Sevgilim, Her şey Söylenmeden Bitti!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 23 Yorum »

Ah sevgilim neden gidiyorsun?

“Seninle akşamları karşılıklı oturup hayattan söyleşebilirdik…”

(I)
14 şubat, kimine göre kapitalizmin kasalarını doldurmak için uydurduğu para bayramı, kimine göre hengâmeli hayatın birbirimizden uzaklaştırdığı boşluğu sevgi sözcükleriyle doldurmak ve sevdiğimizi mutlu etmek için günlük bahanemiz

Adı, tanımı ya da amacı her neyse ne! Aklıma takılan sorulara cevap bulmam lazım!

III. Yüzyılda yaşamış ve zamanın sevilen din adamlarından biri olan Aziz Valentine’yi ölüm yıldönümlerinde yapılan anma günü, şekil değiştirerek sevgililer gününe nasıl ve ne amaçla dönüşmüş?
Hadi dönüştü diyelim! Bu günü kutsal ilan eden insanlığın bu kadar çok sevgi katletmesinin, aşk tüketmesinin sebebi nedir? Eskiden bir gülle yetinen beklentiler, bugün pırlanta yüzüklere, reklamların yalanlarının 10 takside sattığı mutluluk yanılgılarına nasıl dönüşmüş? Aşk, neden kendi değerlerinden yoksun, hem anlam, hem de kavram olarak içi boşaltılmış yalanlarla yaşanıyor? Kendi medeniyetimizin Leyla ve Mecnun’larının hayat hikâyelerini okuyup “vayy ne aşkmış” demek yerine, modern hayatın Leyla ve Mecnun’larını neden çıkartamıyoruz? Tertemiz, adına leke bulaşmamış bir aşk hikâyemiz neden yok? Neden hala geçmişin aşk öykülerini hikâye, roman ve şiirlerimize konu ediyoruz? Neden, hangi yöne dönsek birbirinden şikâyet eden evlilikler ve son beş yılda %40’lara merdiven dayamış boşanma oranları görüyoruz? Aşk, kimsenin bir türlü tanımlayamadığı duyguysa, herkes neden âşık olduğunu söylüyor? Diyelim aşk yan yana dizdiğimiz üçbeş sevgi sözcüğüyle tanımlanacak kadar basitleşti… Bu basit duygu nasıl oluyor da bizi, kalbimizin en derinlerinde yaşadığımız ciddi hayal ve hayat kırıntılarına, intiharlara, hastalıklara ve dertlere bulaştırıyor? Nasıl oluyor da hemen tüketilen ve aslında hiç yokmuş ya da keşke olmasaymış diyebileceğimiz ürkünç bir nefrete dönüşüyor?

(II)

Aşk, ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Ne kadar saklanması gereken duygu varsa hepsini bir anda tüketen insanlık, azgın bir iştahla inanç değerlerinden yoksun, günlük hazların peşinde koşan ve bu hazları aşk sanan yanılgı bataklığında duygu katliamı yapmaya devam ediyor. Pencerelere perdeleri çekerek sokakları ıssızlaştıran insan, kendi kirlenmişliğine bakmadan aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin kuyularından kendisini çıkaracak tertemiz gerçek bir elin çaresiz beklentisine teslim oluyor. Her yitirilen, tüketilen sevginin ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni bir günün getireceği müjdelerin de olmadığını düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırmak ve alışma bataklığında bütün duygularını cinsellik deneyimleriyle tüketmeye devam ediyor. Hem de mutsuzlaştıkça, mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor. Teknolojinin imkânlarını sözcük tüketmek, duygu azaltmak adına kullanan insanlık mektubunu, çekingen ve ürkek bakışlarını, gelenek ve inanç değerlerinin öngördüğü ahlak ve kazanımlarını modern hayatın çarklarında öğütünce, doğrusu geriye arsız bir aşk kırıntısı bırakmış oluyor.

Kısaca aşk; iki perdelik bir drama, belki de “başladı ve bitti” komedisine dönüşüyor!
Aşk yitik, yitirilen benlik, acı çekense hep hayat oluyor!

Şimdilik aşk benim içinse, Anka’nın Kafdağı’na uçurduğu gizli hazine!

(III)

Sevgili insan bu kadar soru ve cevaptan sonra sizlere aşkın ne olduğuna dair ilginç bir yaşanmışlık anlatmak istiyorum.

1950’li yıllar…

Annesini 7 yaşında kaybetmiş, yokluk ve anne şefkatinden mahrum büyüyen, evlendiğinde 14 yaşında olan bilge bir kızcağız; annem.
Türkiye’nin derin savaş yaraları ve yokluk yıllarının en belirgin hissedildiği bir zaman diliminin ortasında fakirlik, kalabalık aile yapısı ve bütün imkânlardan yoksun çocukluğunu yaşamış ve gençlik yıllarının ilk dönemlerini yaşayan bir adam; babam.
Büyüklerin yanında yakalı gömleğin, saç taramanın, tıraş olmanın ayıplandığı, babaların çocuklarına yavrum, evladım, oğlum, kızım demesinin, sarılıp öpmesinin ayıp sayıldığı dönemler!
İçinde büyüyen o derin duyguyu cep telefonuyla, mektupla, sms ya da herhangi bir iletişim aracıyla asla söyleme imkânına sahip olamayan, tüketemeyen bir adamdır babam. Sırılsıklam âşıktır yetim kıza! Ama ne çare, nasıl olacak bu iş! Kime söylemeye cesaret edebilir ki?

Bugüne kadar birçok aşk mektubu yazmış, okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim ki hiçbiri babamın anneme yazdığı aşk mektubu kadar güzel değildi. Çünkü o, uykularını kaçıran bu derin duyguyu, kelimelerin büyüleyici seremonisinden daha öte bir yere taşıyıp kavuşmanın duasına bile feda edeceği 60 gün sığdırma cesareti göstererek, verdiği sözle aşkını gerçek bir eyleme dönüştürmeyi başarmış bir adamdır.
İşte bu yüzden, Anne’me olan tutkusu ve kavuşma adına verdiği içsel mücadeleler benim için dünyanın bütün aşk dizelerinden daha kutsal bir anlam taşımaktadır.
O eylemin adı, kavuşma gerçekleşirse 60 gün oruç tutmaktır.
Budur yakarışı aşkın. Allah’ım yeter ki O’na kavuşayım 60 gün oruç tutacağım!

