Adımlar, Ayrılık, Son Perde…

Denemeler & Günlükler 6 Yorum »

(I) Sabah…

Güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler güneşle birlikte geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Bu benim adımlarını zamanın kalbinde koşturanları ilk seyredişim. İlk duyuşum, emeklerini fabrikalarda, konfeksiyon atölyelerinde kendi elleriyle öğüten adamların çaresiz feryatlarını. İlk tanıyışım, akşama kadar biriktirilen umutları, sabaha kadar yutup, yaşama her gün yeni kaygılar düşüren dünyanın dönüşünü.

(II) Akşam…

Güneşin uyuduğu vakitler. Güneş camlara çekilen perdelerle yavaşça süzülüyor hayattan. Az sonra gecenin koynuna yaslanacak şehir… Kent içindekilerle birlikte kör bir bıçağa sırtını dayayıp, sabahlara kadar sahte kahkahalarla somurtacak!

(III) Hüzün…

İçinizi vakitsiz bir hüzün kaplar aniden. Ne olduğunu anlayamaz, bütün gürültülerden kaçıp yalnızlaşmak istersiniz. Kaçtıkça çoğalır sesler, yalnızlaştıkça büyür hüznünüz. Sebebini bilemediğiniz sımsıcak yaşlar damlar kalbinize aniden. Ne çalacak bir kapı, ne yaslanacak bir huzur… Sessizce sıkıntılarınızın içine saklanır, kör karanlıklarda aydınlık ararsınız. Gün aralıklarından uykuya, gece aralıklarından yıldızlara koşarsınız. Zaman girdaplarında avare dolaşan vakitsiz bir ayrılığın, gözlerini size kırptığını görürsünüz. Ne geriye dönüp geçmişinize kavuşabilir, ne geçmişi terk edip geleceğe gidebilirsiniz. Sessizce ağlar, saklanacak bugün ararsınız. Bulamaz, kahrolursunuz.

(IV) Ayrılık…

Hüzünlü… Ağlamaklı… Çaresiz… Her şeye meydan okuyan kendimin alışamadığı, ağladığı ilk ayrılıktı. Biliyorum bu son gidişin. Birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun yolun. Dokunsam tutacak kadar yakın, ama hiç dokunamayacağım kadar uzak. Sahi, sen hangi aynadan yansıyan gerçeksin? Hangi gecenin yıldızı, hangi yolun yoldaşısın? Sahi, arkasına bakmadan bırakıp giden sen misin?

(V) Belirsizlik…

Bilmem! Ne gösterir zaman? İnsanlar, ayrılığa da alışmalı. Kader! Üzülme, bazen ayrılıklardır insanları birbirine kavuşturan. Biliyorum, bu son gidişin. Artık dönmeyeceksin. Arkandan su dökmek bile işe yaramayacak. Gözlerinin içinden bana doğru akan görüntü karelerinin içerisinde yer alamayacağım artık. Nazlı bir kalp olup küsemeyeceğim sana. Ürkek bir kelebek gibi konamayacağım yüreciğine. Ayrılmak alışmaktan da zormuş!

(VI) Son Perde…

İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldım. Rabbim! Ben artık seslerin ortasında sessizliği arayanlardanım. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum. Yalvarıyorum, “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”

Nurdal Durmuş

Unutulmaması Gerekenler Hatırlatılmaz!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 4 Yorum »

Burada
Kalelerine bayrak diktiğimiz bütün surlarda,
Yollarına güller döktüğümüz bütün şehirlerde,
Evlerde, sokaklarda, kentlerde,
Hayatın ortasında, ölümün kıyısında.

Burada
Bir iftar sofrasının tebessüme dönüştüğü bütün yüzlerde,
Kalplerimizi arındıran bütün eylemlerde,
Zamanın, maddenin ötesinde,
Başlangıçlara boyun eğen bütün bitişlerde…

Burada
Hiçlik halinde birden,
Aşkın hasadında,
Ömrümüzün hazanında,
Bir rahmetin esenliğinde,
bir ağustos sıcağında,
Karanlığın ortasında, sessizliğin sessinde…

Burada
Masum cümleler yazdığımız tüm sayfalarda,
Hâlin en onulmaz duruşunda,
Kırılmışlıkların tamirinde,
Ezilmiş benliğin cefasında,
Kimseye kalmayan dünyanın sefasında…

Burada
Yürüyüşlerimizin en keskin dönüşünde,
Başkalaştığımız yerde,
Serbestliğin esaretinde, esaretin özgürlüğünde,
Sabrın sınırında, sabırsızlığın kaybında,
Kalbimizin ürkek ritimlerinde…

