Nurdal Durmuş 2 yıldır ara verdiği Sair Zamanlar isimli radyo programlarına Seyr Fm’de yeniden başlıyor.
“Radyoculukta yeni bir Seyr” sloganıyla yola çıkan ve 2007 yılından beri yayınını sürdüren İstanbul merkez’li SEYR FM, milli ve manevi duyarlılıklarımız doğrultusunda, medeniyetimize ait değerleri gelecek nesillere taşımak misyonuyla yeni yayın dönemine önemli programcılarla giriyor.
Eylül ayında yeni yayın dönemine giren radyo Nurdal Durmuş, Adem Tuzcu, Arzu Çağlar, Ömer Çelik, Meçhul Kaptan, Ammar Acarlıoğlu, Abdülbaki Kömür, Zeki Bulduk, Mehmet Davut Göksu, Serkan Aksarı, Betül Bozdoğan ve Saliha Erdim gibi tecrübeli radyo programcılarını kadrosuna dahil ederek tematik radyolar arasında fark hedefliyor.
Seyr FM, başta İstanbul ve Bursa olmak üzere özellikle İç Anadolu bölgesinde ciddi bir dinleyici kitlesine sahip.
Radyoyu http://www.seyrfm.com/ TÜRKSAT 3A 12729 uydusu Horizontal Batı 30000 uydu frekansı veya İstanbul’da 102.2 karasal yayın frekansından dinleyebilirsiniz.
Cellât uyandı yatağında bir gece
“Allah’ım!” dedi ” Ne zor bilmece:
Öldürdükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”
ataol behramoğlu
Doğduğunda bir Çingene çadırına açmıştı gözlerini. Çocukluğu ve gençliği sefalet içinde geçmiş oradan oraya yersiz yurtsuz, bir fırtınanın önünde sürüklenen yaprak gibi savruluyordu. Üstelik Çingene olmayan bir kızı sevmişti. Kız da onu. Bin bir umutla dayanmışlardı kızın babasının evine; Allah’ın emri peygamberin kavliyle istemişlerdi; lâkin “Ben Çingene’ye kız vermem!” sözü bir tokat gibi suratına çarpılıp kalbi darmadağın edilmişti. Çingene derlerdi adlarına, doğuştan talihsiz bir başlangıcın iyi olmayan sonlarıyla karşılaşmaktı. Nereye gitseler yurt tuttukları ellerde hep şüpheyle bakılan ve hiç sevilmeyenlerdi onlar. Yine de aldırmadan bildikleri gibi yaşıyorlardı hayatı. Çingene Hüseyin o sabah kara bir haber daha almıştı. Gönül verdiği kızın babası sevdiceğini köyün tefecisine telli duvaklı gelin etmişti.
Aynı gün radyodan hayat darbelere yapılan askeri darbe anonsu yayılıyordu.
“Aziz Türk milleti… İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”
12 Eylül 1980 darbesinin haberi, Çingene Ali’nin radyosundan bu cümlelerle duyuluyordu. Fakat bütün bir toplumu derinden etkileyen bu haber Çingene Hüseyin’in hayatını değiştirecek kadar iyi bir haberdi de. Çünkü ihtilal ile birlikte yıllardır tutunamadığı hayata tutunacak yeni bir işi olacaktı. Yeni bir iş bulacaktı: ‘Cellâtlık.’
Açlığın pençesinden idam sehpasının yanına getirilen Cellât Hüseyin’in ilk kurbanları 12 Eylül döneminde asılan Erdal Eren, Mustafa Pehlivanoğlu, Levon Ekmekçiyan ve Ali Bülent Orhan olacaktı.
Üstelik her idam başına pazarlık yapıp idam edilecek kişinin durumu ve statüsüne göre ekstradan para talep ettiği bu gün ortaya çıkan idam tutanaklarına bile yansımıştır.