Olan olur ve bugün evliliklerinin 58. yılını geride bırakan bu iki sevgili evlendiği günden başlayarak tam 60 gün oruç tutar.

Aşkın içinde büyüyen inanç, inancın içinde büyüyen aşk ve uğruna 60 gün oruç tutulan muhteşem bir kadın. Evlilik öncesi söylenemeyen, tüketilemeyen duyguların 58 yıldır süren ve bir ömür boyu sürecek evlilik armağanı. İşte gerçek aşk bu olsa gerek!

(IV)

Dün anneme,

-anne, babam sana pırlanta bir yüzük alsın mı? diye takılıyorum.

-ben hediyemi evlendiğimde aldım. Aldığım en güzel hediye de oydu. Başka bir şey istemem! diyor gözleri dolarak.

Bense, bu kadar aşktan bahsetmişken yazdığım son aşk mektubuyla satırlarıma son verme gereği hissediyorum;

Gelemedim, kızma ne olur! Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda, payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan.

Nurdal Durmuş
nurdaldurmus.com blogunda yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek paylaşılabilir.

Tutunanlar!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları Yorum Yok »

[I]
İnsan bazı günler “Yaşadım.” bazı günler “Öldüm.” der.
Bazı günler “Olmasaydı…” der.
Bazı günler “Çabuk bitse…” bazı günler “Hiç bitmese…” der.
İnsan bu, der işte. Dertlenir, mızmızlanır, kederlenir, büyür, yaşlanır, üzülür, kırılır, kırar, yıpranır, yaşar ve ölür!
Bazı günlerse kışın ortasında fırtınaya tutulsa “güneşli gündü” diyecek kadar huzur bulur.
Bir ayet, bir şarkı, bir aşk, bir felaket, bir ayrılık, bir yolculuk, bir fırtına, bir yağmur tanesi, bir dost insana kendini hatırlatır.
Öyle olur işte. Fırtına durulur, gün güneşli olur, insan kendine gelir.

[II]
Düşüncelerine tutun!
Kendi vicdanının yargıcı,
Kendi günahının tövbekârı ol!
Kendi acının sabredeni,
Kendi sıkıntının ilacı ol
Kendi dertlerinin dermanı ol.
Kendi yalnızlığının dostu,
Kendi cümlelerinin anlamı,
Kendi sessizliğinin sesi ol!

[III]
Kalbine tutun!
Hayatın sana bırakılan sokaklarına, karmaşık duygularını kapıların arkasına kilitleyerek çık!
Bütün yürüyüşlerin, bütün yolların sonu kalbinde bitsin.
En çok da kendine özlem duy!
Aynada gördüğün yüzün, kalbindeki senden başkası olmaması için çaba göster.
Zamanın hayat törpüleyen basamaklarından ömrünün son durağına esenlikle gitmek için -en çok kalbine- kendine tutun!

[IV]
Hayat bilmeli ki aslolan, Hira’dan hayatın merkezine inen cümlelerin oluşturduğu yankıdır.
Hayat bilmeli ki aslolan, ölümün gözlerine yaşarken bakabilmektir.
Hayat bilmeli ki aslolan, kalbinin gerçek sahibine sımsıkı tutunmaktır.

Etiketler:
Nurdal Durmuş
Nurdal Durmuş Yazıları
Nurdal Durmuş Resimleri
Onbesyirmibes

Her Şey Hiçbir Şeydir!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 1 Yorum »

fotoğraf: Nurra Çakmak

Ölümden korkuyorduk, çünkü insandık!
Jerzy Kosiński

Bir yılımın, yıllarımın muhasebesini yaptım bugün. Yüzümde topraktan çanak çömlek, söğüt ağacından düdük, ağaç kabuğundan araba yapan çocukluğumun masumluğu vardı. Şaşırdım.
Bugün, içinde bulunduğum bütün gerçekliğin oyun ya da hayâl olmasını diledim. Masumiyetimin oyunlarıyla değiş tokuş ettiğim bütün yaşam standartlarımın, yürek terazimde fiyatı biçilmiş birer emek olmasını arzuladım.

Geçmişe dönemesem de onu özlemeyecek kadar masum yaşayabilme hayâli kurdum. Gündelik yaşamımda beni fazlasıyla oyalayan, içimin dehlizlerinde boğan, bahanelerinin arkasına saklanan bütün eylemlerin masal olmasını diledim. Mutluluğun adresini maddeye soran ve daha fazla mutsuzluk yönüne giden günümüz insanı gibi ben de bütün zaman dilimlerine damıtılan zehri şerbet diye büyük bir keyifle yudumladım. Gerçeğin ben içinde bizi bulmuş, bir olmuş, birlik halinde gülümseyen koca bir tebessüm olmasını diledim. Tebessüm: Ne sıcak bir kelime; bir ömrün özeti gibi. Bütün iyi işlerden; yüzümüze masumluk damıtan, çelik-çomak oyunlarımızdan arta kalan son hatıra. Son hayat kırıntısı… Ya onu da unutursak ve hayat en ağır oyununu oynarsa…

II

Varılan şehir ölünen şehirdir!