Burada
Yüzümüze rahmet çalınan günlerde,
Secdelerde hiçleşirken
Bir duanın zirvesinde en uzaklara seslenirken,
Tanımadıklarımızı da hatırlarken…
Hayata Yasinler, Fatihalar ve Tekbirlerle karışırken
Sorulara cevap ararken
Sorulanlara cevap vermeyip susarken…
Elimizden ve dilimizden de emin olunurken
Unutamadıklarımızla, hatırlayamadıklarımızla

Orada: Kaybolmuşluk
Orada: Umarsızlık
Orada: Vefasızlık

Burada: Bulmak
Burada: Ummak
Burada: Vefa
İftar sofralarını kalbimize kurana, oruçla bizi şereflendirene hamdolsun!
Nurdal Durmuş

Bencillik İşte Kendime Mektup Yazdım [1]

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 4 Yorum »

[*] Her şey eninde sonunda sessizdir

1.
Sevgili ben, sokağın en başından başlayıp en sonuna kadar adımladığın her yerdeki her şeyi çöpe attın. Hayatı çöpe attın, anlamı çöpe attın, zamanı çöpe attın, günleri çöpe attın, yolu, yolculuğu ve yol arkadaşlarını çöpe attın. Tam da sıra kendine gelmişken çöpün dolduğunu gördün, şaşırdın. “Onu dolduracak kadar çok şey atmamıştım ki” dedin. Merakla eğilip içine baktın. Senden önce, seni çöpe atanlarla oradaydın. Hayretle kaldırdın başını. Önünde uzayan bütün yollara, arkanda kalan tüm sokaklara ve hayata şaşkınlıkla göz gezdirdin, kimseyi bulamadın! Kimsecikler yoktu sokağında. Kalabalıklar yoktu. Dostların, arkadaşların yoktu. Aslında yol da yoktu, yolculukta… Kimsenin yürüdüğü sokaklarda sen de yoktun. Oysa sen dostluğu, narin bir çiçek gibi öpüp, koklayıp, hiç durmaksızın sabırla büyütmeliydin.

[*] bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı sessizdir

2.
Sevgili ben, iç dünyanda taşıdığın derin, kalıcı ve kadim dostlukları hatırlayamayacak kadar vefasız, seni zirveye taşıyanlara sırtını dönen, baktığı her yerde yalnızlığını gören, ama çok kısa bir süre içerisinde unutulup zirveden ömrün derin çukurlarına yuvarlanan ahmaklardan değilsin. Olmamalısın da. Sen, öldükten sonra, geride kendi varlığına özlem duyarak, “Keşke biraz daha zamanım olsaydı her şey çok daha güzel olurdu” deyip acı çekenlerden de olmamalısın. Her gün biraz daha eksilen hayatının son noktasında, ölümün güzel yüzünü görmek ve arkanda kalıcı izler bırakmak için zamanı sonuna kadar bilinçli bir çabayla harcamalısın. Bazen bunu beceriyorsun da ve sanırım bıraktığın kalıcı izler de var. Ama bu, seni şımartmasın. Çünkü bu erdemi, kendi iç dünyanda iz bırakan, tanıdığın ya da tanımadığın güzel insanlara borçlusun. Ki o dostlar, ellerini ellerine uzatıp, seni fırtınaların önünde, nereye gittiğini bilmeden savrulan çerçöp olmaktan kurtaran dostlarındır. Bugün adlarını anımsamadığın geçmiş zaman aralıklarından içine bir insanlık damıtan gerçek insanlar! Peki, Şükrediyor musun? Şükrü ihmal etme; çünkü veren, elbette ki almayı da bilendir.

[*] dalda
yalnız ve dağılmış bir elma
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu
gelen akşama
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış
bu kahır sessizdir

