| |
Mar 27

burada yazılanlar yazdıklarımdan ayıklayıp çöpe attığım bölümlerdir. nurdal durmuş’un yazı çöplüğünden veri kurtarma programıyla ele geçirilenlerdir. tamamen saçma bulduğum ya da sevdiğim halde yazıya yakıştıramadığım karalamalar da diyebilirim. bir nevi kamera arkası ya da çekim hataları. yazar nasıl yazamaz görün diye ekliyorum.
tamamen çöpe bakıyorsunuz farkında mısınız?
Düşmemeye bak. Az toparla kendini.
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev
Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!
I
-gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, koronikleşen
mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin
susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, aşık
olduklarımıza, aşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz
olanl…ara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye
çalışanalara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin
ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor:
http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA
II
-ben iyiyim çok şükür. sek sek bile oynuyorum. zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum. kızma bana, küçücük bir çocuğum. görmüyor musun ceketim ne kadar da küçük?
-ellerin de çok küçük senin. kocaman bir kalbi kaldıramayacak kadar!
efekt: zoooonnkkk
-neyse… sahiden niye kırıldınız bana matmazel, hangi tavuğunuza kış dedim?
III
dikkat kapalı alan!
açık isyan, arabesk ve ıslak deniz yasaktır…
IV
-gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!
V
-nasılsın?
- bir ömür uğraşarak; yüzümdeki tebessümle şekillendirdiğim kumdan kalelerimi, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuk gibiyim!
VI
ya aklım başımda değil ya da aklımı başımdan aldın…
VII
son gün mezarlıktaydım. arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim. olacaksa eğer, biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen! bir kere olsa da selam ver bana ve rahmet oku… sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil! sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımıda! düşündüğün neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!
VIII
Ruhumu alabilir miyim ilmeğinizden, Asarsanız onu sahiden ölür!
IX
Gülüşüyoruz, gülüşüyorlar, gülüş, gül, gel!
…
Aklım nerdesin. Lütfen geri gel! İyi ol!
Sezen Aksu sen nerdesin? Lütfen bana lütfen söyle!
Hiç olmamış gibi davranabilmeyi
Bu yok ediciliği anlayabilmeyi
Bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum
…
Az daha uyumalıyım. Koyun sayamam ama besmele çekebilirim. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim. Ya da; köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve peygamber’e. Acaba oradalar mı hala? Elimden tutup, ışığa çıkarırlar mı? Seni görebilir miyim ışıkta? Yüzün nasıldır şimdi? Masum küsmelere hala inanmıyor musun? Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin bana hani, söz vermiştin! Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!
Sen susma Sezen Aksu lütfen susma…
Bana lütfen, lütfen söyle!
Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!
…
Sabah… güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler, güneşle bir olmuş geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Sen…
Sen neredesin sahi? Dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alarak gidecektik!
…
Yine o hemşire, sana benzeyen… Nöbeti bitmedi mi bunun? İyi ki bitmemiş. Başka yüzlerde seni görmek iyi geliyor. Sahi, gözlerin çok güzel sevgilim daha önce söylemiş miydim?
Son kontroller, saçma sapan testler. Oysa bir şeyim yok işte!
Kimse bilmiyor mu?
Ben, sen iyiyken iyi olabilecek kadar hasta bir adamım hepsi bu!
-Ne var, ne yok?
-ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
delirme hakkımla ilgili bölümler devam edecek
Şub 14
Ah sevgilim neden gidiyorsun?
“Seninle akşamları karşılıklı oturup hayattan söyleşebilirdik…”

(I)
14 şubat, kimine göre kapitalizmin kasalarını doldurmak için uydurduğu para bayramı, kimine göre hengâmeli hayatın birbirimizden uzaklaştırdığı boşluğu sevgi sözcükleriyle doldurmak ve sevdiğimizi mutlu etmek için günlük bahanemiz…
Adı, tanımı ya da amacı her neyse ne! Aklıma takılan sorulara cevap bulmam lazım!
