Bugün Cumhuriyet Bayramı!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 15 Yorum »


‘Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.’ diyor Ataol Behramoğlu.
Hem benim de var ne olmuş yani!

-Mesela dil devrimi
-Mesela katı laiklik anlayışı
-Mesela faşizan bir milliyetçilik anlayışı
-Mesela inançsız bir halkçılık anlayışı
-Mesela kendi ideolojisini dayatmak için her düşünceyi susturan, törpüleyen despot bir devletçilik anlayışı
-Mesela neredeyse 100. yılına girecek bir rejimin hala halkıyla ve bu toplumun değerleriyle barışamaması
-Mesela kamusal alanlar
-Mesela ikna odaları, başörtüsü sorunu, inançlı insanların “öcü” gibi görülmesi hadisesi
-Mesela hala cumhuriyetin gerçek sahiplerinin sadece “laiklik” ilkesini benimseyenler olduğu algısı
-Mesela kafası 21. yüzyılı hatta 22. 23. 24. 25 ve ilerisi yüzyılları düşünemeyen ve hala 1920′lerde kalmış geçmiş tekrarcıları.

Evet. Sıraladığım bütün bu düşüncelerimin içini dolduracaktım ama ne dediğimi anlamayan biri beni direkt “irticacı” ilan edip cumhuriyet kutlamalarında aleyhime pankart açar diye korkuyorum (!)

Sonra beni çağdışı, örümcek kafalı, cumhuriyet düşmanı falan sanıp hakkımda dava açan savcılar, siteyi siber saldırılarıyla çökertecek kafası aydınlık cumhuriyet muhafızlarından da ürkmüyor değilim.

Kısaca; her fırsatta yaşam tarzlarına müdahale korkuları yaşayan cumhuriyet çocuklarına söyleyeceğim şudur ki: Bakın “bir cumhuriyet çocuğu olarak” benimde korkularım var. Lütfen cumhuriyetimize sahip çıkın beni korkutmasın!
Çünkü Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil.

II.
Bugün cumhuriyet bayramı!
Az daha uyumalıyım.
Koyun sayamam ama besmele çekebilirim.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim.
Ya da köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve Peygamber’e.
Acaba oradalar mı hâlâ?
Elimden tutup ışığa çıkarırlar mı?
Seni görebilir miyim ışıkta?
Yüzün nasıldır şimdi?
Masum küsmelere hâlâ inanmıyor musun?
Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin, bana hani söz vermiştin!
Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!
Sen susma!

Sezen Aksu lütfen susma!
Bana lütfen, lütfeni söyle:

“Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!”

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook :
twitter :
google + :

Bir Bayram Düşlemesi…

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 6 Yorum »
foto: nurra çakmak

foto: nurra çakmak

Küçücük bir hediyeyle bakışları bayram olan çocukların, tebessümleriyle karşılıyoruz bayramı.

Buz tutmuş kalplerimizi onların oyun halkalarının içinde eritiyoruz. Kapı kapı dolaşıp “Bayramınız mübayek olsun bey amca, hanım abla!” diyen çocukluğumuzun özlemiyle bayramlaşıyoruz.

Hasta yataklarında şifa bekleyenlerin, mezarlarında Fatiha bekleyenlerin çaresizliğiyle karşılıyoruz bayramı.

“Ölmeden önce nefislerimizi öldürüp hayatla diriliyor, her halimize şükredip ölümle bayramlaşıyoruz.”

Hapishanede yıllarından ay, aylarından hafta, haftalarından gün, günlerinden saniye eksiltmeye çalışan mahkûmların “Mavidir özgürlüğün rengi çünkü hapishaneden sadece gökyüzü gözükür.” tadındaki hasretleriyle karşılıyoruz bayramı.

“Mavi olma ferahlığında çaresizliği kavrıyor, sınırsız nefes alıp verebilmenin kıymetiyle bayramlaşıyoruz.”

Asker ocağında yârinden mektup, gurbet ellerde baba ocağından haber bekleyenlerin özlemleriyle karşılıyoruz bayramı.

“Unutmayı, unutulmuşluğumuzun içinde unutuyor; unuttuklarımızla bayramlaşıyoruz.”

Darülacezenin, çocuk yuvalarının ya da kaderlerinin koridorlarında terk edilmişlerin, yolunu gözlediklerinden haber almaları kadar heyecanla karşılıyoruz bayramı.

Kırık dökük duygularımızın hıçkırığında, cam kenarlarına başımızı yaslayıp “gelenler ya da geleceklerin veya hiç gelmeyeceklerin” terk edişleriyle bayramlaşıyoruz.

Sofralarında açlık kırıntılarından başka bir şey bulunmayan Somali’de, Darfur’da, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında kaderlerine terk edilmiş çocukların kapılarına bıraktığımız bir lokmacık insanlığımızla karşılıyoruz bayramı.

“İnsanlığımızın açlığını doyurarak yaklaşma ve yakınlaşmayla bayramlaşıyoruz.”

Şefkatli elleri hayatımızın karnını okşayan, içten duaları yolumuza ışık olan vefalı anne-babalarımızın gözledikleri yolumuz kadar özlemle karşılıyoruz bayramı.

“Vefa güneşlerinin sıcaklığında vefasızlıklarımızı eritip hayatımızla bayramlaşıyoruz.”

Beton duvarlı evlerimizin salonlarından, bayramın misk kokulu, coşkulu caddelerine koşturarak karşılıyoruz bayramı.