3.
Sevgili ben, biliyorum sen de herkes gibi nasihatten hoşlanmaz, insanların nasihat yerine senin düşündüklerini sana tekrarlamasını istersin. Belki söyleyeceklerimden çokta hoşlanmayacaksın ama gel, seninle zaman ırmağının başına oturup, onun beyhude akmasını seyreden hayat avcılarından ve kendi elleriyle inşa ettikleri gam, keder, acı ve sıkıntıdan oluşan kuleler nedeniyle kaderi suçlayan kendini bilmezlerden bahsedelim. Kalbindeki aşkı ince ince kanatıp, onu sorumsuzca tüketen ‘Leyla ve Mecnun’lardan, telefon defterindeki dostlarını rehbere sığmadığı için bir bir azaltan kıymetsizlerden, kırmızı güllere koşarken, ezdikleri kır çiçeklerinin farkında olamayan aptal romantiklerden bahsedelim. “Erkekler ağlamaz” sloganının yalnızlaştırdığı cesur kabadayılardan, özlemeyen duygusuzlardan, hatırlamayan vefasızlardan, gülmeyen, güldürmeyen soğuk yüzlü sahte yüzlerden bahsedelim. Zaman zaman aklı karışmayanlardan, her şeyi tümüyle tozpembe, ya da hayatı bütünüyle siyah görenlerden, “ya sev, ya terk et” saçmalıklarından, terk etmek yerine, sevebileceği hale getirmeyi düşünmeyenlerden, “bana ne” deyip geçiştirenlerden, neme lazımcılardan bahsedelim. “Ölürsem kabrime gelme istemem” diyen arabeskçilerden, “Ferdiciyim, Müslümcüyüm, Orhancıyım” deyip, iki şarkının kalbine damıttığı zehri yudumlayarak, ölümün soğuk yüzünü seçen akılsız hayat sahiplerinden, kendisine emanet verilen vücudu sorumsuzca yaralayan psikopat jilet manyaklarından bahsedelim. Sence dünya, bütün bu saçmalıklardan acı bir intikam almıyor mu? Sence, bunca tüketilmişliğin sorumlusu aynı caddelerde yürüdüğümüz, sokakların, caddelerin, evlerin, dünyanın hatta aklın ve ruhun bile taşımaktan yorulduğu bilinçsiz aptal sürüleri değil mi?
Söylesene, hayat mı suçlu, onu yaşayanlar mı? Yol mu suçlu, yolcular mı? Zaman mı suçlu onu tükenmez kaynak bilenler mi? Söylesene sence hayat mı çekilmez, yoksa onu çekilmez yapanlar mı?

[*] içinin çıngarlarından yonttuğun
asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda
Umudun sessizdir

4.
Sevgili ben, hiç düşündün mü? Sahi, ne kaldı her şeyden geriye? Sen, ben, bir de hiçbir şey mi? Yoksa ben, sen ve her şey mi? Garip değil mi, kırık dökük yaşamaya başladığın günlerinin içi artık güzelliklerle dolmuyor. Geçmişini hatırlamak bile yoruyor seni. Ne oldu? Belki de eski masumluğun kalmadı! Bahçene diktiğin güller açmıyor. Irmakların kurudu! Baharının renkli yüzü soldu! Gülümsemelerin bile sahte. Yoksa sen de, dünya gerçeklerine olduğu gibi değil de, olmasını istediğin şekilde mi bakıyorsun? Bildiklerinin az, bilmediklerinin çok fazla olmasına rağmen yine de onları konduracak bir gün aralığı bulamamanın verdiği sancı ve sıkıntı mı seni kahrediyor?
Aldırma, senin hayatın, zaman ırmağı akarken ya da ırmağın önünde bentler varken, bulunduğun her durumda, o çok sıkıldığın, nefret ettiğin bazen edepsizleşip arsız sözler sarf ettiğin, öylesine yaşanan hayatlardan ve öylesine yaşayan insanlardan bir an önce kendini kurtarmandır! Ki onlar öylesine yaşarlar hayatı, öylesine yazıp çizerler kelimeleri, öylesine yürürler yolları… Öylesine, anlamının ne olduğunu bilmeden okurlar harfleri. Ki onlar öylesine tüketirler aşkları, öylesine söylerler sözleri, öylesine yaparlar işleri, öylesine geçiştirirler selâmlaşmaları.
Ki onların öylesine sahtedir ki tebessümleri, öylesine geçer mevsimleri, öylesine biter ömürleri, öylesine akar zamanları öylesine yaşar ve öylesine ölürler. Ki onların öylesine ağırdır hesabı…
—Sustun. Hayrola ne düşünüyorsun?
—Öylesine yasamaya o kadar alıştı(rıldı)m ki öylesine ölmekten çok korkuyorum.
—Sen de mi?

