I.
‘Poljuscka Poşye’ isimli bir Çingene şarkısı çalıyor.
Şairler, “Kış, şiirsel bir mevsimdir.” diyorlar. Peki, aklım bomboşken bu şiirsel mevsimin ilham perileri bana ne yazmam gerektiğini hatırlatacak mı? Haber bültenleri fırtınayı, karı, buzu yüklenip kapımıza gelen kışın kentleri nasıl esir aldığını anlatıyor. Kimse evinden çıkmasın diye anonslar geçiliyor. Nükleer savaş ilan edilmiş gibi konuşuyor spiker. Hep eve davet var. Bir deli çıksa, “Herkes sokağa, kartopu oynamaya çıksın!” emri verse ne güzel olurdu. Baudelaire’in deyişiyle “ev”in içtenliğini artırıyor kış. Baudelaire soruyor: “Güzel bir konut kışın şiirselliğini daha da artırmaz mı?”
Bilmiyorum Baudelaire! Konutlarımız eskisi gibi güzel değil. Senden sonra epeyce modernleştik. Kartpostallarda gördüğümüz ve senin tarif ettiğin çatısından buzlar asılmış ahşap ev falan kalmadı artık. Dolayısıyla, kışın şiiri sadece Gaston Bachelard’a göre değil, bana göre de “Her şeyin farklılaştığı, çoğaldığı duygular! Kışın yedekte tuttuğu içtenlikler ve içtenlikle kuşandığımız incelikler” galiba. Yahya Kemal’in ‘Kar Musikileri’ şiiri uzaktan uzağa kendini söyletiyor burada: “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.”
II. ‘Nenni Nenni’ isimli bir Karadeniz müziği çalışıyor şimdi!
Alıp çocukluğuma götürüyor. Henri Bachel‘in, masal ile gerçeğin birbirine karıştığı kış gecelerine, bir çocukluk hatırasına belki de: “Gece oturmasına gelen komşularımız, ayakları karların içine gömülerek, başları da fırtınada kaybolarak evlerine dönerken bana öyle geliyordu ki, çok uzaklara, cadıların, kurtların ülkesine gidiyorlardı. İlk okuduğum masal kitaplarında olduğu gibi, arkalarından bağırmak istiyordum: Tanrı yardımcınız olsun!” Baudelaire, içeride olan biteni görebilirse kış üzerine yeni soyutlamalar yapabilir diye geçirdim içimden. Belki okumanın evin şeklinden daha güzel bir eylem olduğunu, daha şiirsel olduğunu bile düşünebilir! Âh beyaz mucize! Her şeye hükmünü geçiriyor, egemen olan bütün sistemleri alaşağı ediyor, fiyakalarını bozuyor. Ali Çolak’ın deyimiyle “Her şeye gücünün yettiğini, olmazları oldurduğunu iddia eden insanoğluna haddini bildiriyor. Kar, kendinde ilahi bir güç vehmetmeye başlayanlara ‘acz’ini hatırlatıyor. Ve insan, bir kere daha ‘insan’ olduğunun, ‘eksik’ olduğunun; aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğinin farkına varıyor.” Siz siz olun kulak asmayın şu ‘Kar Türkiye’yi teslim aldı, kar yağışı yolları kapadı, kar bilmem ne kadar can aldı…’ laflarına! Bu beyaz örtü, biz Âdemoğulları için iyisinden bir eğlence, hesaba gelmez faydaları olan bir nimettir. Her kar yağışında vazifelerini yapmayarak bu zarif ve şiirli armağanı bir felakete dönüştüren devletin kurumları ve metropollerin anayollarını bile açamayan belediyeler utansın!
Kar yağınca hayat duracakmış, dursun! Sanki durmayan, işleyen bir hayatın bize mutluluk getirdiği mi var? Kar yağsın ve hayat dursun! Okullar tatil olacakmış, olsun! İşler aksayacakmış, aksasın! Çocuklar sokaklarda pür neşe, insanların yüzü güleç, hayat dingin… Daha ne istiyoruz! Şu ‘durmayan’ hayatın hangi ‘nimetleri’ bize bu güzellikleri bağışlıyor ki! Kötü mü?
III. Noire Desire – Le vent nous portera (Rüzgâr bizi savuracak) isimli şarkısı başlıyor.
Epeydir ciddi bir zırh gibi kuşandım bu şarkıyı.
Sıcak bir odanın buğulu camından dışarıya bakınca kış; hiçbir zamanın olmadığı kadar şiirsel. Kar, şiiri bütünleyip çoğaltmak için bulunmaz fırsatların bohçasını açıyor önümüze. Unutmak için, acıların içimizi tırmıkladığı kanayan yerlere buz koyup yaraları hafifletmek gibi iyi geliyor kış! Aşırı buzlanma tabelalarını bile beyaz örtüyle kapatıyor şiir. Beyaz örtülerini giyecek gelinlik kızlar kadar heyecanlanıyor insan. Beyaz örtüleri kefen olmuş ölüler kadar cansızlaşıyor! “Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.” Dranas.
Wilson Bentley
IV. Bu kadar övgü yetmezse size aşk ilan edeceğim Bay Wilson!
Ben bir adam seviyorum diye yazacağım! Kar kadar şiir bir adam!