…
Bir başka cellâtta 1967 ihtilalından sonra İmralı’ya gönderilen Adnan Menderesi idam eden cellâttır ki o cellâdı Mehmet Ali Birand’ın ‘Demir Kırat’ belgeselinde tanıdım. İmralı cezaevinin o dönem müdürlüğünü yapan kişi tarafından anlatılan bu hikâye en az idam kadar etkileyici bir trajediydi. Müdürün anlattığına göre 1961’de Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idama mahkûm edildiklerinde onları asmak için cellât seçmeleri yapılmış. Asılacak kişilerin mahiyeti de göz önüne alındığında bu seçimlerin titiz yapılması ve görevini hiçbir aksaklık yaşamadan ve duygusal olarak da etkilenmeden başarıyla gerçekleştirecek kişiler olması için aday cellâtlara bir dizi psikolojik test de uygulanmış. Sonuçta bütün bu testlerden başarıyla geçen iki cellât bulunmuş. Bulununca da cezaevi müdürünün odasına getirilmişler. Müdür cellâtları karşısına alarak son bir kez emin olmak için söz konusu idamları başarıyla yapıp yapamayacaklarını sormuş. Cellâtlar ‘Elbette yaparız!’ deyince gerekli belgeler imzalanmış ve cezaevi müdürü depo sorumlusunu çağırarak cellâtlara idam için istedikleri malzemeleri vermesini emretmiş. Depo sorumlusuyla cellâtlar cezaevi müdürünün odasından çıkarken içlerinden biri durmadan geriye doğru yüzü asık bir şekilde müdüre doğru bakıp duruyormuş. Derken kapıya varınca bu cellât durmuş ve sıkıntılı bir şekilde geri dönmüş. Cellâdın yüzündeki ifadeyi gören müdür “Bir şeyin mi var, hayırdır?” diye sorunca, “Var efendim!” diye cevap vermiş cellât. Ardından da imzaladığı belgeleri işaret ederek ismin yanında yazan cellât kelimesine itirazı olduğunu dile getirmiş. Müdür, “Evet, siz cellât değil misiniz, elbette öyle yazacak.” deyince cellât biraz durakladıktan sonra, “İyi de efendim, ben öteki arkadaştan her bakımdan daha kıdemliyim. Sonuçta cellâtlık seçim testlerden başarıyla geçmiş olsa da bu onun ilk cellâtlık görevi olacak. Fakat ben zamanından börekçi Hüseyin’i asmıştım bu nedenle benim adımın yanına “baş cellât” yazmalıdır.” diyerek oradan ayrılmış.
Bugün 12 Eylül darbesin üzerinden tam 31 yıl geçti. Darbecilerin yargılamadan ya da sonucu baştan belli yargılamalarla kurduğu mahkemeler ve idam sehpasına gönderilen kişilerin yanında bu idamları gerçekleştiren cellâtları ruh halleriyle ilgili iki trajik örneği hatırlatmış oldum.
Allah bizi bir daha darbeler ve ağır sonuçlarıyla karşılaştırmasın.
Hayata darbelerin, zamana darbelerin, sanata darbelerin, askeri darbelerin karşısında duran bir sivil olarak yaşamanız dileğimle…
Küçücük bir hediyeyle bakışları bayram olan çocukların, tebessümleriyle karşılıyoruz bayramı.
Buz tutmuş kalplerimizi onların oyun halkalarının içinde eritiyoruz. Kapı kapı dolaşıp “Bayramınız mübayek olsun bey amca, hanım abla!” diyen çocukluğumuzun özlemiyle bayramlaşıyoruz.
Hasta yataklarında şifa bekleyenlerin, mezarlarında Fatiha bekleyenlerin çaresizliğiyle karşılıyoruz bayramı.
“Ölmeden önce nefislerimizi öldürüp hayatla diriliyor, her halimize şükredip ölümle bayramlaşıyoruz.”
Hapishanede yıllarından ay, aylarından hafta, haftalarından gün, günlerinden saniye eksiltmeye çalışan mahkûmların “Mavidir özgürlüğün rengi çünkü hapishaneden sadece gökyüzü gözükür.” tadındaki hasretleriyle karşılıyoruz bayramı.
“Mavi olma ferahlığında çaresizliği kavrıyor, sınırsız nefes alıp verebilmenin kıymetiyle bayramlaşıyoruz.”
Asker ocağında yârinden mektup, gurbet ellerde baba ocağından haber bekleyenlerin özlemleriyle karşılıyoruz bayramı.
“Unutmayı, unutulmuşluğumuzun içinde unutuyor; unuttuklarımızla bayramlaşıyoruz.”
Darülacezenin, çocuk yuvalarının ya da kaderlerinin koridorlarında terk edilmişlerin, yolunu gözlediklerinden haber almaları kadar heyecanla karşılıyoruz bayramı.
Kırık dökük duygularımızın hıçkırığında, cam kenarlarına başımızı yaslayıp “gelenler ya da geleceklerin veya hiç gelmeyeceklerin” terk edişleriyle bayramlaşıyoruz.
