Bugün Cumhuriyet Bayramı!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 15 Yorum »


‘Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.’ diyor Ataol Behramoğlu.
Hem benim de var ne olmuş yani!

-Mesela dil devrimi
-Mesela katı laiklik anlayışı
-Mesela faşizan bir milliyetçilik anlayışı
-Mesela inançsız bir halkçılık anlayışı
-Mesela kendi ideolojisini dayatmak için her düşünceyi susturan, törpüleyen despot bir devletçilik anlayışı
-Mesela neredeyse 100. yılına girecek bir rejimin hala halkıyla ve bu toplumun değerleriyle barışamaması
-Mesela kamusal alanlar
-Mesela ikna odaları, başörtüsü sorunu, inançlı insanların “öcü” gibi görülmesi hadisesi
-Mesela hala cumhuriyetin gerçek sahiplerinin sadece “laiklik” ilkesini benimseyenler olduğu algısı
-Mesela kafası 21. yüzyılı hatta 22. 23. 24. 25 ve ilerisi yüzyılları düşünemeyen ve hala 1920′lerde kalmış geçmiş tekrarcıları.

Evet. Sıraladığım bütün bu düşüncelerimin içini dolduracaktım ama ne dediğimi anlamayan biri beni direkt “irticacı” ilan edip cumhuriyet kutlamalarında aleyhime pankart açar diye korkuyorum (!)

Sonra beni çağdışı, örümcek kafalı, cumhuriyet düşmanı falan sanıp hakkımda dava açan savcılar, siteyi siber saldırılarıyla çökertecek kafası aydınlık cumhuriyet muhafızlarından da ürkmüyor değilim.

Kısaca; her fırsatta yaşam tarzlarına müdahale korkuları yaşayan cumhuriyet çocuklarına söyleyeceğim şudur ki: Bakın “bir cumhuriyet çocuğu olarak” benimde korkularım var. Lütfen cumhuriyetimize sahip çıkın beni korkutmasın!
Çünkü Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil.

II.
Bugün cumhuriyet bayramı!
Az daha uyumalıyım.
Koyun sayamam ama besmele çekebilirim.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim.
Ya da köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve Peygamber’e.
Acaba oradalar mı hâlâ?
Elimden tutup ışığa çıkarırlar mı?
Seni görebilir miyim ışıkta?
Yüzün nasıldır şimdi?
Masum küsmelere hâlâ inanmıyor musun?
Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin, bana hani söz vermiştin!
Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!
Sen susma!

Sezen Aksu lütfen susma!
Bana lütfen, lütfeni söyle:

“Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!”

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook :
twitter :
google + :

Deprem ve Hayatın Faili Meçhul Katilleri!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem, Sosyoloji Yorum Yok »


Bütün felaketler arka arkaya gelir mi?
Öyle hissediyorum nedense. Hayatımda bazı şeyler kötüye gitmeye başlayınca sanki o güne kadar pusuda bekleyen ne kadar hınç varsa hepsi saklandıkları kuyulardan çıkıp hayatımı linç etmeye başlıyor.

Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine bakınca ‘Allah’ım ne zor imtihan!’ diye geçirdim içimden.
Demek ki sadece insan hayatında değil, ülkelerin hayatında da aynı durum sözkonusu.
Daha birkaç gün önce terör saldırılarında kurban verdiğimiz şehitlere ağlarken, bugün şiddetli bir depreme tutulmuştuk.

Son zamanlarda iyileşecek yaralarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor, bu sarmal içinde öfkemiz büyüyor, canımız acıyor, sabır sınırlarımız ciddi bir erezyona uğruyordu. Şimdi de deprem kalbimizi yoklamıştı!
Bir depremin yıkıcı etkisini vicdanî ve insanî bir duyarlılıkla ele alıp, ne yapmamız gerektiğini düşünürken devlet bütün imkanlarıyla olay bölgesine seferber olmuştu.

Sadece Ankara’dan 500 sağlık personeli onlarca ambulans, helikopter ve Kızılay’ın insanî yardım malzemesi olay bölgesine deperemin üstünden birkaç saat geçmeden gönderilmiş ve kurtarma çalışmalarına hızlıca başlanmıştı. Daha birkaç gün önce bölgedeki çatışmalarda şehit düşen askerlerimizin binlerce arkadaşı yine aynı bölgede yıkılan evlerin altında kalan insanları kurtarmak için operasyon yapıyordu. Haber kanallarımız bu sırada depremin şiddeti neden Kandilli’ye göre 6.6 Amerikan Jeoloji Ensütitüsü’ne göre 7.3 tartışmasını abartıp neler olup bittiğini anlamak için muhabirlerini bölgeye sevk ediyorlardı. GSM operatörleri depremin ardından yine sınıfta kalmış; bütün iletişim olanakları çökmüştü. Bu afet için şimdilik ekrana yansıyan en iyi görüntü devlet olanakları ve Ankara’da birkaç saat içinde kordineli bir şekilde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ilişkin yapılan çalışmalardı.

İçimden; ‘Evet, Türkiye sanırım bu sefer depreme daha hazırlıklı ve daha organize hareket etmeyi öğrenmiş.’ diye geçirirken sosyal medyada akılalmaz tartışmalara şahit oluyordum.
Deprem gibi çok acı bir afet üstüne bile kan ve faşizanlık bulaştırmaya meyilli sözde Kürtler ve Türkler birbirine girmiş; kimileri “Allah, şehitlerin intikamını alıyor!” gibi aşağılık sözler sarfederken diğerleri “Devlet nerede?!” palavralarıyla propaganda derdindeydi.

KCK, duvarları yıkılan cezaevinden fırsat bu fırsat diyerek militanlarını kaçırıyor; BDP’li belediye başkanları başbakan dahil devletin bütün imkânlarıyla birkaç saat içinde olay yerinde olmasını görmezden gelerek ROJ TV’de “Burada devlet yok, kimse bizimle ilgilenmiyor, halk kendi imkanlarıyla seferber…” açıklaması yapıp durumdan nemalanmaya çalışıyordu. Maalesef bu oyuna bizim medyamızda alet oluyor, ulusal haber kanallarımıza bölgeden bağlanan muhtar, köylü, belediye başkanı hep bir ağızdan, aynı yerden talimat almışçasına aynı cümleleri tekrar ediyordu:
“Burada devlet yok, kimse bize yardım ulaştırmıyor, hiçbir yetkiliye ulaşamıyoruz!”

PKK yandaşı derneklerin olayı fırsat bilerek yardım adı altında örgüte para topamaya başladığı, Van’dan kimsesiz çocukların dağa kaçırıldığına dair sarsıcı haberler ulaşıyordu.

