyerek cemiyetin önde gelen isimlerinin halkla buluşmalarını sağlaması bu türde beste yapan sanatçıların da seslerini daha geniş kitlelere duyurmalarında önemli rol oynadı. Ancak radyoların bu yeni müzik türünü yayınladığı dönem de fazla uzun sürmedi. Zira Turgut Özal dönemiyle başlayan değişim ve modernleşme, hem ekonomik şartlar hem basın ve TV etkisiyle daha bireyselleşen, meydanlardan kendi kabuğuna çekilen bir halk kitlesi vardı. Esasen doğrudan ideolojik mesajların yer aldığı müzik eserleri gerçekten de kalite açısından çok gerideydi. Çünkü değişen dünyada artık gelip geçici ve ideolojik akımların ön planda olduğu ve karşılık bulduğu bir dünya artık yoktu. Her şeyde olduğu gibi müzikte de de yeni söylemler, kaliteli şarkılar zamanı gelmişti. Dışarıdan bakan birinin “Dindar kesim kalitesiz şeyler yapıyor.” hissini vermeyecek nitelikli eserlerin vakti… Çünkü artık zamanın heyecanıyla ilk akla gelen söz ve müziklerle beste yapma devri kapanmış, İslami kesimin dünyaya bakış açıları değişmese de müziğe bakış açıları değişmişti.
Eskiden ne söylenirse, nasıl söylenirse söylensin dinleyici kitlemiz bizi anlar ve dinler diye düşünen müzisyenlerimizi estetik kaygısı sarmıştı. Elbette bu hızlı dönüşümü sadece modernleşmeye bağlamak doğru olmaz. Toplumsal dönüşümün yanında özellikle 28 Şubat döneminde yayınladıkları marş ve ezgiler nedeniyle ağır kınama ve kapatma cezaları alan radyolar bir nevi dinleyicisini yeni bir müzik algısına alıştırıyor istek programlarında bile yıllarca bütün duygulara tercüman olmuş marşlar, ezgiler yayınlanamıyordu. Sansürler sadece yazılı ve görsel medyada değil radyolarda da demoklesin kılıcı gibi kesip biçiyordu. Böylece üretildiği günden itibaren sekiz-on yıl kadar radyolarda yayınlanmasında hiç sakınca görülmeyen ezgiler birden bire yasaklanmış ve yayından kaldırılmıştı. İçinde “şehit, cihad, şehadet, kıyam, mazlum, zulüm, başörtüsü, imam-hatip, Ayasofya, Mescid-i Aksa, ağıt, katliam, Çeçenistan” gibi kelimelerin geçtiği ezgileri yayınlayan radyolar tek tek kapatma cezası almıştı. Gerekçeler dinleyiciye pek fazla yansıtılmasa da bu değişimin en önemli aktörü dönemin Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) olmuştu. İslami radyolar 24 saat dinleniyor; yayınlanan her müzik, söylenen her söz cımbızlanarak “toplumda kin ve nefret duyguları oluşturacak yayın” damgasıyla ağır cezalar veriliyordu.

Gerek İslâmi müzik üretim hızının düşmesi gerek toplumsal dönüşüm, dünyevileşme gerekse profesyonellik diye nitelendirilen yeni yayın algısı; İslamî radyolarda bir şeylerin artık değişmesi gerektiği fikrini doğurmuştu. İslami radyolar bu yeni sansür politikasıyla ideolojik ifadelerin kullanıldığı İslami müzik türünü dinleyiciyle arasını açmadan değiştirmek, yeniden isimlendirmek sıkıntısıyla da karşı karşıya kalmıştı. Zira bütün bu sansürleri anlamayan dinleyici radyolarını değişmekle, taviz vermekle suçlamış ve olmadık hakaretler içeren postalar göndermeye başlamıştı. Müziğin İslamisi, kullanılan enstrümanlar tartışması bitmiş masum haline ikiyüzlülük maskesi giydiren, aracında Sezen Aksu dinlerken radyoda Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmaya ve radyocuları tekfir etmeye başlamıştı.

Kimse RTÜK, kanun, kural 28 Şubat filan dinlemiyor; gerçeklerden habersiz sadece slogan atıyordu. Artık bu yeni yasaklar yayına başladıkları ilk günlerdeki sıkı sansür politikaları benimseyen radyoları müzik yayını açısından epeyce zora sokmuştu. Dolayısıyla RTÜK’ün radyo kapatma cezaları olmasa da İslami müzik doğal bir değişim sürecine girmiş, kendini yenilemeye başlamıştı. Bu değişim arasında ilk kez çoksesli yeni şarkılar üretilmeye başlanmış, albüm kapakları nitelikli tasarımla tanışmış, resim kullanımı bir devrim gibi bütün kapaklarda göze çarpar olmuştu. Kaliteli müzisyenlerle çalışılarak hem estetik hem de İslamî kesimin de aşk, yalnızlık gibi beşeri duygularına tercüman olacak şarkılar üretilmeye başlanmıştı. Bazılarının ‘Yeşil Pop’ diye tanımladığı İslami müziğin bu yeni evresi her ne kadar yapımcılar tarafından kabullenilmese de tam olarak ne olduğunu anlatacak başka bir isim de bulunamamıştır.