Dünyanın haber bültenleri karardığında, haber bültenlerinin ve belediyelerin savaş ilan ettiği bir düşmanı sevmeme neden olan bir adam!
Kardan adam!
Kendinizi aydınlık, bembeyaz bir düşün içinde bulacağınız bir adam!
Meleklerin kanadında yeryüzüne inen her kar tanesini önce sizin kalbinize konduran bir adam!
Kar taneleri erimesin diye düşüncelerinizi sıcak, kalbinizi soğuk tutacak bir adam!
Sonrası mı?
Sadece bu adamı değil, belediyenin düşman ilan ettiği kar tanelerini de seveceksiniz!
Sevgili(m) Wilson Bentley seni anlatmadan önce bana eşlik eden şarkıyı yazmalıyım; Mark Anthony – You Sang To Me;
Sevgili Wil, hatırlar mısın? Henüz on beş yaşındaydın. Seni uzaktan seyredenler elinde ki o tepsiyle ne yaptığını anlamaya çalışırlarken içine bakar, kar tanelerini değil, delirmiş bir adam görürlerdi! Senin tepside gördüğün tek gerçekse yeryüzüne ayet gibi inen kar tanelerinin her biri bir diğerinden farklı muhteşem şekilleriydi. Henüz 15 yaşındaydın. Akranların kardan adam yaparken sen yağan her kar tanesinin kendi mikroskobuna konmasını isteyecek kadar âşıktın. Gökyüzünde uçuşan milyarlarca kar tanesini, uçurtmasının peşinden koşan çocuklar gibi görebilmek, hepsini tepsisine sığdırabilmek ve her birinin resmini çekmek istiyordun. Kimsin sen hey deli çocuk!
Wilson Bentley: Kar tanelerini ilk kez inceleyen bilim adamı. 17 yaşına girerken, bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 dolar’a bir fotoğraf makinesi almışlardı. O günler için bu fiyat küçük bir servet demekti. İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotoğrafını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü:15 Ocak 1885. sıcaklık 2c, rüzgârlı bir hava. Yaklaşık 13 mm boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristallerinin fotoğrafı çekildi! Wilson Bentley, bazılarının gözünde gerçek bir deli! Tarihe kar tanesi adam olarak geçen Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Kar kristallerinin altıgen ve olağanüstü bir güzellikte resmeden ve insanlığa gösteren ilk insan! Her kar tanesinin parmak izimiz gibi birbirinden farklı şekillerde olduğunu gösteren ve kanıtlayan ilk insan.
Ömrü boyunca Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve kar tanesi adam olarak meşhur oldu. Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotoğraf çekti. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı. Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye devam ediyordu! Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti. Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar büyük bir yürek taşıyordu.
V.
Biz İstanbul’dayız ve iki gündür kar yağıyor. Siz, bulunduğunuz kentte belki bir haftadır kar altındasınızdır. Sizinle bulunduğunuz kasaba ya da kapalı köy yolunuzla ilgilenmeyen bir medyamız var. İstanbul’a bir kar taneciği düşmeye görsün; nükleer savaş çıkmış gibi anonslar geçilir. Televizyonların haber bültenleri, yol durum raporlarıyla açılır; sonra Meteoroloji’ye bağlanılır, kriz merkezlerinden haber alınır. İşte, işin en eğlenceli bölümü budur. Siz şehrinizdeki yoğun kar yağışı nedeniyle eve hapsolmuşsunuzdur; kasabanızın okul yolunda çocuklar donmuştur. Ve televizyonda birileri sizi “yaklaşmakta olan kar tehlikesine karşı” uyarıp durur. Ya da tersi olur. İstanbul’daki spiker, “Şu anda dışarıda kar serpiştirmeye başladı.” der. Pencerenize koşarsınız, güzelim bir kış güneşi size gülümser.
Bana gülümseyense fötr şapkalı sevgili dostum Wilson Bentley oldu. Şiire benziyordu. Feridun Düzağaç, Düşler Sokağı’nı söylüyordu!
Twitter: @nurdaldurmus
Facebook:@nurdaldurmus
Nurdal Durmuş blog.
Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir!
Aklınız durgundur.
Oturup “Hayat güzeldir.” diye yazmak gelir içinizden.
Gerçekleşmesini bekledikleriniz için “Umut büyüktür.” diye yazmak.
Belki “geçecek, her şey geçecek” diye yazmak,
Şiir yazmak,
Bir arkadaşınıza mektup yazmak belki de…
Belki radyo dinlemek geliyordur içinizden,
Belki sevdiğiniz bir şarkıya eşlik etmek,
Islık çalmak belki…
Ya da şiir okumak, deniz taşlamak, çizgi film izlemek, resim yapmak türünden şeyler.
Sosyoloji okumak istersiniz belki;
Edebiyat, psikoloji, felsefe, sanat tarihi…
Sevdiğiniz bir yazarın kitabını…
Gazeteden bir köşe yazısı…
Alıp başınızı gitmek istersiniz belki;
Uzaklara, bir arkadaşınızın yanına,
Annenize,
Bilmediğiniz bir şehre…
Okula, camiye, kırlara, ilk gençliğinize,
Çocukluğunuza.