Yutkundum, yutkundum. İçimde kontrol edilmez bir güç beni bu konuşmalar karşısında faşizanlığa zorlasa da yıkılan evlerin altında kalanların bizim annelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız olduğu gerçeğini hatırlatan bir vicdanım vardı. Onun sesini dinlemeliydim.
Dua etmeli, yardım toplamalı, duygularımı kontrol etmeli ve bu kışkırtmaların herhangi bir tarafında olmamalıydım. Öyle de yaptım.

Sonra iyi haberler almaya başladık. GSM şebekleri çalışmaya başlamış, bölgedeki abonelerine ücretsiz dakika ve kontör yükleyerek enkaz altında kalanlara yerlerini nasıl bildireceklerine dair mesaj göndermişlerdi. Afet kriz merkezine bu bilgiler anında iletiliyor ve yerleri tespit edilerek kurtarma yapılıyordu.
Google Japonya ve Şili depremlerinde devreye soktuğu yer bulucu uygulamasını Tükçeleştirerek Türkiye içinde devreye sokmuştu. Birçok belediye yardım kampanyaları başlatmış ve toplanan mazlemeleri aynı gece bölgeye sevkedilmek üzere yola çıkarmıştı. Kargo şirketleri deprem bölgesine yapılacak yardımlardan ücret talep etmeyeceklerini duyuruyorlardı.

Dışişleri bakanlığı kriz masası kurmuş, sağlık bakanlığı ve Kızılay operasyon merkezlerinde kordinasyon ve uydu takibiyle ekiplerin hızlı ve acil müdahalelerini yönetiyordu.

Ülkeler Türkiye’ye başsağlığı dilekleriyle yardıma hazır olduklarını bildiriyor; İsrail ve Yunanistan dahil böyle bir afet karşısında olması gerektiği gibi her husumeti bir kenara bırakarak taziye mesajları yayınlıyordu. Evet, husumet! Artık geri kalmalıydı. Deprem üstüne bile faşizanlık vaveylalarına son verilmeliydi.

Ve yeniden iki elimizi başımızın arasına alıp düşünülmeliydi.
Deprem yönetmeliğimize göre yapılması gereken 4 yıllık bina nasıl domino taşları gibi birbirinin üstüne yıkılmıştı?
Bu binalara deprem kuşağında yaşadığımızı bile bile ruhsat veren belediyeler hayatın faili mechul katilleri değil miydi?

Sorular sorular…
Yorumlar yorumlar…

Sonra Gölcük depreminden sonra her gece yatağımın başına koyduğum o çantayı hatırladım.
Neredeydi acaba?
DASK diye bir deprem sigortası vardı; nasıl bir uygulama acaba?
Cep telefonumu her gece yatağımın başına koyup mu uyusam; ne olur ne olmaz acaba?
Evimiz yeterince sağlam mıydı acaba?
Deprem olunca ne yapmalıyız acaba?
İyi de ben bu soruları 99 depreminde de sormuştum.
Bulduğum cevaplar neredeydi acaba?
Yoksa hayatın faili mechul katillerinden biri de ben miydim?

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Aliya Sen Olmasaydın

on5yirmi5.com yazıları, Video kulübü Yorum Yok »



Bir komutan tanıyorum: Dünyanın üçüncü büyük ordusu olduğu söylenen Sırp ordu komutanlarının “Öldürün, yakın, yıkın, katledin!” emirlerine karşı “Savunmasız insanlara zulmetmeyin! Ancak halkın ordusu olduğumuzda ve insanlar bizden korkmadığında muzaffer olabiliriz! İnsanları tehdit eden bir ordu sefildir. Muzaffer olamaz!” emri veren bir komutan.

Bir öğretmen tanıyorum: Taviz vermeden, kardeşçe, ötekini anlamayı borç bilerek yaşamayı öğütleyen… Müslümanların yok sayıldığı bir coğrafyada, hem Avrupalı, hem Müslüman, hem bilge, hem kardeş olarak yaşanabileceğini öğreten bir öğretmen.

Bir asker tanıyorum: Bütün savaş teamülleri, Sırplar ve Hırvatlar tarafından ihlal edilmişken; kadınlar ve çocuklar öldürülmüş, kutsal mekânlar, köprüler, kültürel anıtları tahrip edilmişken, savunmasız insanları katledilmişken; “biz bunları hiçbir zaman yapmadık” demekle gurur duyan bir asker.

Bir devrimci tanıyorum: “Bizler sadece özgürlüğü için savaşan bir halkız. Cesaret, bilgelik ve iyilikle amaca ulaşmak istiyoruz. İnsanlara karşı nefret hissetmiyorum.” diyen her şeyin güzel sonuçlanacağına dair umudumu her zaman diri tutan bir devrimci.

Bir âlim tanıyorum: Medeniyetinden kökleri kopartılmış bir ulusun yeniden maneviyatına tutunmasını sağlamış, yaşadığı onca acıya rağmen insanlık dışı hiçbir vahşete tenezzül etmemiş; örfünü, dinini, geleneğini bilen; alnı ak, başı dik sağlam bir toplum inşa etmiş âlim.

Bosna göklerinde hâlâ Ezân- ı Muhammedî yankılandıkça safları sıklaştıran, “Allah Ekber” diyen Avrupalı Müslüman bir toplum inşa eden bir âlim.

Bir psikolog tanıyorum: Dünyanın, onun acılarını nasıl gizleyip aklıselim düşünebildiğini, savaşta ve masada bu kadar soğukkanlı kalıp nasıl başarabildiğini hâlâ çözemediği, duygularını aklının önüne geçirmeyen bir psikolog.

Bir insan tanıyorum: Düşmanları için saygı duyulacak bir rakip, halkı için bir kahraman, çocukları için şefkatli baba olmuş bir insan.

Aliya sen olmasaydın, hiç olur, hiçbir şey olamazdı!

Saygı, minnet, rahmet ve şükranla kalbimizde yaşıyorsun.


Adem Tuzcu, Geç Kalınmış Bir Ağıt/ Aliya Sen Olmasaydın

Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Türk Sineması Üzerine Mülahazalar

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji Yorum Yok »

I
Çocukluğumu ve sinemaya bakış açımı derinden etkileyen en önemli Yeşilçam filmi 1985 yapımı‘Kurbağalar’ filmidir. Çocukluğum bir göl kenarına kurulu yayla evinde sabaha kadar kurbağa sesleri uykusuzluğuyla geçti. Film 1985 yılı yapımı olsa da benim izlemem 90’lı yılların başına rastlar. Sonuçta Anadolu’da 80 kuşağı için Televizyon doğduklarında evlerinde olmadığı için icat sayılır. İlk onlu yaş diliminde üstelik TV’de ilk izlediğim film olması nedeniyle ‘Kurbağalar’ filmini ürkütücü, dehşet verici ve zihnimden çıkaramadığım bir film olarak hatırlarım. O filmde kurbağaları şişirerek patlatan bir çocuk sahnesi vardır. Hâlâ tüylerimi diken diken eder. Bu yüzden çocukluğumun fotoğraf karelerine sinen bütün bakışlarım o kurbağaların hüznü kadar dehşetengiz ve akıldan çıkmaz bir korku filmi sahnesi gibidir. Ve o sahne şimdiye kadar izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim bütün filmlerden daha baskın bir etki bırakmıştır.