Sofralarında açlık kırıntılarından başka bir şey bulunmayan Somali’de, Darfur’da, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında kaderlerine terk edilmiş çocukların kapılarına bıraktığımız bir lokmacık insanlığımızla karşılıyoruz bayramı.
“İnsanlığımızın açlığını doyurarak yaklaşma ve yakınlaşmayla bayramlaşıyoruz.”
Şefkatli elleri hayatımızın karnını okşayan, içten duaları yolumuza ışık olan vefalı anne-babalarımızın gözledikleri yolumuz kadar özlemle karşılıyoruz bayramı.
Cümlelerine bir zamanlar diye başlamayı seven bir yazar değilim. Eskiden her şey daha güzeldi, diyerek de. Biliyorum eskiden her şeyin güzel olması bizim güzel olmamızla ilgili bir durumdu. Tabi şimdi devir değişti. İnsanların yaşlılara, hamile ve gazilere otobüste yer verdiği, kimsenin bir büyüğünün karşısında bacak bacak üstüne atarak oturamadığı, sokak, yaşam ve komşuluk ilişkilerinin son derece insani bir model teşkil ettiğini durduk yere hatırlatmaya o sıkıcı günlere geri dönmeye gerekte yok. Bilirsin eskiden mektuplara büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper; hayır dualarınızı beklerim, diye başlanırdı. Keşke ben de sana öyle bir mektup yazabilseydim. Bilmiyorum belki mektubumu bir maniyle bitirir, elimin resmini çizer gönderirdim. Belki bir kalp çizer ok işaretleriyle adımızın baş harflerini yazardım. Doğrusu o mektupları özlemiyor değilim. “Olgun insan, güzel sözler söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyendir.” diyen Konfüçyüs’e bakarsan cesur bir adam olduğum söylenemez. Geçmişimi çok özlesem de bugünümü o kadar güzelleştirecek bir eylem adamlığı cesaretini bir türlü kuşanamıyorum.
Lakin ben senin bu günlerdeki cesaretin hayranım. Şimdi belki bu modern aklınla, dünyaya meydan okuyan cesaretinle söylediklerimden pek bir şey anlamayacak beni geri kafalı, budala biri olarak tanımlayacaksın. Lakin sevgili oruçsuz kardeşim, o otobüs durağındaki halini görünce ne yalan söyleyeyim budalalığım tavan yaptı. Bilmiyorum sizin semte, haneye, sokağa, minareye, televizyonlarınıza, gazete ve radyolarınıza, içinize ve dışınıza ramazan gelmedi mi ya da geldi de misafirperver olmadığınız için kabul mü etmediniz ama bizim semtimizde ve içimizde narin bir sevgili gibi sarmalayan ramazan diye biri var. Bu yüzden sana çok yabancı gelse de oruç kapıdan, kalpten ve hayattan içeri alınmayınca insan tarifsiz bir yalnızlık duygusunun hücumuna uğrar.
Tamam, sen üzerinde giydiğin siyah beyaz elbiseyle, eline doladığın tesbih, parmağındaki ucube iri yarı bir yüzükle dünyaya meydan okuma yolunu seçmişsin. Acayip cesursun. Birisi mübarek ramazanda ne yapıyor diye yan baksa, ‘ne bakıyorsun’ diye laf sokuşturuyorsun, birisi ‘beyefendi oruçluyuz biraz saygılı olamaz mısınız’ dese, ‘sana ne’ diye ağzının payını veriyorsun. Yüzlerce oruçlunun ortasında dünyaya meydan okuyan cahil cesaretinle pervasız bir tutum takınıp dayak yiyince de mahalle baskısı palavralarıyla üç beş yandaş gazetede haber konusu oluyorsun. “Kimse bana karışamaz uleyn!” havalarındasın. Bir mafya filminden sokağa fırlamış dublör gibisin ama yine eskiler “Cahile söz anlatmak, köre renk tarifi gibidir.” dese de ben bu satırları yazıp oruçsuzluğuna değil, saygısızlığına iki kelam etmeden geçemedim.