Hep yaşamak istersiniz ama
Hiç ölmek istemezsiniz.
Kimse ölsün istemezsiniz.
Her şey geçsin, kötü günler geçsin istersiniz.
Gazeteler “Bugün hiç kötü haber yok!” diye manşet atsın istersiniz.
Haber bültenleri “Bugün hep güzel haberler vereceğiz.” diye başlasın.
Hayat, her gün bayram olsun istersiniz.
Ama olmaz işte!
“Ölüm, bomba, terör, çatışma, müdahale” kelimeleri önce kaleminizi kirletir.
Sonra mevsimlerinizi, şiirinizi, aklınızı, hayallerinizi, bildiklerinizi, okuduklarınızı, yaşama isteğinizi kullanılamaz hale getirir.
Bir haber duyar telefona sarılır ve sevdiklerinizi arasınız.
“Çok şükür iyisin!” dersiniz.
Ya iyi olmayanlar, ya tanımadığınız ölümler…
İşte onlar var ya, o ölümler,
Önce duru aklınızı başkentinden vururlar.
Yaşama kaynağınız olan her şeyi…
Sonra şiirinizi, şarkılarınızı ve dualarınızı unuttururlar.
2 yıl önce bugün… her şeyi unutup, o günde kalamadık.
sınırlar güzelliğini değil, içimizi gölgeledi.
pes ettim sonra…
sana cümle kuramaz oldum,
susup kaldım.
1. gün ……..
…………
……………
………
……
….
.
2. gün acemi kaldık, şaşırdık, bilmediğimiz bir dünyayla tanıştık.
3. gün bentleri yıkılmış nehir gibi savrulduk,
ya boğulacak ya da birbirimizde durulacaktık!
4. gün susmalar çoğaltıp durduk,
fotoğraflarda mutluyduk.
5. gün evet isyan…
çünkü aşkın içinde inat barındıran,
kesik kollar var,
inadından aşk öldüren kollar.
okyanus biriktiren selleri var aşkına,
bir sesle darmadağın olacak çığ var.
6. gün ya aklım başımdan gitti ya da karardı bütün şehir.
artık taştan bir adamım.
yont ve istediğin gibi şekil ver
ya da yonta yonta bitir beni.
7. gün nedenini düşünmeden delirmek istiyorum.
belki planlanmamış başka şeyler.
kurgusuz…
aniden, sağanak yağmur gibi gelen,
belirginleşen.
8. gün -ne var ne yok, nasılsın?
-ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
bir ömür uğraşıp, tebessümle şekillendirdiğim kumdan kaleleri, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuk gibiyim!
9. gün sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil.
sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da.
düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da.
10. gün -korkma ben varım!
-korkuyorum sen varsın.
11. gün -var mısın yok yere ağlamaya?
ki bir sis yanık bırakılmış fısıltı.
- yüzümü yine kapatayım mı?
12. gün gözlerine bakınca gökyüzü ve deniz görüyorum. birinde gemilerim yağmalanıyor, diğerinde kuşlarıma yıldırım çarpıyor.
13. gün en büyük yanılgın aşk olmayacak belki ama en büyük yenilgin aşk olmasın.
14. gün inceldiği yer burası, kopsun mu?
2 yıl sonra bugün hep yarımız görüyorsun,
hep öyle kalacağız.
utançlar girdi aramıza,
sorumluluklar, başkaları, mantık, imkânsızlıklar, günah,
ve bir sürü saçma şey.
gökyüzü, deniz, çamlıca,
kız kulesi, kabataş…
geçen sadece zamanmış meğer,
geçmeyen her şey!
mutlu ol.
bugün hayatımda önemli sayılabilecek yeni bir şey yok!
ofise geldim ve bir bardak çay eşliğinde sting’in “shape of my heart” şarkısını dinliyorum.
cumartesi çalışmalarından nefret ediyorum.
uzun zamandır sinemaya gitmedim.
bilgelik taslamak için okuduğum kitapları da yazmayacağım.
ama en sevdiğim kitaplardan birinin xupéry’nin küçük prens’i olduğunu söyleyebilirim.
evet okudum adamım!
doğu-batı, ünlü ünsüz binlerce kitap okudum.
roman, felsefe, eleştiri, sosyoloji, inceleme ve akademik makale…
ne yapayım?
hiçbiri “küçük prens” kadar sevimli gelmedi bana.
evet en iyi kitaplar bilmediğimizi öğretenlerdir belki…
ama bilirsin öğrenmek ayrı şey, sevmek ayrı şeydir!
ben sevdim, çok sevdim…
hepsi bu!
21/01/2012 Nurdal Durmuş
Twitter: @nurdaldurmus
Facebook:@nurdaldurmus
Her yeni yıl yeni sözler söylemek, yeni mutluluklar yaşamak, kurulan hayallere kavuşmak için müthiş bir umut biriktirme coşkusuyla dolarız. Geçen yıl içinde yaşadığımız güzel şeyleri değil, başımıza gelen ne kadar kötü gün varsa hatırlar, ‘iyi ki’ geçip gitti diye eski günlerimize ihanet ederiz. Oysa her geçen yıl uzun kısa nerede biteceği belli olmayan ömrün kaçıncı sayfasını koparmıştır kim bilir? Her geçen yıl kim bilir hangi deli dolu sırlarımızı içine saklayarak uğurladığımız, bir daha açmamak üzere kilit vurduğumuz, bir yığın hayal kırıklığımızın da adıdır.