Unuttuklarımızı, vefasızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, kötülüklerimizi, karamsarlığımızı, terk edişlerimizi, şükürsüzlüğümüzü, kaçışlarımızı, esaretimizi hiçleştirip kendimizle bayramlaşıyoruz.

Tekbirlerimizi, “Tek Bir” olana O’na sunuyoruz.
Nurdal Durmuş Yazıları

Oruçsuzlara Mektup!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 7 Yorum »

Sevgili oruçsuz kardeş!

Cümlelerine bir zamanlar diye başlamayı seven bir yazar değilim. Eskiden her şey daha güzeldi, diyerek de. Biliyorum eskiden her şeyin güzel olması bizim güzel olmamızla ilgili bir durumdu. Tabi şimdi devir değişti. İnsanların yaşlılara, hamile ve gazilere otobüste yer verdiği, kimsenin bir büyüğünün karşısında bacak bacak üstüne atarak oturamadığı, sokak, yaşam ve komşuluk ilişkilerinin son derece insani bir model teşkil ettiğini durduk yere hatırlatmaya o sıkıcı günlere geri dönmeye gerekte yok. Bilirsin eskiden mektuplara büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper; hayır dualarınızı beklerim, diye başlanırdı. Keşke ben de sana öyle bir mektup yazabilseydim. Bilmiyorum belki mektubumu bir maniyle bitirir, elimin resmini çizer gönderirdim. Belki bir kalp çizer ok işaretleriyle adımızın baş harflerini yazardım. Doğrusu o mektupları özlemiyor değilim. “Olgun insan, güzel sözler söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyendir.” diyen Konfüçyüs’e bakarsan cesur bir adam olduğum söylenemez. Geçmişimi çok özlesem de bugünümü o kadar güzelleştirecek bir eylem adamlığı cesaretini bir türlü kuşanamıyorum.

Lakin ben senin bu günlerdeki cesaretin hayranım. Şimdi belki bu modern aklınla, dünyaya meydan okuyan cesaretinle söylediklerimden pek bir şey anlamayacak beni geri kafalı, budala biri olarak tanımlayacaksın. Lakin sevgili oruçsuz kardeşim, o otobüs durağındaki halini görünce ne yalan söyleyeyim budalalığım tavan yaptı. Bilmiyorum sizin semte, haneye, sokağa, minareye, televizyonlarınıza, gazete ve radyolarınıza, içinize ve dışınıza ramazan gelmedi mi ya da geldi de misafirperver olmadığınız için kabul mü etmediniz ama bizim semtimizde ve içimizde narin bir sevgili gibi sarmalayan ramazan diye biri var. Bu yüzden sana çok yabancı gelse de oruç kapıdan, kalpten ve hayattan içeri alınmayınca insan tarifsiz bir yalnızlık duygusunun hücumuna uğrar.

Tamam, sen üzerinde giydiğin siyah beyaz elbiseyle, eline doladığın tesbih, parmağındaki ucube iri yarı bir yüzükle dünyaya meydan okuma yolunu seçmişsin. Acayip cesursun. Birisi mübarek ramazanda ne yapıyor diye yan baksa, ‘ne bakıyorsun’ diye laf sokuşturuyorsun, birisi ‘beyefendi oruçluyuz biraz saygılı olamaz mısınız’ dese, ‘sana ne’ diye ağzının payını veriyorsun. Yüzlerce oruçlunun ortasında dünyaya meydan okuyan cahil cesaretinle pervasız bir tutum takınıp dayak yiyince de mahalle baskısı palavralarıyla üç beş yandaş gazetede haber konusu oluyorsun. “Kimse bana karışamaz uleyn!” havalarındasın. Bir mafya filminden sokağa fırlamış dublör gibisin ama yine eskiler “Cahile söz anlatmak, köre renk tarifi gibidir.” dese de ben bu satırları yazıp oruçsuzluğuna değil, saygısızlığına iki kelam etmeden geçemedim.

Sevgili oruçsuz kardeş; belki farkında değilsin ama burası halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan dini, milli ve toplumsal değerlerine sahip çıkan, taşıdıkları inancı tam olarak yaşayamasalar da hürmet, saygı, ahlak ve edep sınırları içerisinde çok değer veren insanların yaşadığı bir ülkedir. Dünyanın dört kıtasında yüzyıllarca hüküm sürmüş himayesinde barındığı milyonlarca gayrimüslimin haklarını gözetmiş ve bu nedenle saygı görmüş bir neslin torunu olduğunun farkında mısın? Evet, şimdi değişen hayat normları, bireysel özgürlükler palavralarına sığınırsın ama sokak ortasında yiyip içerek, oruçlu insanların gözüne baka baka sigara tüttürmek kanunlarda yazılmayan bir özgürlük algısı ve saygısızlık taşır. Saygı gibi erdemler kanunla değil, insan olmakla öğrenilecek şeylerdir. Bu yazdıklarıma inan ya da inanma; oruç tutup tutmamanla değil kime, nerede, nasıl ve niçin saygı göstermen gerektiğini bilmende fayda olur düşüncesiyle yazıyorum. Biliyorum, kimsenin ibadetine karışılmasın eyvallah ama “edep” diye bir şey yok mudur sence de? Oruçsuzluğunun sigara dumanını inancımın üzerine üflemekte ibadete karışmak değil midir mesela?

Hem yemin ederim oruç tutmak sağlığa faydalıdır.
Lütfen artık abartma! Saygı diye bir erdemin peşine düş!