III. Yüzyılda yaşamış ve zamanın sevilen din adamlarından biri olan Aziz Valentine’yi ölüm yıldönümlerinde yapılan anma günü, şekil değiştirerek sevgililer gününe nasıl ve ne amaçla dönüşmüş?
Hadi dönüştü diyelim! Bu günü kutsal ilan eden insanlığın bu kadar çok sevgi katletmesinin, aşk tüketmesinin sebebi nedir? Eskiden bir gülle yetinen beklentiler, bugün pırlanta yüzüklere, reklamların yalanlarının 10 takside sattığı mutluluk yanılgılarına nasıl dönüşmüş? Aşk, neden kendi değerlerinden yoksun, hem anlam, hem de kavram olarak içi boşaltılmış yalanlarla yaşanıyor? Kendi medeniyetimizin Leyla ve Mecnun’larının hayat hikâyelerini okuyup “vayy ne aşkmış” demek yerine, modern hayatın Leyla ve Mecnun’larını neden çıkartamıyoruz? Tertemiz, adına leke bulaşmamış bir aşk hikâyemiz neden yok? Neden hala geçmişin aşk öykülerini hikâye, roman ve şiirlerimize konu ediyoruz? Neden, hangi yöne dönsek birbirinden şikâyet eden evlilikler ve son beş yılda %40’lara merdiven dayamış boşanma oranları görüyoruz? Aşk, kimsenin bir türlü tanımlayamadığı duyguysa, herkes neden âşık olduğunu söylüyor? Diyelim aşk yan yana dizdiğimiz üçbeş sevgi sözcüğüyle tanımlanacak kadar basitleşti… Bu basit duygu nasıl oluyor da bizi, kalbimizin en derinlerinde yaşadığımız ciddi hayal ve hayat kırıntılarına, intiharlara, hastalıklara ve dertlere bulaştırıyor? Nasıl oluyor da hemen tüketilen ve aslında hiç yokmuş ya da keşke olmasaymış diyebileceğimiz ürkünç bir nefrete dönüşüyor?
(II)
Aşk, ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Ne kadar saklanması gereken duygu varsa hepsini bir anda tüketen insanlık, azgın bir iştahla inanç değerlerinden yoksun, günlük hazların peşinde koşan ve bu hazları aşk sanan yanılgı bataklığında duygu katliamı yapmaya devam ediyor. Pencerelere perdeleri çekerek sokakları ıssızlaştıran insan, kendi kirlenmişliğine bakmadan aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin kuyularından kendisini çıkaracak tertemiz gerçek bir elin çaresiz beklentisine teslim oluyor. Her yitirilen, tüketilen sevginin ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni bir günün getireceği müjdelerin de olmadığını düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırmak ve alışma bataklığında bütün duygularını cinsellik deneyimleriyle tüketmeye devam ediyor. Hem de mutsuzlaştıkça, mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor. Teknolojinin imkânlarını sözcük tüketmek, duygu azaltmak adına kullanan insanlık mektubunu, çekingen ve ürkek bakışlarını, gelenek ve inanç değerlerinin öngördüğü ahlak ve kazanımlarını modern hayatın çarklarında öğütünce, doğrusu geriye arsız bir aşk kırıntısı bırakmış oluyor.
Kısaca aşk; iki perdelik bir drama, belki de “başladı ve bitti” komedisine dönüşüyor!
Aşk yitik, yitirilen benlik, acı çekense hep hayat oluyor!
Şimdilik aşk benim içinse, Anka’nın Kafdağı’na uçurduğu gizli hazine!
(III)
Sevgili insan bu kadar soru ve cevaptan sonra sizlere aşkın ne olduğuna dair ilginç bir yaşanmışlık anlatmak istiyorum.