İnsanoğlu hep umuda muhtaçtır. Güzel yaşamaya, mutlu olmaya, huzur bulmaya… Bu yüzdendir ki ucunda “yeni/nev” geçen bir kelime duydu mu hemen romantik rüyalarda başrol oynamaya başlar. Eduardo Galeano, Aynalar kitabında bu durumu“Yaşam, isimsiz ve anısızken yapayalnızdır.” diyerek özetler. Şimdilerde isimsizlik, anısızlık yalnızlığın dışa vurumu gibi bizi günlerin gölgesinden kurtarıp yeni yılı beklentilerimize en yakın olduğumuz süslü bir rüya olarak önümüze sermektedir. Bu yüzden yeni yıllar dünya hengâmesine dalıp hep yenilen, yine yenilen; hep kırılan, yine kırılan insanoğluna sunulan taze bir müjde, yeni bir bahar gibidir. İnsanoğlunun yeni olan her şeye eski hayal kırıklıkları yüzünden daha fazla umut bağlaması ve heyecanla başlamak istemesi de bu yüzdendir.
Her yeni yıl üzerine tek cümle yazılmamış, karalanmamış, silinmemiş, lekelenmemiş bembeyaz bir hayat sayfasıdır. Bu beyaz sayfaya hangi hayal ve hayat kırıklıklarını, günah ve sevapları, başarı ve başarısızlıkları düşüş ve kalkışları yazacağımızı elbette bilemeyiz. Yine de “her şey çok güzel olacak” umuduyla bismillah deyip ilk sözcükleri, ilk hesapları kaydedecek bu yeni sayfamızı binlerce kez söz verip yapamadığımız; “yeni yılın ilk gününden itibaren” diye ertelediğimiz her şeye yeniden başlama heyecanımızı diri tutacak fırsat olarak görmeliyiz. Ama umut ne kadar büyükse hayal kırıklığı da o derece büyük olacağından temkinli olmakta fayda var. Zira yeni yılda güneş; yaşam standartlarımızdan inancımıza, kariyerimizden sosyal hayatımıza, birçok “değişme” planının üstüne değil de ömrümüzün son sayfası, son satırı, son cümlesi üzerine de batabilir. Sonuçta bütün bu abartılı coşkuya, sabahlara kadar süren şaşaalı kutlamalara, televizyonların renkli hülyalar dağıtmasına rağmen yatağımızdan yeni bir yıla uyanınca değişen tek şeyin, sadece miladi takvimin bir günü olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğimizi unutmamak gerek.
Yeni yıl umduklarınızdan daha çok bulduklarımızın olduğu bir yıl olduğu kadar yeni sorunların, sıkıntıların, hayal kırıklıklarının, terk edişlerin, kaybedişlerin, ölümlerin, ayrılıkların olacağı bir yıl da olacaktır. Biliyoruz ki, hayat hep düzlük, hep bahar, hep güzel değil. Hayat aynı zamanda yamaçları, dağları, kışları olan bir ömrün de adıdır. Yeni yıla büyük beklentilerle girip eli boş dönenler nedeniyledir ki siz siz olun yeni yılı “adının eski bilindik yıl olması gereken yıl” olarak algılamaktan vazgeçmeyin.
Beni soracak olursanız bu yazıyı eski yıla veda ederken yeni yıldan beklentileri çok olan, bir yığın başlangıç sözleri veren yazar olarak kaleme alıyorum. Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş!/ Dünle beraber gitti cancağızım, / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” dizelerini okuyorum. 2010’dan artakalan bir yığın hayal ve hayat kırıklıkları, üzüntü, kavga, huzur, mutluluk, suçluluk, günah, zorluk, bolluk, yokluk, savaş, işgal ve yaşama dair utançlar sayabilirim. Ama İlhan Berk “Her şey durmadan büyüyüp gelişiyordu/Anladık Dünyadaydık” diyor.
Evet dünyadayız… Cemal Süreya’nın tanımıyla “Biz kırıldık daha da kırılırız! Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza”Geçmişe sünger çekemeyiz belki ama yeni yılın ilk gününden başlayarak yere düşmemiş, kirlenmemiş taze ömür sayfalarımıza leke bulaştırmadan yenibaharlar yaşayabiliriz.
Bilmiyorum ne gösterir zaman. Umarım ömrümüzün sayfaları güneşli, ılık ve aydınlık olur.
Nedense benim etrafımda, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığından şikâyetçi, anlaşılmaz trajedilere alışmış ya da alıştırılmış binlerce insan yaşıyor. Hayatlarındaki bütün kapıların açma kollarının arkada olduğunu ve onların yüzüne kapalı durduğunu düşündüğüm bu insanlara karşı benim de, hayatımın da garip bir sempatisi vardır. Onları görmezden geldiğim zamanlar, günlerce acı çeker, “Acaba, benim yüzümden mi?” diye kendimi suçlarım. Yine de, bir bahar sabahı pembe hayalleriyle hayatın ortasında dimdik durup, kader çizgilerinde umut gözleyen bu insanlara ne zaman baksam, gözlerinde kendimi görürüm.