Sevgili oruçsuz kardeş; belki farkında değilsin ama burası halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan dini, milli ve toplumsal değerlerine sahip çıkan, taşıdıkları inancı tam olarak yaşayamasalar da hürmet, saygı, ahlak ve edep sınırları içerisinde çok değer veren insanların yaşadığı bir ülkedir. Dünyanın dört kıtasında yüzyıllarca hüküm sürmüş himayesinde barındığı milyonlarca gayrimüslimin haklarını gözetmiş ve bu nedenle saygı görmüş bir neslin torunu olduğunun farkında mısın? Evet, şimdi değişen hayat normları, bireysel özgürlükler palavralarına sığınırsın ama sokak ortasında yiyip içerek, oruçlu insanların gözüne baka baka sigara tüttürmek kanunlarda yazılmayan bir özgürlük algısı ve saygısızlık taşır. Saygı gibi erdemler kanunla değil, insan olmakla öğrenilecek şeylerdir. Bu yazdıklarıma inan ya da inanma; oruç tutup tutmamanla değil kime, nerede, nasıl ve niçin saygı göstermen gerektiğini bilmende fayda olur düşüncesiyle yazıyorum. Biliyorum, kimsenin ibadetine karışılmasın eyvallah ama “edep” diye bir şey yok mudur sence de? Oruçsuzluğunun sigara dumanını inancımın üzerine üflemekte ibadete karışmak değil midir mesela?
Hem yemin ederim oruç tutmak sağlığa faydalıdır.
Lütfen artık abartma! Saygı diye bir erdemin peşine düş!
Sevgili oruçsuz kardeş!
Sözlerimi yine eskilerin güzel bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“Büyük olmak iyidir ama insan olmak daha iyidir.”
Acele cevap beklerim.
Şimdiden bayramın mübarek olsun!
Son günlerde Türkiye ve bölgesinde her zamankinden daha farklı; uluslararası dengeleri, çıkarları ve bugüne kadarki politikaları ilgilendiren ciddi gelişmeler yaşanmaktadır.
Bu gelişmelerin başında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren iki önemli konudan bahsetmek mümkün:
Bunlardan ilki İran’ın Pjak’a karşı yürüttüğü operasyonlar ve ikincisi Suriye’de Arap baharı olarak adlandırılan süreçteki gelişmeler.
İran bundan birkaç gün önce el altından TRT ve Anadolu ajansına sızdırdığı haberde terör örgütünün iki numaralı ismi Murat Karayılan’ın yakalandığını fısıldamıştı. Fakat bu haber bana kalırsa Türkiye ile İran’ın Suriye konusunda yapacağı ciddi bir pazarlık kozu olarak teyit edilmeyerek geri çekildi.
Bölgesinde küresel bir güç haline gelen Türkiye’nin daha düne kadar çok iyi ilişkileri olan Suriye ve Esad rejimine bakış açısında ve politikasında ciddi bir terse dönüş yaşandığı bilinmektedir.
Suriye’nin sivil halka karşı yürüttüğü katliamlar konusunda tutumunu sertleştiren Türkiye, üstelik dünya kamuoyu desteğini de alarak Beşar Esad’ı zorlamaktadır. Türkiye’nin bu tutumunda rahatsız olan ülkelerin başında şüphesiz Şii ve Esad rejimin arakasında olan İran gelmektedir.
Bütün bu gelişmelere baktığımızda dün Türkiye başbakanlığında kabul edilen İran büyükelçisiyle yapılan görüşmenin ardından Türkiye’nin Suriye sınırına tampon bölge oluşturma kararı muhtemelen bir Karayılan pazarlığı sonucu ortaya çıkan fikir olabilir.
İran Karayılan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi karşılığında Türkiye’nin kendi sınırlarının güveliği için tampon bölge oluşturup Suriye içişlerine müdahil olmamasını, daha geri planda kalmasını talep etmiş olabilir.
Bu süreçte PKK ise Karayılan’ın yakalanma haberi gündemden düşmüş ve doğrulanmamışken serbest bırakılması ve Türkiye’nin İran’la Karayılan pazarlığı yapmaması için bölgedeki çatışmaların şiddetlendiği artırdığı aşikârdır.
Birkaç gün içinde verdiğimiz onlarca şehit sayınsı PKK’nın Karayılan intikamından daha ziyade bu pazarlık içerisinde elindeki tek kozu olan şiddete başvurduğunu ve şehit tabutları üzerinde bu pazarlığı sürdürme isteği olarak algılamak mümkün.
Tabi şehit cenazeleriyle sokaklarda oluşan siyasi iktidara baskınında bu pazarlıkta PKK’nın elini güçlendireceği de göz ardı edilmemeli.
