Türkiye’nin Kültürel (İslami) Radyolar Tarihi

Mikrofonun Elleri Vardır Kalplere Uzanır!

1993 yılında yurtdışı frekanslarını kullanarak açılan Türkiye’nin ilk özel radyoları kısa bir süre sonra dönemin hükümeti tarafından kapatılmış, ülkede geniş çaplı protesto eylemleri başlamıştı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evlere, işyerlerine siyah kurdele bağlayan halk; özel radyoların kapatılmasını ülke çapında geniş yankı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başarmıştı. “Radyomu istiyorum!”, ‘siyah kurdele’, “Konuşan Türkiye!” isimli toplumsal eylemlerin yankısı dönemin hükümetini zor durumda bırakmış; bunu takiben meclisten kanun çıkartılarak özel radyoların kurulmasına izin verilmişti. O yıllar sadece Türkiye için değil, dünya genelinde de insan duyarlılığını harekete geçirecek ciddi kırılmalar ve öfke patlamaları yaşanıyordu. Bosna’da binlerce insan katledilmiş, Avrupa’nın utanç sahnesinde Dayton Barış Antlaşması’yla durum toparlanmaya çalışılmıştı.

Çeçenistan’da kanlı çatışmaların, ilticaların, sürgünlerin sonunda Rusya ile savaşa son veren anlaşma, Grozni’nin kalıntıları arasında imzalanmıştı. Beyazıt Meydanı’nda eylemler yapılıyor, marşlar okunuyor, sloganlar atılıp ‘başörtüsüne özgürlük yürüyüşleri’ gerçekleştiriliyordu.
Üniversitelerde ikna odaları tartışılıyor, bakılan her yerde hiç olmadığı kadar Orwell’in 1984’ünü görüyordunuz. İşte böyle bir ortamda Türkiye’de yeni bir medya düzenine geçilerek devlet tekeline son verilip özel radyoların kurulmasına imkân tanıyan yasa çıkmıştı. Dağıtılan radyo lisansları, frekans sayısına göre az sayıda tahsis edilince iyi para edeceğini öngören büyük medya patronlarının yanı sıra, özellikle tebliğ açısından bir nimet olduğunu düşünen İstanbul merkezli cemaat ve vakıfların da dikkatini çekmişti. Artık radyoda sadece “Canlarım…” diyerek söze başlayan Kadir Çöpdemir’in değil; her kesimden, her görüşten insanın mikrofonu açıktı. Elbette bu durum yıllarca istekleri göz ardı edilerek yapılan popülist yayınlarla duyguları bastırılmış, küçümsenmiş görmezden gelinmiş kitleleri heyecanlandırıyor; bu heyecan kendi değerlerini yüksek sesle telaffuz eden topluluklara yayılıyor ve özellikle mütedeyyin camiada büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. İslami kesim ve cemaatler o güne kadar kendilerine uzak ve yabancı gördükleri medya sektörüne radyoculukla adım atmayı başarmış; uzak illerde, ulaşamadıkları coğrafyalarda kendi görüşlerine ve cemaat ruhuna değer veren insanlarla bu şekilde haberleşme olanağı bulmuşlardı. Ne de olsa radyo söylenmek istenen mesajı muhatabına aracısız ileten, yerli bir aletti. Her yerde, her zaman dinlenebilir ve taşınabilir olması nedeniyle diğer bütün iletişim metotlarından daha sıcak bir çehreye sahipti. İyi ve kitlesel gücü olan ciddi bir tebliğ metoduydu. Cemaat mensuplarını bir arada tutabilecek, ruh bütünlüğünü yeniden sağlayabilecek, onların yardımlaşma, bir olma, birlikte hareket etme ve cesaretlendirme azimlerini diri tutacak en geçerli adresti.