Bu nedenle yapılan müzik “Özgün, Tematik, Anadolu Rock’ı, biraz Türk, biraz Batılı” gibi cümlelerle tarif etmeye çalışılıyordu. Haliyle eskiden beri süregelen müziğin İslâmda yeri olup olmadığı, hangi enstrümanların haram olup olmadığı gibi hararetli tartışmalar yeniden başlasa da bu değişimin önü kesilememiştir. İslam’da müziğin sınırları, hangi müzik aletlerinin kullanılarak “İslama aykırı” olmayan müzik yapılabilir tartışmaları devam ederken özellikle imam-hatip gençliğinin yakinen tanıdığı genç müzisyenler de müzik dünyasındaki yerlerini çoktan almışlardı. Şimdiye kadar meydanların sanatçıları olan isimler artık; daha ılımlı, daha profesyonel, daha modern ve beşeri aşkları da kapsayan eserler üretmeye başlamışlardı. Kısaca Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Aykut Kuşkaya, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu, Mesut Çakmak, Selçuk Küpçük, Umut Mürare, Yusuf Meral, Faruk Ekin gibi bu mahallenin en önemli sanatçılarıyla başlayan içsel ve eşsiz notalar slogandan arınmış yeni bir toplumun duygu kapılarını da ardına kadar aralıyordu.

Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan dinleyici, radyo programlarına bağlanarak bu güzel insanlara ve programcılara “Çok değiştiniz defolun, gidin artık!” diye olmadık hakaretler de etmişlerdir. Lakin bu dinleyici kitlesinin fark edemediği bir gerçek daha vardı. Evet değişmeden önce yani eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.

İslamî radyolarda müzik ve toplumsal değişim konusunu ve bu tarihi isterseniz bu değişimin en önemli aktörlerinden biri olan Ömer Karaoğlu’un “Bizde Kalan İzler” isimli albüm kapağında yer alan cümlelerle noktalayalım:
“Müziğin tınıları içinde yüreklerimizin diliyle konuştuk. Süslü ve ağdalı söyleyişler yerine sade ve doğrudan bir dili tercih ettik. Popüler ve kişiliksiz elbiselere mesafeli durduk. Çalışmalarımızda his ve duyuşlarımıza özgü biçimler aradık. Kimi çevreler geleneksel bulmadı, kimi yeterince modern. Kimi ‘ideolojik’ bir dilimiz olduğundan yakındı, kimi dostlar yeterince ‘sert’ olmadığımızdan. Oysa biz yüreğimizin eriştiği kadar olmak istedik. Zamanla savrulmadık sağa sola, toplu durum rüzgârlarına yüz vermemeye çalıştık. Ve sadece şarkı söylemediğimizi fark ettik. Gördük ki hayat şarkıları, şarkılar da hayatı besliyor. Söylediğimiz her şarkı bir büyük şarkı için. Gökyüzüne saldığımız her sada bir gün kulaklarımıza geri dönecek.”

III

Finans:
İslami radyoların süregelen en temel sorunlarından biri de finans sıkıntısıdır. Bunun ana sebebi genel yayın politikasında olduğu gibi reklam konusunda da ciddi sansür kuralları olmasıdır. Bu elbette yayın anlayışını popüler kültürün ve dünyevileşmenin, azgınlığın, sapkınlığın karşında yer alan haram-helâl dengesini düşünerek yayın yapan bu tür radyolar için yadırganmayacak anlaşılır bir durumdur. Zira reklam pastasının en önemli dilimini oluşturan bankacılık, küresel gıda markaları, içecek sektörü, kozmetik ve giyim markalarının özelikle Müslüman toplumlarda açtığı yaralara karşı İslami radyolarda sansürlenmeleri bedeli ne olursa olsun göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Özellikle Amerika ve İsrail markalarının bu ülkelerin İslam toplumlarına karşı genelde düşman tutum içerisinde olmaları nedeniyle sansürlenirken diğer reklamların, sağlığa zararlı olup olmadıkları, tesettür sınırlarına riayet edip etmedikleri, faizle iş yapan kurumlar olup olmadıklarına bakılır.

Elbette bütün bu kıstaslara uyacak çok az sayıda reklam veren marka ya da şirket olduğu için İslami radyolar bu büyük pastanın sadece çok küçük bir lokmasından istifade etmektedirler. Radyoların finans sıkıntısının bir diğer nedeni de, bu tür radyolarda nitelikli ve kurumsal görev yapacak reklam birimlerinin olmamasıdır. Sonuçta, çalışan personelin maaşı yanında uydu kirası, elektrik parası gibi ciddi maddi yükümlülüklerin altından kalkamayan radyolar, çarşı-pazar esnafının ucuz reklamları gelirleriyle kapatamadıklarını cari açıklarını genelde bağlı bulundukları kurum, cemaat, vakıf gibi yerlerden gelen yardımlarla kapatmaya çalışmışlardır.