Biliyor musunuz, bugünlerde her zamankinden daha çok korkmaya başladım ölümden. Son nefesimde yüzümde bir tebessümle veda edemezsem şu dünyaya; olmazsa yüzümde hakikatin, anlamın bir parçası… Ürkmeye başladım. Öyle ”Ölümden korkmak mı, pehh!” diye dalga geçenlerin de asıl korkaklar olduğunu görüyorum. Meselâ, son çıktığım şehirlerarası yolculukta sanki otobüse değil de ölüme giden bir zaman aracına bindiğimi düşündüm. Sanki o araç şehirlerarası bir otobüs değil, doğduğu gün ölüm için sefere çıkanları taşıyan bir zaman makinesiydi. Çocuklar büyümek için çabalıyor, gençler bir sürü plan yapıyor; askerliği, okulu, evliliği, evi, arabayı, kariyerlerini, ideallerini yanlarında taşıyorlardı. Hayâllerini… Bazılarının son durakları bizden daha önce. Lakin zaman makinesinden kendi duraklarında inerken hiçbir şeylerini yanlarına alamıyorlardı. Onlar dönemeyecekleri bir zamana giderken geride kalanlar hep bir başka durağa gitmenin, daha fazla yol almanın hırsını taşıyordu. Kimi duraklarda zenginlik görüp şımarıyor, kimilerinde fakirlik görüp hemen uzaklaşmak istiyorduk. Hırslarımız, ihtiraslarımız, günahlarımız, küçük kıyametlerimiz, iyi-kötü günlerimiz, zorluklar ve kolaylıklarımız hep yanımızda bizimle beraber olan yol arkadaşlarımızdı. Onlarla hep daha fazlaydık. Daha fazlası. Dahası… Öyle bir yolculuk ki hayat ırmağı ayaklarımızın altından akıp giderken ömür küçültüp yaş büyütüyorduk. Bir şeyi kazanmak için birçok şeyi fedâ etmemiz gereken bir yolculuk. Meselâ, çocukluk verip kirleniyor, gençliğimizi verip yaşlanıyor, kazançlarımızın birçoğu için masumiyetimizi feda ediyorduk. Sonra davetsiz bir misafirin: “Hazırlanın şu görünen köyde yol bitiyor.” Anonsuyla ürperiyor ve irkiliyorduk.

İşte son durak! Ömür dediğin ne ki? Fotoğraf çektirir gibi, su içer gibi, uyur gibi, düşünür gibi çabucak geçip bitiyor. Farkında değiliz ama kaçtığımız şehirle vardığımız şehir aynı! Hayat hep ölüme akarken biz yaklaştıkça uzaklaştığını düşünürüz. Ne güzel yanılırız! Kimse öyle düşünmesin sevgili okur! Şurada son durağa ne kaldı. Korkmayın! Varılan tüm şehirler ölünen şehirlerdir.
Nurdal durmuş Yazıları

İtiraf Etmeliyim Berbat Şarkı Söylüyorum!

Denemeler & Günlükler 21 Yorum »

saat_kac__by_simban

(I)
-iyi misin?
-bilmiyorum ama arabaya bakınca iyi olmam normal değil! mucizelere inanmam ama kurtulmuşuz! dizlerimde sıcaklık hissediyorum ve başım ağırıyor.
-dizlerin sıkışmış, kanıyor. bütün camlar gibi ön camda kırılmış, sanırım başını çarptın.

sedyedeyim. yağmurlu bir karanlık! sokakta, sırtüstü yatarken yağmurun elleri anne eli kadar şefkatli dokunuyor bedenime…
acılarım sel sularına karışmalı belki.

sokakta kesik kesik siren sesleri… mavi kırmızı aydınlanan gece karanlığı.

-lütfen kolunuzu uzatır mısınız?
-ben iyiyim!
-beyefendi adınız nedir? beni duyabiliyor musunuz? cevap verebilecek misiniz?
-nurdal durmuş. baba adı ce… anne adım Hi… tc numaram: 139…..
-çok güzel. lütfen sakin olun hepsi geçecek!
-ben iyiyim dr hanım. siz sakin olun!
-tansiyonunuz 6/3. şoktasınız ve titriyorsunuz!
- benim tansiyonum genelde düşüktür! (umut)
-en yakın hastane ümraniye eğitim araştırma, oraya götürelim.

istanbul trafiğinde en kolay ulaşım aracındayım, ambulansta. artık siren seslerine karışmalıyız. bedenimize açılmış yaraları, acıları iyi edecek bir doktor gerekiyor. biraz bahar, biraz aydınlık, güneş, ısınacağım ve huzurla uyuyacağım bir yatak ya da mezar gerekiyor. olsun artık, ne olacaksa olsun!
kimseye söyleyemiyorum ama ben hiç iyi değilim!

(II)
hayatla aramı açtım!
daha sade, daha rütbesiz, şerlerden daha uzak kendi kıyılarımda yaşamak istiyorum.
itiraf etmeliyim berbat şarkı söylüyorum.
radyo programlarımı ve sevdiğim şarkıları erteliyorum.
dilimde değil, içimde başladığı zaman mikrofonun sesini açacağım!
ıslık çalmıyorum epeydir.

yorulmayan bir gözlerim kaldı! yaralanmayan….
olan bitenleri, yazılıp çizilenleri, okuyup takip ediyorum…
itina ile tamir edilecek ne çok şeyim var farkına varmaya çalışıyorum.
gece uykularımdan sıçrıyormuşum.
annemin kucağına yatıp saçlarımı okşamasını, bana okuyup-üflemesini falan istiyorum.
yaradan adıyla başlayıp okuyor bir şeyler.
esniyor, yutkunuyor “oğlum sana nazar değmiş” deyip duruyor.

galiba hiç büyümeyeceğim!

(III)
gökhan kaza haberini internette duyurunca tanımadığım ama beni tanıyan binlerce insandan dua aldım.
iyi dilek mesajları, geçmiş olsunlar, teselli ve umut biriktirdim!
o kadar çok birikmiş şükrüm var ki…
o kadar çok birikmiş teşekkürüm.