Radyo artık herkesin en iyi iletişim aracı olduğu kadar yeni bir yaşam biçimiydi de. Toplulukların kendince erişilmez gördüğü hocalarına, kanaat önderlerine ve sürekli dinleyip istifade etmek istedikleri ilim adamlarına erişme noktasında vazgeçilmez bir araçtı. Kim neye öfkeleniyorsa radyoları arıyor, içini döküyor, sevincini paylaşıyor bir şekilde varoluş anlamını bu şekilde tamamlıyordu. Artık İslamî radyolar, çocuklarının manevi eğitimlerini dert edinen ebeveynlerin vazgeçilmez okulu olmuştu. Aile baskısından, cemaat baskısından kaçan herkesin sığındığı bir huzur limanıydı radyolar. Radyo programcıları sırdaşımız, mahallemiz, ağabeylerimiz, bacılarımız, kardeşlerimiz, hocalarımız, dostlarımızdı. Annesinin, babasının, kocasının; toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği insanların ‘gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s)’ takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen yeni radyoculuk anlayışı hayatı sarmalıyordu. Artık dinleyicisinin yüzüne telefon kapatmayan, havadan sudan değil anlam dünyasından konuşan, önemseyen yeni bir radyoculuk anlayışı gelmişti. Değer, saygı, mesafe, ciddiyet dörtgeninde söyleyebileceklerini yeni bir mana terazisinden geçirerek hayat onaran radyoculuk anlayışı. Dinleyicinin ailesinden biri gördüğü, dertleştiği, abi diyerek dertlendiği, şikâyet ettiği, mutluluk paylaştığı, düğününe davet ettiği hiçbir kalıpla elbise biçemeyeceğiniz yeni bir vefa anlayışı. İslami radyolar uçuruma atlayacakları koruyan gizemin, insanları kötülüklerden alıkoyan ilim eksenli yeni bir zırhın adı olmuştu. Dinleyici nezdinde o kadar saygınlık kazanmıştı ki bu tür radyolara reklam veren firmalardan alışveriş yapılıyor, kan anonsları ciddiye alınıyor, boşluklar hızlıca dolduruluyordu.

Yayın politikasını kimi İslami radyo, kimi kültürel radyo, kimi tematik radyo olarak tanımlasa da bu tür radyoları diğerlerinden ayıran belirgin ortak özellikler vardır. Bağlı bulundukları cemaat yapılarına göre farklılık gösterse de frekanslar arasında dolaşırken ‘Selamün aleyküm’ ile söze başlayarak konuk ağırlayan bir spiker, Kur’ân-ı Kerim okunan bir radyo programı, ezan okunan bir namaz vakti bu tür radyoların ön plana çıkan en belirgin özelliklerindendi. Kısaca bu tür radyoların bütün hedef ve stratejileri kendilerince Kur’ani bir yaşam modeline göre tespit edilip bu politikalar üzerine yayın şekillendirilirdi. Bu anlayış öyle derin bir kılavuzdu ki İslamî radyolar içerisine düştükleri derin mali krizlere aldırmadan bankaların, duyarlılığı olmayan ya da faizle iş yapan firmaların reklamlarını yayınlamaz Kapitalizmin güçlü markalarının milyonluk reklamlarına bile tenezzül etmezlerdi. Bir dönem kadın sesi, kadın programcı, kadın sesiyle çekilmiş reklamlar bile kimden kaç paraya gelirse gelsin yayınlanmaz ve kaybedilecek her şeye rağmen kazanılılacak manevi değerler bütününün daha önemli olduğu düşünülürdü.

Elbette Kur’anî yayın politikaları içtihatla birleştirilemeyince toplum değerlendirmesinden uzak çarpık stratejilerde doğurabilmekteydi. Örneğin içinde yaşadığımız Türkiye toplumunu tümüyle kuşatmaya çalışan ve birçok temel farklılığı meşru gören anlayış tekfir edilir, dar alanda saldırgan bir yayın politikasında ısrar edilirdi. Uzlaşmacı, popülist, seçkin, modern gibi kavramlar genelde hoş karşılanmaz geleneksel hurafelere tanınan primlerin daha çok önemsendiği bir yayın anlayışı sergilenirdi.