Bazen düşünürüm; “Yoksa ben de onlardan biri miyim?”
Kahve, güneş ve iyi şarkılar bile işe yaramıyor…
Bütün kapılarımın çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır benim hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır benim hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde henüz kazananı belli olmayan, kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çekmektedir. Buna rağmen, dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamı engelleyen kaçamadığım bir gerçek var! O da ölümün benimle birlikte, hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.
Düşmemeye bak. Az toparla kendini.
Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için derin sancılar çekti! Çektiği ağrıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü…
“Ağlıyor musun?” dedim.
“Bunlar sevinç gözyaşları” dedi. Hayat bana yalan söyledi!
Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi. Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi?“Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi?“Aklımın kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklımdan daha içerde değil mi? Ey hayat! Ben mi seni yaşıyorum, sen mi beni? Ben mi senin içindeyim, sen mi benim?
Nesin sen? Gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüz mü?
Endişelenme! Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır! Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku! Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.
— Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
—Korkma! Kimse düşlerinin terkine uğramadı! Hayat zaten bir düş… Bir gün düşeceğiz toprağa ve gözlerimizi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağız. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız!
kaynak belirtilerek alındı yapılabilir.
nurdal durmuş 2010 mart.
Yazar, radyo programcısı.Rakamların rakımlarından, haberlerin bültenlerinden nefret ediyor.Hayatın kısa, kısadan da kısa olduğunu düşünüyor.Ömrün en uzak mesafesi yanı başımız olduğundan;En nihayet insan ve çok yakında ölecek!
Otuz dört yaşıma bastım bugün. 77’de Şavşat’ın Hanlı Köyü’nde doğmuşum. Babamın söylediğine göre yedi kardeşten kimliğe doğum tarihi doğru yazılan tek kişi benmişim. 3 yaşımda seksen darbesi olmuş. İyi ki o zaman fark etmemişim bunu. Fark etmemişim ama hayata darbelerin kahramanı olmuşum.
Kendimi bildiğimde çobanlık yapıyordum. Diğer kardeşlerimle arada çok büyük yaş farklılığı olduğu için ‘Seni değirmende bulmuşlar!’ diye dalga geçilen, kandırılan bir çocukluk hatırlıyorum. Zaman zaman buna inandığım da oluyordu.
Televizyon olmadığı için İstanbul’u bilmezdim. Yazın köye gelenlerin anlattığı şeylerle kafamda deniz çizerdim. Hayal yüzdürdüğüm tek yer yaylamızın çaylarıydı. Siyah yakalı bir önlüğüm, bezden dikilmiş bir çantam vardı. Kışları okula gider, yazları çobanlık yapardım. Her sabah güneşle uyandırılıp koyunlarını gütmek için dağa gönderilirdim. Ayağımda kara lastik vardı. Leş gibi kokardı. Yazın köye gelen ve ayağında spor ayakkabısı olan şehir çocuklarını kıskanırdım. Bisikletin ne olduğunu bilmeden motosikletimin olması hayalini kurardım. Hatırlıyorum çok duygusaldım. Şehirden gelen bütün kızlara güzel gözükmek kaygısı güderdim. Ama onlarla tek satır konuşamaz, yüzüm kızarır, oyun halkalarına dâhil olamazdım. Neden bilmiyorum ama hep saçlarımın rüzgârda dalgalanabilecek kadar uzamasını ve kızların bunu görmesini isterdim. Neyse çobanlık arkadaşlarımı anımsamak istiyorum ama hepsi aklımda değil:
(Önal, Dursun Ali, Erol, Varol Abi, Özgür…) Simalar aklımda ama isimler gitmiş.
Ben: Ayakta olan
Babamın kucağına alıp evladım dediğini hiç anımsamıyorum. Neden Anadolu’da böyle saçma gelenekler var ki? Baba evladını sevmez, öpmez kucaklamaz mı? Ayıpmış! Ağabeyim, büyüklerin yanında saç taranmaz, yakalı gömlek giyilmez devirlerinin bile olduğunu anlatır durur hala. Hayretler içinde kalırım. Hangi ayıp çocuğu baba şefkatinden mahrum bırakacak kadar kutsaldır acaba?
Annemle ilgili bildiğim birkaç şeyden biri nasihatleri ve dualarıdır. Bir de müthiş bilge bir kadın olduğu… Çok erken yaşta annesini kaybetmiş yetim ve fakir büyümüş. Anlatırken hep gözleri dolar. Her nasihatine uygun bir atasözü bilir. Bir keresinde yaylaya giderken uzun nasihatler etmiş; ‘Ben ölsem üzülür müsün?’ diye sormuştu. Sanırım sekiz yaşımda falandım. Annem bilmez ama çok ağlamıştım.
Ortada duran benim. Tam karşındaki. Fenerbahçeliyim ama üzerimde cimbom forması var! Abim istanbul’dan getirmişti. Ne mutlu gündü!
