Şehre Ruhunu Kat

Konumuz İstanbul mimarisi ama Avrupa’dan bir örnekle konuya giriş yapalım:

Avrupa mimarisi genel hatlarıyla Barok ve Gotik mimarı anlayışıyla inşa edilmiştir. Ve bütün Avrupa’yı baştan sona ülke ülke dolaşsanız sadece heykel, katedral ve saray isimlerinin değiştiğini, ama birbirinden ayırt edilmeyecek kadar bir bütünlük ve benzerlik içinde inşa edilen mimari bir anlayışın olduğunu görürsünüz. Bu estetik anlayış, şehirlerin ve ülkelerin ruhuna o kadar işlemiştir ki yeni konut ihtiyaçlarını karşılamak için bir plaza veya gökdelen yapmaları gerekiyorsa kurulu bu mimarı yapıyı tamamen koruyarak yeni şehir adı altında eski tarihi şehirlere kesinlikle karışmayacak bir mesafede, ama birbirini tamamlayan iyi planlanmış modern şehirler kurarlar.

Bu şehirlerden en önemlisi Almanya’nın Dresden şehridir, Almanya’nın Saksonya eyaletinin merkezi olan bu şehrin hikâyesi gerçekten etkileyicidir.

Elbe Nehri’nin kıyısına kurulan bu binyıllık şehir, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde bombalanarak yerle bir edilmiştir. Bütün savaş boyunca açık şehir olmasına ve bir tek saldırı almamasına rağmen savaşın sona ermesi ve Almanya’nın teslim olmasıyla birlikte İngiliz şehirlerinin intikamı için müttefik devletlerin bir taktiği olarak saldırıya uğramıştır. Bu eski şehrin tamamı yıkılmıştır ve bir masal şehri olarak adlandırılan Dresden harabeye dönmüştür. Bu konuyla ilgili özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında yapılan bir kaç adet film bulunmaktadır. Konuyu net anlamak isteyenlerin izlemesin tavsiye ederiz. Ama asıl konumuz II. Dünya Savaşı sonrası harabeye dönen bu şehrin adeta küllerinden yeniden doğmasıdır. Almanya’nın müthiş mühendislik zekâsı, eski mimari planların tamamını arşivlerden çıkarıp bu harabeye dönen, tarihi şehri yeniden aynı şekilde inşa etmek olmuştur. Barok mimarisinin temel yapı maddesi olan kum taşından inşa edilen bu şehir II. Dünya Savaşı’nda aldığı darbelerin izini ancak 1990 yılında kapatabilmiş olsa da bu gün ziyarete gittiğinizde sizi yine bin yıllık bir şehir ruhuyla karşılar.

Şimdi yaşadığımız şehre bir bakalım:

İstanbul, yerleşim tarihi 300 bin, kentsel tarihi yaklaşık 3000, başkentlik tarihi 1600 yıla kadar uzanan Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği noktada bulunan bir dünya kentidir. Şehir çağlar boyunca farklı uygarlık ve kültürlere ev sahipliği yapmış, yüzyıllar boyu çeşitli din, dil ve ırktan insanların bir arada yaşadığı kozmopolit ve metropolit yapısını korumuş ve tarihsel süreçte eşsiz bir mozaik halini almıştır. Uzun zaman dilimleri boyunca her alanda merkez olmayı ve iktidarda kalmayı başaran dünyadaki ender yerleşim yerlerinden biri olan İstanbul geçmişten günümüze bir dünya başkentidir. İstanbul’un tarihi ana hatlarıyla beş büyük döneme ayrılabilir: Tarih öncesi dönem, Byzantion dönemi, Konstantinopolis dönemi, Konstantiniyye dönemi ve İstanbul dönemi.

Ayasofya, Sultanahmet, Galata kulesi, Yerebatan Sarnıcı, İstanbul Üniversitesi, Topkapı Sarayı ve daha sayamayacağımız kadar çok tarihi yapısı ile mimarlığın zirvesi. Mimar Sinan gibi dünya tarihine geçmiş, mimarlığın ustası kabul edilen bir insanın yetiştiği, eserler bıraktığı İstanbul…

Her şehrin kendine özgü sesi, güzelliği, kişiliği, tarihi, mimarisi ve varoluş biçimi var.

Şehrin bir ruhu var!

Şimdi kendimize şu soruyu sormak gerekiyor.

Şehirlere ruhlarına azap edeceğiniz maskeler giydirirseniz o şehirler insana küsmez mi? O şehirler insana nasıl huzur verir?