şimdi birinizin adını yazsam ötekinin hatrı kalır.
biliyorum ne kadar şükretsem, teşekkür etsem hep eksik kalacak…
bu kadar değer veren, dua eden, yanımda olan insan var.
hergün yazan, her gün hal hatır soran türkiye ve dünya’nın değişik yerlerinden ulaşan yüzlerce insan var.
ulaşamayıp posta yollayan… endişe büyüten, sabırsızca haber bekleyen…
tanışmadığım halde benim için kaygılanan bunca insanın varlığından haberdar olmak için bile yaşamaya değer!
hepsini sayamam gerçi gönül koyduklarımda var.
hayatımdan umursamayacağım kadar uzaklaştıracaklarım!
ölümün ne kadar yakın ve bizim kontrolümüz dışında plansız gelebilen ve hemen, yanı başımızda duran gerçek olduğunu hep hatırlamamız gerekiyor.
farkında mısınız bilmiyorum ama; gururdan kalelerimizi ölüm darmadağın edecek!

(IV)
siz bu satırları okurken ben dünden daha iyi, yarından daha kötü haldeyim!
bir ömür boyu tebessümle şekillendirdiği kumdan kalelerini bir dalganın çapışına teslim eden çocuk gibiyim.
hayattan korkmuş, ölümün gözlerine yaşarken bakmış, hayret etmiş ve bütün cesaretini yitirerek ürkeklikler biriktirmiş biri…
yine de; kitaplara bulaşmak, ayetlerde ferahlamak, şarkılara ıslıkla eşlik etmek, şiir okumak ve gecenin gözlerine bakmak hala çok güzel.
duvarlara dalmak, ara sıra nedenini düşünmeden delirmek ve belki planlanmamış başka şeyler.
kurgusuz… aniden, sağanak yağmur gibi gelen… belirginleşen…

(V)
bazı şeyleri ya da çoğu şeyleri, sırlarım, kırgınlıklarım, neşem, hayal ve umutlarım saklı kalıp ortalığa dökülmeyecek artık. ağrılarım, aşklarım, yaşanmışlıklarımda…
madredeus ve kimsenin bilmediği daha nice şarkılar sadece benim için söylenecek.
jose feliciano rain şarkısını sadece benim gitarımla çalacak.
Kimsenin bilmediği bir yığın hayat kırıntılarıma daha az insan bulaştıracağım.
değerimizi düşürmeyen, düşürmeyecek gerçek dostlar!

Tam bir yıl geçti. (12.12.2009 19:35)
Ciddi bir trafik kazasından ölmeden çıkabildim diyebilseydim sana söyleyeceklerim vardı.

Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz…

Silkindin varsayalım sonbaharda ne olmuş!

Sen besteden düşmüş bir notaysan, kimse şarkı söyleyemez ki!

kısaca;
ben sadece bir trafik kazası geçirmedim.
acemi kaldığım, şaşırdığım, bilmediğim bir dünyayla da tanıştım!
taştan bir adamım artık.
ya kendimi yontup şekillendireceğim ya da yonta yonta tüketeceğim!

(VI)
gitmeli ve susmalar çoğaltıp durmalıyım.

..ah… ?
….neyse…… !
…..saat……..:)
……..geç………:(
……….oldu………. (!)
…………zihnim………… :
…………..kırlaştı………….. ;
…………….hoşçakal.
.
Nurdal Durmuş’un kalemle yara iyileştime çabalamaları!

bu klibi ölmeden önce mutlaka izleyin!

Nurdal Durmuş Blog

http://www.nurdaldurmus.com/

Siyah Önlük Çetelesi!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 12 Yorum »


Bir öğretmen tanıyorum.
Siyah yakalı önlüğümün yakasını elleriyle düzeltip yanaklarımdan öpmüş ve hayat yolculuğumun hikmetleri öğretmişti.
“Unutma temizlik, yaptığımız işe özen ve çalışma düzenimiz ileride hayatımızı şekillendirecek en önemli özelliğimizdir. Kibir yıkar, gurur düşürür, başkalarının övgüsü şımartır. İnsan olmak istiyorsan bunlara dikkat et ve bilmediğini bilmeyenlerle asla münakaşa etme!”

Bir öğretmen tanıyorum.
Bezden dikilmiş çantamın içine özenle yerleştirilmiş imkânsızlıkların bahane olmadığını öğretmişti.
“Gerçekten hak edenler olanaklarla değil, imkansızlıklarla başarılabilenlerdir. Defter, kitap ve kalem dediğin içinde biriken başarma hırsı ve okuma aşkıdır.”

Bir öğretmen tanıyorum.
Başımdan kötürüm yıklamış annem gibi üzerime titremiş yalnızlığıma sarılıp şefkat öğretmişti.
İğrenmemiş, yabancılamamış, kınamamış, ötekileştirmemişti.
“Biz sizin sadece öğretmeniniz değil; önce anne babanız, arkadaşınız sonra öğretmeniniz.”

Bir öğretmen tanıyorum.
Tartışmaların, tanışmaların, konuşmaların, sahnelerin, edebiyatın, sanatın, İstiklal Marşı’nı gür sesle okumanın insana nasıl bir özgüven verdiğini öğretmişti.
“Önemli olan, başkalarının sizin için ne düşündükleri değil, sizin kendi hakkınızda ne düşündüğünüzdür.”

Bir öğretmen tanıyorum.
En güzel resmin kendi içimiz olduğunu öğretmişti.
Yaptıkları sadece resim değil koca bir hayat bahçesiydi. “En güzel resim kendi kalbinizin bahçesinde büyüttüğünüz sevgi tomurcuklarıdır. Ne yapın edin onları soldurmayın.”

Bir öğretmen tanıyorum.
İki kere ikinin her zaman dört etmediğini öğretmişti.
“Çarpmaların, bölmelerin çıkarmaların toplamı hayat eder. Çünkü matematik sadece iki kere ikinin dört ettiğini değil aynı zamanda etmediğini de öğretir!”

Bir öğretmen tanıyorum.
Aşkın kırık kollarından düşmemeyi öğretmişti.
Âşıktım deli divane, ergenlik çırpınışlarında boğulurken tutmuştu elimden.
“Evet, en büyük yanılgın aşk olmayacak belki ama en büyük yenilgin aşk olmasın diye dikkat et!”