Sonuç olarak bütün bunlar şahsıma ait komplo teorileri olabileceği gibi gerçek de olabilir.
Gelişmeleri hep birlikte soğukkanlılıkla izlemekte fayda var.
Onu radyoda ne çok dinlemiştik
Yaklaşık 15 yıldır sürdürdüğü radyo programlarına ara veren Nurdal Durmuş’la ilginç bir söyleşi yaptık.
Mikrofonu açınca ilk düşündüğünüz şey genelde ne olur?
Her yer ve aklım ne kadar karanlık Rabbim. Peygamber ve annem beni sever, köşeyi dönünce karşıma çıkacaklar, elimden tutup ışığa götürecekler değil mi?
Konularınızı nasıl seçersiniz? Sair Zamanların içeriği nasıl belirlenir?
Mikrofonla birlikte aklımı da açıyorum. Doğaçlama gelişiyor her şey. Program başlamadan ne olup biteceği benim içinde sürpriz. Hayat ve ölüm arası zaten içeriktir. Az yaşamayı, çokça ölmeyi biliyorsanız biraz okuyup çokça vicdan sahibiyseniz heybenizde mutlaka bir şeyler vardır. Sadece harfleri yan yana dizip cümlelerin ipini çekmek kalır size. Korkma Allah bildirendir!
Neden ara verdiniz?
Aklım yorgundu, biraz durulmalı diye düşündüm.
Veda edince ilk yaptığınız şey ne oldu?
Geceydi. Üzerime karanlık yağsın diye sokağa çıktım. Nereye gittiğimi bilmeden epeyce yürüdüm. Sanırım o kadar çalımlı sözlere rağmen ben geceden daha karanlıktım.
Neden böyle düşünüyorsunuz?
e-postanın mektupla savaşı sona ereli epey oldu. İnsanlık mağlubiyetini kutlarken ben kendimi yargılıyorum. Elimde değil… Vicdanım bazen biyonik bir adama dönüşüyor. Ruhu olmayan bedenin makineden farkı var mı?
Ne demek bu şimdi?
Hiçbir şey ve her şey!
İyi misiniz?
Soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum. Oysa benim bir şeyim var!
Nasıl cevap böyle? Neyiniz var peki?
Çok dünya yutmuşuz. Daha ne olsun. Hem cevabımdan size ne?
15 yıl mikrofonlarda kaldınız kısaca özetler misiniz?
Şiir okuduk, kitap okuduk, ayet okuduk, şarkı söyledik, ıslık çaldık, kırıldık, kırdık, umursanmadık, umursamadık, umursadık ve şükrettik! Sonrası mı? İyilik sağlık…
Biraz açsak konuyu.
15 yıl kısa mı? Nasıl kısaca özetleyeyim… Bugün 30’lu yaşlarımın omuzlarına çıkıp 18’li yaşlarda başladığım radyoculuğumun gözlerine bakınca neşeler, hüzünler, intiharlar, akıl hastaneleri, hidayetler, isyanlar, darbeler, saplantılar, aşklar v.s hepsini görüyorum. Kara kutunun içinden gelen o sesin bir genç kız, ergenlik çağı isyanlarının eşiğinde duran bir delikanlı, hayatta her şeyini kaybedip kalbinin üstüne radyosunu koyup dost diye sarılan birisi için ne anlama geldiğini sanırım en iyi bilenlerden biriyim. Radyo, kimin hayatına ne yapar sorusunu “ne yapmaz ki?” diye cevaplarım.
Annesinin, babasının, kocasının, toplumun, üniversitelerin, edebiyatın, sanatın belki kendisinin bile kendini önemsemediği genç kızların, kadınların programlarımıza “gözyaşı, hüzün seli, yalnızlık, umut(v.s) takma isimlerle gönderdikleri mektupları okuyarak onları önemseyen bir kalbim olduğu için hep şükrederim. Bence radyocu olmak böyle bir şeydir. Karşındakini önemsemek. Programcılığın değer vermekle ölçülebilen bir terazisi var. Zaten dinleyici bu yüzden bizi ailesinden biri görmüş, dertleşmiş, abi demiştir. Bundan başka hiçbir kalıpla insanlığa elbise dikemezsiniz. Değer vermek uçuruma atlayacakları koruyan bir giz zırhıdır.
Hep mi böyle? Hiç mi üzülmediniz? İstismar edilmediniz?