Yönetim:
Kurumsallaşma ve finans sorununu bir cemaatin ya da zengin bir işadamı sayesinde çözen bu tür radyolarda önemli bir diğer sorun yönetici vasfı kazanmamış kişilerin “Parayı verenler tarafından yönetici olarak atanmasıdır.” Cemaat liderinin yakınında yer alan ya da zengin işadamının güvendiği müdürü gibi tanımlamalar hiçbir vasıfları ve tecrübeleri olmasa da bu tür kurumlara yönetici olarak atanmalarına engel değildir. Bir yayın kuruluşu yönetmekle sıradan işyeri veya holding yönetmek arasındaki farkları anlamayan bu kişiler, maalesef radyolarda ciddi bir kırılmaya ve yayın politikası sapmalarına neden olmuş; İslami radyoların gelişimini engellemişlerdir. İslami radyo yöneticilerinin ilim, fıkıh, kültür, sanat, edebiyat, felsefe ve müzikten anlamalarının yanında yöneticilik tecrübesin de olması gereklidir. Niteliksiz yöneticilerin bu tür radyolara verdiği en büyük zararlardan biri de radyoları sadece kendi cemaatlerine yayın yapan kapalı devre bir kurum haline sokarak etkinliğini daraltmalarıdır. Yayın kurulunda oluşturulan yayın politikasının pratiğe aksetmemesinde iş bilmeyen yöneticiler kadar yayını icra edecek elemanların sahip oldukları İslami, sosyal ve siyasal kültürün yetersizliği de üzerinde durulması gereken ciddi bir sorundur.

Haber:
İslami radyoların kurallı yayın politikaları habercilik konusunda da çok titiz davranmayı gerektirir. Birçok haber kaynaktan geldiği ya da gazete yazdığı gibi değil, yayın politikasına göre kelimeler üzerinde oynanarak dinleyiciye aktarılır. Genelde İslam coğrafyasından haberlere öncelik verilen ve sesi tok herhangi bir programcının sunduğu kısa bültenlerde ‘şehadet, mücahit, cihat, zafer’ gibi olumlu tanımlamaların yanı sıra ‘işgal, lanetlenmiş kavim, gözü dönmüş katiller, katliam, işgal, yenilgi’ gibi olumsuz tanımlamalar da özellikle kullanılır. Müslümanlar aleyhine olan haberler okunmaz ya da kışkırtıcı bir dille aktarılır. Maddi açıdan gerçekten ciddi sıkıntılar yaşayan bu tür radyoların ajanslara ya da haber kaynaklarına ayıracağı bir bütçe olmadığından genel program sıralamasında habercilik geri plandadır. Haber konusundaki boşluk genelde sabah gazete manşetleri okuyarak veya köşe yazılarından yayın politikasına uygun makaleleri aktarmakla doldurulur.

Sonuç:
Özelikle yayına başladıkları ilk yıllarda hem dünya hem Türkiye’deki ayrışan düşünce çizgilerinin de belirgin olması nedeniyle büyük teveccüh gören İslami radyolar başlangıçta yoğun bir şekilde hissedilen heyecanı, değişen toplumsal süreçle yinelemeyerek kaybetmişlerdir. Özellikle 28 Şubat sonrası toplum hafızasında açılan derin yaralardan çokça etkilenen radyolarımız, hem muhafazakâr dinleyici kitlesinin gönlünü hoş tutmak hem de rejimle kavga etmeden mikrofonun açık kalmasını sağlamak zorunda kalmış; birçok radyo bu kırılmadan ciddi yaralar alarak kuruluş felsefelerine aykırı tutarsız yayın politikalarına yönelerek bir nevi kimliksizlik sorunu yaşamıştır. Elbette en çok kaybedenler “Herkes beni dinlesin!” gibi İslami radyoların felsefesine aykırı olan hastalığa düşen frekanslar olmuştur. Zira toplumun birbirinden farklı katmanlardan oluştuğunu, herkesin tek bir radyoya yönelmesinin imkânsız olduğunu anladıklarında iş işten çoktan geçmişti. Çünkü radyoculukta en önemli kural: “Hangi dinleyici kitlesine yayın yaparsanız yapın; kendi yayın politikanız ve kuruluş felsefenizle çelişen, tutarsız bir radyo olmamanız, kimliğinizi korumanızdır.” Günümüzde ise kurumsallaşma yönünde kendini geliştirmiş birçok radyonun yanında özellikle Anadolu’daki işi akışına bırakmış, eskiden beri süregelen kurulu düzeni devam ettirmeye çalışan radyoların olduğu da aşikârdır. Yine de bu tür radyolar toplumda ciddi bir taraftar kitlesi bulunan kimsenin göz ardı edemeyeceği büyüklükte önemli sayılabilecek bir etki alanı oluşturmuşlardır. Elbette bir yığın olumsuzluğa rağmen sınırlı imkânlarla ve gerçekten ciddi bir emek harcayarak hizmet vermeye çalışan radyolara olduğu kadar o radyoları dinleyen kitlelere de önemli görevler düşmektedir. Dinleyici olarak radyoyu sadece ilahi çalınan kasetçalar gibi düşünmek ya da bütün programcıların isteğimiz gibi konuşmasını beklemek saplantısından vazgeçmeliyiz. İslami radyo yayıncılığının vaaz aktarmaktan, marş çalmaktan, ezan yayınlamaktan ve yayına girerken selam vermekten öte bir amacı olduğunun farkına varmalıyız.
Yaşadığımız toplumun en önemli onarıcı iletişim aracı olan bu radyolara çok saygın bir zemin ve hayatı her yönüyle kuşatan yayın zenginliğine ulaştırmak için destek olmalıyız. Çünkü bu kurumlar, aynı zamanda bir okul ve köklü medeniyetimizin en önemli kaleleridir. Bu tür radyolarda program yapanlar her cümlede kaygı taşırlar. Sınırları vardır. Onlar için mikrofon meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına ‘Uyanın!’ diye seslenen bir iç ses gibidir. Önemlidir. Mikrofon bir nevi kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da. Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da. Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da. Bu yüzden İslami radyolarının insanı onaran, hürmete değer sözcüler olduğunu düşünmeliyiz.