Hayatımda emeği, sevgisi, şefkati, bilgisi, öğretisi olan tüm öğretmenlerime minnetle…

Özellikle: Şemsettin Demiral, Nüfer Altun, Fikret & Selma Kunduracı, Çiğdem & Selami Sun, Mehtap & Ersin Medin, Talip Atmaca, Mehmet Türk, Hasan Taflan ve Alpaslan Turan’a saygıyla…

Öğrenciniz Nurdal Durmuş

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts


Etiketler:
öğretmenler günü ile ilgili şiir ile ilgili aramalar
öğretmenler günü ile ilgili kısa şiirler
öğretmenler günü ile ilgili yazı
öğretmenler günü şiirleri
öğretmenler ile ilgili şiir
öğretmenler günü ile ilgili kompozisyon
24 kasim öğretmenler günü şiirleri
öğretmenler günü ile ilgili sözler
şiirler

Bir Adam Son Bahar!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 7 Yorum »

Bir Adam Son Bahar!

Yazıyı Sesli Dinlemek İçin tıklayın:

İşte böyledir hazan
Güzeldir ama nazlıdır
Çirkindir ama sevimlidir
Solgundur ama sadedir
Üşütür ama sıcaktır

Sonbahar bir şiirle karşılar, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır.
Onu tanımadığınız adreslerde ararken yanı başınızda bulur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.
Artık çoksesliliğin ritmik sıkıntılarını, mevsimini yitirmiş güneşin omuzlarına yükleyip ufuklardan uğurlarken, telâşlı bulutlarla birlikte yalnızlık şarkıları söyleme vakti gelmiştir. Çünkü Sonbahar, ayak izlerinizi belli etmeden sessizce yürüdüğünüz mevsimin adıdır. Hangi kapıyı çalsanız hüzün kapı aralığından yalnızlığı ellerinize tutuşturup yanınıza yoldaş edecektir.

Gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.

Hepimiz, kanatları kırılmış titrek bir hayatın çaresiz çocukları gibiyiz. Bir bağbozumunda daha özlemlerimizin arkasına saklanıp kendi yalnızlığımızın kıyılarında soluklandığımız hüzünlü mevsimlerin eşiğindeyiz. Sakın, sıcaklığını yaza teslim eden güneşin size sahte gülücükler dağıtan cilveli duruşuna aldanmayın! Bundan böyle, bitmek bilmez açmazlarınızı düşünürken aralık duran pencerenizden teninize değen soğuk rüzgârlarla irkileceksiniz. Ve hazan, yüzünüze kapanan her pencereyle biraz daha kuşatacak sizi. Kararsız ruh halinizin boşlukta bıraktığı anlamsız izler, bakışlarınızla birlikte balkon demirlerinin aralıklarından sıyrılıp sararmış yapraklarla sokaklara saçılacak. Bekleyen de beklenen de; gelen de getiren de; giden de götüren de yaşamınızın kuytu köşelerinde yankılanan cılız, zarif bir ses gibi her köşe başında karşınıza çıkan sonbahar olacak. Serseri kaldırımlarda hayatlarının gölgesine basmadan yürüyen telâşlı insanlar, heyecanlı bulutların beklenmeyen gürültülerinden ürküp yağmurundan kaçarken kalplerini bile yormadan düşüncelerinizi çiğneyecekler.

Cümlelerinizin canı yanacak. Sakın, olan biten her şey için güz geçimlerini, bağbozumlarını ve kaybettiğiniz masum geçmişinizi suçlamayın! Sonbaharın bunca telâşı, çekip gidenlerin ardından konuşacak sözü olmayanların elinde hayatlarımızın adresi belirsiz mektuplar gibi ortalarda kalmaması içindir. Yine de düşüncelerinizle âşık olduğunuzu, düşüncelerinizle ağladığınızı, düşüncelerinizle huzur bulduğunuzu, düşüncelerinizle yıkıldığınızı ve yalnızlaştığınızı Eylül’den başka kimseler bilmeyecek. Hayatınız, kendine küsse kimse size yeni bir hayat hediye etmeyecek.

2. GÜN
Kıyıda köşede kalan siyah beyaz fotoğraflarımıza bakıp geçmiş hayatlarımızı özlemek en çok bu mevsimde yakışacak bizlere. Ve hepimiz, önümüzde duran fotoğraf karesine bakıp dönemeyeceği diyarlara göç edenlerin bugün aramızda olmayışını, karşı parktaki ağaçlardan toprağa savrulan kuru yapraklarla anımsayacağız. Belki de bu gidenleri son görüşümüz. Ve gidecek olan kendimize son bakışımız. Bir sonraki sonbahara bizsiz kavuşacak dostlarımızla baktığımız son fotoğraf karesi. Kim bilir, belki de bu son hazanımız!

3.GÜN
Biliyorum: “Yaşamak büyüdüğünden beri, hayatı hep küçük gördü.”
Ama yine de “Bizi şehrin kaoslarında bar başımıza bırakıp duygularımıza palyaço elbiseler giydiren mevsim sonbahar değil.” Yeter ki biz, mevsimin karşı kıyısından bize doğru koşan hüznümüze yabancılaşıp kendi yalnızlığımızı taşlamayalım. Eğer Nisan’a ve kırkikindi yağmurlarına yeni bir hayat için eskilerini boşluklara cömertçe savuran güz kadar âşıksanız, yüzü baharlara dönük kardelenleriniz elbette ki açacaktır. Eğer kendiniz olmak ve kendiniz kalmak için bütün değerlerini ayaklarınızın altına seren sonbahara sırtınızı dönerseniz; yüzü ateşe dönük bir zakkum, rüyalarında kâbuslar gören bir avare olup “seviyor sevmiyor” diyerek yapraklarınızı bir bir kopartan adamların ellerinde parçalara ayrılırsınız. “Seviyor!” diyenlerin parmaklarında aşktan geriye kalan yangın yeri gibi külleşirsiniz. “Sevmiyor” diyenlerin parmaklarında, hayal kırıklıklarının tükettiği gözyaşlarıyla kuraklaşırsınız. Ne sokaklarda izinize rastlanacak bir adımınız ne de hayata değer düşülmüş bir adınız kalır.