[** ]umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden
şurda güneşe ne kaldı

5.
Sevgili ben, artık kalbine dönmek ve düşüncelerinin huzurunu kaçırmadan, yeryüzü uykudayken ve herkesin rüyalarına kâbuslar hükmetmişken önce kendini, sonrada herkesi uyandırıp ayrı yürünülen bütün sokakları, birbirine çıkmayan bütün caddeleri, küstürdüğün mevsimleri, aynı tarlada birbirinden habersiz farklı yerlere savrulan başakları ve el değmemiş, keşfedilmemiş dostlukları bulup birbirine kenetleyerek, kaybetmeden kazanma yarışında olmalısın.
Çünkü sen yoksan, kimse yoktur.
‘Ben’ bile.

Nurdal Durmuş

Paragraf başlangıç dizeleri:

[*] İlhami Çiçek / Sessiz
[**] İlhami Çiçek: Satranç Dersleri -İkinci Bölüm (Canlar)

İsrail’e Bir Taş, Gazze’ye Bir Dua Gönder!

Denemeler & Günlükler 9 Yorum »

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Maskeli baloların gösterişli hayat sahnesinde kalbinden kanlar damlayan insanların ellerinden tut!
Allah’ım ellerimden tut!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Gözyaşlarını sev!
Tamda unutmuşken merhameti,
Hatırlamıyorken Peygamberlerin bildirgelerini,
Gözyaşlarını sev!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Her gece sabırsızlıkla uyuyup görmek istediğin barış dolu bir dünyanın hayallerini kur!

Düşün!
Filistin’in, gülen çocukların ve sevginin sancılarını…
Hayallerini,
Hayatı,
Bir yılan gibi koynuna sokulan gecelerin koyu karanlığını ve geceyi orta yerinden bölen ölümü…
Kaçmak gibi, kaçsan da kurtulamamak gibi, istemesen de ölmek gibi…
Damarlarından zamanı pompalayan kalbinin göğsünden fırlayıp, Gazze’li bir çocukla yere düşmesi gibi. Gözyaşlarını kanlı avuçlarında biriktirmek gibi…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Günbegün yeni çaresizlikler doğuran hayatın kollarından kurtul!
Çaresizliğinden,
Vurdumduymazlığından…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Masum çocuklara,
Şefkatli analara,
Çaresiz babalara,
Gözyaşlarına,
Kalbine… Kalbime… Sessizliğimize…Parçalanmışlığımıza…

Nurdal Durmuş

Kutlu Doğum’dan sonra; Ben: Hiç, Biz: Hiç kimse!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 2 Yorum »
Foto: selçuk karadal

Foto: selçuk karadal

Yüreklerimizde küçücük güneşler,
Alnımızda secdelerde O’nun Rahmetine bulanmış aydınlık…
Gözümüzde Taif’te payına düşen taşların acıttığı kalbimizin yaşları var şimdi,
Sen yoksun!

Dudaklarımızda naatlar,
Kulaklarımızda çöl kızlarının yaktığı ağıtlar…
Gecelerimizde karanlıklarımızı aydınlatan nurun var,
Sen yoksun!

Efendim!
Sen gittin yenilgiler kaldı,
Kulakları sağır eden uğultular kaldı,
Adresine ulaşmayan söylemler kaldı.
Gittin; kurumuş ırmağa döndü yüreğim.
Kuraklığım kavurdu bedenimi!
Güneşten bile sıcakken kalbim,
Gittin; katılaştı, taşlaştı benliğim!
Sen gittin!
Matem düştü payımıza,
Renklerin tonları soldu.
İlkbaharımızın yeşili,
Yazımızın güneşi soldu.
Sen gittin!
Ekinimizin hasadı yitirdi bereketini.
Günlerimize gece, gecelerimize hazan düştü.
Sen gittin; hayat aldırmaz oldu hüzne.
Huzur dünyadan çekildi efendim!
Bizler yenik düştük zamana,
“Hayat ancak ahiret hayatıdır.” sözünü unuttuk,
Hüsrandayız şimdi…

Senden sonra karanlıklar içinden doğup büyüyen,
Her yanımızı çepeçevre kuşatan aydınlık bir çağrıdır payımıza düşen hasretin.
Senden sonra sonbahar olsa da yaşanan mevsim,
Sonsuzluk âleminden müjdeler veren,
Her kışın bir baharı olduğunu hatırlatan sözlerin var hâlâ.

Ve bizler…
Bizler, hüzün devirlerinin çorak topraklarında açan güller gibi,
Aydınlığını kuraklığımıza rahmet yapmak için arıyoruz
Ümitle ve sabırla toprağın tohumu beklediği gibi ilkbaharı bekliyoruz.
Efendim!
Bizi de kendi sancağının altında yaralarına merhem bulmuş ümmetinden eyle!
Ben sana sıkıca sarılayım,
Sen bırakma beni hiçliğin kötürüm kollarına!
Bırakma!
http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=17287
DİKKAT! Okuduğunuz satırlar şiir değildir. Sıradan bir insanın bütün yazma kalıplarından arınmış Peygamber’ine karşı özlemini dile getirdiği içsel düşüncelerdir!