Sonra parasız yatılı okulu kazandım. Yatılı ortaokulda öğretmenlerin bitlenmesin diye saçını sıfıra vurduğu çocuklardan biri oldum. Nefret ederdim bundan. Saçlarım rüzgârda dalgalanmalıydı. Bırakmıyordu katiller! Askeri disiplinden nefret ederdim. Yatılı okulda uzun yürüyüş provaları ve gece nöbetleri vardı. O yılları hiç unutamam, çok güzel âşıktım! Birbirimize hiç söyleyemeden yaşadığımız bir duyguydu. Kim bilir şimdi nerededir?
Savrulmuştum, içime kapanmıştım, mutsuz ve yalnızdım. Annem ve babamdan uzaklaşmıştım. Sadece bayramlarda ve yaz tatilinde ailemin yanına gidebiliyor, birinci vazifem olan çobanlığa geri dönüyordum. Sonra bitmez sandığım o günler geride kaldı, okul bitti. (Çiğdem&Selami Sun-Mehtap&Ersin Medin, Selma&Fikret Kunduracı, Mehmet Türk öğretmenlerime minnetle)
En önde uzanan
Sonra büyüdüm. Her şey ben yaşarken oldu! Peki, o günlerden geriye ne kaldı? Değişen ne, kim? İklimler mi, insanlar mı, şehirler mi, şarkılar mı, ben mi? Farkında olmadan aynı salon koridorlarında aynı şarkıya ıslık çaldığımız insanların seslerini neden duyamıyorum? Ne bileyim bahar diye bir şey var. Çiçekler falan açıyor. Kuş var, çay var, simit var, her şey var. Mesela zor geçen bir çocukluğumun ardından gelen güzel günler var. İyi bir işim var. Birkaç alanda iyi derecede kendini kanıtlamış rütbelerim var. İyi kötü yolunda giden hayatım, sağlığım ve ailem var. Hepsini yazamam gerçi, utançlarım da var! Ahrette yüzlerine baktığımda yerin dibine geçeceğim bir sürü insan ve günahlarım da var! Buna rağmen bu gün bile tanımadığım yüzlerce insandan hayır dua ve doğum günü tebriği aldığım ciddi bir kariyerim var. Kırıp döktüğüm, kırıp döken ve uzaklaştığımız eski dostlar var. Hep yanımda olan, yanlarında olduğum iyi dostlarım da var.
Peki, neden de hep bir şeyler eksik gibi?
Neyin özlemini çekiyorum? Sanırım ben büyüyünce, insanlığın kasalarını doldurup hayatlarının içini boşalttığı dünyada huysuz bir rüzgâr esti. Cümleler ateşe verildi. Sevimli bütün harfler, masum çocukluk fotoğrafları yangınlarda kül oldu. Zaman saniyelerle ve dakikalarla ölçülebilir olma özelliğini çoktan yitirdi. Belki de böyle bir özelliği hiç yoktu. Her adımında para biriktirip hayat azaltan insanlık, parçalanmış yorgunluğunun farkına da varamadı. Aynalara her bakışta değişken yüzlerimizden bir sürü maske aktı. Kimse baktığı aynada gerçek yüzünü seçemez oldu. “Hangisi benim?” Sorusunu da soran olmadı. Geriye dönemedi, ileri gidemedi. Yollar aşıldı, yıllardan geçildi, yalanlara alışıldı, gerçeklere sırt çevrildi.
E sonra… Sonra, ben çocukken açık duran pencereden gökyüzünün dallarına her gece sayısız basamaklar kurup, sırma saçlı gecenin simsiyah saçlarını okşayıp koynuna sakladığı yıldızları toplardım. Şimdilerde tek özlediğim şey geçmişim değil. “Geçmişte kaldı.” dediğim gerçekleri bile hayâl edemeyecek kadar yalan yaşıyor olmam. Galiba ben büyümekten değil, içimdeki sesi yitirmekten çok korkuyorum. Ölüm kapımı çalmadan, Nuh dünya yutmuşluğumun kolundan tutup beni kurtarsın istiyorum.
Belki en iyi dostum hep “şükür” olsun istiyorum!
Bir de; Her gece açık duran penceremden gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenler dayayıp gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocukluğumun yaşlanmamasını, sadece büyümesini istiyorum!
Neyse sevgili ben!
Boş ver bu yazdıklarımı, boş ver! Nasılsa sonu gelmez. Sen yürümene bak.
Bir bak, bir düşün, bir yol bul kendine kentin çıkmaz sokaklarında. Bu uygarlık yaşanacak bir şey bırakmadı desen de yaşamana bak! Kaygı duy! Sorgula bakalım neleri değiştirebilirsin?
Belki, “Bilmem!” dışında başka cevaplar da bulabilirsin. Şurada toprağa ne kaldı? Kim bilir, belki de boş vermeyip bilirsin!
Ölüm henüz kapımı çalmamışken büyüdüğüm bir gün/lük.
üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var! dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.
II
kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!