1950’li yıllar…
Annesini 7 yaşında kaybetmiş, yokluk ve anne şefkatinden mahrum büyüyen, evlendiğinde 14 yaşında olan bilge bir kızcağız; annem.
Türkiye’nin derin savaş yaraları ve yokluk yıllarının en belirgin hissedildiği bir zaman diliminin ortasında fakirlik, kalabalık aile yapısı ve bütün imkânlardan yoksun çocukluğunu yaşamış ve gençlik yıllarının ilk dönemlerini yaşayan bir adam; babam.
Büyüklerin yanında yakalı gömleğin, saç taramanın, tıraş olmanın ayıplandığı, babaların çocuklarına yavrum, evladım, oğlum, kızım demesinin, sarılıp öpmesinin ayıp sayıldığı dönemler!
İçinde büyüyen o derin duyguyu cep telefonuyla, mektupla, sms ya da herhangi bir iletişim aracıyla asla söyleme imkânına sahip olamayan, tüketemeyen bir adamdır babam. Sırılsıklam âşıktır yetim kıza! Ama ne çare, nasıl olacak bu iş! Kime söylemeye cesaret edebilir ki?
Bugüne kadar birçok aşk mektubu yazmış, okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim ki hiçbiri babamın anneme yazdığı aşk mektubu kadar güzel değildi. Çünkü o, uykularını kaçıran bu derin duyguyu, kelimelerin büyüleyici seremonisinden daha öte bir yere taşıyıp kavuşmanın duasına bile feda edeceği 60 gün sığdırma cesareti göstererek, verdiği sözle aşkını gerçek bir eyleme dönüştürmeyi başarmış bir adamdır.
İşte bu yüzden, Anne’me olan tutkusu ve kavuşma adına verdiği içsel mücadeleler benim için dünyanın bütün aşk dizelerinden daha kutsal bir anlam taşımaktadır.
O eylemin adı, kavuşma gerçekleşirse 60 gün oruç tutmaktır.
Budur yakarışı aşkın. Allah’ım yeter ki O’na kavuşayım 60 gün oruç tutacağım!
Olan olur ve bugün evliliklerinin 58. yılını geride bırakan bu iki sevgili evlendiği günden başlayarak tam 60 gün oruç tutar.
Aşkın içinde büyüyen inanç, inancın içinde büyüyen aşk ve uğruna 60 gün oruç tutulan muhteşem bir kadın. Evlilik öncesi söylenemeyen, tüketilemeyen duyguların 58 yıldır süren ve bir ömür boyu sürecek evlilik armağanı. İşte gerçek aşk bu olsa gerek!
(IV)
Dün anneme,
-anne, babam sana pırlanta bir yüzük alsın mı? diye takılıyorum.
-ben hediyemi evlendiğimde aldım. Aldığım en güzel hediye de oydu. Başka bir şey istemem! diyor gözleri dolarak.
Bense, bu kadar aşktan bahsetmişken yazdığım son aşk mektubuyla satırlarıma son verme gereği hissediyorum;
Gelemedim, kızma ne olur! Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda, payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan.
Nurdal Durmuş
nurdaldurmus.com blogunda yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek paylaşılabilir.
Oca 25
(I)
Poljuscka Poşye isimli bir Çingene şarkısı çalıyor.
Şairler; “Kış, şiirsel bir mevsimdir” diyorlar. Peki aklım bomboşken bu şiirsel mevsimin ilham perileri bana ne yazmam gerektiğini hatırlatacak mı? Haber bültenleri fırtınayı, karı, buzu yüklenip kapımıza gelen kış’ın kentleri nasıl esir aldığını anlatıyor. Kimse evinden çıkmasın diye anonslar geçiliyor. Nükleer savaş ilan edilmiş gibi konuşuyor spiker! Hep eve davet var! Bir deli çıksa, “herkes sokağa, kartopu oynamaya çıksın” emri verse ne güzel olurdu! Baudelaire’in deyişiyle “ev”in içtenliğini artırıyor kış. Baudelaire soruyor: “Güzel bir konut kışın şiirselliğini daha da artırmaz mı?”