II


Cüneyt Arkın’ın kötü adamları dövdüğü bir filmde, Kemal Sunal’ın kabadayısında hep dayak yiyen iyi kalpli bir figüran vardır Yadigâr Ejder. Benim kahramanım figüran yadigâr’dır. Filmi izleyenlerin kötü rolde oynadığı için yadigâra küfretmesi, gülmesi, aşağılaması onun gözümdeki değerini hiç düşürmemiştir. İzlediğim tüm filmlerinde Yadigâr’ın o sert görünümünün, iri yarı vücudunun altında ürkek ve masum bir çocuk yüzü olduğunu düşünmüşümdür. Hiçbir zaman kötü olamayacak kadar iyi bir adamdır o… Sadece iyi bir dünyada yaşamak için kötü rolü yapan çaresiz bir adamdır Yadigâr. Her filmde figüran olmak kaderi olsa da benim için izlediğim her filmin başrol oyuncusudur. Yadigâr emekçidir, sanatçıdır, açtır; aşağılanan, küçücük başrol oyuncularından büyük şamarlar yiyerek çocukları neşelendiren oyun arkadaşıdır. Nitekim hayatı ve sanatı gibi ölümü de hazin olmuştur. Kirasını ödeyemediği için evden kovulduğundan güldürdüğü çocukların haberi olmamıştır. Soğuk bir gece vakti Taksim’de bir bankta sabahlamak zorunda kaldığından belediyenin haberi olmamıştır. Bu nedenle Yadigar’ın son rolü çok sahicidir. Bir gece sabaha karşı bir bankta Azrail’le karşılaşmış ve öylece yere yığılmıştır. Öldüğünden başrol oyuncularının haberi olmamıştır. Ama bu sefer kimse Yadigâr’a gülememiş, küfredememiş, aşağılayamamıştır. Yadigâr’a hayatında layık görülmeyen başrol oyunculuğu hayat sahnesinden silinirken Azrail tarafından verilmiştir.

III


Türk filmleri haftada bir, sanırım, pazartesi geceleriydi tek kanal dönemi TRT’de yayınlanırdı. Sanki Türk filmi izlemek bir şehirden başka bir şehre gitmek, yeni bir hayalin gerçekleşmesi, başımıza hiç alışık olmadığımız sıra dışı bir şeyin gelmesi gibiydi. Filmin adı, konusu, kimin oynadığı önemli değildi. Önemli olan Türk filminin o saatte izlenmesiydi. Bu filmlerin birçoğu ilgimizi çekmeyen saçma şeyler olsa da sonuna kadar izlenir öyle uyunulurdu. En büyük kutsal görev haftada bir Türk filmi yayınını bekleme işiydi. Kemal Sunal, Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Tarkan ve Köroğlu tarzı filmler çıkarsa bu beklentiler tavan yapardı. Cüneyt arkın filmlerini her izleyişimde içimde büyüyen “Adam olunca polis olup ben de kötüleri dövecem!” isteği hala canlı duruyor. Zengin veletlerin fakir çocuklarla alay edişinde fakirlerden yana tavır almayı bu filmlerden öğrenmişimdir. Masumiyet diye bir şeyin varlığını bana sinema öğretmiştir. Mazlumdan yana olmayı da…

ıv


Türk sineması, Türk toplumun genel yapısın çok içinde yer alan ve bütün dünyadaki örneklerine baktığınızda en fazla örtüşen gerçek hayat sahnelerinden oluşur. Senaryolar bu toprakların gerçek aşkları, ayrılıkları, acıları, sorunları, yaşam modellerinden çıkmıştır. Diğer ülke sinemalarında bu tam olarak böyle değildir; daha soyut ve daha hayalcidir. Toplumda yaşananlardan ziyade ideal toplum, modern toplum, teknoloji toplumu hayallerinin yansımaları vardır. Oysa Türk toplumunda her gelinin kaynanası Aliye Rona’ya gerçekten benzetilir. Her dul kadının başına gelenler ya da gelecekler üç aşağı beş yukarı filmlerdeki gibidir. Her güzel, her yiğit, her rütbe sahibi, her özentinin neden sonuç ilişkisi üç aşağı beş yukarı Türk filmlerinde anlatıldığı gibi gerçek hayatta da cereyan eder. Her kaynana hem güzel, hem aklı başında, hem namuslu hem kocasına hem kocasının anne baba ve ailesine saygılı olan bir gelin ister. Filmlerde olduğu gibi yiğit bir erkek doğursun ister, kız olursa da hayrolsun tevekkülündedir.

Bütün çocukların kahramanı Malkoçoğlu, Kara Murat ve kötülerle mücadele eden komiser rolündeki Cüneyt Arkın’dır. Büyümek, polis olmak ve kötüleri dövmek suçlarla savaşmak, paltonun altında silah taşımak bunun insan vereceği özgüveni hissetmek bir film karakteriyle sahici bir hayatta örtüşmek türünden şeylerdir. Bugün bu karakterlerin sadece adları değişti.
Kısaca Türkiye’de sinema hayatla hep iç içe ve birbirini tamamlayan iki kardeş gibidir.

V


Yeşilçam ismi Hollywood gibi kendi marka değeri ekseninde sinemayı sadece bir sanat değil daha fazlası görerek toparlanmalıdır. Hollywood yapımı filmler gibi Yeşilçam yapımı filmler kavramı Türkiye’nin doğal, kültürel, inanç, turizm potansiyelini de göz ardı etmeden ve gelişmiş tekniklerle yeniden diriltilmeli ve uluslararası bir marka haline getirilmediler. Zira sinema günümüzde savaşlar, işgaller, katliamlar, küresel güç dengeleri, kültürel etkileşim, turizm, siyaset ve ekonomide ve daha fazlasında kitle zihinlerini kontrol altında tutan, yönlendiren ve düşünme biçimlerine doğrudan etki ederek derinden etkileyen ciddi bir silahtır.

Nurdal Durmuş’u Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Nurdal Durmuş Her Pazartesi 22′de SEYR FM de

Sair zamanlar [Radyo] 1 Yorum »

Nurdal Durmuş 2 yıldır ara verdiği Sair Zamanlar isimli radyo programlarına Seyr Fm’de yeniden başlıyor.

“Radyoculukta yeni bir Seyr” sloganıyla yola çıkan ve 2007 yılından beri yayınını sürdüren İstanbul merkez’li SEYR FM, milli ve manevi duyarlılıklarımız doğrultusunda, medeniyetimize ait değerleri gelecek nesillere taşımak misyonuyla yeni yayın dönemine önemli programcılarla giriyor.

