Kimse Düşlerinin Terkine Uğramadı!

güne bakma durağı, okuma notları 15 Yorum »

Durum gerçekten ciddi doktor!

Nedense benim etrafımda, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığından şikâyetçi, anlaşılmaz trajedilere alışmış ya da alıştırılmış binlerce insan yaşıyor. Hayatlarındaki bütün kapıların açma kollarının arkada olduğunu ve onların yüzüne kapalı durduğunu düşündüğüm bu insanlara karşı benim de, hayatımın da garip bir sempatisi vardır. Onları görmezden geldiğim zamanlar, günlerce acı çeker, “Acaba, benim yüzümden mi?” diye kendimi suçlarım. Yine de, bir bahar sabahı pembe hayalleriyle hayatın ortasında dimdik durup, kader çizgilerinde umut gözleyen bu insanlara ne zaman baksam, gözlerinde kendimi görürüm.
Bazen düşünürüm; “Yoksa ben de onlardan biri miyim?”


Kahve, güneş ve iyi şarkılar bile işe yaramıyor…

Bütün kapılarımın çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır benim hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır benim hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde henüz kazananı belli olmayan, kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çekmektedir. Buna rağmen, dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamı engelleyen kaçamadığım bir gerçek var! O da ölümün benimle birlikte, hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.


Düşmemeye bak. Az toparla kendini.

Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için derin sancılar çekti! Çektiği ağrıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü…
Ağlıyor musun?” dedim.
Bunlar sevinç gözyaşları” dedi.
Hayat bana yalan söyledi!
Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi.
Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi? “Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi? “Aklımın kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklımdan daha içerde değil mi?
Ey hayat!
Ben mi seni yaşıyorum, sen mi beni?
Ben mi senin içindeyim, sen mi benim?
Nesin sen?
Gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüz mü?


Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.

— Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
—Korkma! Kimse düşlerinin terkine uğramadı! Hayat zaten bir düş… Bir gün düşeceğiz toprağa ve gözlerimizi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağız. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız!

kaynak belirtilerek alındı yapılabilir.
nurdal durmuş 2010 mart.

İsrail’e Bir Taş, Gazze’ye Bir Dua Gönder!

güne bakma durağı 9 Yorum »

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Maskeli baloların gösterişli hayat sahnesinde kalbinden kanlar damlayan insanların ellerinden tut!
Allah’ım ellerimden tut!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Gözyaşlarını sev!
Tamda unutmuşken merhameti,
Hatırlamıyorken Peygamberlerin bildirgelerini,
Gözyaşlarını sev!

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Her gece sabırsızlıkla uyuyup görmek istediğin barış dolu bir dünyanın hayallerini kur!

Düşün!
Filistin’in, gülen çocukların ve sevginin sancılarını…
Hayallerini,
Hayatı,
Bir yılan gibi koynuna sokulan gecelerin koyu karanlığını ve geceyi orta yerinden bölen ölümü…
Kaçmak gibi, kaçsan da kurtulamamak gibi, istemesen de ölmek gibi…
Damarlarından zamanı pompalayan kalbinin göğsünden fırlayıp, Gazze’li bir çocukla yere düşmesi gibi. Gözyaşlarını kanlı avuçlarında biriktirmek gibi…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Günbegün yeni çaresizlikler doğuran hayatın kollarından kurtul!
Çaresizliğinden,
Vurdumduymazlığından…

Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Masum çocuklara,
Şefkatli analara,
Çaresiz babalara,
Gözyaşlarına,
Kalbine… Kalbime… Sessizliğimize…Parçalanmışlığımıza…

Nurdal Durmuş

hiç sesler.

güne bakma durağı, makaleler 18 Yorum »

hiç sesler

sevgili/m’e…

üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var! dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.

II

kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!

III

nuh son anda bileğimi kavrıyor.
— çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!

artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt.