Başlamak Mutluluktur!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 14 Yorum »
Foto: Metin ALPDAĞ

Foto: Metin ALPDAĞ

Hadi toparlan. Düşmemeye bak.
Ayet oku, şiir oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.
Endişelenme. Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!

Pavese “Dünyanın en büyük mutluluğu başlamaktır. Canlı olmak iyidir, çünkü yaşamak her zaman, her dakika yeniden başlamak demektir” der. “İnsan bu duygudan yoksunsa —hapis, hastalık, alışkanlık, budalalık yüzünden— ölsün daha iyi” diye de ekler. Epeydir günlerin kendisi yokmuş da bir gölgeyle dolaşıyor gibiyim. Soranlara bir şeyim yok iyiyim desemde, Nisan yağmurlarında ıslanmak, bir dağ başına çıkıp herkesin görebileceği büyüklükte ateş yakmak, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlamak gibi deli düşünceler kuşatıyor içimi. Kargaşanın, umutsuzluğun, çözümsüzlüğün içimizin seslerini bastırdığı zaman dilimlerinde yeniden başlamak; cümleleri yerlere düşürmeden, kirletmeden sözün erdemini yükseltmek için çaba harcamak… Gariptir, bu çabama intihar ederek yaşamına son vermiş bir şairin, yaşama uğraşıma iyi gelecek cümleler kurgulaması yardımcı oluyor! Pavese’nin ”başlamak mutluluktur” tanımlamasını her okuduğumda, daha fazla işe yaramak, kendimi ve düşüncelerimi diriltmek, harfleri yan yana dizerek cümlelerin ipini çekmek uğruna çaba harcıyorum. Özdemir Asaf’ın “Bütün renkler hızla kirleniyordu, önceliği beyaza verdiler!” dizelerini tersine çevirebilir miyim bilmiyorum ama; Nuh tufanından sonra bile defalarca sele tutulmuş insanoğlu için, kirlenmiş hayatı arındırmak hepimiz için belirgin bir gerçek olarak önümüzde durmakta…

Biliyorum, birçoğunuz da benim gibi bir ömür uğraşarak; tebessümle şekillendirdiği kumdan kalelerini, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuklar gibi çaresiz, aklı karışık ve bu günler geçecek mi? endişesini taşıyorsunuz. Her şeyin çabuk tüketildiği, beyaz olan her şeye karanın müdahale ettiği, bireysel hırslarımızın toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde hükmettiği, gelenek ve yerlilik deryasından batılılaşma yönüne rota kırarak yeninin ömrünü çok kısa tutup, sonu gelmeyen tüketme belasına bulaştığımız modern bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği, her konuda uzman olduğu bir dünyada… Edebiyatımızın, sanatımızın, bütün kültürel birikimimizin ve bu birikimi bizlere kazandıran soylu insanlarımızın küçümsendiği bir dünyada… Aşağılık psikolojisi nedeniyle, okuma ve öğrenme erdemine bile yeni rütbeler ekleme hırsı bulaştırdığımız izahı olmayan soyut bir dünyada… Zamanı tersinden yaşadığımız, kelimeleri tersinden yakaladığımız, sıradışı olmak için sıradanlaştığımız bir dünyada… En iyi arkadaşımız olduğuna inandığımız hayatla aramızı açtığımız, ruhumuzun içinde kazananı belli olmayan harpler yaptığımız, yaşamın bizleri memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çektiğimiz bir dünyada…

Peki, ne yapacağız? Teslim mi olacağız?
Böyle bir dünyada söz söylemenin, yaşamanın bir anlamı yok diyerek periferimize çekilip seyredecek miyiz?
Hayır!
Özdenören ne güzel söyler: “Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmışlardır.”
Bu yazıyı okuduğunuza göre, beraber nefes alıp verebiliyoruz. O halde kaybetmeyi umursamayarak kazanmayı becereceğiz!

Ve hep birlikte, bize meydan okuyan bütün karanlıklara
“hayır ve hoşçakal” diye haykıracağız.
Hoşçakal hüzün.
Bıkmışlık, anlamsızlık, inançsızlık, vurdumduymazlık, umursamazlık.
Hoşçakal kaybetmek, karanlık, girdap, boşluk, işe yaramazlık.
Hoşçakal unutulmak, unutmak, vefasızlık, uzaklık.
Hoşçakal gitmeler, kendinden kaçmalar, kalbine yabancılaşmalar.
Merhaba Sen+Ben=Biz ve Hayat.