İslamî radyolarda program yapanlar her şeyi konuşamaz, her konudan bahsedemez, her haberi yayın politikasına uygun hale getirerek taraflı aktarır, İslami hassasiyetleri olmayan gazeteleri haber programlarında dahi okumaz ve reklamını yapmazdı. Her şarkıyı yayınlayamaz bir sürü sansürün ve sınırların içinde bocalar dururdu. Yarışma programlarında hediye olarak kitap, Kur’ân-ı Kerim, hilyeyi şerif, hat tabloları verilirdi. Tek dayanağınız, hiç tanışmadığınız ama yıllarca dost olduğunuzu hissettiren dinleyicilerinizdi. Ramazanda iftar yemeğinin, sahur da nöbetçi programcı yemeğinin de yapımcısı dinleyicilerinizdi. Programınızda yaptığınız en ufak bir hatada yayın yönetmeninden önce sizi arayıp fırçalarını atar; yaptığınız iyi şeyleri takdir edip hakkını verirlerdi. Zor gününüzde, nefessiz kaldığınızda sizinle dost olur, kapınıza dayanan tanımadığınız bu insanlarla ümmet bilinci ekseninde dertleşir, hayır dualarını alıp rahatlardınız. Evet, islami radyolarda programcı-dinleyici ilişkisi bir nevi ensar kardeşliğidir. Bu o kadar ileri derece bir kardeşliktir ki evlenme çağındaki kızlarına sizi damat almak ister, oğullarına gelin etmek isterlerdi. Akıl sorarlar, danışırlar, sizi hak etmediğiniz bir bilgelikle sahiplenir; değer verirlerdi. İslami radyo programcıları dinleyicisinin gözünde her şeyi bilen, bütün hayatı tertemiz olan, günahsız ve saygıdeğer insan olarak tanımlanırdı. On dakika mikrofonu açmasanız merak edip ararlar, iyi kötü günlerinizde yanınızda olurlardı. Programların ismi ‘hayat, ilim, irfan, muhabbet, bahçe, yağmur, saat’ gibi tamlamalarla biterdi. En çok duyduğumuz cümle gece yatarken bile radyom açık uyuyorum. 24 saat o radyoyu kapatmaya elim varmıyor denmesiydi. Yine de adına ne derseniz deyin bu radyolar dinleyicisiyle bütünleşen onların kendilerini geliştirdikleri, öğrendikleri, anlamlandırdıkları, anladıkları keşfettikleri bir ayna rolü görüyordu.

Radyoculuk, şüphesiz çok ciddi ve ciddi olduğu kadar da önemli bir işti. Radyonun sınırlamayan, kendine bağımlı kılıp, gevşetip uyuşturmayan ve iletişime açık olan yapısı, nicelik ve nitelik açısından ciddi kazanımlar edinmenizi sağlayacak etkin bir rolü vardı. Artık camianın edebiyatçıları, sanatçıları, yazar-çizerleri, uzmanları, âlimleri, hocaları, kanaat önderleri gün yüzüne çıkıyor; herkes birbirini yeniden keşfediyordu. Evet, daha organize işler yapılmalı; radyoyu sadece ilahi isteklerinin yayınlandığı bir mecradan çıkarıp kurumsallaştırmalıydı. Ama aynı zamanda şükrü ihmal edenlere, şımaranlara, isyan edenlere, Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, ikna odalarına, Yök’e söylenecek bir sürü söz de vardı. İslami radyolar bütün bu itirazları en iyi dile getireceğiniz sihirli bir kutuya dönüşmüştü.

Bu tür radyoların gördüğü ilgi, çok kaliteli, çok onarıcı, çok profesyonel, çok kuşatıcı ve doyurucu yayın yapmalarından ziyade bu alanda ilk örnek olmalarından ve toplumun görmezden geldiği ciddi bir kitleye hitap ediyor olmalarından kaynaklıyordu. Bu kitle yeni dostu olan bu sihirli kutuyla o kadar bütünleşmişti ki neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar, hastalıklar ve her şey bu kara kutunun içindeki programcılara güvenilerek anlatılan gerçek yaşam sahneleriydi. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kızın, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlının, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini artık ailelerden önce radyo programcıları biliyordu.

“Radyo, kimin hayatına ne yapar?” sorusu İslamî radyolarda hep “Ne yapmaz ki?” şeklinde cevaplanır olmuştu. Artık, gerçekten mikrofonun elleri vardı ve kalplere uzanıyordu.

II

İslami Radyolarda Müzik ve Tarihsel Değişimi

İslami radyolarda müzik yayını genel yayın akışı içerisinde çok az önemsenen bir bölümdür. Sözlerinde isyan var mı, sözleri anlamlı mı, kadın vokal var mı, müzisyen yaşamıyla gençlere ya da topluma örnek oluyor mu, şarkı çok hareketli mi, şarkıcı magazin programlarında görüntüleniyor mu, gece hayatı var mı, alkolik mi ve daha birçok soru İslami radyolarda müzik ve müzisyenlere uygulanan en temel sansürlerin sınıflarıdır.