Sevgili oruçsuz kardeş!

Sözlerimi yine eskilerin güzel bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“Büyük olmak iyidir ama insan olmak daha iyidir.”

Acele cevap beklerim.
Şimdiden bayramın mübarek olsun!

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Orucun Elinden Tutanlar.

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları Yorum Yok »

Ramazanda her şey daha fazladır. İnsan daha fazla; zaman, mekân, şehir ve hayat daha fazladır. Ramazan kalbimizi onaran, uzakları yakınlaştıran, ruhumuzu kölelikten ve dünyevileşmekten azat eden yeni bir kurtarıcı gibidir. Sezai Karakoç’un deyimiyle Ramazan: “Çok belirgin bir çizgiyle inanmışı inanmamıştan, akı karadan, ahiret özünü dünya köpüğünden seçerek ve ayırarak İslamlık şahsiyetinin, manevi benliğinin surları gibi insanlığın önünde ve ufkunda erişilemez ve yıkılamaz duvarlar gibi yükseltir.”

Ramazan şehirlerden, caddelerden, sokaklardan ve kalbimizden yorulduğumuzda kendimizi saklı bahçesinde dinlendirdiğimiz ayın adıdır. Bu yüzdendir ki hayat ramazanda daha dingindir. İnsanın 24 saati dünyevileşme hırsları yerine huzur saatine programlanır. Müslüman hanelerin en değerli misafirleri ramazanın bereketiyle soframıza konuk olan meleklerdir. Ev hanımlarının toplanarak okuduğu hatimler, tatlı sofra telaşları, inanç ve vicdanımızın gördüğü yetim yüzler, fakirler ve umuttur. Coğrafi uzaklıklar kalplerde yakınlaşır. Bize bizden daha yakın olana sevdiklerimizden vermeyi, sevindirilmesi gerekenleri sevindirmeyi öğretir ramazan. Belki de İnsanoğlunun en düzenli en planlı yaşadığı ay ramazandır denebilir. Her şeyin bir saati vardır. Yaratıcının ol emriyle başlanan, yaşanan, yenilen, içilen, yatılan, kalkılan, çalışılan, okunan düzenli bir hayat. İnsanın dini meselelere daha fazla ilgi duyduğu, namazlarına dikkat ettiği, dünyanın en uzun ve en sıkı saflarını tuttuğu, tekbir seslerinin mağripten İstanbul’a kadar hep bir ağızdan söylendiği ortak bir yöneliştir ramazan. İnsanın birikim ve idrakini arttırmak için okumalar, dinlemeler, sohbetler yaptığı/katıldığı bereketli bir aydır ramazan. Tefsir, hadis kitaplarına yöneldiği; düşünce ve ruh dünyasına yeni kapılar, güneşli pencereler açtığı aydır.

“Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile Müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesidir.” ( Betonları Kıran Oruç / Sezai Karakoç)

İftar saati başlı başına tatlı bir heyecan, ciddi bir teslimiyettir. Bir sevgiliye kavuşma anıdır. Hayatınızın en kıymetli gününde yaşadığınız ruh halinizin tedirginliği ve mutluluğudur. Aklın, huzur ve sabrın sonsuz bir ırmağa dönüştüğü, bütün dünya Müslümanlarını tek bir komutla aynı anda hareket ettiren ilahi kudrete teslimiyettir. Her şeyiniz varken nasıl bir hiçliğe teslim olduğunuzun en net göstergesidir. Sadece Allah rızası için uzun yaz günlerinde susuzluğa teslim olmak bile imanla bağımızın ne kadar güçlü olduğunu kavramamız açısından ne kadar da önemlidir. Aslında oruç tumanın bizi bereketlendiren, çoğaltan bir nimet olduğunu;
bir kaybediş olmadığını en çok iftar sofralarında anlarız. İnsanın açgözlülüğünü doyurduğunda hiç acıkmayacağını… Her sabredişin; yeni bir mükâfat, yeni bir olgunluk derecesi, yeni bir insanlık mertebesi ve yeni bir müminlik katı olarak ahiret karnemize yazılacak temiz sayfa anlamı taşıdığını… İftar sizi hiçleştiren, aslında ‘Hiç Kimse’ olduğunuzu gösteren en önemli imtihanlardan biridir. Hiçbir şeye dokunmadan beklemek Allah’a itaatin yaratıcının kudretini algılamanın en net görüntüsüdür. Yaradan’ın insana nasıl hükmettiğinin, Bilal’in ezanıyla mağripten İstanbul’a hep birlikte çekilen besmelenin adıdır iftar.

Sahura uyanmak, ağır akan bir zaman ırmağına kavuşmaktır. Gökyüzüne bakarsınız içinize nur saçan yıldızları görürsünüz. Hilali görürsünüz. Samanyolu’na sofranızı kurarsınız. Melekler yanı başınızdadır. Çocuklar gülüyordur. Yetimler mutludur. Hayat dingindir. Hüzün tatlı bir serinliği odanıza dolduran rüzgâra kapılıp hanenizi terk etmiştir. “Gece sahurda evlerin ışıkları bir bir yanınca, şehir, bir şölen hazırlığındaymışçasına uyanır. Oruçla gelen ruhların uyanışı da tıpkı sahurdaki ışıkların bir yanışı gibi, biri yanınca öbürünü de çağırmış gibi bir şölendir. Oruç, ruhların şölenidir.”