Nurdal Durmuş Yazıları Türkiye’nin gençlik on5yirmi5.com’da :

http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=16775

deli sayıklamaları – bir

Denemeler & Günlükler 2 Yorum »

burada yazılanlar yazdıklarımdan ayıklayıp çöpe attığım bölümlerdir. nurdal durmuş’un yazı çöplüğünden veri kurtarma programıyla ele geçirilenlerdir. tamamen saçma bulduğum ya da sevdiğim halde yazıya yakıştıramadığım karalamalar da diyebilirim. bir nevi kamera arkası ya da çekim hataları. yazar nasıl yazamaz görün diye ekliyorum.
tamamen çöpe bakıyorsunuz farkında mısınız?

Düşmemeye bak. Az toparla kendini.
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev
Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!

I
-gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, koronikleşen
mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin
susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, aşık
olduklarımıza, aşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz
olanl…ara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye
çalışanalara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin
ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor
:

http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA

II
-ben iyiyim çok şükür. sek sek bile oynuyorum. zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum. kızma bana, küçücük bir çocuğum. görmüyor musun ceketim ne kadar da küçük?
-ellerin de çok küçük senin. kocaman bir kalbi kaldıramayacak kadar!
efekt: zoooonnkkk
-neyse… sahiden niye kırıldınız bana matmazel, hangi tavuğunuza kış dedim?

III
dikkat kapalı alan!
açık isyan, arabesk ve ıslak deniz yasaktır…

IV
-gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!

V
-nasılsın?
- bir ömür uğraşarak; yüzümdeki tebessümle şekillendirdiğim kumdan kalelerimi, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuk gibiyim!

VI
ya aklım başımda değil ya da aklımı başımdan aldın…

VII
son gün mezarlıktaydım. arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim. olacaksa eğer, biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen! bir kere olsa da selam ver bana ve rahmet oku… sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil! sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımıda! düşündüğün neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!

VIII
Ruhumu alabilir miyim ilmeğinizden, Asarsanız onu sahiden ölür!

IX
Gülüşüyoruz, gülüşüyorlar, gülüş, gül, gel!

Aklım nerdesin. Lütfen geri gel! İyi ol!
Sezen Aksu sen nerdesin? Lütfen bana lütfen söyle!
Hiç olmamış gibi davranabilmeyi
Bu yok ediciliği anlayabilmeyi
Bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum

Az daha uyumalıyım. Koyun sayamam ama besmele çekebilirim. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim. Ya da; köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve peygamber’e. Acaba oradalar mı hala? Elimden tutup, ışığa çıkarırlar mı? Seni görebilir miyim ışıkta? Yüzün nasıldır şimdi? Masum küsmelere hala inanmıyor musun? Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin bana hani, söz vermiştin! Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?

Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!

Sen susma Sezen Aksu lütfen susma…
Bana lütfen, lütfen söyle!
Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!

Sabah… güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler, güneşle bir olmuş geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Sen…

Sen neredesin sahi? Dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alarak gidecektik!

Yine o hemşire, sana benzeyen… Nöbeti bitmedi mi bunun? İyi ki bitmemiş. Başka yüzlerde seni görmek iyi geliyor. Sahi, gözlerin çok güzel sevgilim daha önce söylemiş miydim?
Son kontroller, saçma sapan testler. Oysa bir şeyim yok işte!
Kimse bilmiyor mu?
Ben, sen iyiyken iyi olabilecek kadar hasta bir adamım hepsi bu!

-Ne var, ne yok?
-ne yoksa o var, başka da bir şey yok!

delirme hakkımla ilgili bölümler devam edecek

Trafik Kazası!

Denemeler & Günlükler Yorum Yok »

sevgili nurdal durmuş 12 aralık cumartesi akşamı istanbul anadolu yakası’nda ciddi bir trafik kazası geçirmiştir. kazadan sonra hastaneye kaldırılan ve sağlık durumu iyi olan durmuş kazayı küçük yaralanmalarla atlatmış bulunup an itibarı ile evinde istirahat etmektedir.
takip eden okuyucu ve dinleyicilerine duyurulur.

bu açıklama görülen lüzum üzere arkadaşları tarafından yapılmıştır.

Ölüm, hayatı rakip görmediği halde hayat kiminle yarışıyor?