Bu sıkı sansür kurallarından geçebilecek çok az sayıda eser olduğu için İslami radyolarda yayınlanan eserler bilinen ilahi türünün dışında “ezgi, marş” gibi yeni bir dal oluşturmuştur. Türkiye’de bu alandaki dini temaları konu alan eserler İslami radyolarla bilinse de 1980’lerin sonlarına doğru biraz da “devrimci” bir duygusallıkla üretilmeye başlanmıştır. Herkesin bildiği ilahi diye tabir edilen türden epey farklı olan bu yeni müzik biçimi tasavvuf geleneğinden beslenen ilahiden çok farklı olarak daha sert ve radikal söylemler içeriyordu. Ezgi, marş gibi isimlerle anılan bu eserler daha çok bir davaya hizmet amacı güden lakin estetik ve kaliteden yoksun içerisinde bolca heyecan ve slogan olan sözler barındırıyordu. Bosna, Filistin, Cezayir, Afganistan, Çeçenistan ve dünyanın her bölgesindeki zulümler, ülkemizdeki ihtilal yıllarında yaşanan sağ-sol çatışmaları ve bu dönemde yitirdiğimiz gençler, başörtüsü sorunu bu yeni müzik türünün ortak konularıydı. Yapılan her bestede ahlak bilinci yer alır, bir savunma duygusu bilenir, bir davaya hizmet edilirdi.

Bu müzik türünü diğer müzik türlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri de beşeri aşktan uzak, ilahi aşka yakın söz bütünlüğüne dikkat edilmesiydi. Bu yüzden de diğer müzik dallarıyla kıyaslama yapıldığında dışarıdan yapılan eleştiriler genelde bu noktaya odaklanır, Müslüman gençlerin de âşık olabileceği ve bu duyguları dile getirecek şarkılar yapılabileceği konusu adeta bir tabuymuş gibi üstü örtülürdü. Dini hassasiyetlerin bugüne oranla daha çok korunduğu, edep, hayâ, mahcubiyet kavramlarının içinin bu kadar boşaltılmadığı o yıllarda özellikle Aşk deyince yüzü kızaran Müslüman gençlerin bu duygularını saklamaları da son derece doğal bir durumdu. O yıllardaki en büyük ideal, dünyadaki ve Türkiye’deki Müslümanların sorunlarına kayıtsız kalmamak çözüm bulmak için fedakârlık yapmaktı.
Öğrenci evleri her türlü eylemin organize olduğu alan olması dışında İslami müzik kasetlerinin de en çok dinlendiği yerlerdi. Liseli ve üniversiteli gençlerden oluşan dinleyici kitlesi adına ezgi veya marş dedikleri bu yeni müzik türünün çıkan her kasetini alıyor, dinliyor, sloganlarına şekil veriyor, umut büyütüyor ve içinde biriken her duyguya bu müziği tercüman ediyordu. ‘Bir Güneş Doğuyor’, ‘Kalksam ve Dirilsem’, ‘Umut Sancısı’, ‘Adı İçin Yaşamak’, ‘Gökyüzü Depremleri’ gibi albümler ve bu albümlere imza atan Eşref Ziya Terzi, Ömer Karaoğlu, Hakan Aykut, Taner Yüncüoğlu, Abdülbaki Kömür, Aykut Kuşkaya, Hasan Sağındık gibi müzisyenler de en çok ilgi gören isimler olarak gençlerin kalbindeki yerini almıştı. Dönemin ilk çıkan kasetlerinin kapaklarında resim kullanılmaması; üstelik pek de estetik olmayan, alâkasız resimlemeler davaları ortak olan ama tolumun büyük bir kesimi tarafından tanınmayan bu yeni İslamcı müzisyenleri adeta bir merak objesi haline getirmişti. Ezgileri ve sesleri çok iyi tanındığı halde çoğu ismen ve simaen bilinmiyordu.