Yaklaşık on beş yıl, beş farklı radyoda istikrârla sürdürdüğüm programlarımda gördüğüm (sırlar hariç) genel durum bunlardır. Bana kalansa içimde birikmiş ve kısacık sayfalara sığdırmak sorunda olduğum onca yıldan geriye baktığımda gurur duyduğum zaman dilimlerinin fazlalığıdır. Sonuçta, tanımadığınız binlerce insanın size dua ettiğini bilmek güzel şey. Tanımadan kardeş olmak, menfaatsiz dost olabilmek güzel şey… Aynada içini görenler ve aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha çok huzur bulmak güzel şey. “Allah, bana ne der!” duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insanın öğretmeni olabilmek güzel şey.

Beraber şiir okumak, kitap okumak, ayet okumak, şarkı söylemek, ıslık çalmak, kırmak, kırılmak, umursanmak, umursamak, şükretmek güzel şey!
Sonrası mı? İyilik sağlık.
Nurdal Durmuş / Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
(Kaynak Belirtmeden Alıntılanamaz) Bu sitede yayınlanan tüm yazılar yazar adına Noter tarafından tescillenmektedir.

Selamun aleykum’den Merhaba’ya Modernleşme Sorunu ve Tesettür.

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 10 Yorum »

İkna odalarında kameraya çekildiler, tıp okurken okuldan atılıp doktor yerine ev hanımı oldular. Girdikleri her yer kamusal alan ilan edildi. Burası laik bir toplumdu ve okumak mecburî olsa da tesettür, laikliğe aykırı eylemlerin başlangıç noktasıydı. Okullarının önünde devleti tesettürlülerden çevik kuvvet korudu! Duygusal metinlerle şiir yazanları da vardı, çaresizlikten ağlayanları da. Direnenler de vardı tabi. Her şeyden vazgeçip evine dönenler de. Kimileri imkân bulup eğitimlerini yurtdışında tamamladılar, kimileri ucuz iş gücü olarak ağabeylerinin işyerlerinde çalıştırıldılar. Kariyer yapabilenleri çok az oldu. Kimilerine kendi mahalleleri bile sırtını döndü. Yalnızca anne olabilirlerdi. Kimileri onları“Ama kızım kurallar böyle!” diyerek ikna etmeye uğraştı, kimileri ‘asla vazgeçmek’ yok diyerek başkaldırmalarını önerdi. Kimileri kilometrelerce yolu ‘özgürlük’ diyerek yürümeye çalıştı.

Kimileri aile baskısından kaçmak için okumayı seçmişti. Kimileri kendi ayakları üzerinde durmak için üniversiteyi kurtuluş yolu görmüştü. Kimileri toplumsal dışlanmanın ya da statü kazanmanın çözümünü okumakta görmüştü. Kimi gerçekten vatan kurtarmak, kimi sadece para kazanmak, kimi bilinçlenmek, bilgilenmek, vatana millete faydalı olmak için okumalıydı. Kimileri onların aile baskısıyla örtündüklerini iddia etti, kimileri onları “Şeriatçı bunlar!” diyerek ötekileştirdi. Onlar 28 Şubat’ın vebalıları, 2000 yılının direnenleri, 2002’den sonra bu ülkenin kamusal alanlarında yaşayan leydileriydi.