Nurdal Durmuş – Hiç Sesler

kaynak belirterek alıntılanabilir


Yazıyı sesli dinlemek için buyurun;
Nurdal Durmuş Hiç Sesler

deli sayıklamaları – bir

güne bakma durağı 1 Yorum »

burada yazılanlar yazdıklarımdan ayıklayıp çöpe attığım bölümlerdir. nurdal durmuş’un yazı çöplüğünden veri kurtarma programıyla ele geçirilenlerdir. tamamen saçma bulduğum ya da sevdiğim halde yazıya yakıştıramadığım karalamalar da diyebilirim. bir nevi kamera arkası ya da çekim hataları. yazar nasıl yazamaz görün diye ekliyorum.
tamamen çöpe bakıyorsunuz farkında mısınız?

Düşmemeye bak. Az toparla kendini.
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev
Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!

I
-gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, koronikleşen
mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin
susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, aşık
olduklarımıza, aşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz
olanl…ara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye
çalışanalara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin
ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor
:

http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA

II
-ben iyiyim çok şükür. sek sek bile oynuyorum. zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum. kızma bana, küçücük bir çocuğum. görmüyor musun ceketim ne kadar da küçük?
-ellerin de çok küçük senin. kocaman bir kalbi kaldıramayacak kadar!
efekt: zoooonnkkk
-neyse… sahiden niye kırıldınız bana matmazel, hangi tavuğunuza kış dedim?

III
dikkat kapalı alan!
açık isyan, arabesk ve ıslak deniz yasaktır…

IV
-gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!

V
-nasılsın?
- bir ömür uğraşarak; yüzümdeki tebessümle şekillendirdiğim kumdan kalelerimi, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuk gibiyim!

VI
ya aklım başımda değil ya da aklımı başımdan aldın…

VII
son gün mezarlıktaydım. arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim. olacaksa eğer, biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen! bir kere olsa da selam ver bana ve rahmet oku… sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil! sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımıda! düşündüğün neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!

VIII
Ruhumu alabilir miyim ilmeğinizden, Asarsanız onu sahiden ölür!

IX
Gülüşüyoruz, gülüşüyorlar, gülüş, gül, gel!

Aklım nerdesin. Lütfen geri gel! İyi ol!
Sezen Aksu sen nerdesin? Lütfen bana lütfen söyle!
Hiç olmamış gibi davranabilmeyi
Bu yok ediciliği anlayabilmeyi
Bir bilsen ne kadar yürekten istiyorum

Az daha uyumalıyım. Koyun sayamam ama besmele çekebilirim. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim. Ya da; köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve peygamber’e. Acaba oradalar mı hala? Elimden tutup, ışığa çıkarırlar mı? Seni görebilir miyim ışıkta? Yüzün nasıldır şimdi? Masum küsmelere hala inanmıyor musun? Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin bana hani, söz vermiştin! Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?

Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!

Sen susma Sezen Aksu lütfen susma…
Bana lütfen, lütfen söyle!
Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!

Sabah… güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler, güneşle bir olmuş geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Sen…

Sen neredesin sahi? Dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alarak gidecektik!

Yine o hemşire, sana benzeyen… Nöbeti bitmedi mi bunun? İyi ki bitmemiş. Başka yüzlerde seni görmek iyi geliyor. Sahi, gözlerin çok güzel sevgilim daha önce söylemiş miydim?
Son kontroller, saçma sapan testler. Oysa bir şeyim yok işte!
Kimse bilmiyor mu?
Ben, sen iyiyken iyi olabilecek kadar hasta bir adamım hepsi bu!

-Ne var, ne yok?
-ne yoksa o var, başka da bir şey yok!

delirme hakkımla ilgili bölümler devam edecek

sevgilim, her şey söylenmeden bitti!

güne bakma durağı 10 Yorum »

Ah sevgilim neden gidiyorsun?