Bilmiyorum Baudelaire! Konutlarımız eskisi gibi güzel değil. Senden sonra epeyce modernleştik! Kartpostallarda gördüğümüz ve senin tarif ettiğini çatısından buzlar asılmış ahşap ev falan kalmadı artık. Dolayısıyla, kışın şiiri sadece Gaston Bachelard’a göre değil, bana göre de, “her şeyin farklılaştığı, çoğaldığı duygular! Kışın yedekte tuttuğu içtenlikler ve içtenlikle kuşandığımız incelikler galiba! Yahya Kemal’in ‘Kar Musikileri’ şiiri uzaktan uzağa kendini söyletiyor burada: “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.”

(II)
Nenni Nenni isimli bir Karadeniz müziği çalışıyor şimdi!
Alıp çocukluğuma götürüyor. Henri Bachel‘in, masal ile gerçeğin birbirine karıştığı kış gecelerine, bir çocukluk hatırasına belki de: “Gece oturmasına gelen komşularımız, ayakları karların içine gömülerek, başları da fırtınada kaybolarak evlerine dönerken bana öyle geliyordu ki, çok uzaklara, cadıların, kurtların ülkesine gidiyorlardı. İlk okuduğum masal kitaplarında olduğu gibi, arkalarından bağırmak istiyordum: Tanrı yardımcınız olsun!”
Baudelaire, artık içeride olan biteni görebilirse kış üzerine yeni soyutlamalar yapabilir diye geçirdim içimden. Belki okumanın evin şeklinden daha güzel bir eylem olduğunu, daha şiirsel olduğunu bile düşünebilir!
Ah beyaz mucize! Her şeye hükmünü geçiriyor, egemen olan bütün sistemleri alaşağı ediyor, fiyakalarını bozuyor. Ali Çolak’ın deyimiyle “Her şeye gücünün yettiğini, olmazları oldurduğunu iddia eden insanoğluna haddini bildiriyor. Kar, kendinde ilahi bir güç vehmetmeye başlayanlara ‘acz’ini hatırlatıyor. Ve insan, bir kere daha ‘insan’ olduğunun, ‘eksik’ olduğunun; aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğinin farkına varıyor. Siz siz olun kulak asmayın şu ‘Kar Türkiye’yi teslim aldı, kar yağışı yolları kapadı, kar bilmem ne kadar can aldı…’ laflarına! Bu beyaz örtü, biz Âdemoğulları için iyisinden bir eğlence, hesaba gelmez faydaları olan bir nimettir. Her kar yağışında vazifelerini yapmayarak bu zarif ve şiirli armağanı bir felakete dönüştüren devletin kurumları ve metropollerin anayollarını bile açamayan belediyeler utansın!
Kar yağınca hayat duracakmış, dursun! Sanki durmayan, işleyen bir hayatın bize mutluluk getirdiği mi var? Kar yağsın ve hayat dursun! Okullar tatil olacakmış, olsun! İşler aksayacakmış, aksasın! Çocuklar sokaklarda pür neşe, insanların yüzü güleç, hayat dingin… Daha ne istiyoruz! Şu ‘durmayan’ hayatın hangi ‘nimetleri’ bize bu güzellikleri bağışlıyor ki!
Kötü mü?

(III)
Noire Desire – Le vent nous portera (Rüzgâr bizi savuracak) isimli şarkısı başlıyor.
Epeydir ciddi bir zırh gibi kuşandım bu şarkıyı!