Yıllar yılı çok gözyaşı döktü, hep gündemde kaldılar. Siyasi arenanın baş aktörü oldular ama kimileri her şeye rağmen okullarını bir şekilde bitirdi. Bütün bunlar olup biterken İslamî Camia denen bizim mahallenin sade kentlileri değil varoşları da internetle, sosyalleşmeyle, ticaretle, medyayla, sinemayla, tiyatroyla, gazeteyle, dergi, edebiyat, sanat ve siyasete tanıştı. Artık bizim mahallenin abileri büyük projelere imza atıyor, holdingler, hastaneler kuruyor, ihaleler alıyor, internet haberciliği, yazarlık yapabiliyor, yazılı ve görsel medyada radyo, TV, gazete sahibi olabiliyor; kültürel ve sosyal her alanda önemli aktör oluyorlardı. Lakin toplumsal dönüşümümüzde hayatımıza yeni giren bu durum ve kentsel söylemler yaşam koşullarımızı yeniden şekillendiriyor, giyim-kuşamdan oturduğumuz semtlere, bindiğimiz arabalardan konuşma ve sosyal ilişkilerimize ciddi operasyonlar yapıyordu. Akşam erkenden eve dönmesi gereken çocuklarımız daha çok özgürleşmiş, aile içi iletişim metotlarımız dâhil her şey daha modern ve daha kentselleşmiş; gelenek yerini modernleşmeye bırakmıştı. Bütün bunlar olup biterken bizim mahallemizin tesettürlü kızları, kardeşlerimiz, hanımefendi olmuş bir başkası gibi hitap edilmeyi kadın olmanın gereği saymış, geleneksel söylemlerimiz yerine modern üslubu kendilerine daha çok yakıştırır olmuşlardı. Radyo sunucularımız hoş geldin bacım, kardeşimden hanımefendiye terfi etmiş, “Selamun aleykum!” söyleminin yerini “merhaba, günaydın, by by, hoşça kal” gibi söylemler almıştı.

Peki, ne olmuştu bizim kızlarımıza, çocuklarımıza, tesettürümüze, direnişimize, insan ilişkilerimize? Nasıl bir kırılma yaşamıştık?

Şimdilerde ucube saydığımız bir sürü giyim kuşam metodunun adına “yeni moda tesettür” denilmiş; ilkbahar, yaz, sonbahar, kış kreasyonlarıyla tesettür defileleri düzenlenmiş; kıyafete göre makyaj yapan ablalarımız sokaklarımızı işgal etmişti. Bir sürü tesettürlü yazarımız, edebiyatçımız, sinemacımız, sosyologumuz vardı ama hiçbiri oturup bu konuyla ilgili tek satır kelam etmeye, içsel muhasebe yapmaya ve başkalarından önce kendimizi sorgulamaya yanaşmıyordu. Konunun hassasiyeti ve empati kurma adına konuyu çok daha fazla derinleştirmek istemiyorum. Lakin toplumsal kırılmaların tüm süreçlerini gözlemleyen ve çevresiyle birlikte bizzat yaşayan medya mensubu olarak birkaç noktaya değinmeden de geçemeyeceğim. Zira tesettürlü hanımefendilerin bu yazıya konu olmasının asıl nedeni; giyim kuşamlarından sosyal ilişkilerine, yaşam tarazlarından kariyer planlarına, her davranışlarında İslam terminolojisini üzerilerindeki kıyafetlerde taşımak durumunda olmalarından kaynaklanan bir “dikkat” çekme zorunluluğudur. Nihayetinde aynı durum Müslüman erkekler için de söz konusudur ama bu yazımda tesettürlü hanımefendilerin kendilerini algılayış biçimleri ile bağımsız toplumun onları algılayış biçimlerine dikkat çekmenin daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim!
Buna ister mahalle baskısı, ister kent kültürünün getirisi, ister dışlanmışlık, ötekileştirilmişlik, ister sosyal hayata dahil olma, modernleşme psikolojisi deyin ama orta bir sorun var. Bu noktadan yola çıkarak Türkiye’de tesettür algısı ve tesettürlülerin sosyal statü kazanma biçimleriyle ilgili konumlarını 4 sosyal tanım başlığı altında sıralayabiliriz.

1- Meydan okuyucular:
Kendilerini tamamlama yöntemi olarak düzene meydan okuma, slogan atma, yumruk kaldırma, her şeye muhalif olma ve tesettürlü olmalarıyla ilgili toplumsal bütün bakış açılarına (olumlu-olumsuz) meydan okumayı seçerler. Bunun kesinlikle hakları olduğunu ve asla kimsenin bu konuda yargılama, yâdsıma, savunma ya da başka bir psikolojiyle olaya yaklaşma haddinin olmadığını düşünürler. Bilgelikten, okumak, yazmak, düşünmek ve sanatsal alanlardaki çalışmalardan; kısaca sosyal hayattan uzak duran bu grup ciddi bir kentleşme sorunu yaşamakta, toplumda alacağı rütbe olarak kabul edilebilecek bir eğitim ya da sanat faaliyetini benimsemediği içinde kendi varlığını sadece tesettürlü olmak ve kimliğini “öteki” olduğunu düşünerek, her kurala meydan okuyarak tamamlarlar.