4. GÜN
Gelen hazandır, hüzündür; yalnızlaştırır.
Oy yüreğim! Zor mevsimlerde yaşamak zordur deyip de sakın korkma! Her şey, Kaf Dağı’nda ölen Anka’nın kanatlarında -hiçbir zaman ulaşamayacağımız yerlerde- yok olmadı. Bil ki gelen hazansa, ya getirdiği vardır ya da gelmesi bile yalnızlığına yetmiştir. Sakın üzülme! Yeter ki sen, kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatlarını kaçırma!

5. GÜN
Ömrünüzde batan güneşe doğru dar sokaklardan yürüyerek içine girebildiğiniz bir gün aralığı varsa ve adı sonbaharsa bilin ki nerede biteceği belirsiz bu hayat yolculuğunda “Yaşadım.” diyebileceğiniz bir gününüz vardır.

6. GÜN
“Sonbahar sevimlidir.” Sizlere yazdan sıyrılan lodosların telâşlı bulutlarda yağmur aramalarını izletir.

“Sonbahar hüzünlüdür.” İki elinizi paltolarınızın yan ceplerine soktuğunuzdan beri, ayaklarınızın altına serdiği sararmış yapraklarla bir başınıza yaptığınız düşünceli yürüyüşlerinize eşlik eder.

“Sonbahar son bakıştır.” Güneşin solan yüzünü izletirken içinize hiç olmadığı kadar veda sözcükleri doldurur.

“Sonbahar belli ki bir hatırlatıştır.” Yere düşen her yaprak, kuruyan her ağaç aslında hep kaçtığınız, ama kaçtıkça yaklaştığınız “o” son günün en büyük tanığı ve en büyük habercisidir.

İşte böyledir hazan
Güzeldir ama nazlıdır
Çirkindir ama cilvelidir
Solgundur ama sadedir.
Üşütür ama sıcaktır

Sonbahar bir şiirle karşılanır, bir hüzünle konuk edilir, bir masalla uğurlanır.

Onu tanımadığınız adreslerde ararken susuzluğunuzda bulur, vahalarda yüreğine dokunur, son nefesinize yetiştirdiği kuru bir yaprakla kaybedersiniz.

Sonbahar masumdur
Sonbahar sevimlidir
Sonbahar hüzünlüdür
Sonbahar son bakıştır
Sonbahar belli ki bir hatırlatıştır

Yazıyı Sesli Dinlemek İçin:

Etiket:
Nurdal Durmuş Resimleri
Nurdal Durmuş Yazıları
Yazı kaynağı ve diğer makaleler için:
Bir Adam Son Bahar!

Adımlar, Ayrılık, Son Perde…

Denemeler & Günlükler 6 Yorum »

(I) Sabah…

Güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler güneşle birlikte geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Bu benim adımlarını zamanın kalbinde koşturanları ilk seyredişim. İlk duyuşum, emeklerini fabrikalarda, konfeksiyon atölyelerinde kendi elleriyle öğüten adamların çaresiz feryatlarını. İlk tanıyışım, akşama kadar biriktirilen umutları, sabaha kadar yutup, yaşama her gün yeni kaygılar düşüren dünyanın dönüşünü.

(II) Akşam…

Güneşin uyuduğu vakitler. Güneş camlara çekilen perdelerle yavaşça süzülüyor hayattan. Az sonra gecenin koynuna yaslanacak şehir… Kent içindekilerle birlikte kör bir bıçağa sırtını dayayıp, sabahlara kadar sahte kahkahalarla somurtacak!

(III) Hüzün…

İçinizi vakitsiz bir hüzün kaplar aniden. Ne olduğunu anlayamaz, bütün gürültülerden kaçıp yalnızlaşmak istersiniz. Kaçtıkça çoğalır sesler, yalnızlaştıkça büyür hüznünüz. Sebebini bilemediğiniz sımsıcak yaşlar damlar kalbinize aniden. Ne çalacak bir kapı, ne yaslanacak bir huzur… Sessizce sıkıntılarınızın içine saklanır, kör karanlıklarda aydınlık ararsınız. Gün aralıklarından uykuya, gece aralıklarından yıldızlara koşarsınız. Zaman girdaplarında avare dolaşan vakitsiz bir ayrılığın, gözlerini size kırptığını görürsünüz. Ne geriye dönüp geçmişinize kavuşabilir, ne geçmişi terk edip geleceğe gidebilirsiniz. Sessizce ağlar, saklanacak bugün ararsınız. Bulamaz, kahrolursunuz.

(IV) Ayrılık…

Hüzünlü… Ağlamaklı… Çaresiz… Her şeye meydan okuyan kendimin alışamadığı, ağladığı ilk ayrılıktı. Biliyorum bu son gidişin. Birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun yolun. Dokunsam tutacak kadar yakın, ama hiç dokunamayacağım kadar uzak. Sahi, sen hangi aynadan yansıyan gerçeksin? Hangi gecenin yıldızı, hangi yolun yoldaşısın? Sahi, arkasına bakmadan bırakıp giden sen misin?

(V) Belirsizlik…

Bilmem! Ne gösterir zaman? İnsanlar, ayrılığa da alışmalı. Kader! Üzülme, bazen ayrılıklardır insanları birbirine kavuşturan. Biliyorum, bu son gidişin. Artık dönmeyeceksin. Arkandan su dökmek bile işe yaramayacak. Gözlerinin içinden bana doğru akan görüntü karelerinin içerisinde yer alamayacağım artık. Nazlı bir kalp olup küsemeyeceğim sana. Ürkek bir kelebek gibi konamayacağım yüreciğine. Ayrılmak alışmaktan da zormuş!

(VI) Son Perde…

İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldım. Rabbim! Ben artık seslerin ortasında sessizliği arayanlardanım. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum. Yalvarıyorum, “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”

Nurdal Durmuş

Unutulmaması Gerekenler Hatırlatılmaz!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 4 Yorum »

Burada
Kalelerine bayrak diktiğimiz bütün surlarda,
Yollarına güller döktüğümüz bütün şehirlerde,
Evlerde, sokaklarda, kentlerde,
Hayatın ortasında, ölümün kıyısında.