Eylül ayında yeni yayın dönemine giren radyo Nurdal Durmuş, Adem Tuzcu, Arzu Çağlar, Ömer Çelik, Meçhul Kaptan, Ammar Acarlıoğlu, Abdülbaki Kömür, Zeki Bulduk, Mehmet Davut Göksu, Serkan Aksarı, Betül Bozdoğan ve Saliha Erdim gibi tecrübeli radyo programcılarını kadrosuna dahil ederek tematik radyolar arasında fark hedefliyor.

Seyr FM, başta İstanbul ve Bursa olmak üzere özellikle İç Anadolu bölgesinde ciddi bir dinleyici kitlesine sahip.

Radyoyu http://www.seyrfm.com/ TÜRKSAT 3A 12729 uydusu Horizontal Batı 30000 uydu frekansı veya İstanbul’da 102.2 karasal yayın frekansından dinleyebilirsiniz.

Darbeler ve Cellat Kabusları

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem 1 Yorum »

Cellât uyandı yatağında bir gece
“Allah’ım!” dedi ” Ne zor bilmece:
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”
ataol behramoğlu

Doğduğunda bir Çingene çadırına açmıştı gözlerini. Çocukluğu ve gençliği sefalet içinde geçmiş oradan oraya yersiz yurtsuz, bir fırtınanın önünde sürüklenen yaprak gibi savruluyordu. Üstelik Çingene olmayan bir kızı sevmişti. Kız da onu. Bin bir umutla dayanmışlardı kızın babasının evine; Allah’ın emri peygamberin kavliyle istemişlerdi; lâkin “Ben Çingene’ye kız vermem!” sözü bir tokat gibi suratına çarpılıp kalbi darmadağın edilmişti. Çingene derlerdi adlarına, doğuştan talihsiz bir başlangıcın iyi olmayan sonlarıyla karşılaşmaktı. Nereye gitseler yurt tuttukları ellerde hep şüpheyle bakılan ve hiç sevilmeyenlerdi onlar. Yine de aldırmadan bildikleri gibi yaşıyorlardı hayatı. Çingene Hüseyin o sabah kara bir haber daha almıştı. Gönül verdiği kızın babası sevdiceğini köyün tefecisine telli duvaklı gelin etmişti.
Aynı gün radyodan hayat darbelere yapılan askeri darbe anonsu yayılıyordu.
“Aziz Türk milleti… İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”

12 Eylül 1980 darbesinin haberi, Çingene Ali’nin radyosundan bu cümlelerle duyuluyordu. Fakat bütün bir toplumu derinden etkileyen bu haber Çingene Hüseyin’in hayatını değiştirecek kadar iyi bir haberdi de. Çünkü ihtilal ile birlikte yıllardır tutunamadığı hayata tutunacak yeni bir işi olacaktı. Yeni bir iş bulacaktı: ‘Cellâtlık.’

Açlığın pençesinden idam sehpasının yanına getirilen Cellât Hüseyin’in ilk kurbanları 12 Eylül döneminde asılan Erdal Eren, Mustafa Pehlivanoğlu, Levon Ekmekçiyan ve Ali Bülent Orhan olacaktı.
Üstelik her idam başına pazarlık yapıp idam edilecek kişinin durumu ve statüsüne göre ekstradan para talep ettiği bu gün ortaya çıkan idam tutanaklarına bile yansımıştır.

Bir başka cellâtta 1967 ihtilalından sonra İmralı’ya gönderilen Adnan Menderesi idam eden cellâttır ki o cellâdı Mehmet Ali Birand’ın ‘Demir Kırat’ belgeselinde tanıdım. İmralı cezaevinin o dönem müdürlüğünü yapan kişi tarafından anlatılan bu hikâye en az idam kadar etkileyici bir trajediydi. Müdürün anlattığına göre 1961’de Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idama mahkûm edildiklerinde onları asmak için cellât seçmeleri yapılmış. Asılacak kişilerin mahiyeti de göz önüne alındığında bu seçimlerin titiz yapılması ve görevini hiçbir aksaklık yaşamadan ve duygusal olarak da etkilenmeden başarıyla gerçekleştirecek kişiler olması için aday cellâtlara bir dizi psikolojik test de uygulanmış. Sonuçta bütün bu testlerden başarıyla geçen iki cellât bulunmuş. Bulununca da cezaevi müdürünün odasına getirilmişler. Müdür cellâtları karşısına alarak son bir kez emin olmak için söz konusu idamları başarıyla yapıp yapamayacaklarını sormuş. Cellâtlar ‘Elbette yaparız!’ deyince gerekli belgeler imzalanmış ve cezaevi müdürü depo sorumlusunu çağırarak cellâtlara idam için istedikleri malzemeleri vermesini emretmiş. Depo sorumlusuyla cellâtlar cezaevi müdürünün odasından çıkarken içlerinden biri durmadan geriye doğru yüzü asık bir şekilde müdüre doğru bakıp duruyormuş. Derken kapıya varınca bu cellât durmuş ve sıkıntılı bir şekilde geri dönmüş. Cellâdın yüzündeki ifadeyi gören müdür “Bir şeyin mi var, hayırdır?” diye sorunca, “Var efendim!” diye cevap vermiş cellât. Ardından da imzaladığı belgeleri işaret ederek ismin yanında yazan cellât kelimesine itirazı olduğunu dile getirmiş. Müdür, “Evet, siz cellât değil misiniz, elbette öyle yazacak.” deyince cellât biraz durakladıktan sonra, “İyi de efendim, ben öteki arkadaştan her bakımdan daha kıdemliyim. Sonuçta cellâtlık seçim testlerden başarıyla geçmiş olsa da bu onun ilk cellâtlık görevi olacak. Fakat ben zamanından börekçi Hüseyin’i asmıştım bu nedenle benim adımın yanına “baş cellât” yazmalıdır.” diyerek oradan ayrılmış.

Bugün 12 Eylül darbesin üzerinden tam 31 yıl geçti. Darbecilerin yargılamadan ya da sonucu baştan belli yargılamalarla kurduğu mahkemeler ve idam sehpasına gönderilen kişilerin yanında bu idamları gerçekleştiren cellâtları ruh halleriyle ilgili iki trajik örneği hatırlatmış oldum.
Allah bizi bir daha darbeler ve ağır sonuçlarıyla karşılaştırmasın.
Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin, askeri darbelerin karşısında duran bir sivil olarak yaşamanız dileğimle…

Nurdal Durmuş
facebook: http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Bir Bayram Düşlemesi…

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 6 Yorum »
foto: nurra çakmak

foto: nurra çakmak

Küçücük bir hediyeyle bakışları bayram olan çocukların, tebessümleriyle karşılıyoruz bayramı.

Buz tutmuş kalplerimizi onların oyun halkalarının içinde eritiyoruz. Kapı kapı dolaşıp “Bayramınız mübayek olsun bey amca, hanım abla!” diyen çocukluğumuzun özlemiyle bayramlaşıyoruz.