2-Tedirginler:
Kendilerini tamamlama yöntemi olarak tesettürlerini ya da asıl kimliklerini gizleme yöntemi seçen cesaretsiz tiplerdir. Nedense tesettürlü bir hanımefendinin de toplum nezdinde her kesimin saygı göstereceği birisi olmasının mümkün olmadığına herkesten önce kendileri inanmış gibidirler. Adımları hep ürkek, kendine güveni olmayan ve her yerde tesettürleri nedeniyle dışlanacaklarını düşünen bu tipler kendilerini “ötekileştirmiştir.” Bu yüzden, tesettürlü olduklarını mümkün olduğunca tanımadıklarından gizleyerek ve sokakta herkesin onlara bakıp dalga geçtiğini düşünerek yaşarlar. Bunun aşağılık psikolojisinden kurtulmak içinde ciddi bir kariyer olanı yerine işe yaramayacak bir sürü saçma sapan şeylere merak salıp kendilerince eksik gördükleri psikolojilerini tatmin ederler. Daha çok sanal sosyal paylaşım sitelerinde tesettürlü hallerini gizleyen bu grup; birileri tarafından kabul edilmenin anlaşılmaz edebi ve felsefi metinler paylaşmak, yabancı etnik müzikler dinlemek ve söyleyenlerini bilmek, yabancı yazarların şiirlerini ezberlemek, diğer mahallenin yazarçizer tayfasıyla yazışabilmek ve onların paylaşımları konusunda fikir yürütebilmek olduğu psikolojisiyle hareket ederler. Tek gerçek hayatları en iyi gizlenebildikleri alan olan ‘Twitter’ ve ‘Facebook’ gibi sosyal paylaşım siteleri ve forumlardır. Bazen bu psikolojiyi o kadar abartırlar ki tesettürlü olduğumuz anlaşılmasın diye sözgelimi kandil mesajı bile yazmaya çekinirler.

3- Haddini aşanlar:
Bu grup Türkiye’de sosyologların incelemesine değer, acayip abartılı bir kimlik tamlama metodunu seçerler. Tamamen boş yani “kendilerini topluma kabul ettirebilecek başka bir öğeleri” olmadıkları için alabildiğince kendilerince güzelliklerini ortalığa dökerler. Özgür yaşıyoruz, kafamıza göre takılıyoruz havasındadırlar. Kimseden bir farkımız yok. Bak ben de çok modernim psikolojisiyle hareket ederler. Mesela başörtüsünün, gözlüklerinin markalarını insanın gözüne sokar, yüzlerindeki boya küpüne batırılmış abartılı makyajları ve giydikleri kıyafetlerle “Tesettür önce kalbe, sonra vücuda giydirilen bir örtü değil mi?” Sorusunu akla getiriler. Sosyal paylaşım sitelerinde verdikleri pozlar akıllara zarardır. Arkadaş çevrelerini genelde tesettürsüzlerden ya da kendi gibi giyinenlerden seçer, gittikleri alışveriş merkezlerini ve giydikleri markaları bütün detaylarıyla her yerde anlatırlar. Bir sürü yalanları vardır. Evlerinde dünyanın en güvenilir kızları, sokaklarda dünyanın en özgür ve kime ne havasında saçmalayan insanlarıdır.

4- Kendini bilenler:
Kaygıları yoktur. Kimse beni kabul edecek diye saçmalamaz, olmadığı gibi davranmaz, abartmaz ve kendini saklamaz. Yüzlerinde, giyim kuşamlarında asil bir sadelik ve tesettür algısının zerafeti vardır. Bilgi, birikim ve donanımıyla ne bir yere gitmekten, ne biriyle karşılaşmaktan çekinir, ne birilerinin karşısında kimliklerinden dolayı utanır, ne de tesettüründen vazgeçer. Ne meydan okur, ne slogan atar ne de eziklik hisseder. Akıl doludur. Kendisine kimlik, tesettür ve kişiliği nedeniyle ezik, öteki ya da bu ne anlar önyargısıyla yaklaşanlara hadlerini bildirecek kadar kendinden emin ve gururlu, cesaretli ve kültürlüdür.
Nurdal Durmuş

Akla Karşı Tezler!

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 23 Yorum »

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

Kuran-ı Kerim » 225-226 / ŞUARÂ

Ne?
Şiirler, mektuplar, Tolstoy’lar, Kafka’lar, güneş içen şairler[ne demekse?], beynimizin bilinmeyen köşelerine yıldırımlar düşürüp bizi ürküten, varlığımızı, ruh halimizi ya da adamlığımızı veya toplum içinde kabul görme evremizi tamamladığımız bütün cümleler; kafamızın içinde koca bir çöplüğü doldurmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Farkında mısınız; özellikle son birkaç yıldır edebiyata bulaşan her insanın ve özellikle genç kuşağın maneviyattan uzaklaştığı sadece bilimsel araştırmaların değil, aklı başında her insanın görebileceği belirginliktedir. Elbette bu durum, sinsi bir hastalık gibi özellikle seksen sonrası kuşağını derin bir boşluğa yuvarlamakta ve toplumsal dinamitlerin hemen hemen hepsine bencil müdahaleler yapmaktadır. Şiir, felsefe ve kişisel gelişimle başlayan bu saplantı; bütün alanlardan daha fazla [Spor, siyaset, eğlence, sanat v.b.] ruh dünyasında kalıcı hasara neden olmakta ve insanı sürekli kendi dilini konuşmayı zorunlu kılan bir zırh kuşanmaya mecbur etmekte, yeni yaşam teorileriyle neredeyse ‘edebiyatı’ dine karşı düşünce geliştiren bir hale çevirmektedir. Bu yüzden bütün okuduklarımız, yazdıklarımız, konuştuklarımız, çok şey biliyor havasına bürünmek için Doğu-Batı edebiyatından hatmettiğimiz ve aşırdığımız cümleler; şair-şiir tapınmalarımız, ‘Ne çok şey biliyor!’ desinler diye uğraşlarımız, sağda solda, arkadaş ortamında, kibirli olduğunu düşündüğümüz insanların yanında ya da bizden daha mütevazı kişilerin karşısında gururdan kalelerimizle kanlı kelâm savaşları yapmamızın hayatımızda bugüne kadar artistik takıntılardan başka sahici bir faydası olduğu düşünülemez! Üstelik ağzımızdan dökülen ölü kelimeler, başkalarının cümleleriyle taslanılan bilge adam rollerinin hepsi de enaniyet kokmaktadır! Akîl adamların bir an önce edebiyatın edebini kuşanarak şiirleri yücelten, şairleri öven, geçmişini, geleneğini, samimiyetini garip bir budalalığa kurban edip sorunlu ve sonsuz bir boşluğa doğru yol alan edebiyat ortamını gurur ve kibir dağlarına çıkaran bu yeni kuşağa karşı “öze dönüş teorileri” üretmeleri en geçerli edebi kazanım olacaktır kanaatindeyim.