Bir mağazalar zinciri kuruyormuşçasına ideoloji ve çıkar savaşlarına şehri kurban ederseniz o ruh elbet azap çeker.

Ormanı, denizi ve tarihi olan bu şehrin dönüşüm mimarisini hangi fetih ruhuna ve geçmişi halay yanı başımızda duran hangi mimari anlayışa yakıştırıyoruz bilmek istiyorum.

Kapitalizmin olanca gücüyle tarihe, medeniyete, mimariye, geleneğe, fethin ruhuna saldırdığı garip bir plazalar ordusu.

AVM, gökdelen ve adına modern denen camdan yapılmış yüksek binaların gölgesinde kalan şehrin tarihi ruhu nasıl bir toplum inşa edebilir ki?

Toplumun inşa ettiği değil, toplumun köklerini yıpratıp yeni bir toplum inşa eden yapılaşma.

Modern cinnet!

Ben bu şehrin alışveriş merkezlerini bakkallara değişen bir adam olmak istemiyorum.

Ben adı İstanbul olan şehrin, bu topraklar üstünde bu millete bahşedilmiş en güzel nimet olarak görüyorum.

Ama böyle hoyrat, böyle garip bir mimari anlayışla boş bulunan her yerine milyon dolarlık konutların, plazaların dikildiği bir şehrin ruhu kalır mı?

Ormanı, suyu, havası, denizi bizim olur mu?

İnsanın gündeminde mahallemizi, şehrimizi sahiplenmek hep olmalıdır.

Çağdaş yöneticiler geleceğin otomobilsiz şehrini planlayanlar, yaya alanlarını genişletenler, şehre marka değeri ve estetiği olan bir mimari anlayışa kafa yoranlardır. O şehrin bin yıllık geçmişini yürüdüğünüz sokaklarda size hissettirenlerdir. Estetiği olan, geçmişten beslenen; her bakışta fethin o kapsayıcı, ayrım yapmayan ruhunu yeniden hatırlatan bir anlayışla şehri imar edenlerdir.

Yoksa ‘yık gitsin, yap olsun’ demekle şehre ruhumuzu katamayız.

İstanbul’u içinde yaşayanların öksüz çocuğu gibi ortada bırakamayız.

‘İstanbul’u çağdaşlaştıracağım, Avrupa’da, Amerika’da ne varsa, daha iyisi, burada olacak’ diyenlerin 80 yıldır bu güzel şehre layık gördükleri mimari anlayışı bir kompleks saplantısı olarak değerlendirip reddediyorum. Çünkü İstanbul’un 3000 yıllık kent kültürü ve mimarisini bir yere benzemeye ihtiyacı yoktur, korunmaya ihtiyacı vardır.

Evet, bu şehir kapasitesinin tam 3 katı nüfusa sahip buna rağmen iyi yönetiliyor.

Zaten bakış açımız modernitenin ya da demokrasinin tarif ettiği bir yönetim biçimiyle olan kavgamız değil.

Abraham Lincoln’un, “önce biz binalarımızı inşa ederiz, sonra onlar bizi inşa eder” sözünü önemseyen ve bu onarımın şehrimize yakışan bir mimari anlayışın benimsenmesiyle hayat bulacağına inananlardanım.

Yoksa bir şehri yönetmek, sadece alt yapı, ulaşım sorunlarını halletmek değil, o şehre aynı zamanda geçmişinin köklerinden ve kadim medeniyetinden gelen kendi ruhunu katmaktır.

Evet, kentler dönüşüyor, mahalle hayatından güvenliği olan sorgulanarak evlerimize girdiğimiz site hayatına geçiliyor. Evet yıkık dökük eski binalarımız modern plazalara konutlara dönüşüyor…

Ama ya şehrin ruhu; komşuluk, ‘komşusu açken tok yatmayan’ anlayış; bakkalı, çeşmesi, sokağı olan insanlarınbirbirine güvenip evini ocağını teslim ettiği o muhteşem kalbimiz onlarla dönüşmüyor mu sizce?

Bizans işgalinden kurtulan İstanbul’un; AVM, gökdelen ve plazaların işgalinden kurtarılması da yeni bir fetih sayılmaz mı? Bilmem bu bakış açışını benimseyen yeni bir fatih çıkar mı? Bilmem her şey için ne kadar geç kalındı?

Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
instagram : http://www.instagram.com/nurdaldurmus
tumblr : http://nurdaldurmus.tumblr.com

3 Comments

Leave a Reply