Denemeler & Günlükler 9 Yorum »
Foto: Nurra Çakmak

Foto: Nurra Çakmak

(bir)
-hilal, resimlerinden birinin altına “aklımız başımızdayken de delirebiliriz” yazmış.
-az önce bankamatikten maaş çekip “allah bereket versin” dedim!
lanet modernizm, kahrol!
sahiden cesur muyum?
- hayır!

içimden; akıl git başımdan, beni rahat bırak! diyesim geliyor.
bizi iyi insanlarız. hem de kötü olamayacak kadar.
-selçuk abiye son öykümü göndermiştim. güzel şeyler yazmış. son derken önceden öyküm yoktu zaten:)
-bizim memleketin grubunda domuz gribi tartışması devam ediyor. sevgili oğuz ve birkaç arkadaşımız her konuda olduğu gibi, bu memleket meselesinde de hassaslar.
yalnız; tayyip beyin, sağlık bakanını bu kadar ulu orta rencide etmesini hala anlayabilmiş değilim.

(iki)
iki gündür oturup bir şey yazamadım.
soranlara bir şeyim yok, iyiyim desemde; itiraf etmeliyim iyi değildim/değilim!

ahh! ilhami…
bana biraz satranç öğret!
şah çektikçe vezirine atlılarını kaleme gönder.
kahkahalarımdan hüznümü kopar.
hep yen beni, hep yenileyim sana.
iyi bir oyuncu değilsem bile
atları bana da sevdir!

gökhan’ın ahh! şiirinde bir paragraf beni iyi ediyor.
ertelenme süresini dolduran bir hayalin geri dönme ihtimali yoktur!
ayrıca haftasonu ışığın yükseldiği memleketlere iki günlük bir seyahatimiz var.
türkiye’de gezmediğim birkaç şehir vardı; sanırım bir ikisini daha bitirmiş olacağız.
muş, van, tatvan, hasankeyf şimdilik gezmeyi düşündüklerimiz.
biliyorum bütün planları yapan allah’tır. bozandır da aynı zamanda.

(üç)
peki ekran…
bunlardan millete ne?
ama kalemime laf geçiremedim.
Acaba kalem, hangi harflerle başlasa söze. Hangi kelimelere akıtsa mürekkebini. Hangi cümleleri kurgulayıp kendini anlatsa. Kendini tanımlamak için hangi harfleri yan yana dizse. Hangi cümlenin içinde bulsa özneyi. Hangi yüklemde gizlese derdini. Birbirini tamamlayan harfler, onların oluşturduğu kelimeler, kelimelerin yan yana dizilişiyle anlam bulan cümleler…

Kalem nasıl bilebilir ki, hangi cümlenin sonuna nokta konulmayacak kadar özgür olmayı! Sahi özgürlük masalları yazmaya başlayan bütün kalemlerin yolu, niçin dönüp dolaşıp yaşamını noktaların esaretinden kurtarmaya çalışan cümlelerin mürekkebine bulanır?

Bulanır da, niçin yine de en güzel kelimelerin hangi harflerin yan yana dizilişiyle meydana gelebileceği tam olarak bilinmez?

Sonun nasıl olacağını harfler bile kestiremez?

Niçin kelimeler ve sonlarına nokta konulan bütün cümleler özgürlük sancısı çekerler?
Neden hiçbir kalem, o kalemi tutan el, kaleme çekilen mürekkep hepsi bir olur da bir masalda bütün harfleri noktasız cümlelerden oluşan özgür kelimeler kurgulayamaz?
Sahi ne zaman mutlu biter bir adımlık arayışlarımız, masallarımız?
Bizimkisi, ne bir aşk hikâyesi, ne de bakmaktan utanmayacağımız siyah-beyaz çocukluk fotoğraflarımızdaki masumluğumuz. Bizimkisi, bir cambaz gibi ince bir ipin üzerinde yürüyorcasına yaşamak.
Altımızda, derinliğini tahmin edemeyeceğimiz büyüklükte kocaman uçurum var.
Üzerinde yürüdüğümüz ipin diğer ucu, hangi kapıya bağlı, yol nerede düzlüğe çıkıyor, vuslat ne zaman, kalbimizin ritmik sıkıntıları ne zaman dinecek belli değil.