“Seninle akşamları karşılıklı oturup hayattan söyleşebilirdik…”

(I)
14 şubat, kimine göre kapitalizmin kasalarını doldurmak için uydurduğu para bayramı, kimine göre hengâmeli hayatın birbirimizden uzaklaştırdığı boşluğu sevgi sözcükleriyle doldurmak ve sevdiğimizi mutlu etmek için günlük bahanemiz

Adı, tanımı ya da amacı her neyse ne! Aklıma takılan sorulara cevap bulmam lazım!

III. Yüzyılda yaşamış ve zamanın sevilen din adamlarından biri olan Aziz Valentine’yi ölüm yıldönümlerinde yapılan anma günü, şekil değiştirerek sevgililer gününe nasıl ve ne amaçla dönüşmüş?
Hadi dönüştü diyelim! Bu günü kutsal ilan eden insanlığın bu kadar çok sevgi katletmesinin, aşk tüketmesinin sebebi nedir? Eskiden bir gülle yetinen beklentiler, bugün pırlanta yüzüklere, reklamların yalanlarının 10 takside sattığı mutluluk yanılgılarına nasıl dönüşmüş? Aşk, neden kendi değerlerinden yoksun, hem anlam, hem de kavram olarak içi boşaltılmış yalanlarla yaşanıyor? Kendi medeniyetimizin Leyla ve Mecnun’larının hayat hikâyelerini okuyup “vayy ne aşkmış” demek yerine, modern hayatın Leyla ve Mecnun’larını neden çıkartamıyoruz? Tertemiz, adına leke bulaşmamış bir aşk hikâyemiz neden yok? Neden hala geçmişin aşk öykülerini hikâye, roman ve şiirlerimize konu ediyoruz? Neden, hangi yöne dönsek birbirinden şikâyet eden evlilikler ve son beş yılda %40’lara merdiven dayamış boşanma oranları görüyoruz? Aşk, kimsenin bir türlü tanımlayamadığı duyguysa, herkes neden âşık olduğunu söylüyor? Diyelim aşk yan yana dizdiğimiz üçbeş sevgi sözcüğüyle tanımlanacak kadar basitleşti… Bu basit duygu nasıl oluyor da bizi, kalbimizin en derinlerinde yaşadığımız ciddi hayal ve hayat kırıntılarına, intiharlara, hastalıklara ve dertlere bulaştırıyor? Nasıl oluyor da hemen tüketilen ve aslında hiç yokmuş ya da keşke olmasaymış diyebileceğimiz ürkünç bir nefrete dönüşüyor?

(II)

Aşk, ayrılığa düştüğünden beri kazanılmış sınavları görmeyen benliğimiz, kaybolmuş aşkların izinde sarsıntılı yürüyüşler yapıyor. Ne kadar saklanması gereken duygu varsa hepsini bir anda tüketen insanlık, azgın bir iştahla inanç değerlerinden yoksun, günlük hazların peşinde koşan ve bu hazları aşk sanan yanılgı bataklığında duygu katliamı yapmaya devam ediyor. Pencerelere perdeleri çekerek sokakları ıssızlaştıran insan, kendi kirlenmişliğine bakmadan aşk adını verdiği kendi yalnızlığının derin kuyularından kendisini çıkaracak tertemiz gerçek bir elin çaresiz beklentisine teslim oluyor. Her yitirilen, tüketilen sevginin ardında derinleşen boşluk girdabında acı çeken masum duygular, yeni bir günün getireceği müjdelerin de olmadığını düşünüyor. Arabesk fanteziler üzerine acılı hayatlar kurgulayan gençlik, çözüm bulmak yerine sorunlarını daha da kalabalıklaştırmak ve alışma bataklığında bütün duygularını cinsellik deneyimleriyle tüketmeye devam ediyor. Hem de mutsuzlaştıkça, mutlu olduğunu zannederek büyük bir yanılgı bataklığına saplanıyor. Teknolojinin imkânlarını sözcük tüketmek, duygu azaltmak adına kullanan insanlık mektubunu, çekingen ve ürkek bakışlarını, gelenek ve inanç değerlerinin öngördüğü ahlak ve kazanımlarını modern hayatın çarklarında öğütünce, doğrusu geriye arsız bir aşk kırıntısı bırakmış oluyor.