Sıcak bir odanın buğulu camından dışarıya bakınca kış; hiçbir zamanın olmadığı kadar şiirsel. Kar, şiiri bütünleyip çoğaltmak için bulunmaz fırsatların bohçasını açıyor önümüze. Unutmak için, acıların içimizi tırmıkladığı kanayan yerlere buz koyup yaraları hafifletmek gibi iyi geliyor kış! Aşırı buzlanma tabelalarını bile beyaz örtüyle kapatıyor şiir. Beyaz örtülerini giyecek gelinlik kızlar kadar heyecanlanıyor insan. Beyaz örtüleri kefen olmuş ölüler kadar cansızlaşıyor!
“sırf unutmak için, unutmak ey kış!
büyük yalnızlığını dünyanın.” Dranas.
 Wilson Bentley
(IV)
Bu kadar övgü yetmezse size aşk ilan edeceğim bay Wilson!
Ben bir adam seviyorum diye yazacağım! Kar kadar şiir bir adam!
Dünyanın haber bültenleri karardığında, haber bültenlerinin ve belediyelerin savaş ilan ettiği bir düşmanı sevmeme neden olan bir adam!
Kardan adam!
Kendinizi aydınlık, bembeyaz bir düşün içinde bulacağınız bir adam!
Meleklerin kanadında yeryüzüne inen her kar tanesini önce sizin kalbinize konduran bir adam! Kar taneleri erimesin diye düşüncelerinizi sıcak kalbinizi soğuk tutacak bir adam!
Sonrası mı?
Sadece bu adamı değil, belediyenin düşman ilan ettiği kar tanelerini de seveceksiniz!
Sevgili(m) Wilson Bentley seni anlatmadan önce bana eşlik eden şarkıyı yazmalıyım; Mark Anthony – You Sang To Me;
Sevgili Wil hatırlar mısın? Henüz on beş yaşındaydın. Seni uzaktan seyredenler elinde ki o tepsiyle ne yaptığını anlamaya çalışırlarken içine bakar kar tanelerini değil delirmiş bir adam görürlerdi! Senin tepside gördüğün tek gerçekse yeryüzüne ayet gibi inen kar tanelerinin her biri bir diğerinden farklı muhteşem şekilleriydi. Henüz 15 yaşındaydın. Akranların kardan adam yaparken sen yağan her kar tanesinin kendi mikroskobuna konmasını isteyecek kadar âşıktın. Gökyüzünde uçuşan milyarlarca kar tanesini uçurtmasının peşinden koşan çocuklar gibi görebilmek hepsini tepsisine sığdırabilmek ve her birinin resmini çekmek istiyordun. Kimsin sen hey deli çocuk!
Wilson Bentley
Kar tanelerini ilk kez inceleyen bilim adamı. 17 yaşına girerken, bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 dolar’a bir fotoğraf makinesi almışlardı. O günler için bu fiyat küçük bir servet demekti. İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotoğrafını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü:15 Ocak 1885. sıcaklık 2 c, rüzgârlı bir hava. Yaklaşık 13 mm boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristallerinin fotoğrafı çekildi! Wilson Bentley, bazılarının gözünde gerçek bir deli! Tarihe kar tanesi adam olarak geçen Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Kar kristallerinin altıgen ve olağanüstü bir güzellikte resmeden ve insanlığa gösteren ilk insan! Her kar tanesinin parmak izimiz gibi birbirinden farklı şekillerde olduğunu gösteren ve kanıtlayan ilk insan.
Ömrü boyunca Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve kar tanesi adam olarak meşhur oldu. Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotoğraf çekti. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı. Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye devam ediyordu! Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti. Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar büyük bir yürek taşıyordu.