Bu şehrin camileri sahura kalkmıştır. Minareleri, kuşları, yıldızları, ağaçları ve çocukları…
Bir şehrin radyoları, televizyonları gazeteleri sahura kalkmıştır.
Bir şehrin bütün odaları bir tek ramazanda birbirlerini tanımışlardır.
Hepsi tek bir şeye niyet ederler. Kardeş olmaya, el uzatmaya, sofralarını bereketlendirecek hayatlarını kıymetlendirecek iftara. Sonra bütün karanlıkların üstüne Bilal’in okuduğu ezanla güneş doğar. Güneşle dost olabilen insan oruçlu insandır.
Çünkü güneşin ellerinden sadece sahura uyananlar tutabilir.

Twitter: http://www.twitter.com/nurdaldurmus
Facebook: http://www.facebook.com/nurdaldurmus

13 Hayat 1 Ölüm!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 6 Yorum »

97′ yılının Temmuz ayında 11 arkadaşımı Hakkâri Yüksekova’da bir çatışmada kaybetmiştim. O gün bugündür içinde çatışma, şehit, terör kelimeleri geçen haberleri izleyemiyorum. Geçen gün Diyarbakır’da benzer bir çatışma haberini son dakika geçen ajansları duymak istemedim ama o görüntüleri gösteren haber bültenini değiştirmeye de elim varmadı. Belki acılarıma alışmış mıyım bunu görmek istedim. Ya da artık toparlanmalı, acımı içselleştirmeli ve gerçeklerden kaçmamalıydım.
……..
Peşinen bu duygularımı bu satırları okuyanların anlayabilmesinin mümkün olmadığını da söylemeliyim. Çünkü bir şeyi izleyenlerle o şeyi yaşayanların hissettikleri başkadır. Bir şeyin içinde olmakla o şeye dışarıdan bakmak arasında çok derin farklar vardır. O yüzden benim yaralarım bu satırları okuyanların hissedemeyeceği kadar derindir. Çünkü her haber, her çığlık, her bayrak, her feryat, her mezarlık, her resim beni alır ve o ıztırabın koynuna atar. Her seferinde yeniden yenilir, yener, yaralanır, ölür ve öldürürüm. Her seferinde arkadaşlarımın kanlı bedenlerine yeniden dokunurum. Her sefer o lanet savaş sahnesine yeniden döner ve gerçekten yaşarım. Gözümün önünden ve aklımdan hiç çıkartamam. Çünkü bir çatışmada, kafanızın üstünden mermiler geçer. Barut kokuları, ölüm, oyuncaklarınız, çocukluğunuz, özledikleriniz, anneniz, sevdiğiniz şarkılar, sevdiğiniz kız ve bir sürü şey… Elinizde ise dünyanın en berbat oyuncağı vardır. Hedefinizde bir başka insan… Onun hedefinde bir başkası olan siz. Oysa her şey ne kadar uzun sürerse sürsün, göz açıp kapamak kadar kısa anlar içinde gelişir.

Ya ölür, ya yaralanır, ya korkar ya da kahramanlık yaparsınız. Ama ne olursa olsun, savaş kimsenin kazanamayacağı kadar lanet bir kaybediştir. Evet, vatan kutsaldır, kitap, namus, bayrak kutsaldır. Askerlik kutsaldır falan ama ‎”andolsun ki hiçbir kurşun, hiçbir çelik, hiçbir toprak ve hiçbir vatan insandan daha kutsal değildir!”

Çünkü acısı geçmeyecek yaralar için kimse şehit ailelerinden daha fazla üzülemez. İşte bu yüzendir ki acı yaşayanlarının yakasına izleyenlerden farklı olarak bir ur gibi yapışır ve kalır. Evinizin balkonunda, odanızda, salonunuzda yatağınızda, elbisenizde, diş fırçanızda, traş takımınızda, fotoğraf albümlerinizde, çocukluğunuzda, gençlik yıllarınızda ve hayatın her döneminde o hatıralar ve kaybettiğiniz arkadaşlarınızın bakışları bir ayna gibi karşınıza dikilir. Size gülümser, ama siz ağlarsınız. Onlar hep gençtir, ama siz yaşlanırsınız. Onlar sizinle konuşur, ama siz hep susarsınız. Onlar hep size bakar, ama siz hep yüzünüzü çevirirsiniz. Onlar size hep dokunur, ama siz elinizi uzatamazsınız. Onlar size hep “Üzülme!” der, ama siz kahrolursunuz. Siz gidersiniz, ama onlar sizden hiç gitmez. İşte bu yüzdendir ki her seferinde yeniden ölmek, bir çatışmadan yaralı kurtulmaktan çok daha kötüdür. Bu yüzdendir ki çatışmada kaybettiğim bir arkadaşımın annesinin bana “Oğlum bir gün gelecek diye sofraya hep bir tabak fazla koyuyorum.” dediği aklıma geldikçe sofrayı terk ediyorum… Bu yüzden savaşlarda kazananların kahramanlıkları çok ürkünç, kaybedenlerin acıları çok korkunçtur. Bu yüzden kim olursa olsun, hangi taraftan olursa olsun çocuklarından önce ölmek isteyen ama kendi elleriyle evlatlarını toprağa gömen annelerin gözyaşı tarifsizdir ve herkesin anlayacağı kadar yüzeysel değildir. Bu yüzden duyguları hariç her şey iyileşiyor!
…………
Hepinizi çok özledim arkadaşlarım. Her aynaya baktığımda gülümseyişleriniz aklıma geliyor. Annenizi ne kadar özlediğiniz, nişanlınıza yazdığınız mektuplar… Gözyaşlarına boğuluyorum. Artık silahlarından başka her şeyi susturan adamlar olmasın istiyorum. Silahsız bir dünyada insanca yaşamak istiyorum. İnsan düşman olmasın, kimse hak etmediği bir ölümle tanışmasın, kazananı asla olmayacak bir savaşın acısı kimseyi ağlatmasın istiyorum.
Sizleri seviyorum. Allah da sizi sevsin.