Elbette keşkelerle başlayan, olmasaydı dediğim bir sürü olumsuz olayla karşılaştım. Ama hiçbiri 15 yıl sonra posta kutumda biriken faturaların yanına ilişmiş mektupta yazan “seni nekadar sevdiğimi, hayatıma neler kazandırdığını tahmin edemesin. Beni öldürenlerin karşısında, farkında olmadan senin programlarınla ne kadar çok dirildim, ne kadar çok ağladım ve başardım. Şimdi yaşayabiliyor ve şükredebiliyorum” yazan; adını bilmediğim ve hiç tanışmadığım kişi kadar önemli olamaz! Gururla söyleyebilirim ki “sair zamanlar” bir düş okulu, akıl oyunudur. Aynı yaş sınıfında, aynı itilmişliği, aşağılanmaları, üniversite koridorlarından kovulanları ve kovanları sınıfına kabul eden ve bu insanların birbirini tanımaya başladıkları, başardıkları bir yolculuk. Aynaya bakmayı sevenler çoğaldıkça daha az ezildik. Allah, bana ne der! duyarlılığında, vicdanlı mikrofon okulundan mezun binlerce insan var. Bu gurur duyduğum bir şeydir.
Ya değişim! Müzik, sosyal hayat sizler. Onbeş yıl geriye dönüp baktığınızda neler değişti? Samimiyetinizi yitirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Ben zamanın dürüst olduğunu düşünüyorum. Önemli olan geçmişinizin masumiyetinden utanmamanızdır. Geçmişse genelde, bugünden daha temiz ve masum bir zaman dilimidir. İnsanlar bu yüzden çocukluklarını daha çok özlerler. Ömer Karaoğlu, A.Baki kömür, Eşref Ziya, Hakan Aykut, Mustafa Demirci, Taner Yüncüoğlu (v.s) başlayan içsel ve eşsiz notaları dinlerken, bizi alıp en temiz halimize damıtan müziklerden asla ne bu insanlar ne de ben utandım. Maalesef toplumda değişimin sürekli ve gerekli olduğunu algılayamayan bir sürü insan var. Programlarımı arayıp bu güzel insanlara ve bana “çok değiştiniz defolun gidin artık” diye olmadık hakaretler eden kişilikler helallik almalılar. Çünkü bizim mahallenin (çok sevmiyorum bu kavramı) müzisyenleri ve radyocuları asla geçmişlerinden utanan insanlar değillerdir. Bugün bile sevgili Ömer abi ve aklınıza gelen bütün müzisyenlerle konuşun size geçmişlerinden utandıkları gibi bir saçmalıktan bahsetmezler. Evet, belki eskiden her şey daha güzeldi ama eskiden biz de daha güzeldik. Hepimiz daha güzeldik ve birbirimizi güzelleştiriyorduk.
Peki, sorun neydi aslında?
Sorun şu. Kıskanç ve hazmedemeyen bir yanımız var. Onbeş yıl boyunca acayip boş bir konuyla, yeşil pop saçmalıklarıyla heba edilen, popüler hale getirilen ezgi, ilahi tartışmaları var. Ha bana sorarsanız hepsi şarkıdır. Müziğin islamisi diye uydurma bir kavramla senelerce modern müziğe geçişi tartışmış, en masum halimize ikiyüzlülük maskesi giydirmiş, aracında Sezen Aksu dinlerken radyo’da Eşref Ziya’nın yeni albümlerinden şarkılar çalmasına karşı çıkmışızdır. Bu ikiyüzlülüktür. Sınırlarımızı ve edebimizi bilmeliyiz. Hiç olmasa riyakâr olmamalıyız. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur diye bir söz duymuştum. Bizim inancımızın sınırları elbette var.