1993’ten sonra İslamî hassasiyete sahip radyoların açılması ve yayınlarında sadece bu tür müzik eserlerini yayınlaması, müzisyenlerin konserlerinden dinleyiciyi haberdar etmesi, hatta bizzat konserler, kermesler, paneller düzenleyerek cemiyetin önde gelen isimlerinin halkla buluşmalarını sağlaması bu türde beste yapan sanatçıların da seslerini daha geniş kitlelere duyurmalarında önemli rol oynadı. Ancak radyoların bu yeni müzik türünü yayınladığı dönem de fazla uzun sürmedi. Zira Turgut Özal dönemiyle başlayan değişim ve modernleşme, hem ekonomik şartlar hem basın ve TV etkisiyle daha bireyselleşen, meydanlardan kendi kabuğuna çekilen bir halk kitlesi vardı. Esasen doğrudan ideolojik mesajların yer aldığı müzik eserleri gerçekten de kalite açısından çok gerideydi. Çünkü değişen dünyada artık gelip geçici ve ideolojik akımların ön planda olduğu ve karşılık bulduğu bir dünya artık yoktu. Her şeyde olduğu gibi müzikte de de yeni söylemler, kaliteli şarkılar zamanı gelmişti. Dışarıdan bakan birinin “Dindar kesim kalitesiz şeyler yapıyor.” hissini vermeyecek nitelikli eserlerin vakti… Çünkü artık zamanın heyecanıyla ilk akla gelen söz ve müziklerle beste yapma devri kapanmış, İslami kesimin dünyaya bakış açıları değişmese de müziğe bakış açıları değişmişti.
Eskiden ne söylenirse, nasıl söylenirse söylensin dinleyici kitlemiz bizi anlar ve dinler diye düşünen müzisyenlerimizi estetik kaygısı sarmıştı. Elbette bu hızlı dönüşümü sadece modernleşmeye bağlamak doğru olmaz. Toplumsal dönüşümün yanında özellikle 28 Şubat döneminde yayınladıkları marş ve ezgiler nedeniyle ağır kınama ve kapatma cezaları alan radyolar bir nevi dinleyicisini yeni bir müzik algısına alıştırıyor istek programlarında bile yıllarca bütün duygulara tercüman olmuş marşlar, ezgiler yayınlanamıyordu. Sansürler sadece yazılı ve görsel medyada değil radyolarda da demoklesin kılıcı gibi kesip biçiyordu. Böylece üretildiği günden itibaren sekiz-on yıl kadar radyolarda yayınlanmasında hiç sakınca görülmeyen ezgiler birden bire yasaklanmış ve yayından kaldırılmıştı. İçinde “şehit, cihad, şehadet, kıyam, mazlum, zulüm, başörtüsü, imam-hatip, Ayasofya, Mescid-i Aksa, ağıt, katliam, Çeçenistan” gibi kelimelerin geçtiği ezgileri yayınlayan radyolar tek tek kapatma cezası almıştı. Gerekçeler dinleyiciye pek fazla yansıtılmasa da bu değişimin en önemli aktörü dönemin Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) olmuştu. İslami radyolar 24 saat dinleniyor; yayınlanan her müzik, söylenen her söz cımbızlanarak “toplumda kin ve nefret duyguları oluşturacak yayın” damgasıyla ağır cezalar veriliyordu.

Gerek İslâmi müzik üretim hızının düşmesi gerek toplumsal dönüşüm, dünyevileşme gerekse profesyonellik diye nitelendirilen yeni yayın algısı; İslamî radyolarda bir şeylerin artık değişmesi gerektiği fikrini doğurmuştu. İslami radyolar bu yeni sansür politikasıyla ideolojik ifadelerin kullanıldığı İslami müzik türünü dinleyiciyle arasını açmadan değiştirmek, yeniden isimlendirmek sıkıntısıyla da karşı karşıya kalmıştı. Zira bütün bu sansürleri anlamayan dinleyici radyolarını değişmekle, taviz vermekle suçlamış ve olmadık hakaretler içeren postalar göndermeye başlamıştı. Müziğin İslamisi, kullanılan enstrümanlar tartışması bitmiş masum haline ikiyüzlülük maskesi giydiren, aracında Sezen Aksu dinlerken radyoda Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmaya ve radyocuları tekfir etmeye başlamıştı.