Hasta yataklarında şifa bekleyenlerin, mezarlarında Fatiha bekleyenlerin çaresizliğiyle karşılıyoruz bayramı.

“Ölmeden önce nefislerimizi öldürüp hayatla diriliyor, her halimize şükredip ölümle bayramlaşıyoruz.”

Hapishanede yıllarından ay, aylarından hafta, haftalarından gün, günlerinden saniye eksiltmeye çalışan mahkûmların “Mavidir özgürlüğün rengi çünkü hapishaneden sadece gökyüzü gözükür.” tadındaki hasretleriyle karşılıyoruz bayramı.

“Mavi olma ferahlığında çaresizliği kavrıyor, sınırsız nefes alıp verebilmenin kıymetiyle bayramlaşıyoruz.”

Asker ocağında yârinden mektup, gurbet ellerde baba ocağından haber bekleyenlerin özlemleriyle karşılıyoruz bayramı.

“Unutmayı, unutulmuşluğumuzun içinde unutuyor; unuttuklarımızla bayramlaşıyoruz.”

Darülacezenin, çocuk yuvalarının ya da kaderlerinin koridorlarında terk edilmişlerin, yolunu gözlediklerinden haber almaları kadar heyecanla karşılıyoruz bayramı.

Kırık dökük duygularımızın hıçkırığında, cam kenarlarına başımızı yaslayıp “gelenler ya da geleceklerin veya hiç gelmeyeceklerin” terk edişleriyle bayramlaşıyoruz.

Sofralarında açlık kırıntılarından başka bir şey bulunmayan Somali’de, Darfur’da, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında kaderlerine terk edilmiş çocukların kapılarına bıraktığımız bir lokmacık insanlığımızla karşılıyoruz bayramı.

“İnsanlığımızın açlığını doyurarak yaklaşma ve yakınlaşmayla bayramlaşıyoruz.”

Şefkatli elleri hayatımızın karnını okşayan, içten duaları yolumuza ışık olan vefalı anne-babalarımızın gözledikleri yolumuz kadar özlemle karşılıyoruz bayramı.

“Vefa güneşlerinin sıcaklığında vefasızlıklarımızı eritip hayatımızla bayramlaşıyoruz.”

Beton duvarlı evlerimizin salonlarından, bayramın misk kokulu, coşkulu caddelerine koşturarak karşılıyoruz bayramı.

Unuttuklarımızı, vefasızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, kötülüklerimizi, karamsarlığımızı, terk edişlerimizi, şükürsüzlüğümüzü, kaçışlarımızı, esaretimizi hiçleştirip kendimizle bayramlaşıyoruz.

Tekbirlerimizi, “Tek Bir” olana O’na sunuyoruz.
Nurdal Durmuş Yazıları

Oruçsuzlara Mektup!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 7 Yorum »

Sevgili oruçsuz kardeş!

Cümlelerine bir zamanlar diye başlamayı seven bir yazar değilim. Eskiden her şey daha güzeldi, diyerek de. Biliyorum eskiden her şeyin güzel olması bizim güzel olmamızla ilgili bir durumdu. Tabi şimdi devir değişti. İnsanların yaşlılara, hamile ve gazilere otobüste yer verdiği, kimsenin bir büyüğünün karşısında bacak bacak üstüne atarak oturamadığı, sokak, yaşam ve komşuluk ilişkilerinin son derece insani bir model teşkil ettiğini durduk yere hatırlatmaya o sıkıcı günlere geri dönmeye gerekte yok. Bilirsin eskiden mektuplara büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper; hayır dualarınızı beklerim, diye başlanırdı. Keşke ben de sana öyle bir mektup yazabilseydim. Bilmiyorum belki mektubumu bir maniyle bitirir, elimin resmini çizer gönderirdim. Belki bir kalp çizer ok işaretleriyle adımızın baş harflerini yazardım. Doğrusu o mektupları özlemiyor değilim. “Olgun insan, güzel sözler söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyendir.” diyen Konfüçyüs’e bakarsan cesur bir adam olduğum söylenemez. Geçmişimi çok özlesem de bugünümü o kadar güzelleştirecek bir eylem adamlığı cesaretini bir türlü kuşanamıyorum.

Lakin ben senin bu günlerdeki cesaretin hayranım. Şimdi belki bu modern aklınla, dünyaya meydan okuyan cesaretinle söylediklerimden pek bir şey anlamayacak beni geri kafalı, budala biri olarak tanımlayacaksın. Lakin sevgili oruçsuz kardeşim, o otobüs durağındaki halini görünce ne yalan söyleyeyim budalalığım tavan yaptı. Bilmiyorum sizin semte, haneye, sokağa, minareye, televizyonlarınıza, gazete ve radyolarınıza, içinize ve dışınıza ramazan gelmedi mi ya da geldi de misafirperver olmadığınız için kabul mü etmediniz ama bizim semtimizde ve içimizde narin bir sevgili gibi sarmalayan ramazan diye biri var. Bu yüzden sana çok yabancı gelse de oruç kapıdan, kalpten ve hayattan içeri alınmayınca insan tarifsiz bir yalnızlık duygusunun hücumuna uğrar.

Tamam, sen üzerinde giydiğin siyah beyaz elbiseyle, eline doladığın tesbih, parmağındaki ucube iri yarı bir yüzükle dünyaya meydan okuma yolunu seçmişsin. Acayip cesursun. Birisi mübarek ramazanda ne yapıyor diye yan baksa, ‘ne bakıyorsun’ diye laf sokuşturuyorsun, birisi ‘beyefendi oruçluyuz biraz saygılı olamaz mısınız’ dese, ‘sana ne’ diye ağzının payını veriyorsun. Yüzlerce oruçlunun ortasında dünyaya meydan okuyan cahil cesaretinle pervasız bir tutum takınıp dayak yiyince de mahalle baskısı palavralarıyla üç beş yandaş gazetede haber konusu oluyorsun. “Kimse bana karışamaz uleyn!” havalarındasın. Bir mafya filminden sokağa fırlamış dublör gibisin ama yine eskiler “Cahile söz anlatmak, köre renk tarifi gibidir.” dese de ben bu satırları yazıp oruçsuzluğuna değil, saygısızlığına iki kelam etmeden geçemedim.