III
nuh son anda bileğimi kavrıyor. —çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!
artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt. Nurdal Durmuş – Hiç Sesler kaynak belirterek alıntılanabilir
Her fotoğraf karesinde ölümü çağrıştıran çizgilerle rastlaşıyorum. Gri, soğuk, solgun, ürkek bir kaygıya dönüşüyor yaşam. Eylül gelince kırlangıçlar da veda ediyor şehre, kelebekler de. Aynalar sararıyor. Radyoda eski bir hayali canlandıran içli bir türkü çalıyor. Sokaktaki sesler farklılaşıyor, hız limitlerini çoktan aşmış hayat sakin akan bir huzur ırmağına dönüşüyor.
…
Balkondan sarkan turşuluk biberler, kurumaya terk edilmiş baharatlar, usulca uykudan uyandırılan uzun kollular, dinginliği kaybeden deniz, parkları esir alan atkestaneleri. Bir güvercin, bir kedi, bir solgun bahçe hüznü…
Eylül artık bütün gün benimle. Elimdeki kitapta, balkonda, yürüdüğüm yollarda, bulutların arasında…
Gökyüzü, kuş, yağmur, rüzgâr…
İlk aşk, ilk acı, ilk ayrılık…
Beyaz zambak ve hüzün.
Dalından kopup avuçlarıma düşen kuru bir yaprağın anımsattıkları olmalı bunlar. Ne de olsa Eylül’de unutmak ve unutulmak yoktur değil mi? Olsa olsa hatırlayamamak vardır. Akıl dediğimiz o sandığın içinde biriken ne kadar yaşanmışlık varsa hepsi saklandığı kuytulardan çıkarak ortalığa dökülür. Bugüne kadar olan yaşamınızın ve hayallerinizin hiçbir sesinin, hiçbir kokusunun ve hiçbir anının bütünüyle yok olmadığını, silinmediğinizi sadece Eylül’de görürsünüz. Eylül zamanın hızlı ve geri sarılmaz kaçışını, kuruyup serseri bir rüzgârda savrulanın kuru bir yaprak değil ömür ırmağımız olduğunu her aynaya bakışınızda yeniden hatırlatır. Eylül’de terk edilmeyen tek şey hatıralardır. Bir Eylül sabahı esen kara yel, aşkı, şii¬ri, devrimi, çocukluğunuzu, gençlik yıllarınızı, hayal kırıklıklarınızı önüne katıp topladığınız yamalı bohçanızdan çıkarıp tekrar önünüze serer. Kalkanlarınızı siper edip kaç uyku, kaç saat, kaç acı, kaç hüzün, kaç mutluluk ve kaç huzur tüketirseniz tüketin Eylül’ün armağan edeceği duygu, hüzün ve yaşam aynasında gördüğünüz kırışıklıklardan başka bir şey olmayacaktır.
…
Eylül benim için, çocukluğumda siyah yakalı bir önlük, bezden dikilmiş bir çantaydı. Bir yatılı okul bahçesine dar gelen bitmez günlerin başlangıcıydı. Bedenime değil adeta ruhuma giydirilmiş tek tip üniformalar, kurallar, uzun tören provaları, koyu gri uzun bir yalnızlıktı.
Gençliğimde eylül sevdiğim her şey gibi çabuk tükenen kurşunkalemlerim, doğrularımın azlığından çok çabuk tükenen silgilerim, beyaz sayfalar üzerine karaladığım uzak düşlerimdi.
Geçti gitti…
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarından, hızla akrepleri zehirleyen yelkovanların telaşından ne kaldı geriye dersiniz?
Ne kadar dirensem de çocukluğumun güleç mevsimini alıp götürmüş Eylül.
Yaşamın renginin nisan olduğunu düşünürdüm, “Ölümünki de benim!” diyor Eylül.
Bayram sabahı…
İlk işim evimizin pencerelerini açmak oluyor.
İçimden bir ses “Pencereleri aç, hemen aç, hızlıca!” diyor.
Sanki odalara, ruhsuzluğumuza, dünya yutmuşluğumuza nasip ve bahar dolacak. Sanki güneşe bir adım daha yaklaşacağız.
Beton duvarlı evlerimizden bayramın coşkulu caddelerine çıkıyoruz. Her tarafta akıl almaz bir heyecan var. Daha dün incir çekirdeğini doldurmayacak konular yüzünden tartışan iki komşumuz, kol kola bayram namazı telaşında.
Ailemde bayram namazlarına geç kalışıyla meşhur bir adam bilinirim. Yeğenim Ömer, ‘Nurdal bir gün imamın arkasında bayram namazı kılacak kadar camiye erken giderse kıyamet alametidir.’ diyerek dalgasını geçiyor.
Haklı, yine geç kaldım.
Ayakkabılıkta bir yer buluyor, sıkışıyorum.
Ayakkabıların içinde bir çocuk, elinde ‘biricik’ yazan bir poşetle kapıda yüzü bize[cemaate] dönük oturuyor.
Yüzüne bakıyorum gözlerini kaçırıyor. Resmini çekmek istiyorum cemaatten korkuyorum.
Nihayet bütün cesaretimi toplayıp çaktırmadan yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekebiliyorum.