(V)
Biz İstanbul’dayız ve iki gündür kar yağıyor. Siz, bulunduğunuz kentte belki bir haftadır kar altındasınızdır. Sizinle, bulunduğunuz kasaba ya da kapalı köy yolunuzla ilgilenmeyen bir medyamız var. İstanbul’a bir kar taneciği düşmeye görsün… Nükleer savaş çıkmış gibi anonslar geçilir. Televizyonların haber bültenleri yol durum raporlarıyla açılır; sonra Meteoroloji’ye bağlanılır, kriz merkezlerinden haber alınır. İşte işin en eğlenceli bölümü budur. Siz şehrinizde yoğun kar yağışı nedeniyle eve hapsolmuşsunuzdur; kasabanızın okul yolunda çocuklar donmuştur. Ve televizyonda birileri sizi “yaklaşmakta olan kar tehlikesine karşı” uyarıp durur. Ya da tersi olur. İstanbul’daki spiker, “Şu anda dışarıda kar serpiştirmeye başladı” der. Pencerenize koşarsınız, güzelim bir kış güneşi size gülümser.
Bana gülümseyense fötr şapkalı sevgili dostum Wilson Bentley oldu!
Şiire benziyordu. Feridun Düzağaç, düşler sokağı’nı söylüyordu!
Nurdal Durmuş blog.
Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir!
Oca 04

(I)
-iyi misin?
-bilmiyorum ama arabaya bakınca iyi olmam normal değil! mucizelere inanmam ama kurtulmuşuz! dizlerimde sıcaklık hissediyorum ve başım ağırıyor.
-dizlerin sıkışmış, kanıyor. bütün camlar gibi ön camda kırılmış, sanırım başını çarptın.
sedyedeyim. yağmurlu bir karanlık! sokakta, sırtüstü yatarken yağmurun elleri anne eli kadar şefkatli dokunuyor bedenime…
acılarım sel sularına karışmalı belki.
sokakta kesik kesik siren sesleri… mavi kırmızı aydınlanan gece karanlığı.
…
-lütfen kolunuzu uzatır mısınız?
-ben iyiyim!
-beyefendi adınız nedir? beni duyabiliyor musunuz? cevap verebilecek misiniz?
-nurdal durmuş. baba adı ce… anne adım Hi… tc numaram: 139…..
-çok güzel. lütfen sakin olun hepsi geçecek!
-ben iyiyim dr hanım. siz sakin olun!
-tansiyonunuz 6/3. şoktasınız ve titriyorsunuz!
- benim tansiyonum genelde düşüktür! (umut)
-en yakın hastane ümraniye eğitim araştırma, oraya götürelim.
istanbul trafiğinde en kolay ulaşım aracındayım, ambulansta. artık siren seslerine karışmalıyız. bedenimize açılmış yaraları, acıları iyi edecek bir doktor gerekiyor. biraz bahar, biraz aydınlık, güneş, ısınacağım ve huzurla uyuyacağım bir yatak ya da mezar gerekiyor. olsun artık, ne olacaksa olsun!
kimseye söyleyemiyorum ama ben hiç iyi değilim!
(II)
hayatla aramı açtım!
daha sade, daha rütbesiz, şerlerden daha uzak kendi kıyılarımda yaşamak istiyorum.
itiraf etmeliyim berbat şarkı söylüyorum.
radyo programlarımı ve sevdiğim şarkıları erteliyorum.
dilimde değil, içimde başladığı zaman mikrofonun sesini açacağım!
ıslık çalmıyorum epeydir.
yorulmayan bir gözlerim kaldı! yaralanmayan….
olan bitenleri, yazılıp çizilenleri, okuyup takip ediyorum…
itina ile tamir edilecek ne çok şeyim var farkına varmaya çalışıyorum.
gece uykularımdan sıçrıyormuşum.
annemin kucağına yatıp saçlarımı okşamasını, bana okuyup-üflemesini falan istiyorum.
yaradan adıyla başlayıp okuyor bir şeyler.
esniyor, yutkunuyor “oğlum sana nazar değmiş” deyip duruyor.
galiba hiç büyümeyeceğim!
(III)
gökhan kaza haberini internette duyurunca tanımadığım ama beni tanıyan binlerce insandan dua aldım.
iyi dilek mesajları, geçmiş olsunlar, teselli ve umut biriktirdim!
o kadar çok birikmiş şükrüm var ki…
o kadar çok birikmiş teşekkürüm.