Burada
Bir iftar sofrasının tebessüme dönüştüğü bütün yüzlerde,
Kalplerimizi arındıran bütün eylemlerde,
Zamanın, maddenin ötesinde,
Başlangıçlara boyun eğen bütün bitişlerde…

Burada
Hiçlik halinde birden,
Aşkın hasadında,
Ömrümüzün hazanında,
Bir rahmetin esenliğinde,
bir ağustos sıcağında,
Karanlığın ortasında, sessizliğin sessinde…

Burada
Masum cümleler yazdığımız tüm sayfalarda,
Hâlin en onulmaz duruşunda,
Kırılmışlıkların tamirinde,
Ezilmiş benliğin cefasında,
Kimseye kalmayan dünyanın sefasında…

Burada
Yürüyüşlerimizin en keskin dönüşünde,
Başkalaştığımız yerde,
Serbestliğin esaretinde, esaretin özgürlüğünde,
Sabrın sınırında, sabırsızlığın kaybında,
Kalbimizin ürkek ritimlerinde…

Burada
Yüzümüze rahmet çalınan günlerde,
Secdelerde hiçleşirken
Bir duanın zirvesinde en uzaklara seslenirken,
Tanımadıklarımızı da hatırlarken…
Hayata Yasinler, Fatihalar ve Tekbirlerle karışırken
Sorulara cevap ararken
Sorulanlara cevap vermeyip susarken…
Elimizden ve dilimizden de emin olunurken
Unutamadıklarımızla, hatırlayamadıklarımızla

Orada: Kaybolmuşluk
Orada: Umarsızlık
Orada: Vefasızlık

Burada: Bulmak
Burada: Ummak
Burada: Vefa
İftar sofralarını kalbimize kurana, oruçla bizi şereflendirene hamdolsun!
Nurdal Durmuş

Bencillik İşte Kendime Mektup Yazdım [1]

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 4 Yorum »

[*] Her şey eninde sonunda sessizdir

1.
Sevgili ben, sokağın en başından başlayıp en sonuna kadar adımladığın her yerdeki her şeyi çöpe attın. Hayatı çöpe attın, anlamı çöpe attın, zamanı çöpe attın, günleri çöpe attın, yolu, yolculuğu ve yol arkadaşlarını çöpe attın. Tam da sıra kendine gelmişken çöpün dolduğunu gördün, şaşırdın. “Onu dolduracak kadar çok şey atmamıştım ki” dedin. Merakla eğilip içine baktın. Senden önce, seni çöpe atanlarla oradaydın. Hayretle kaldırdın başını. Önünde uzayan bütün yollara, arkanda kalan tüm sokaklara ve hayata şaşkınlıkla göz gezdirdin, kimseyi bulamadın! Kimsecikler yoktu sokağında. Kalabalıklar yoktu. Dostların, arkadaşların yoktu. Aslında yol da yoktu, yolculukta… Kimsenin yürüdüğü sokaklarda sen de yoktun. Oysa sen dostluğu, narin bir çiçek gibi öpüp, koklayıp, hiç durmaksızın sabırla büyütmeliydin.

[*] bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı sessizdir

2.
Sevgili ben, iç dünyanda taşıdığın derin, kalıcı ve kadim dostlukları hatırlayamayacak kadar vefasız, seni zirveye taşıyanlara sırtını dönen, baktığı her yerde yalnızlığını gören, ama çok kısa bir süre içerisinde unutulup zirveden ömrün derin çukurlarına yuvarlanan ahmaklardan değilsin. Olmamalısın da. Sen, öldükten sonra, geride kendi varlığına özlem duyarak, “Keşke biraz daha zamanım olsaydı her şey çok daha güzel olurdu” deyip acı çekenlerden de olmamalısın. Her gün biraz daha eksilen hayatının son noktasında, ölümün güzel yüzünü görmek ve arkanda kalıcı izler bırakmak için zamanı sonuna kadar bilinçli bir çabayla harcamalısın. Bazen bunu beceriyorsun da ve sanırım bıraktığın kalıcı izler de var. Ama bu, seni şımartmasın. Çünkü bu erdemi, kendi iç dünyanda iz bırakan, tanıdığın ya da tanımadığın güzel insanlara borçlusun. Ki o dostlar, ellerini ellerine uzatıp, seni fırtınaların önünde, nereye gittiğini bilmeden savrulan çerçöp olmaktan kurtaran dostlarındır. Bugün adlarını anımsamadığın geçmiş zaman aralıklarından içine bir insanlık damıtan gerçek insanlar! Peki, Şükrediyor musun? Şükrü ihmal etme; çünkü veren, elbette ki almayı da bilendir.

[*] dalda
yalnız ve dağılmış bir elma
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu
gelen akşama
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış
bu kahır sessizdir