Kimse RTÜK, kanun, kural 28 Şubat filan dinlemiyor; gerçeklerden habersiz sadece slogan atıyordu. Artık bu yeni yasaklar yayına başladıkları ilk günlerdeki sıkı sansür politikaları benimseyen radyoları müzik yayını açısından epeyce zora sokmuştu. Dolayısıyla RTÜK’ün radyo kapatma cezaları olmasa da İslami müzik doğal bir değişim sürecine girmiş, kendini yenilemeye başlamıştı. Bu değişim arasında ilk kez çoksesli yeni şarkılar üretilmeye başlanmış, albüm kapakları nitelikli tasarımla tanışmış, resim kullanımı bir devrim gibi bütün kapaklarda göze çarpar olmuştu. Kaliteli müzisyenlerle çalışılarak hem estetik hem de İslamî kesimin de aşk, yalnızlık gibi beşeri duygularına tercüman olacak şarkılar üretilmeye başlanmıştı. Bazılarının ‘Yeşil Pop’ diye tanımladığı İslami müziğin bu yeni evresi her ne kadar yapımcılar tarafından kabullenilmese de tam olarak ne olduğunu anlatacak başka bir isim de bulunamamıştır.

Bu nedenle yapılan müzik “Özgün, Tematik, Anadolu Rock’ı, biraz Türk, biraz Batılı” gibi cümlelerle tarif etmeye çalışılıyordu. Haliyle eskiden beri süregelen müziğin İslâmda yeri olup olmadığı, hangi enstrümanların haram olup olmadığı gibi hararetli tartışmalar yeniden başlasa da bu değişimin önü kesilememiştir. İslam’da müziğin sınırları, hangi müzik aletlerinin kullanılarak “İslama aykırı” olmayan müzik yapılabilir tartışmaları devam ederken özellikle imam-hatip gençliğinin yakinen tanıdığı genç müzisyenler de müzik dünyasındaki yerlerini çoktan almışlardı. Şimdiye kadar meydanların sanatçıları olan isimler artık; daha ılımlı, daha profesyonel, daha modern ve beşeri aşkları da kapsayan eserler üretmeye başlamışlardı. Kısaca Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Aykut Kuşkaya, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu, Mesut Çakmak, Selçuk Küpçük, Umut Mürare, Yusuf Meral, Faruk Ekin gibi bu mahallenin en önemli sanatçılarıyla başlayan içsel ve eşsiz notalar slogandan arınmış yeni bir toplumun duygu kapılarını da ardına kadar aralıyordu.

Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan dinleyici, radyo programlarına bağlanarak bu güzel insanlara ve programcılara “Çok değiştiniz defolun, gidin artık!” diye olmadık hakaretler de etmişlerdir. Lakin bu dinleyici kitlesinin fark edemediği bir gerçek daha vardı. Evet değişmeden önce yani eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.

İslamî radyolarda müzik ve toplumsal değişim konusunu ve bu tarihi isterseniz bu değişimin en önemli aktörlerinden biri olan Ömer Karaoğlu’un “Bizde Kalan İzler” isimli albüm kapağında yer alan cümlelerle noktalayalım:
“Müziğin tınıları içinde yüreklerimizin diliyle konuştuk. Süslü ve ağdalı söyleyişler yerine sade ve doğrudan bir dili tercih ettik. Popüler ve kişiliksiz elbiselere mesafeli durduk. Çalışmalarımızda his ve duyuşlarımıza özgü biçimler aradık. Kimi çevreler geleneksel bulmadı, kimi yeterince modern. Kimi ‘ideolojik’ bir dilimiz olduğundan yakındı, kimi dostlar yeterince ‘sert’ olmadığımızdan. Oysa biz yüreğimizin eriştiği kadar olmak istedik. Zamanla savrulmadık sağa sola, toplu durum rüzgârlarına yüz vermemeye çalıştık. Ve sadece şarkı söylemediğimizi fark ettik. Gördük ki hayat şarkıları, şarkılar da hayatı besliyor. Söylediğimiz her şarkı bir büyük şarkı için. Gökyüzüne saldığımız her sada bir gün kulaklarımıza geri dönecek.”

III

Finans:
İslami radyoların süregelen en temel sorunlarından biri de finans sıkıntısıdır. Bunun ana sebebi genel yayın politikasında olduğu gibi reklam konusunda da ciddi sansür kuralları olmasıdır. Bu elbette yayın anlayışını popüler kültürün ve dünyevileşmenin, azgınlığın, sapkınlığın karşında yer alan haram-helâl dengesini düşünerek yayın yapan bu tür radyolar için yadırganmayacak anlaşılır bir durumdur. Zira reklam pastasının en önemli dilimini oluşturan bankacılık, küresel gıda markaları, içecek sektörü, kozmetik ve giyim markalarının özelikle Müslüman toplumlarda açtığı yaralara karşı İslami radyolarda sansürlenmeleri bedeli ne olursa olsun göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Özellikle Amerika ve İsrail markalarının bu ülkelerin İslam toplumlarına karşı genelde düşman tutum içerisinde olmaları nedeniyle sansürlenirken diğer reklamların, sağlığa zararlı olup olmadıkları, tesettür sınırlarına riayet edip etmedikleri, faizle iş yapan kurumlar olup olmadıklarına bakılır.

Elbette bütün bu kıstaslara uyacak çok az sayıda reklam veren marka ya da şirket olduğu için İslami radyolar bu büyük pastanın sadece çok küçük bir lokmasından istifade etmektedirler. Radyoların finans sıkıntısının bir diğer nedeni de, bu tür radyolarda nitelikli ve kurumsal görev yapacak reklam birimlerinin olmamasıdır. Sonuçta, çalışan personelin maaşı yanında uydu kirası, elektrik parası gibi ciddi maddi yükümlülüklerin altından kalkamayan radyolar, çarşı-pazar esnafının ucuz reklamları gelirleriyle kapatamadıklarını cari açıklarını genelde bağlı bulundukları kurum, cemaat, vakıf gibi yerlerden gelen yardımlarla kapatmaya çalışmışlardır.

Yönetim:
Kurumsallaşma ve finans sorununu bir cemaatin ya da zengin bir işadamı sayesinde çözen bu tür radyolarda önemli bir diğer sorun yönetici vasfı kazanmamış kişilerin “Parayı verenler tarafından yönetici olarak atanmasıdır.” Cemaat liderinin yakınında yer alan ya da zengin işadamının güvendiği müdürü gibi tanımlamalar hiçbir vasıfları ve tecrübeleri olmasa da bu tür kurumlara yönetici olarak atanmalarına engel değildir. Bir yayın kuruluşu yönetmekle sıradan işyeri veya holding yönetmek arasındaki farkları anlamayan bu kişiler, maalesef radyolarda ciddi bir kırılmaya ve yayın politikası sapmalarına neden olmuş; İslami radyoların gelişimini engellemişlerdir. İslami radyo yöneticilerinin ilim, fıkıh, kültür, sanat, edebiyat, felsefe ve müzikten anlamalarının yanında yöneticilik tecrübesin de olması gereklidir. Niteliksiz yöneticilerin bu tür radyolara verdiği en büyük zararlardan biri de radyoları sadece kendi cemaatlerine yayın yapan kapalı devre bir kurum haline sokarak etkinliğini daraltmalarıdır. Yayın kurulunda oluşturulan yayın politikasının pratiğe aksetmemesinde iş bilmeyen yöneticiler kadar yayını icra edecek elemanların sahip oldukları İslami, sosyal ve siyasal kültürün yetersizliği de üzerinde durulması gereken ciddi bir sorundur.

Haber:
İslami radyoların kurallı yayın politikaları habercilik konusunda da çok titiz davranmayı gerektirir. Birçok haber kaynaktan geldiği ya da gazete yazdığı gibi değil, yayın politikasına göre kelimeler üzerinde oynanarak dinleyiciye aktarılır. Genelde İslam coğrafyasından haberlere öncelik verilen ve sesi tok herhangi bir programcının sunduğu kısa bültenlerde ‘şehadet, mücahit, cihat, zafer’ gibi olumlu tanımlamaların yanı sıra ‘işgal, lanetlenmiş kavim, gözü dönmüş katiller, katliam, işgal, yenilgi’ gibi olumsuz tanımlamalar da özellikle kullanılır. Müslümanlar aleyhine olan haberler okunmaz ya da kışkırtıcı bir dille aktarılır. Maddi açıdan gerçekten ciddi sıkıntılar yaşayan bu tür radyoların ajanslara ya da haber kaynaklarına ayıracağı bir bütçe olmadığından genel program sıralamasında habercilik geri plandadır. Haber konusundaki boşluk genelde sabah gazete manşetleri okuyarak veya köşe yazılarından yayın politikasına uygun makaleleri aktarmakla doldurulur.

Sonuç:
Özelikle yayına başladıkları ilk yıllarda hem dünya hem Türkiye’deki ayrışan düşünce çizgilerinin de belirgin olması nedeniyle büyük teveccüh gören İslami radyolar başlangıçta yoğun bir şekilde hissedilen heyecanı, değişen toplumsal süreçle yinelemeyerek kaybetmişlerdir. Özellikle 28 Şubat sonrası toplum hafızasında açılan derin yaralardan çokça etkilenen radyolarımız, hem muhafazakâr dinleyici kitlesinin gönlünü hoş tutmak hem de rejimle kavga etmeden mikrofonun açık kalmasını sağlamak zorunda kalmış; birçok radyo bu kırılmadan ciddi yaralar alarak kuruluş felsefelerine aykırı tutarsız yayın politikalarına yönelerek bir nevi kimliksizlik sorunu yaşamıştır. Elbette en çok kaybedenler “Herkes beni dinlesin!” gibi İslami radyoların felsefesine aykırı olan hastalığa düşen frekanslar olmuştur. Zira toplumun birbirinden farklı katmanlardan oluştuğunu, herkesin tek bir radyoya yönelmesinin imkânsız olduğunu anladıklarında iş işten çoktan geçmişti. Çünkü radyoculukta en önemli kural: “Hangi dinleyici kitlesine yayın yaparsanız yapın; kendi yayın politikanız ve kuruluş felsefenizle çelişen, tutarsız bir radyo olmamanız, kimliğinizi korumanızdır.” Günümüzde ise kurumsallaşma yönünde kendini geliştirmiş birçok radyonun yanında özellikle Anadolu’daki işi akışına bırakmış, eskiden beri süregelen kurulu düzeni devam ettirmeye çalışan radyoların olduğu da aşikârdır. Yine de bu tür radyolar toplumda ciddi bir taraftar kitlesi bulunan kimsenin göz ardı edemeyeceği büyüklükte önemli sayılabilecek bir etki alanı oluşturmuşlardır. Elbette bir yığın olumsuzluğa rağmen sınırlı imkânlarla ve gerçekten ciddi bir emek harcayarak hizmet vermeye çalışan radyolara olduğu kadar o radyoları dinleyen kitlelere de önemli görevler düşmektedir. Dinleyici olarak radyoyu sadece ilahi çalınan kasetçalar gibi düşünmek ya da bütün programcıların isteğimiz gibi konuşmasını beklemek saplantısından vazgeçmeliyiz. İslami radyo yayıncılığının vaaz aktarmaktan, marş çalmaktan, ezan yayınlamaktan ve yayına girerken selam vermekten öte bir amacı olduğunun farkına varmalıyız.
Yaşadığımız toplumun en önemli onarıcı iletişim aracı olan bu radyolara çok saygın bir zemin ve hayatı her yönüyle kuşatan yayın zenginliğine ulaştırmak için destek olmalıyız. Çünkü bu kurumlar, aynı zamanda bir okul ve köklü medeniyetimizin en önemli kaleleridir. Bu tür radyolarda program yapanlar her cümlede kaygı taşırlar. Sınırları vardır. Onlar için mikrofon meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına ‘Uyanın!’ diye seslenen bir iç ses gibidir. Önemlidir. Mikrofon bir nevi kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da. Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da. Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da. Bu yüzden İslami radyolarının insanı onaran, hürmete değer sözcüler olduğunu düşünmeliyiz.

Yaklaşık on beş yıl, beş farklı radyoda istikrârla sürdürdüğüm programlarımda gördüğüm (sırlar hariç) genel durum bunlardır. Bana kalansa içimde birikmiş ve kısacık sayfalara sığdırmak sorunda olduğum onca yıldan geriye baktığımda gurur duyduğum zaman dilimlerinin fazlalığıdır. Sonuçta, tanımadığınız binlerce insanın size dua ettiğini bilmek güzel şey. Tanımadan kardeş olmak, menfaatsiz dost olabilmek güzel şey… Aynada içini görenler ve aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha çok huzur bulmak güzel şey. “Allah, bana ne der!” duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insanın öğretmeni olabilmek güzel şey.

Beraber şiir okumak, kitap okumak, ayet okumak, şarkı söylemek, ıslık çalmak, kırmak, kırılmak, umursanmak, umursamak, şükretmek güzel şey!
Sonrası mı? İyilik sağlık.
Nurdal Durmuş / Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
(Kaynak Belirtmeden Alıntılanamaz) Bu sitede yayınlanan tüm yazılar yazar adına Noter tarafından tescillenmektedir.

Leave a Reply