şimdi birinizin adını yazsam ötekinin hatrı kalır.
biliyorum ne kadar şükretsem, teşekkür etsem hep eksik kalacak…
bu kadar değer veren, dua eden, yanımda olan insan var.
hergün yazan, her gün hal hatır soran türkiye ve dünya’nın değişik yerlerinden ulaşan yüzlerce insan var.
ulaşamayıp posta yollayan… endişe büyüten, sabırsızca haber bekleyen…
tanışmadığım halde benim için kaygılanan bunca insanın varlığından haberdar olmak için bile yaşamaya değer!
hepsini sayamam gerçi gönül koyduklarımda var.
hayatımdan umursamayacağım kadar uzaklaştıracaklarım!
ölümün ne kadar yakın ve bizim kontrolümüz dışında plansız gelebilen ve hemen, yanı başımızda duran gerçek olduğunu hep hatırlamamız gerekiyor.
farkında mısınız bilmiyorum ama; gururdan kalelerimizi ölüm darmadağın edecek!
(IV)
siz bu satırları okurken ben dünden daha iyi, yarından daha kötü haldeyim!
bir ömür boyu tebessümle şekillendirdiği kumdan kalelerini bir dalganın çapışına teslim eden çocuk gibiyim.
hayattan korkmuş, ölümün gözlerine yaşarken bakmış, hayret etmiş ve bütün cesaretini yitirerek ürkeklikler biriktirmiş biri…
yine de; kitaplara bulaşmak, ayetlerde ferahlamak, şarkılara ıslıkla eşlik etmek, şiir okumak ve gecenin gözlerine bakmak hala çok güzel.
duvarlara dalmak, ara sıra nedenini düşünmeden delirmek ve belki planlanmamış başka şeyler.
kurgusuz… aniden, sağanak yağmur gibi gelen… belirginleşen…
(V)
bazı şeyleri ya da çoğu şeyleri, sırlarım, kırgınlıklarım, neşem, hayal ve umutlarım saklı kalıp ortalığa dökülmeyecek artık. ağrılarım, aşklarım, yaşanmışlıklarımda…
madredeus ve kimsenin bilmediği daha nice şarkılar sadece benim için söylenecek.
jose feliciano rain şarkısını sadece benim gitarımla çalacak.
Kimsenin bilmediği bir yığın hayat kırıntılarıma daha az insan bulaştıracağım.
değerimizi düşürmeyen, düşürmeyecek gerçek dostlar!
kısaca;
ben sadece bir trafik kazası geçirmedim.
acemi kaldığım, şaşırdığım, bilmediğim bir dünyayla da tanıştım!
taştan bir adamım artık.
ya kendimi yontup şekillendireceğim ya da yonta yonta tüketeceğim!
(VI)
gitmeli ve susmalar çoğaltıp durmalıyım.
..ah… ?
….neyse…… !
…..saat……..:)
……..geç………:(
……….oldu………. (!)
…………zihnim………… :
…………..kırlaştı………….. ;
…………….hoşçakal.
.
Nurdal Durmuş’un kalemle yara iyileştime çabalamaları!
bu klibi ölmeden önce mutlaka izleyin!
Nurdal Durmuş Blog
http://www.nurdaldurmus.com/
Ara 15
sevgili nurdal durmuş 12 aralık cumartesi akşamı istanbul anadolu yakası’nda ciddi bir trafik kazası geçirmiştir. kazadan sonra hastaneye kaldırılan ve sağlık durumu iyi olan durmuş kazayı küçük yaralanmalarla atlatmış bulunup an itibarı ile evinde istirahat etmektedir.
takip eden okuyucu ve dinleyicilerine duyurulur.
bu açıklama görülen lüzum üzere arkadaşları tarafından yapılmıştır.
|
|
Son Yorumlar