Kalp titriyor, hayat irkiliyor, aşk terk ediyor…
Korku, kılcal damarlarımıza kadar titretiyor bedenimizi. Yaşamak, düşme hattında sancılı bir hayat sürse de, herkese her şeyin sıkıntısından bahseden kimse, bu tehlikeli dünya oyunundan vazgeçme niyetinde değil!
Zaman, aldırmaz tavrımızın kılcal damarlarından hızla akmaya devam ederken, insanlık nereye koştuğunun, neyin sırrını çözmesinin gerekli olduğunu kavrama telaşını yarınlarına erteliyor.
Ölüm, hayatı rakip görmediği halde hayat kiminle yarışıyor?

(dört)
Geçenlerde kahve içerken şunu söylediğimi hatırlıyorum.
Bu edebiyat bizi mahvedecek. Edebiyatı bırakıp Müslüman olmamız lazım.
Katılanlar çok… Hatta katıla katıla gülen bir arkadaşım bile oldu bu sözüme!
Velhasılı kelam sevgili dost;
Bizim, kendimiz olmak için okuduğumuz, yazdığımız, anlattığımız cümlelerimizin sayısı artmadıkça, hayatımızın içinde anlam bulmadıkça, yürüdüğümüz iplerden düşme riskimiz de günbe gün fazlalaşıyor gibi.

Nurdal Durmuş Yağmurlu bir kasım günlüğü
saat: 13:28
Hoşçakal

-geceyi yalnız başına ağrılarla ve ağlayarak geçirmek nedir?
-teoman’dan istanbul’da sonbahar şarkısını dinle!

saat:14:08

bulutlar açmadı, mavi gök orda mı?

Denemeler & Günlükler 5 Yorum »
Foto: Nurra Çakmak

Foto: Nurra Çakmak

cumartesi gecesi sevgili dostum muhammed acar’ın radyo programına konuk oldum. nedense biri beni ve biyografimi anlatınca yüzüm kızarıyor, mahcup oluyorum. tek düşündüğüm herkes için son son olacak… rütbelerimizi ölüm söküp alacak ve bizi kara toprağın kapılarından içeriye atacak.
pazar günü bütün gün yattım. güya arthurla(gökhan) kitap fuarına gidecektik. titreme ve ateş, kupkuru ve boğazımı yırtan bir öksürük…
geçmiş olsuna gelenler bile bir dr gitseydin domuz gribi falan mı? diye tereddütteler.
ben bu hastalıkları hayatım boyunca her yıl atlatmışımdır, bu tereddüt niye? altı üstü basit bir üşütme diyesim geliyor susuyorum.
ama şaka maka ben bile bir ara şüpheye düştüm:)
iğne, ilaç derken şimdi iyiyim. şükür…
duygular hariç her şey iyileşiyor sanırım.
onlar iyileşmesede iyi olmamaya alışıyor ve kabulleniyor…
her şeye!

kara pazartesi…
sokaktayım…
ah zarifoğlu nekadar güzelsin!bulutlar açmamış mavi gök orda mı?
rakamların rakımları ve haberlerin bültenleriyle uğraşanlar için zor gün pazartesidir herkes bilir.
bir sürü evrak yığılmış azaltmalıyım.
önce maillere bakayım.
twittera birisi allahcc rumuzuyla üye olmuş. profil bilgilerine de “şüphesiz biz bazı ayetleri kısa yazdık ki okurken sıkılmayasanız” diye yazmış.
her şeyin ve bütün iplerin ucunu kaçırıp denge bozmakta sanırım üstümüze yok…
allah ıslah etsin dedim hepsi bu.

sevgili dostum yasemin sosyoloji okumanın keyfini sürüyor gibi.
profilinde yeni bir tartışma başlatmış…
-tartışalım mı? – kim, neyi, neden alır?
altına bir sürü yorum yazılmış dayanamadım ben de yazdım.
“insanlar her şeyi tüketmek için alır ya da kazanır. tüketemediklerimiz ise sahip olmadıklarımız, olamadıklarımızdır. o yüzden sahip olmamak her zaman sahip olunandan daha değerlidir. insan mutsuzluğunun yegane kaynağı ise aslında olması gerektiğinden daha fazla şeye sahip olması ya da kazanmış olmasıdır. kazandıkça kaybetmek buna denir.”
(yasemin başka işin yok mu?):)

…… iyiymiş. ameliyattan sonra sadece sancılarım var diyor.
allah şifa versin.

12:34
şimdilik gitmeliyim…
…..

Sen ve yağmur
Başa dönemezsiniz.
Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
Sen yalnız senken sensin
Burada kalamazsın ve başa dönemezsin
Gitmek zorundasın.
— İsmet Özel

saat:16:51

Nurdal Durmuş Kara Pazartesi