3.
Sevgili ben, biliyorum sen de herkes gibi nasihatten hoşlanmaz, insanların nasihat yerine senin düşündüklerini sana tekrarlamasını istersin. Belki söyleyeceklerimden çokta hoşlanmayacaksın ama gel, seninle zaman ırmağının başına oturup, onun beyhude akmasını seyreden hayat avcılarından ve kendi elleriyle inşa ettikleri gam, keder, acı ve sıkıntıdan oluşan kuleler nedeniyle kaderi suçlayan kendini bilmezlerden bahsedelim. Kalbindeki aşkı ince ince kanatıp, onu sorumsuzca tüketen ‘Leyla ve Mecnun’lardan, telefon defterindeki dostlarını rehbere sığmadığı için bir bir azaltan kıymetsizlerden, kırmızı güllere koşarken, ezdikleri kır çiçeklerinin farkında olamayan aptal romantiklerden bahsedelim. “Erkekler ağlamaz” sloganının yalnızlaştırdığı cesur kabadayılardan, özlemeyen duygusuzlardan, hatırlamayan vefasızlardan, gülmeyen, güldürmeyen soğuk yüzlü sahte yüzlerden bahsedelim. Zaman zaman aklı karışmayanlardan, her şeyi tümüyle tozpembe, ya da hayatı bütünüyle siyah görenlerden, “ya sev, ya terk et” saçmalıklarından, terk etmek yerine, sevebileceği hale getirmeyi düşünmeyenlerden, “bana ne” deyip geçiştirenlerden, neme lazımcılardan bahsedelim. “Ölürsem kabrime gelme istemem” diyen arabeskçilerden, “Ferdiciyim, Müslümcüyüm, Orhancıyım” deyip, iki şarkının kalbine damıttığı zehri yudumlayarak, ölümün soğuk yüzünü seçen akılsız hayat sahiplerinden, kendisine emanet verilen vücudu sorumsuzca yaralayan psikopat jilet manyaklarından bahsedelim. Sence dünya, bütün bu saçmalıklardan acı bir intikam almıyor mu? Sence, bunca tüketilmişliğin sorumlusu aynı caddelerde yürüdüğümüz, sokakların, caddelerin, evlerin, dünyanın hatta aklın ve ruhun bile taşımaktan yorulduğu bilinçsiz aptal sürüleri değil mi?
Söylesene, hayat mı suçlu, onu yaşayanlar mı? Yol mu suçlu, yolcular mı? Zaman mı suçlu onu tükenmez kaynak bilenler mi? Söylesene sence hayat mı çekilmez, yoksa onu çekilmez yapanlar mı?

[*] içinin çıngarlarından yonttuğun
asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda
Umudun sessizdir

4.
Sevgili ben, hiç düşündün mü? Sahi, ne kaldı her şeyden geriye? Sen, ben, bir de hiçbir şey mi? Yoksa ben, sen ve her şey mi? Garip değil mi, kırık dökük yaşamaya başladığın günlerinin içi artık güzelliklerle dolmuyor. Geçmişini hatırlamak bile yoruyor seni. Ne oldu? Belki de eski masumluğun kalmadı! Bahçene diktiğin güller açmıyor. Irmakların kurudu! Baharının renkli yüzü soldu! Gülümsemelerin bile sahte. Yoksa sen de, dünya gerçeklerine olduğu gibi değil de, olmasını istediğin şekilde mi bakıyorsun? Bildiklerinin az, bilmediklerinin çok fazla olmasına rağmen yine de onları konduracak bir gün aralığı bulamamanın verdiği sancı ve sıkıntı mı seni kahrediyor?
Aldırma, senin hayatın, zaman ırmağı akarken ya da ırmağın önünde bentler varken, bulunduğun her durumda, o çok sıkıldığın, nefret ettiğin bazen edepsizleşip arsız sözler sarf ettiğin, öylesine yaşanan hayatlardan ve öylesine yaşayan insanlardan bir an önce kendini kurtarmandır! Ki onlar öylesine yaşarlar hayatı, öylesine yazıp çizerler kelimeleri, öylesine yürürler yolları… Öylesine, anlamının ne olduğunu bilmeden okurlar harfleri. Ki onlar öylesine tüketirler aşkları, öylesine söylerler sözleri, öylesine yaparlar işleri, öylesine geçiştirirler selâmlaşmaları.
Ki onların öylesine sahtedir ki tebessümleri, öylesine geçer mevsimleri, öylesine biter ömürleri, öylesine akar zamanları öylesine yaşar ve öylesine ölürler. Ki onların öylesine ağırdır hesabı…
—Sustun. Hayrola ne düşünüyorsun?
—Öylesine yasamaya o kadar alıştı(rıldı)m ki öylesine ölmekten çok korkuyorum.
—Sen de mi?

[** ]umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden
şurda güneşe ne kaldı

5.
Sevgili ben, artık kalbine dönmek ve düşüncelerinin huzurunu kaçırmadan, yeryüzü uykudayken ve herkesin rüyalarına kâbuslar hükmetmişken önce kendini, sonrada herkesi uyandırıp ayrı yürünülen bütün sokakları, birbirine çıkmayan bütün caddeleri, küstürdüğün mevsimleri, aynı tarlada birbirinden habersiz farklı yerlere savrulan başakları ve el değmemiş, keşfedilmemiş dostlukları bulup birbirine kenetleyerek, kaybetmeden kazanma yarışında olmalısın.
Çünkü sen yoksan, kimse yoktur.
‘Ben’ bile.

Nurdal Durmuş

Paragraf başlangıç dizeleri:

[*] İlhami Çiçek / Sessiz
[**] İlhami Çiçek: Satranç Dersleri -İkinci Bölüm (Canlar)

İsrail’e Bir Taş, Gazze’ye Bir Dua Gönder!

Denemeler & Günlükler 9 Yorum »

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Maskeli baloların gösterişli hayat sahnesinde kalbinden kanlar damlayan insanların ellerinden tut!
Allah’ım ellerimden tut!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Gözyaşlarını sev!
Tamda unutmuşken merhameti,
Hatırlamıyorken Peygamberlerin bildirgelerini,
Gözyaşlarını sev!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Her gece sabırsızlıkla uyuyup görmek istediğin barış dolu bir dünyanın hayallerini kur!

Düşün!
Filistin’in, gülen çocukların ve sevginin sancılarını…
Hayallerini,
Hayatı,
Bir yılan gibi koynuna sokulan gecelerin koyu karanlığını ve geceyi orta yerinden bölen ölümü…
Kaçmak gibi, kaçsan da kurtulamamak gibi, istemesen de ölmek gibi…
Damarlarından zamanı pompalayan kalbinin göğsünden fırlayıp, Gazze’li bir çocukla yere düşmesi gibi. Gözyaşlarını kanlı avuçlarında biriktirmek gibi…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Günbegün yeni çaresizlikler doğuran hayatın kollarından kurtul!
Çaresizliğinden,
Vurdumduymazlığından…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Masum çocuklara,
Şefkatli analara,
Çaresiz babalara,
Gözyaşlarına,
Kalbine… Kalbime… Sessizliğimize…Parçalanmışlığımıza…

Nurdal Durmuş