İmam yardımlaşmadan, eti nasıl dağıtacağımızdan, insanoğlunu iyi edecek bütün davranış biçimlerinden klasik metinlerle, akıcı olmayan ve kendisinin de alıştığı, yeni bir şey söylemediğinin farkında olarak konuşup duruyor. Mahalle camisinin cenaze kaldırmak için bir alanı ve musalla taşı yokmuş. Ben yeni farkına vardım. İmam, “Yardımlar bol olsun!” diyerek kurnaz tüccarlar gibi bayramı ticarete kurban ediyor. Galiba ölmeden bunu bilmem iyi oldu.
Namaz bitti. Cemaat, camiyi yangın yerinden kaçışır gibi terk ediyor. Üstelik ayakkabılıkta bekleyen çocuğun ruhunu öldürerek… Bir cesedi ite-kaka ezdiklerinin farkına varmadan… Az önce hoca ne anlatmıştı? Kimse dinlemiyorsa neden geldiniz? Sanırım musalla taşı için yeterince para toplanmıştır ama henüz taş yerine dikilmeden, üstelik yaşayan bir çocuk gömüldü kimse farkında değil.
Dışarı çıktım, başını okşadım. Gözleri dolmuştu.
Camiden kalbine umursanma hissi bırakarak ayrıldım.
İnsanlar bilmedikleri işin mağduru olmaya meraklı. Haber bültenleri acemi kasap haberleriyle dolu. Yaralanan, belini inciten, çifte tekmeyle savrulan, tosunun boynuzlarına hedef olan acemi kasaplar… Belediye bizim yerimize bu işleri profesyonelce yapıyor. Ne bu zorlama ey millet, anlayamıyorum sizi! İnsan olmaya çalışsak mesela… Kurban kesme işini bilene bıraksak, zorlamasak ve zorlanmasak… Çevreyi kirletmesek, inat etmesek…
Saçma sapan cesaretler kuşanıp savaşmasak ve bayramı eziyete dönüştürmesek…
…
Cep telefonuma bir sürü mesaj gelmiş. Benzer şeyler. Oysa insanlar kendi cümlelerini üretmeli. Samimiyet kötüde olsa bizim içimizdir. Maske kuşanmadığımız sade halimiz daha güzeldir.
…
Sonra sen aradın…
-Alo!
-Alo!
-İyi bayramlar!
-İyi bayramlar, çok teşekkür ederim.
-Dün arayacaktım ama ziyaretler falan arayamadım.
-Yok ca… önemli değil.
[Niye o aramalıydı ki? Ben de arayabilirdim.]
Özenle harfler çıkartıyoruz cebimizden. En azaltılmış kelimelerden, en basit, en soğuk cümleler kurguluyoruz. İçimizde müthiş tedirginlik birikmiş. Çok dikkatliyiz, neden acaba?
Neden anlayamadık birbirimizi?
Bütün kelimeler buz dağından kopup boğazımızda donuyor. Her cümleyi buzdolabından çıkartıp kurguluyor gibiyiz.
Oysa eskiden böyle miydi?
Ne kadar azaltmışız birbirimizi.
Bunu kendimize neden layık görüyoruz. Biz, birbirimiz iyi olduğunda iyi olabilecek kadar hasta insanlarken, neden birbirimizi kötü ediyoruz.
-Sonra tekrar görüşürüz. İyi bayramlar.
-İyi bayramlar.
[Bayram zaten iyiydi. Keşke biz de iyi olabilseydik!]
…
Televizyonları magazin programları ahtapot gibi kuşatmış. Müslüm Gürses sahne aldığı Japon restoranda bir mankenin göbeğinden suşi yerken görüntüleniyor.
‘Müslüm Gürses sosyeteye iyice alıştı. Kim bilir, yakında suşi üzerine bir şarkı bile okur.’ diyor spiker.
Âh be Müslüm sen bizim babamızdın. Bu ne hâl?
Diğer bir kanalda silah kaçakçısı bir adamın hikâyesinin anlatıldığı filme rastlıyorum.
“Kurşunlar, oylardan daha çabuk hükümet değiştirir.” diyordu tüccar…
Okan Bayülgen çocuk sahibi olduktan sonra aile hayatına daha saygılı, temkinli programlar yapıyor gibi.
Evlilik programlarını, yemek programlarını, öpüşme sahnesi olan programları ve cinsellik içerikli her şeyi eleştiriyor, yerden yere vuruyor. Galiba hayatın kirlendiğinin farkına vardı.
…
Nedense bayramları hep iki günmüş gibi algılıyorum. Üç ve dördüncü günlerin 90 dakikası tamamlanmış maçın uzatma dakikalarına benziyor. Yine de Bayramlar, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna Allah tarafından uzatılmış bir hediye gibi. O deliğin açılmasıyla insanlığın güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriyor. Allah’ın ellerimize bahar kokulu bayramlar gönderiyor, güneşi daha içimize vurdurup aydınlatıyor. Tekbir sesleri dünyayı kuşatan bir halka gibi İstanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştiriyor. Sanki Bayram bitince de açılan bu delik kapanıyor ve yeniden boğulmamak, soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ediyoruz. Ta ki, bir sonraki bayram gelene kadar…
…
Mezarlıktayım.
Tanıdığım biri yok. Ölünce, arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim.
Biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen!
Selam ver bana ve rahmet oku!
Sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil!
Sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da…
Düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!
Son Yorumlar