Sevgili oruçsuz kardeş; belki farkında değilsin ama burası halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan dini, milli ve toplumsal değerlerine sahip çıkan, taşıdıkları inancı tam olarak yaşayamasalar da hürmet, saygı, ahlak ve edep sınırları içerisinde çok değer veren insanların yaşadığı bir ülkedir. Dünyanın dört kıtasında yüzyıllarca hüküm sürmüş himayesinde barındığı milyonlarca gayrimüslimin haklarını gözetmiş ve bu nedenle saygı görmüş bir neslin torunu olduğunun farkında mısın? Evet, şimdi değişen hayat normları, bireysel özgürlükler palavralarına sığınırsın ama sokak ortasında yiyip içerek, oruçlu insanların gözüne baka baka sigara tüttürmek kanunlarda yazılmayan bir özgürlük algısı ve saygısızlık taşır. Saygı gibi erdemler kanunla değil, insan olmakla öğrenilecek şeylerdir. Bu yazdıklarıma inan ya da inanma; oruç tutup tutmamanla değil kime, nerede, nasıl ve niçin saygı göstermen gerektiğini bilmende fayda olur düşüncesiyle yazıyorum. Biliyorum, kimsenin ibadetine karışılmasın eyvallah ama “edep” diye bir şey yok mudur sence de? Oruçsuzluğunun sigara dumanını inancımın üzerine üflemekte ibadete karışmak değil midir mesela?

Hem yemin ederim oruç tutmak sağlığa faydalıdır.
Lütfen artık abartma! Saygı diye bir erdemin peşine düş!

Sevgili oruçsuz kardeş!

Sözlerimi yine eskilerin güzel bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“Büyük olmak iyidir ama insan olmak daha iyidir.”

Acele cevap beklerim.
Şimdiden bayramın mübarek olsun!

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Türkiye, İran, Suriye Üçgeninde Aslında Ne Oldu!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem Yorum Yok »

Son günlerde Türkiye ve bölgesinde her zamankinden daha farklı; uluslararası dengeleri, çıkarları ve bugüne kadarki politikaları ilgilendiren ciddi gelişmeler yaşanmaktadır.

Bu gelişmelerin başında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli konudan bahsetmek mümkün:
Bunlardan ilki İran’ın Pjak’a karşı yürüttüğü operasyonlar ve ikincisi Suriye’de Arap baharı olarak adlandırılan süreçteki gelişmeler.

İran bundan birkaç gün önce el altından TRT ve Anadolu ajansına sızdırdığı haberde terör örgütünün iki numaralı ismi Murat Karayılan’ın yakalandığını fısıldamıştı. Fakat bu haber bana kalırsa Türkiye ile İran’ın Suriye konusunda yapacağı ciddi bir pazarlık kozu olarak teyit edilmeyerek geri çekildi.

Bölgesinde küresel bir güç haline gelen Türkiye’nin daha düne kadar çok iyi ilişkileri olan Suriye ve Esad rejimine bakış açısında ve politikasında ciddi bir terse dönüş yaşandığı bilinmektedir.

Suriye’nin sivil halka karşı yürüttüğü katliamlar konusunda tutumunu sertleştiren Türkiye, üstelik dünya kamuoyu desteğini de alarak Beşar Esad’ı zorlamaktadır. Türkiye’nin bu tutumunda rahatsız olan ülkelerin başında şüphesiz Şii ve Esad rejimin arakasında olan İran gelmektedir.

Bütün bu gelişmelere baktığımızda dün Türkiye başbakanlığında kabul edilen İran büyükelçisiyle yapılan görüşmenin ardından Türkiye’nin Suriye sınırına tampon bölge oluşturma kararı muhtemelen bir Karayılan pazarlığı sonucu ortaya çıkan fikir olabilir.

İran Karayılan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi karşılığında Türkiye’nin kendi sınırlarının güveliği için tampon bölge oluşturup Suriye içişlerine müdahil olmamasını, daha geri planda kalmasını talep etmiş olabilir.
Bu süreçte PKK ise Karayılan’ın yakalanma haberi gündemden düşmüş ve doğrulanmamışken serbest bırakılması ve Türkiye’nin İran’la Karayılan pazarlığı yapmaması için bölgedeki çatışmaların şiddetlendiği artırdığı aşikârdır.

Birkaç gün içinde verdiğimiz onlarca şehit sayınsı PKK’nın Karayılan intikamından daha ziyade bu pazarlık içerisinde elindeki tek kozu olan şiddete başvurduğunu ve şehit tabutları üzerinde bu pazarlığı sürdürme isteği olarak algılamak mümkün.

Tabi şehit cenazeleriyle sokaklarda oluşan siyasi iktidara baskınında bu pazarlıkta PKK’nın elini güçlendireceği de göz ardı edilmemeli.

Sonuç olarak bütün bunlar şahsıma ait komplo teorileri olabileceği gibi gerçek de olabilir.
Gelişmeleri hep birlikte soğukkanlılıkla izlemekte fayda var.

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Onu Radyoda Ne Çok Dinlemiştik!

Röportaj & Medya, Sair zamanlar [Radyo] 23 Yorum »

nurdaldurmus

Onu radyoda ne çok dinlemiştik
Yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü radyo programlarına ara veren Nurdal Durmuş’la ilginç bir söyleşi yaptık.

Mikrofonu açınca ilk düşündüğünüz şey genelde ne olur?

Her yer ve aklım ne kadar karanlık Rabbim. Peygamber ve annem beni sever, köşeyi dönünce karşıma çıkacaklar, elimden tutup ışığa götürecekler değil mi?

Konularınızı nasıl seçersiniz? Sair Zamanların içeriği nasıl belirlenir?

Mikrofonla birlikte aklımı da açıyorum. Doğaçlama gelişiyor her şey. Program başlamadan ne olup biteceği benim içinde sürpriz. Hayat ve ölüm arası zaten içeriktir. Az yaşamayı, çokça ölmeyi biliyorsanız biraz okuyup çokça vicdan sahibiyseniz heybenizde mutlaka bir şeyler vardır. Sadece harfleri yan yana dizip cümlelerin ipini çekmek kalır size. Korkma Allah bildirendir!

Neden ara verdiniz?

Aklım yorgundu, biraz durulmalı diye düşündüm.

Veda edince ilk yaptığınız şey ne oldu?

Geceydi. Üzerime karanlık yağsın diye sokağa çıktım. Nereye gittiğimi bilmeden epeyce yürüdüm. Sanırım o kadar çalımlı sözlere rağmen ben geceden daha karanlıktım.

Neden böyle düşünüyorsunuz?

e-postanın mektupla savaşı sona ereli epey oldu. İnsanlık mağlubiyetini kutlarken ben kendimi yargılıyorum. Elimde değil… Vicdanım bazen biyonik bir adama dönüşüyor. Ruhu olmayan bedenin makineden farkı var mı?

Ne demek bu şimdi?

Hiçbir şey ve her şey!

İyi misiniz?

Soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum. Oysa benim bir şeyim var!

Nasıl cevap böyle? Neyiniz var peki?

Çok dünya yutmuşuz. Daha ne olsun. Hem cevabımdan size ne?

15 yıl mikrofonlarda kaldınız kısaca özetler misiniz?

Şiir okuduk, kitap okuduk, ayet okuduk, şarkı söyledik, ıslık çaldık, kırıldık, kırdık, umursanmadık, umursamadık, umursadık ve şükrettik! Sonrası mı? İyilik sağlık…

Biraz açsak konuyu.