Benden Bize Hicret!

Denemeler & Günlükler Yorum Yok »

Çok özledim O’nu.
Sanki kırkikindi yağmurları, rüzgâr, güneş, ay, yıldızlar ve mevsimler her gelişlerinde O’na olan özlemime ekleyeceğim yeni özlemler getiriyorlar.
Özlemim o kadar birikti ki ucu ucuna eklesem sonsuzluğa uzanır.
Özlemim o kadar birikti ki bilmesem ‘kavuşmak var sonunda’ dayanamam ateşlere atar kurumuş ırmağa döndürürüm yüreğimi.
Duramam bu hasretle çöllere düşer mecnun olurum. Sabredemem yollara düşer Yunus olurum.
Bilsen Efendim ne haldeyim.
Hayatın hüznü, hayatın yükü ağır.
Sen yoksun ya, suskunluğum önce kalbime sonra gözlerime inip, yanaklarımdan avuçlarıma damlıyor. Onları avuçlarımda biriktirip teselli bulmak için sana koşmak istiyorum.
“Kardeşlerim!” dediklerinden olmak için birikmiş bütün hüzünlerimi, bütün acziyetimle, karşılıksız veren en Sevgiliye sunuyorum.
Bu hüzün, bu özlem tanıdık geliyor bana.
Bu susamışlık, bu sıcaklık, bu muhabbet tanıdık geliyor bana.
O kadar özlemim birikmesine rağmen, hiçbir yeri kördüğüm olmadı hayatımın. Sonunda sen, sonunda vuslat var çünkü.
Ümidim, ötelerin ötesinde değil artık.
Elbette ki Nemrut’un ateşlerini söndüren, beni de ateşlerden kurtaracaktır.
Kâinata rehber olan, benim de rehberim olacaktır.
Güvercinlerin bile ürkmediği, örümceklerin bile muhabbet bağları ördüğü, taş mağaranın bile yoldaşlık ettiği benim de dostum-yoldaşım- olacaktır.
Şimdilerde ben bilmediğim çok şeye rağmen, özlemimin ipine sıkıca sarılmış sana doğru umutla, korkmadan yürüyorum.
Bilinmezliğe değil her şeyiyle aşikâr olana
çözümsüzlüğe değil bütün sorularıma cevap verene
kanatana, yaralayana değil bütün yaralarıma merhem bulana
terk edilmişliğe değil bütün yalnızlığıma ortak olana
kurumuşluğa değil bozkırları güle, kuraklığı berekete çevirene yürüyorum.
Şimdilerde ben özlemimin ipine sıkıca sarılmış; kendim olmak ve kendimi sende bulmak için yürüyüşlerimin sonunda, ‘talaa’lbedru aleyna’ heyecanını Medine’de seni beklercesine hissetmek için korkmadan yürüyorum.
Biliyorum ki kalbimi senin ışığınla aydınlatmak için adımladığım yolların bir adı da hicrettir.
Biliyorum ki hicret, senin komşuluğuna mahzar olanların kutlu şehridir.
Biliyorum ki hicret, tebessümünün kalplere düşürdüğü küçücük güneşlerdir.
Biliyorum ki hicret, düştüğümüz anda bize elini uzatacak en eminin elidir.
Biliyorum ki hicret, bir yok oluş, terk ediş değil; yok olmuşluktan ve terk edilmişlikten kurtulup bize sıkıca sarılan dostların bulunduğu güzel diyardır.
Biliyorum ki hicret, dertleri geride bırakıp kaçmanın değil; dert ve sıkıntıları çözebilecek kadar umudun arandığı zamandır.
Korkma sen de yürü. Kalbinin karalara bürünmüş karanlıklar bağlamış Mekke’sinden, güneşlerin aydınlatmayı sabırla beklediği Medine’sine yürü.
Korkma, yürü, kalbinin bütün karalarını hicretin küçücük güneşleri aydınlatacak
Korkma, yürü, hicret zamanın yüzüne çizebileceği en canlı resim olacak
Korkma, yürü, hicret hayat yolculuğunda uğrayabileceğin en anlamlı durak olacak
Korkma yürü; özlemlerinin ipine sarılarak, hüzünlerini yanına alarak yürü.
Korkma yürü; özlemlerimizin sonu vuslat, hüzünlerimizin sonu tebessüm olacak.

Şimdiye kadar ben, günahın koynunda zakkumlar yetiştiren günahkâr bir bahçıvandım.
Şimdilerde ben günahların içinde ümidini arayanım.
Şimdilerde ben benliğini bulmanın çabasında bîçareyim.
Şimdilerde; ben hiç, biz hiç kimse, o ise hepimizi hiçlikten kurtaracak tek önderimiz.

Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com

Yeni Bir Bahar Mümkün müdür?

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 11 Yorum »

Aklım, profilim ve masam uzun zamandır müthiş bir uyum içindeler.
Karmakarışık!

Bu duruma o kadar alıştım ki dinlediğim şarkılara, yazdığım cümlelere, bakışlarıma bile yansıyan bir dağınıklıktan söz edilebilir.