Neden?
Çünkü bu kirli edebiyat ortamında her cümlesine “Sen hiç Zarifoğlu okudun mu? Beş Hececileri, Garipçileri, Neo-epikçileri, Post-Modern temsilcilerini bilir misin? İsmet Özel, Rimbaud, Pavese şu şiirinde şöyle demiş.” ile başlayan bütün cümlelerini hayat tartışmalarımızın ana gündem maddesi yapıp Peygamber buyruklarından daha çok önemseyenleri anlayamıyorum. Üstelik birbirimizin kalbini kırarcasına, olmaması gereken saçma bir tartışmayı büyütüp ‘arabesk’ dinleyenleri kınarken şiir üstüne yakılan ve boşluğa üflenen sigaralarımızla bu aptal hâlin daha derin bir girdap ve asıl arabesklik olduğunu düşünüyorum. Bazen ipin ucunu kaçırıp işi ‘Mehmet Akif şair değil. Necip Fazıl da kim?’ demeye kadar götürebilen bu aptal sürüsünün Peygamber (s.a.v)’den bahsederken sıradan bir insanmış gibi konuşup “devrin şartları”, “Sen hala orda mısın?” gibi saçma sapan teorilerin arkasına sığınmasını anlamayacak kadar geri kafalıyım. Çünkü ben; iki şairin, yazarın birbiriyle olan küfürlü atışmalarında; kirli çamaşırlarını, aşklarını ve dost oldukları dönemde birbirleri hakkında bildikleri sırları ortaya döktükleri kalem savaşlarında bile taraf olabilecek kadar alçalamıyorum. Nerede sözüm ona entelektüel bir etkinlik varsa koşturan, parklarda, edebiyat fakültelerinde minarelerin gölgesinde şiir okumaları yapan, afili pozlar veren yeni etme edebiyat kuşağının kirli riyakârlığından bıktım. Üstelik Yedi Tepe’den beş kez hayata karışan ezanların yastık yapıp başını yasladıkları edebiyatın, ruhlarını derin uykusundan uyandırıp alınlarını secdeyle buluşturamamasına kahrediyorum. Bazen ‘sağcısın, solcusun, onların şairleri, yazarları, dergisi’ gibi saçma bir kompleks kuşanıp her şeyden önce bizi bir arada tutan insanlık hamurunu ekşitip birbirimizi ötekileştirebilecek kadar pervasız olabilen bu yeni etme edebiyat ortamında cehennem azabı çekiyorum. Tefsir, meal, siyer derslerinden yazarlık derslerine terfi edip gömlek değiştiren budalalardan kimseye bir fayda gelmeyeceği kanaatindeyim. ‘Falan Şairin Şiirindeki Tema’ başlıklı konferansa katılmış “Çağları Aşan Şiir” gibi başlığını bile algılamakta zorlandığım bir teoriyi ayrıntılarıyla öğrenip hararetle bilgelik taslayan, gelenek veya ahlaklı şair ve şiir kavramlarını “Şair dediğin biraz da edepsiz olmalı!” teziyle çürütüp, duru düşüncenin yerini olabildiğine anlaşılmaz bir dil ve ne kadar farklı kurgularsan; ne kadar anlaşılmaz, ulaşılmaz olursan o kadar iyisindir düşüncesinin almasının iyi bir gelişme olduğunu anlatan maskeli edebiyatçılardan nefret ediyorum. “En iyi Müslüman benim!” dedikten sonra on tane hadis sayamayan ama Türk ve dünya edebiyatının en önemli şairlerinin şiirlerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, maddi durumlarını ve hatta cinsel fantezilerine kadar birçok ayrıntıyı bilen adamların dünyayı gül bahçesine çevireceğine iman etmiyorum! Çünkü edebiyat, kendini toplum içinde ancak böyle tamamlayabileceği; ağabey ve ablalarından, edebiyat ve sanat çevresinden elinde sigarası, masasında çay bardağı ve bir sürü dergi olan büyük şairlerin gözüne böyle girebileceğini ve onların “Aferin; çok güzel işler yapıyorsun.” demesini daha çok önemseyen insanların alanı değil! Özetle aynı sofrada yemek duası ettiğimiz arkadaşlarımızın bugün edebiyata bulaşıp sofradan “Tanrım ellerine sağlık!” diyerek kalkmalarını hazmedemiyorum!