15 yıl kısa mı? Nasıl kısaca özetleyeyim… Bugün 30’lu yaşlarımın omuzlarına çıkıp 18’li yaşlarda başladığım radyoculuğumun gözlerine bakınca neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar v.s hepsini görüyorum. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kız, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlı, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini sanırım en iyi bilenlerden biriyim. Radyo, kimin hayatına ne yapar sorusunu “ne yapmaz ki?” diye cevaplarım.

Annesinin, babasının, kocasının, toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği genç kızların, kadınların programlarımıza “gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s) takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen bir kalbim olduğu için hep şükrederim. Bence radyocu olmak böyle bir şeydir. Karşındakini önemsemek. Programcılığın değer vermekle ölçülebilen bir terazisi var. Zaten dinleyici bu yüzden bizi ailesinden biri görmüş, dertleşmiş, abi demiştir. Bundan başka hiçbir kalıpla insanlığa elbise dikemezsiniz. Değer vermek uçuruma atlayacakları koruyan bir giz zırhıdır.

Hep mi böyle? Hiç mi üzülmediniz? İstismar edilmediniz?

Elbette keşkelerle başlayan, olmasaydı dediğim bir sürü olumsuz olayla karşılaştım. Ama hiçbiri 15 yıl sonra posta kutumda biriken faturaların yanına ilişmiş mektupta yazan “seni nekadar sevdiğimi, hayatıma neler kazandırdığını tahmin edemesin. Beni öldürenlerin karşısında, farkında olmadan senin programlarınla ne kadar çok dirildim, ne kadar çok ağladım ve başardım. Şimdi yaşayabiliyor ve şükredebiliyorum” yazan; adını bilmediğim ve hiç tanışmadığım kişi kadar önemli olamaz! Gururla söyleyebilirim ki “sair zamanlar” bir düş okulu, akıl oyunudur. Aynı yaş sınıfında, aynı itilmişliği, aşağılanmaları, üniversite koridorlarından kovulanları ve kovanları sınıfına kabul eden ve bu insanların birbirini tanımaya başladıkları, başardıkları bir yolculuk. Aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha az ezildik. Allah, bana ne der! duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insan var. Bu gurur duyduğum bir şeydir.
nurdal

Ya değişim! Müzik, sosyal hayat sizler. Onbeş yıl geriye dönüp baktığınızda neler değişti? Samimiyetinizi yitirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Ben zamanın dürüst olduğunu düşünüyorum. Önemli olan geçmişinizin masumiyetinden utanmamanızdır. Geçmişse genelde, bugünden daha temiz ve masum bir zaman dilimidir. İnsanlar bu yüzden çocukluklarını daha çok özlerler. Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu (v.s) başlayan içsel ve eşsiz notaları dinlerken, bizi alıp en temiz halimize damıtan müziklerden asla ne bu insanlar ne de ben utandım. Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan bir sürü insan var. Programlarımı arayıp bu güzel insanlara ve bana “çok değiştiniz defolun gidin artık” diye olmadık hakaretler eden kişilikler helallik almalılar. Çünkü bizim mahallenin (çok sevmiyorum bu kavramı) müzisyenleri ve radyocuları asla geçmişlerinden utanan insanlar değillerdir. Bugün bile sevgili Ömer abi ve aklınıza gelen bütün müzisyenlerle konuşun size geçmişlerinden utandıkları gibi bir saçmalıktan bahsetmezler. Evet, belki eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.

Peki, sorun neydi aslında?

Sorun şu. Kıskanç ve hazmedemeyen bir yanımız var. Onbeş yıl boyunca acayip boş bir konuyla, yeşil pop saçmalıklarıyla heba edilen, popüler hale getirilen ezgi, ilahi tartışmaları var. Ha bana sorarsanız hepsi şarkıdır. Müziğin islamisi diye uydurma bir kavramla senelerce modern müziğe geçişi tartışmış, en masum halimize ikiyüzlülük maskesi giydirmiş, aracında Sezen Aksu dinlerken radyo’da Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmışızdır. Bu ikiyüzlülüktür. Sınırlarımızı ve edebimizi bilmeliyiz. Hiç olmasa riyakâr olmamalıyız. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur diye bir söz duymuştum. Bizim inancımızın sınırları elbette var.

Sorun bizi yargılayanlar bu gerçeklerden habersiz ve sadece slogan atıyorlar. Abla, bacım, abi diye hitap edilen radyo programlarından hanımefendi, beyefendi hitaplarına geçiş yaparken kalbimizin masumiyetini profesyonelliğe kurban vermedik biz. Neyi nasıl, nerede daha iyi nasıl yaparımın sorularına cevaplar bulduk. Bugün kirli bir dünya olması ne müzisyenlerin ne de bizim suçumuzdur. Aksine biz olmasaydık sanırım (radyolarımızı kastediyorum) daha kirli bir dünya olurdu. Canı sıkılan herkesin ağzını açıp güzel adamlara ve çok değiştiniz diyerek bize saldırmasını hazmedemiyorum. Profesyonellik her şeye rağmen iyidir, gereklidir ve asla sanıldığı gibi masumiyeti öldürmez. Sizi sadece daha dikkatli yapar. Ayrımcılığa karşı durmuş, zenci muamelesi görmüş, dışlanmış ve iç sesleri susturulmuş bir mahallede olmak kaderimiz değildir, olmamalıdır. Biz birilerinin acıması için bir takım sıkıntılara katlanmadık. Kimseye vicdan borcumuz yok. Hesabımızı Allah’a vermek en dürüst yaklaşımdır. Bu üzüleceğimiz bir şey değil, tam aksine vicdan sahibi olduğumuz için buna seve seve katlandık. İnsanın, gözyaşlarını sevmesi gerekir. Gözyaşı kirlenmemişliktir. O yüzden konu biraz sosyolojik boyutunu kaybedip, psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Bana ve bu değerli insanlara bizim mahalleyi terkettiniz yaftası vurulması beni kızdırıyor.

Mahalle neresidir kardeşim? Sizinki neresi, bizimki neresi. Böyle şey olmaz. Sadece kalplerde biriken, daha içsel duygularınız sizi dışlar ya da her mahallenin içine alır. O yüzden ben, bizim mahallenin, sizin mahallenin normlarından ziyade kendi içimi nereye taşıyacağımla ilgili bir durumu daha fazla önemsiyorum! Birilerinin benim hakkımda ne düşündüğünü değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğümü daha çok önemsiyorum! Ben, kendi mahallemde yaşıyorum ve burayı seviyorum. Mahallemin anahtarı kendi elimde. İstediğimi içeri alıp, istediğimi kapı dışarı edebiliyorum. Hayatımın tek merkezi ve hesap sahibi vardır o da Allah.