Yazarın deyimiyle, “Biraz bahar gerekiyor Allah’ım ben hiç iyi değilim.
Biraz çağla, birkaç erguvan gerekiyor.”

Doğrusu bu ya sanırım bahar sadece benim değil artık bütün insanlığın en büyük umudu!

Öyle ki yaşamanın caddelerinde kocaman boşlukları doldururken sadece içimizin boşluklarını büyütüyoruz.

Kirli hesaplar, kirli hayatlar, doymak bilmez iştah ve hilelerle yaşanmak zorunda kalınan bir hayat…

Ne yaparsak yapalım mekânlara, kalabalıklara, mevsimlere sığamıyoruz işte.

Başka bir dünyanın, yeni bir baharın hülyasına olan büyük aşkımız da belki bu yüzden…

Bedri Rahmi; “Ağaç bütün, Işık bütün, Meyve bütün, Benim dünyam paramparça” derken içimizde hiç durmadan kırılan, kirlenen lime lime edilen bir mevsimsizlikten bahsediyor gibi.

Evet, paramparça olan bir şeyler var.

Hangi gerçekten kaçınca parçalanılmaz, hangi dağ başına çıkılsa toparlanılır, hangi çiçek koklansa iyileşilir belemediğimiz bir kırılganlık.

Bilmiyorum; yeni bir mevsimin koynuna girmek, uzak bir coğrafyaya gitmek iyi gelir mi?

Geçmişe dönmek, yeni elbiseler giymek, aynaya bakmak, saçını taramak, yeni şarkılar seçmekle huzur bulunur mu?

Bilmiyorum; kimsenin gürültüsünün, kirliliğinin içimize değmediği bir bahar mümkün müdür?

İlhan Berk’in;
“Bir kırlangıç, bir su birikintisi, bir parça gök.
Bir şiirden düşmüş olmalı bunlar.
Böyle diyordu yoldan geçen biri”
dizelerindeki yoldan geçen biri ben olabilir miyim?

Bilmiyorum.
Bir gece Yunus Emre rüyama girip “Derdinin dermanı, sendedir sende.” diyerek teselli eder mi beni?

Maalesef her şeyi söylemenin mümkün olduğu bir yerde, hiçbir şey söyleyemeden susuyor, anlamlandıramadığım bir hüzün kuşanıyorum.
Bir bahar umudu bekleyip duruyorum.

Bilemiyorum; insanın kendinden kaçması, kalbine yabancılaşması, nasıl bir tutarsızlıktır.

Bilemiyorum bahçemiz nerede?!

Hâlbuki bu mevsimde insan toparlanır değil mi?
Bu mevsimde baharın koynundan deniz toplanır.
Güneş ve yaşama sevinci…
Biraz gelincik, lale, papatya…
Belki tere, pancar, yeşil soğan, kuzukulağı, sarmaşık…
Belki dağların bütün renkleri, akarsuların gümbürtüsü toplanır.
Çocukluk, anne şefkati, ilk aşklar, biraz anı, çokça mutluluk toplanır.

Ey bahar!
Toprağa ihanet eden insanoğluna topraktan sunulan en güzel hediye gel artık!

Ey bahar!
Uykuya ihanet eden insanoğlunun gününü neşelendiren güzel gel artık!

Ey bahar!
Yorulmuş, yıkılmış kalplere yeni bir diriliş neşvesi aşılayan mevsim gel artık!

Ey bahar!
Pencereleri mutluluğa açtıran büyü gel artık!

Ey bahar!
Güneşe bir adım daha yaklaştıran aydınlık gel artık!

Ey bahar!
Kederimden beni arındıran dost gel artık!

Ey bahar!
Kırlangıçlara mevsimlik bir ömrün nasıl yaşandığını anlatan mevsim gel artık!

Ey bahar!
Uzak ülkeleri yakınlaştıran hatıraları tomurcuklandıran çiçek gel artık!

Ey bahar!
Gökyüzü, deniz, rüya, su, bahar, nisan, mavi, yeşil, sabah, gün, çocuk…

Ey bahar gel artık!
Sabrettik, fırtına dinsin.
Gün güneşli olsun.
Çiçek açsın.
Keder azalsın.
İnsan kendine gelsin.

Ey bahar gel artık!
Günün gölgesi üstümüzden kalksın.

Nurdal Durmuş
Twitter: @nurdaldurmus
Facebook: @nurdaldurmus

Kendime Mektuplar [II]

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 8 Yorum »