Kısaca aşk; iki perdelik bir drama, belki de “başladı ve bitti” komedisine dönüşüyor!
Aşk yitik, yitirilen benlik, acı çekense hep hayat oluyor!

Şimdilik aşk benim içinse, Anka’nın Kafdağı’na uçurduğu gizli hazine!

(III)

Sevgili insan bu kadar soru ve cevaptan sonra sizlere aşkın ne olduğuna dair ilginç bir yaşanmışlık anlatmak istiyorum.

1950’li yıllar…

Annesini 7 yaşında kaybetmiş, yokluk ve anne şefkatinden mahrum büyüyen, evlendiğinde 14 yaşında olan bilge bir kızcağız; annem.
Türkiye’nin derin savaş yaraları ve yokluk yıllarının en belirgin hissedildiği bir zaman diliminin ortasında fakirlik, kalabalık aile yapısı ve bütün imkânlardan yoksun çocukluğunu yaşamış ve gençlik yıllarının ilk dönemlerini yaşayan bir adam; babam.
Büyüklerin yanında yakalı gömleğin, saç taramanın, tıraş olmanın ayıplandığı, babaların çocuklarına yavrum, evladım, oğlum, kızım demesinin, sarılıp öpmesinin ayıp sayıldığı dönemler!
İçinde büyüyen o derin duyguyu cep telefonuyla, mektupla, sms ya da herhangi bir iletişim aracıyla asla söyleme imkânına sahip olamayan, tüketemeyen bir adamdır babam. Sırılsıklam âşıktır yetim kıza! Ama ne çare, nasıl olacak bu iş! Kime söylemeye cesaret edebilir ki?

Bugüne kadar birçok aşk mektubu yazmış, okumuş birisi olarak şunu söyleyebilirim ki hiçbiri babamın anneme yazdığı aşk mektubu kadar güzel değildi. Çünkü o, uykularını kaçıran bu derin duyguyu, kelimelerin büyüleyici seremonisinden daha öte bir yere taşıyıp kavuşmanın duasına bile feda edeceği 60 gün sığdırma cesareti göstererek, verdiği sözle aşkını gerçek bir eyleme dönüştürmeyi başarmış bir adamdır.
İşte bu yüzden, Anne’me olan tutkusu ve kavuşma adına verdiği içsel mücadeleler benim için dünyanın bütün aşk dizelerinden daha kutsal bir anlam taşımaktadır.
O eylemin adı, kavuşma gerçekleşirse 60 gün oruç tutmaktır.
Budur yakarışı aşkın. Allah’ım yeter ki O’na kavuşayım 60 gün oruç tutacağım!

Olan olur ve bugün evliliklerinin 58. yılını geride bırakan bu iki sevgili evlendiği günden başlayarak tam 60 gün oruç tutar.

Aşkın içinde büyüyen inanç, inancın içinde büyüyen aşk ve uğruna 60 gün oruç tutulan muhteşem bir kadın. Evlilik öncesi söylenemeyen, tüketilemeyen duyguların 58 yıldır süren ve bir ömür boyu sürecek evlilik armağanı. İşte gerçek aşk bu olsa gerek!

(IV)

Dün anneme,

-anne, babam sana pırlanta bir yüzük alsın mı? diye takılıyorum.

-ben hediyemi evlendiğimde aldım. Aldığım en güzel hediye de oydu. Başka bir şey istemem! diyor gözleri dolarak.

Bense, bu kadar aşktan bahsetmişken yazdığım son aşk mektubuyla satırlarıma son verme gereği hissediyorum;

Gelemedim, kızma ne olur! Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum. Onu bulana kadar bu kalabalık sokaklarda, payıma sessizliğin düştüğüne inanıyorum. Sen de inan.

Nurdal Durmuş
nurdaldurmus.com blogunda yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek paylaşılabilir.

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes