Tarih faciası mı, Sarıkamış faciası mı?

Tarih faciası mı, Sarıkamış faciası mı?

Tarihimizin karanlık kuyularının üstü hep kimsenin göremeyeceği zırhlarla kapatılmıştır.
Gerçeklerin üstü örtülerek bizlere sunulanlardan çok uzakta kirli ve çok karanlık bir tarih hep vardır:
Gerçek tarih.

Meşhur “Cesur Yürek” filminin hemen başında şöyle bir diyalog yer alır: “Tarihçiler benim bir yalancı olduğumu söyleyecekler ama tarih, kahramanları asanlar tarafından yazılıyor.”

Özellikle bizim tarihimiz açısından ne kadar sahici bir tanımlama değil mi? Çünkü bizim tarihimiz günümüze aktarılış ve müfredatta yer alış biçimine baktığımızda onu yapan ve acısını çeken gerçek kahramanların çok uzağında tarihi yaşamadan yazanların kurbanı olarak kaleme alınmıştır. Ve elbette gerçek tarih yaşanana göre değil; yazan elin ne kadar adil, yetkin ve kimin adamı olduğuna, neyi göz ardı edip neyi ortaya çıkardığına göre şekillenmiştir.

Meşhur bir Afrika atasözü bu durumu “Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecektir” diye özetler.
Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi tarihimize genel hatlarıyla baktığımızda özellikle Cumhuriyet Dönemi tarihi Osmanlı dönemini yıllar yılı reddederek Osmanlı’ya ait bütün iyi bağları koparmaya çabalamıştır. Bu bozulmuş tarih empozesi bu toplumu geçmişinden utanmaya hatta nefret etmeye zorlamıştır. Pervasızca tahrip edilen, içi boşaltılan bir tarih algısı oluşturmak için elinden geleni ardına koymamıştır. Başarabildi mi o ayrı bir tartışma konusu.

Bu nedenle yazarken gerçekleri değil yönlendirmeyi umursamadığımız, köyün alt başında söylenilen yalana yukarı mahallede inanıp koca geçmişimizden nefret ettiğimiz, tahrip olmasından memnun olduğumuz saçma bir zihin tarihine sahip olduk.
Velhasıl-ı kelam, nasıl ki tarihi yazanlar kahramanları asanlar olmuşsa, tarihi sorgulamadan yaşayan ve inanan toplumlar da geçmişe yönelik nefret ve düşmanlık hissiyle hareket etmiş ve bu vebali boynunda taşımıştır.

Tarihi; neden, niçin, nasıl, sorgulamalarından arındırılmış koca bir palavralar mezarlığına çevirenler kadar sorgulamayanlar da sorumludur. Resmi ideolojinin başarısızlıklarını örtmek, gerçeği gizlemek için kahramanlık öykülerinden oluşturduğu büyük bir masal külliyatı gibidir tarih. Ne zaman birileri bunu sorgulayıp bizi yargılar endişesine düşülse hemen başarısızlıkları örtmek için bir kahramanlık hikâyesi kaleme alınarak toplumsal hafızada olumsuz algılanacak olaylar birer gurur ve başarı örneği olarak zihinlerimize işlenmiştir. Bunu yapmak için bazen din, bazen milli ve manevi değerlerimiz, bazen devlet bekâsı, askeri strateji, vatan savunması, namus müdafaa ve bunların korunması kılıflarına sığınılmıştır.

4 kıtada hüküm sürerken bu kadarcık bir toprak parçasına neden razı olduğumuz ve sınırlarımızın neden petrol bölgelerinin hemen dışından çizildiği sorgulanmamıştır.

Çanakkale Savaşı’nda bu ülkenin yetişmiş, eğitimli, köylü, çiftçi vs. bütün erkek nüfusu ve yönetici kadrosu âdeta bir soykırıma uğramıştır. Ordumuzun başında bulunan Alman generalin stratejisinin sadece bedeni siper etmek üzerine kurguladığı hâlâ sorgulanamıyor.
Sarıkamış gibi bir facianın, üstelik dünyada -savunma stratejisi nasıl olmaz- ders olarak okutulması gereken, bir örneği daha olmayan bir başarısızlığın, bir kahramanlık olarak bize nasıl yutturulmaktadır, sorgulanmıyor.
Her sene orada şehitlerimizi anma günü düzenleyip nasıl, neden sorgulaması yapmadan gözyaşı döken gençliğin tarih yanılgısını hayretler içinde izlemekteyim.

Askerî olarak ve insanî olarak bu öngörüsüzlükle, bu vahim olayla, gurur duymak yerine Enver Paşa’nın bir utanç abidesinin dikilmesi gerekmiyor mu?

90 bin askerin katili olan bir komutanın kişisel ihtiraslarının ve öngörüsüzlüğünün hesabının o zaman değilse bugün sorulması ve olaydan dersler çıkartılması gerekmiyor mu?

Savaştan sonra İstanbul’a dönen Enver Paşa’nın basına uyguladığı ve başarısızlığını örtme sansürü bugün de mi devam ediyor, anlamak mümkün değil.

Kibir ve ihtirasla verilen bir emir ve binlerce vatan evladının yok yere heba olması.
“Beni Napolyon’a benzetmişler. Kabul etmem. Çünkü ben ikinci adam olamam” diyen bir komutanın yaşattığı büyük dramı Alman Mareşali Goltz Paşa şöyle tanımlıyor: “Kafkasya’da maalesef kendilerini Napolyon Bonapart zanneden ve cahil yetişen birçok adam var. Bunlar, ordularına güçleriyle bağdaşmayan görevler vermişler ve bu yüzden ordularını büyük zarara uğratmışlardır.”

Sonuç olarak “ne, ne zaman, nasıl, niçin, ne uğruna, neden” gibi soruları sormadan Sarıkamış şehitliğine gidip anma programı yapan gençlerimize bir tavsiyem var:
Türk tarihinde kimin ne yaptığını, hangi hatalardan ders almamız gerektiğini bilmeden her olayı kahramanlık olarak görmeye devam edeceksek bunun büyük bedellerini bundan sonra da ödemeye devan edeceğiz demektir. Evet, tarihimiz ihtişamlı zaferlerle dolu; ama facialarla da dolu. Zaferlerimizle övündüğümüz kadar, yaşadığımız hezimetlerden de dersler çıkarmak zorundayız.
Çünkü tarih başarısızlıkların üstünü tek kurşun atmadan 90.000 şehidin gerçekliğini duygusal hikâyelerle süsleyip kahramanlık olarak anlatma sanatı değildir.

Nurdal Durmuş

Tarih faciası mı, Sarıkamış faciası mı?

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Tarih faciası mı, Sarıkamış faciası mı

 

One Response

Leave a Reply