Sevgili ben,
Bu günlerde, ünlem ve soru işaretlerinden müteşekkil yaşadığın bütün zaman dilimlerinde, belki de yaşamının bütün ırmaklarının kuruduğunu düşünüyorsun.
Bir anda “En çok beklenen, en beklenmedik anda gelendir.” misali, karamsarlığının üstüne doğru hızlı ve coşkun akan bir ümit selinin gelip, hayatın dermanı çekilmiş kollarına su vermesi gibi ‘Şehrin içinde, hayatın ortasında ve ölümün kıyısında’ bir başına, öksüz, dağınık ve halsiz kalmış kaldığını…
Tam da “Artık her şeyin sonu, ben bittim, tutunduğum bütün dallar kırıldı.” dediğin bir zamanda, nereye gittiğine bakmadan bindiğin bir yolcu otobüsünde ya da martıların eşlik ettiği bir vapur yolculuğunda tanımadığın bir yol arkadaşı kendi hayatının şaşırmış pusulasının farkında bile olmadan, içine değmeyen onlarca cümle kurgulayıp karamsarlığına nasihat tacı giydirmeye çalışabilir.
“Herkesin anlatılmaya değer bir hikâyesi vardır.” diyerek, hiç istemesen de, kim olursa olsun sana anlatılan sade, ama gerçek dışı hikâyeleri, verdikleri abartılı nasihatleri, sabırla dinlemekten asla vazgeçme!
Çoğu kez, ruhunu parçalara ayıran geçici bir sıkıntının anlık esiri olsan da uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek, yalan ile doğru arasında duyduğun bir cümle hayatının ışıksız kalmış köşelerini aydınlatmaya neden olabilir.
II
Sevgili ben,
Kim sana, yaşadığın ana isyan etmeni öğütleyen, şükrünü unutturan anlamsız masallar anlatıyor, sonra da cümlelerine serpiştirdiği zehirli harflerini yanına alıp ateş yollarında yürümeye devam ediyorsa, bu kaybolmuş kişiden biran önce kurtulup kendi yoluna gitmeyi de sakın düşünme! Bir insanı kurtaranın, bütün insanlığı kurtardığını öğütleyen Sevgililer Sevgilisi’nin nasihatlerini, kendini bilmez insanların gereksiz cümleler doldurdukları heybelerine yükleyebilirsen, elbette ki “Seni öldürmeye gelen, sende hayat bulacaktır.”
Biliyorsun “boş vermek hiçbir şeydir ve hiçbir şey boş vermek kadar anlamsız değildir.”
III
Sevgili ben,
Bilmem farkında mısın? Hayatını, yazdığın her satırda, adi bir suçlu gibi yargılayıp bıkmadan sorguluyorsun. Niçin her şey apaçık ortadayken, bu kadar bilinmezliklerin peşinden koşuyorsun?
Biliyorum, döndüğün her köşe başında bireysel kötürümlerin, seni benliğinden uzaklaştıran anlamsız davranış biçimlerinin karşına çıkmasına çok kızıyor, çaresiz kalmanın verdiği üzüntüyle kahroluyorsun. Yine de hayatın boyunca sana uğramamış ve hiç tanımadığın öfkelerin bilmediğin bir zehir arkından gelip içtiğin suya karışarak seni aklıselim düşünemeyen bilinçsiz bir sürü yapmasına izin verme!

Biliyorum, umutsuz olmaz. Hayatının bir gün güzel olacağını elbette ki düşün! Ama bunun hiçbir şey yapmaksızın, sorumluluk almaksızın, çaba harcamaksızın olmayacağını kesinlikle unutma. Sonuçta bedelini ödemeden kazanılan bütün özgürlüklerin aslında seni daha çok esir ettiğini hiçbir zaman aklından çıkarma. Çünkü özgürlük, bedeli gerçekten çok ağır olan bir mücevherdir.
Bu yüzden zihin özgürlüğü kolay kolay kimsede bulunmaz.
IV
Sevgili ben,
Kaçmak sende neden alışkanlık haline geldi? En kötüsü de kendinden kaçıyorsun. Aynalara baktığında birden fazla gördüğün kaç yüz olduğunun farkında mısın? Sahi hangisi gerçek sensin?
En iyisi artık “Olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol!” sözünü hayat felsefesi diye anlatırken, benliğine ait olmayan maskelerle dolaşma!
Sevgi üzerine bu kadar fazla cümle kurgulamışken, kendi hayatından nefret etme!
“Oku!” emrini bilmişken ve ilk duyduğunda hayretle irkilmişken kitaplardan bu kadar uzak durma!
Elin kaleme, düşüncelerin kelimelere tutundukça yazmaktan vazgeçme!
Bir şeyleri düzeltecek kadar bilgi ve tecrübeye sahipken, boş vermeyi seçme!
Hoşgörülü olmak dururken, tahammülsüz olmayı kendine yakıştırma!
Günün adamı değil, gönül adamı ol!
Gönül zenginliği kanaatsizliğini doyurur, aç gözlü olmayı seçme!
Karanlığa küfretme, yıldızları seyret!
Kötü günde de dostlarının yanında ol!
“Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” nemelazımcılığını kabullenme!
Gününü anlamlı yaşa!
Yarının kaygılarıyla bugününü mahvetme!
Umutlarını her mevsim yeniden yeşert!
Yürümeyi öğrenmeden koşmayı düşünme!
Hayatın gerçeğe yakın pencereleri dururken, hayallerle avunma!
Umursamanın umut olduğunu düşün!
Her gün yeni şeyler öğrenmen gerekirken bildiklerinle yetinme!
Renklerin mavisini seviyorsun diye siyahlardan nefret etme!
Aşk en büyük yanılgın olsa da en büyük yenilgin olmasın diye dikkat et!

Twitter: @nurdaldurmus
Facebook: facebook.com/nurdaldurmus

Mevsimlerin Bize Küsmüşlüğü mü Var?

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 6 Yorum »

[I]
Şimdilerde ben;
Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kurumuş kalbime yağmurlar yağsın diye.
Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum, günbegün solan hayatıma renk katsın diye.
Her batan güneşe yeni bir sonbahar ısmarlıyorum, ölümü hep hatırlatsın diye.
Her karamsarlığıma yeni bir ümit ısmarlıyorum, çaresiz kalmasın diye.
Her dostuma yeni bir vefa ısmarlıyorum, sevdamız büyüsün diye.
Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum; beyhude geçmesin diye.
Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum, ya/b/l/ancı maskeler takmasın diye.
Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum, beni O hiç yalnız bırakmasın diye.
Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum, cümlelerim eksik kalmasın diye!