Bizim mahallenin radyolarında program yapmak zor mu?

Hayır. Radyoculuk zaten böyle yapılmalıdır. Asıl mahalle burası. Siz, o soruyu radyoculuğu yapamayanlara, havadan sudan bahsedip zaman tüketenlere sorun. Bizim kaygılarımız var. Sınırlarımız belki. Belki bugünkü rehavetimizin nedeni dertlerimize alışmış, onları önemsemeyecek kadar yeni ve daha saçma dertler edinmiş olmamızdır. Bunları dillendiren radyocuların, gazetecilerin sayısının az olmasıdır. Bu konu Ayşe Arman’ın Fatih’te mini etek, Nişantaşı’nda tesettürle dolaşıp, haşemayla denize girmesinden daha önemli bir konudur! Çünkü mikrofonun elleri vardır! Kalplere uzanır. Kırıklarımızı onarıp bizi şımartır, şımarıklığımızı, kırgın hayatımızın hüzünlü şarkılarıyla yeniden kördüğüm eder. Meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına uyanın diye seslenen iç ses gibidir mikrofon. Önemlidir. Sınırlarını, zaaflarını bilmeyenleri elinde oyuncak yapar. Bilenlerin elinde kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da! Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da! Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da! Ben, bu yüzden bizim mahallenin radyolarının insanı onaran hürmetedeğer sözcüler olduğunu düşünüyorum.

Bu bir medeniyet meselesi. Aslında radyoculuğun nasıl yapılacağını biz öğretiyoruz. Belki birileri radyoculuk böyle yapılmaz diye bizleri örnek gösteriyorlardır, umurumda değil. 90 dakikayı 3 şarkıyla bitiren bir adamın heybesinde bir şeyler var demektir. Neden lüzumsuz laf kalabalıklarıyla vakit geçirsin. Ben, program başlangıcında merhaba evet bu haftada buradayız vs demek yerine “bütün güzel şeyleri yok ediyorlar” diye başlamayı daha ahlaki buluyorum. Daha onarıcı, dikkat toplayıcı ve diriltici buluyorum. Başkalarıysa ben geldim diyor. Hangisi daha bizden siz karar verin?

Çok bilinen birisiniz? Yine de ortalıkta çok az görüyoruz sizi?

Beni dinleyen insanlarla hep aynı yaşta, aynı isimlere sahibiz. Cümleler yere düşmesin, değerini yitirmesin, kirlenmesin diye kaygı duymalıyız. İnsanların benim şeklime, boyuma posuma, rütbelerime değer vermesini istemem. Belki bu kadar gizemin, masumiyetin ve hala 15 yıl sonra bize yaşayabilmeyi ve şükredebilmeyi borçlu olduğunu yazan insanları anlamlandıran bu duygudur. Tüketilmemişlik duygusudur! Her şeyi başkalarından daha iyi kavrıyor, daha fazla yıpranıyor gelecek için daha fazla kaygılanıyoruz. Üstelik yaşarken, birbirimizi lekelemeden yaşlanıyoruz. Ömründe hiç görmediği bir adamın cebinde ki cümlelere tutunup nefes alıp verebilen herkesin beni, benim onları sevmem yeter de artar bile! Fazlası, popüler kültürün içine düşüp çırpınan “bencillik” olur. Ben kimsenin ağlarını üzerime atmasını hazmedemem. O yüzden sevdiğim insanların gözümdeki değeri düşmesin diye birçok şeyden uzak durmayı daha anlamlı buluyorum. Kimseyle tanışmıyor olsak da en çok sevdiğimiz şey birbirimiz!

Kızar mısınız?

Duygularım yok benim. Az güler, az şaşırır, hayret etmem. Çok kızar hiç belli etmem. Bu kötü bir huy!

Nelere Kızdınız?

Sair Zamanları, Şair Zamanlarla karıştıranlara çok kızardım, artık kızmayacağım. Sair zamanların (başka-öteki zamanlar) anlamında olduğunu bir daha söylemeyeceğim. Estetiği bu kadar bozulmuş bir dünya’da, gereksiz bir yargı gibi geliyor bunlar. Ama asıl alakasız insanlara kızarım. Mış gibi davranan ve yaşayanlara. Mesela, modernizmin kılcal damarlarında derin mevzuları konuştuğunuz bir programda yayına bağlanan birisinin Abdurrahman Önül’den aman çeşme istemesine acayip kızarım ve kırarım.

Genç kızların kollarındaki bilezikleri kendi kurumlarının kutsallıkları adına estetiği bozuk konser, gözyaşı v.s etkinlikler düzenleyerek sömüren ve kasalarına atan din tacirlerine kızarım.

İç sesiyle değil, okuduğu kitaplardan arakladığı cümlelerin hiç sesleriyle konuşan, eziklik duygusu yaşayan gençlere kızarım. Aşağılık komplekslerine kızarım. Peygamber(s.a.v) sözlerini, şiirlerden daha az konuşan, yazan okuyan kibirli insanlara kızarım. Şükrü ihmal eden, şımaran, isyan edenlere… Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, İkna odalarına, Yök’e… Say say bitmez. Sana da kızmayayım istersen…

Tekrar radyoya dönecek misiniz?

“Yaz mevsiminin kuraklaştırdığı kalbimizi hazan mevsiminin yağmurlarında yıkamak ve yeniden taze bahar şarkıları söylemek üzere” diye veda ettim. Yaz bitsin bakalım.

Hangi radyoya döneceksiniz? Neden senelerdir aynı radyodasınız?

Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. Kendimi seviyor ve değerli buluyorum. Ben iyi bir radyocuyum. Köşe başlarını tutan insanların hepsi dostumuzdur. İsteyen varsa beni bulmalı…

Bir duanız var mı?

Allahım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru! Ellerimizi sakın bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça vicdan ver!

Sizi hangi cümle özetler?

Ben çok konuşmayı bilmem, bilmem azdan çok anlar mısın?


Şükür?

Şükrü ihmal etme veren almayı da bilendir.

Hayat?

Kısa. Kısadan da kısa.

Aşk?

Ölmeye hiç gerek yoktu oysa. Aşk diye bir şey hiç olmamıştı!

Ölüm?

Sevgilinin gönderdiği mektup

Hesap?

Gönderen kısmında adımız, alıcı kısmında adresimiz yazar?

Veda sizin için ne anlam taşır.

Artık sussak!

Sorularımız vardı daha, yazdıklarınız ve neler yapmayı düşündüklerinizden bahsedecektik!

Allah planları bozandır. Yapandır da aynı zamanda.

Susalım en iyisi…

Teşekkür ederiz.

İyi edin tabi. O kadar konuşturdunuz.

Şaka şaka.

Ben edeyim siz susun!

Nafiye Varol milli gazete için konuştu!

kaynak: http://www.milligazete.com.tr/haber/mikrofonun-elleri-vardir-kalplere-uzanir-137901.htm