Soru:
• Allah bize falan şiir, filan şair, şu edebiyatçının aşk mektubunu, diğerinin nasıl intihar ettiğini, ötekinin kendi kıyılarındaki hüznü mü soracak?
• Bütün bunların düşünce, hayat ve ahiret kavramlarına ne faydası var?
• Gökyüzüne bakınca, yağmur yağınca, şimşek çakınca, denizin gözlerine dalınca, mezarlıktan geçince, darlıkta ve yoklukta Fatiha okuyabilmeyi, şükredebilme yetimizi şairlerin afili cümleleri çalmadı mı?
• Annelerimizin okuyup elleriyle sıvazladığı nazar dualarımızın hurafe diye geçiştirildiği ve samimiyetsiz yaklaşımlarla kutsalımızla dalga geçilen, ilim adamlarına ve geleneklerimize olan saygı duymama erdemimizi kalbimize damıtan bu saçma edebiyat kuramlarının kibri değil mi?
• ‘Biz’ demeyi unutup ‘ben’ deme egomuzu şair ukalalıklarından, şiir saçmalamalarından, kişisel gelişim kalıplarından almadık mı?

Yeter!
Başlarım şiirinizden, şiirle tanımladığınız hayattan, bilgeliğinizi tamamladığınız aşağılık psikolojinizden… Adamlığını tamamladığınız sıra dışı cümlelerinizden ve edebiyattan oluşan sahte rütbelerinizden… “O ne anlar?!” diye başkalarının arkasından atıp tutmalarınızdan, gıybetlerinizden! Her cümlenin sonuna eklediğiniz filanca der ki atıflarıyla bilgelik tasladığınız Batı edebiyatından…

Yeter!
Sizin yanınızda huzursuzum. Her niyetimi anlatmaya çalıştığımda herhangi bir tez geliştirmeden karşı çıkışınızdan yoruldum. Bir köy kahvesinde edebiyat, sanat, politika bilmeden sadece sıradan hayat konuşan amcalar, sizden daha fazla haz veriyor. Kandil geceleri camide şerbet dağıtan teyzeler, TV’den izlediği duaya evinde ‘Âmin!’ diyerek el kaldıran insanları daha fazla önemsiyorum. Peygamber (s.a.v) adı geçtiğinde irkilen, yerinden doğrulan ve salâvat getiren; ezan okunduğunda, selam verildiğinde bacak bacak üstüne attığı pozisyonunu saygısından bozan insanları daha çok önemsiyorum. Sizin edebiyata bulaştığınızdan beri tanık olduğum ahlak ve insan olma ekseninden uzaklaşmanızdan, her türlü kutsalı hafife almanızdan, Allah yerine tanrı deyişinizden yoruldum artık.

Niyetim Nedir?
Bütün bu bildiklerimizle sadece hüzün büyütüyoruz, dert büyütüyoruz, sözde bilgi büyütüyoruz ama hayat küçülüp gidiyor. Ve hayatın gerçek kaynağından, olması gereken rotasından, bulaştığımız bu kirli kibir budalalığı –edebiyat- bizi farkındalık kıyılarımızdan geriye dönemeyeceğimiz kadar uzaklaştırıp duruyor. Hayatımızda tartışılması ve anlaşılması gereken her kavram için bir şeyler okuyup bilgilenelim derken aslında her şeyi tüketen modern hayatla birlikte sonu gelmeyen bilgi katliamının cellâdı da oluyoruz. İşte bu yüzden, edebiyatın edepsizliğini bırakıp ‘Müslüman’ olmamız lazım! Çünkü bugüne kadar şiir okuyarak, Tolstoy ya da James okuyarak, Beckett okuyarak ya da edebiyatı yaşam felsefesi yapacak kadar saplantılı yargıyla kuşanıp hayat onaran tek bir insana rastlamamışızdır, rastlayamayacağız da. İki elini başının arasına alıp düşünen her aklı başında insanın göreceği tek gerçek: ‘Hepsinin insanı olması gereken eksenden’ uzaklaştırdığıdır. Özellikle 90 sonrası başlayan edebiyat yağmalama, dergi çıkartma, şiir analizi yapma, edebi metinlerde niyet, düşünce ve estetik arama yerine boşluk ve kibir büyütmenin en temel aktörü olan genç kuşaklar maalesef “edebiyatı sigaralarıyla tüttürecekleri modern tüketim malzemesine dönüştürmüştür!” Maneviyatın bütün kazanımlarını alt-üst eden bu yeni düzenin özellikle ‘günümüzde’ en temel adı olan edebiyat, bu açıdan bakıldığında “sadece ruh bönlüğünü tatmin eden koca bir palavradır!”

Haşiye: Sözlerim kendimedir alınmanıza ve cevap vermenize gerek yoktur.

yazının devamı burada:

Nurdal Durmuş Kaynak Belirterek Alıntı Yapılabilir.