[II]
Bir de açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin…
Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın…
Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin…
Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın:
Daha çok kirleneceğiz.
Daha çok çirkinleşeceğiz.
Daha çok sağırlaşacağız.
Daha çok yalnızlaşacağız.

[III]
Keşkelerim, belkilerim, ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız-bulanacağız!

[VI]
Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
Ne kardelenler açtı bu bahar, ne de balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu.
Ne allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül; ne de ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selâmlaşan çiçekler gördü baharı.
Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle; ne de sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla.
Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, ne de âşıkların yüreğine Kaf Dağı’ndan hayaller çıkageldi.
Ne Yusuf’a el uzatan kervanlar geçti buralardan, ne de pervazlara konan Yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde.
Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, kocaman bir sessizlik kaldı.
Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor.
Artık baharlarda yok kapımızda.
Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?

Twitter: @nurdaldurmus
Yazarın Blog adresi: http://www.nurdaldurmus.com/

+18 Haberlerin -18 Yaşanmışlıkları!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 23 Yorum »

Öyle yorgunum ki…
Üçbeş satır okumaya, denize koşmaya, Kızkulesi’ni seyretmeye, ceplerime çakıl doldurup deniz taşlamaya, uyuyup güzel rüyalar görmeye bile takatim yok.

Yapmak istediğim hiçbir şey kalmamış, ruhlaşmış, taşlaşmışım gibi robot hissizliği!
Hangi günün gölgesi üstüme vurdu bilmiyorum.
Güneş bana niye küstü, gece beni niye seçti bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa çok sıkıldığım, darmadağın olduğum bir bütünken zerrelere ayrıldığım…
Bunu bana nasıl yaptınız?
Bunu bize nasıl yaptınız?

O üç çocuğun gözlerine baktıkça başımı öne eğip kaskatı kesiliyorum.
Günlerdir uykularıma girip dünyaya dair güzel rüyalarımı kâbusa çeviren katillerin varlığı beni dehşete düşürüyor.
“Bayramınız mübayek olsun bey amca, hanım abla!” diyerek kapı çalan Ahmet, Dilruba ve Türkan’a elimi uzatıyorum, tutamıyorum; sarılıyorum, bir yıldız gibi kollarımın arasından kayıp gidiyorlar.
‘Durun girmeyin oraya, çalmayın o karanlık kapıyı!’ diye haykırıyorum, sesimi duyuramıyorum.
Sonra kanlı bıçaklar görüyorum. Kan emiciler, vampirler, yılanlar…

Hepsi birden üstüme saldırıyorlar. Savaşamıyorum; defalarca yara alıyorum kalbimden, insanlığımın tam orta yerine batırıyorlar zehirli iğnelerini. Acılar içinde kıvranıp terler içinde sıçrıyorum uykumdan.

“Uyanmasam!” diyorum.
Keşke uyanmasam böyle bir dünyaya!
Böyle bir dünyada yaşamak kâbus değil mi zaten!
Sonra yine aynı kahreden duyguyla baş başa kalıyorum: Rachel öldüğünde, Pippa öldüğünde, Güldünya ve binlercesi öldüğünde, İzmir’de 18 aylık bebeğin kirletildiği haberini aldığımda yaşadığım o lanet duyguyla…
Çocuklarından önce ölmek isteyen annelerimizin gözyaşlarında boğulduğumda yaşadığım duyguyla…
Yaşamamın ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırdığı duyguyla…

Sonra ağız dolusu küfürler, odalara koşmalar, çocukları öpmeler, sarılıp ağlamalar, korkmalar, kahretmeler, umut öldürmeceler…
Kendimi durduramadan gün boyu ağlamak ve bu vahşeti yapana ağız dolusu küfür etmenin bile öfkemi dindirmemesi…

Sonra cehennemin şu anda boş olduğunu bütün kötülerin dünyada aramızda dolaştığını düşünmenin ürpertisi.

Canları ne kadar yanmıştır, çok acı çekmişler midir, ne kadar korkmuşlardır?
Kimse gelmediği için kurtarmaya ölüm mü gelmiştir?
Acının başka rengi var mıdır!
Hani bahar gelmişti!
Hani bahar iyiydi!
Hani bizde iyi olacaktık!


Ahmet, Dilruba ve Türkan’ın birbirlerine sarılıp gülümsedikleri o resmi gazetenin o pis satırları arasından ayırıp çocukluğumun yanı başına astım.

Artık üç kardeşimiz daha var!
Her gün Ahmet, Dilruba ve Türkan’ın yüzlerine bakıp sevdiğimizi söyleyeceğiz!
Yalnız olmadıklarını korkmamaları gerektiğini söyleyeceğiz!
Allah’ın onları hepimizden çok sevdiğini söyleyeceğiz!
Onlara sıkıca sarılıp kötü olanların şerrinden Allah’a sığınacağız!
Onlara o kadar içten sarılıp öpüp koklayacağız ki bütün yaraları iyi olacak!
Kimsenin kirli elleri kokuşmuş sapıklıkları onlara dokunamayacak!

Artık üç kardeşimiz ve bir tesellimiz daha var!
Manşetlerin +18 haberlerini -18 yaşayan bütün iyiler gibi onlar da cennetteler…

nurdal durmuş
mail: nurdaldurmus@gmail.com
tweet :@nurdaldurmus