Sorun bizi yargılayanlar bu gerçeklerden habersiz ve sadece slogan atıyorlar. Abla, bacım, abi diye hitap edilen radyo programlarından hanımefendi, beyefendi hitaplarına geçiş yaparken kalbimizin masumiyetini profesyonelliğe kurban vermedik biz. Neyi nasıl, nerede daha iyi nasıl yaparımın sorularına cevaplar bulduk. Bugün kirli bir dünya olması ne müzisyenlerin ne de bizim suçumuzdur. Aksine biz olmasaydık sanırım (radyolarımızı kastediyorum) daha kirli bir dünya olurdu. Canı sıkılan herkesin ağzını açıp güzel adamlara ve çok değiştiniz diyerek bize saldırmasını hazmedemiyorum. Profesyonellik her şeye rağmen iyidir, gereklidir ve asla sanıldığı gibi masumiyeti öldürmez. Sizi sadece daha dikkatli yapar. Ayrımcılığa karşı durmuş, zenci muamelesi görmüş, dışlanmış ve iç sesleri susturulmuş bir mahallede olmak kaderimiz değildir, olmamalıdır. Biz birilerinin acıması için bir takım sıkıntılara katlanmadık. Kimseye vicdan borcumuz yok. Hesabımızı Allah’a vermek en dürüst yaklaşımdır. Bu üzüleceğimiz bir şey değil, tam aksine vicdan sahibi olduğumuz için buna seve seve katlandık. İnsanın, gözyaşlarını sevmesi gerekir. Gözyaşı kirlenmemişliktir. O yüzden konu biraz sosyolojik boyutunu kaybedip, psikolojik bir savaşa dönüşüyor. Bana ve bu değerli insanlara bizim mahalleyi terkettiniz yaftası vurulması beni kızdırıyor.
Mahalle neresidir kardeşim? Sizinki neresi, bizimki neresi. Böyle şey olmaz. Sadece kalplerde biriken, daha içsel duygularınız sizi dışlar ya da her mahallenin içine alır. O yüzden ben, bizim mahallenin, sizin mahallenin normlarından ziyade kendi içimi nereye taşıyacağımla ilgili bir durumu daha fazla önemsiyorum! Birilerinin benim hakkımda ne düşündüğünü değil, benim kendi hakkımda ne düşündüğümü daha çok önemsiyorum! Ben, kendi mahallemde yaşıyorum ve burayı seviyorum. Mahallemin anahtarı kendi elimde. İstediğimi içeri alıp, istediğimi kapı dışarı edebiliyorum. Hayatımın tek merkezi ve hesap sahibi vardır o da Allah.
Bizim mahallenin radyolarında program yapmak zor mu?
Hayır. Radyoculuk zaten böyle yapılmalıdır. Asıl mahalle burası. Siz, o soruyu radyoculuğu yapamayanlara, havadan sudan bahsedip zaman tüketenlere sorun. Bizim kaygılarımız var. Sınırlarımız belki. Belki bugünkü rehavetimizin nedeni dertlerimize alışmış, onları önemsemeyecek kadar yeni ve daha saçma dertler edinmiş olmamızdır. Bunları dillendiren radyocuların, gazetecilerin sayısının az olmasıdır. Bu konu Ayşe Arman’ın Fatih’te mini etek, Nişantaşı’nda tesettürle dolaşıp, haşemayla denize girmesinden daha önemli bir konudur! Çünkü mikrofonun elleri vardır! Kalplere uzanır. Kırıklarımızı onarıp bizi şımartır, şımarıklığımızı, kırgın hayatımızın hüzünlü şarkılarıyla yeniden kördüğüm eder. Meydanlara toplanıp kentin ölü ruhlarına uyanın diye seslenen iç ses gibidir mikrofon. Önemlidir. Sınırlarını, zaaflarını bilmeyenleri elinde oyuncak yapar. Bilenlerin elinde kalem olur, kitap olur. Gül dikmeyi de öğretir, silah kuşanmayı da! Ölmeyi de öğretir, yaşamayı da! Yazmayı da öğretir, bildiklerinizi unutturmayı da! Ben, bu yüzden bizim mahallenin radyolarının insanı onaran hürmetedeğer sözcüler olduğunu düşünüyorum.
Bu bir medeniyet meselesi. Aslında radyoculuğun nasıl yapılacağını biz öğretiyoruz. Belki birileri radyoculuk böyle yapılmaz diye bizleri örnek gösteriyorlardır, umurumda değil. 90 dakikayı 3 şarkıyla bitiren bir adamın heybesinde bir şeyler var demektir. Neden lüzumsuz laf kalabalıklarıyla vakit geçirsin. Ben, program başlangıcında merhaba evet bu haftada buradayız vs demek yerine “bütün güzel şeyleri yok ediyorlar” diye başlamayı daha ahlaki buluyorum. Daha onarıcı, dikkat toplayıcı ve diriltici buluyorum. Başkalarıysa ben geldim diyor. Hangisi daha bizden siz karar verin?
Çok bilinen birisiniz? Yine de ortalıkta çok az görüyoruz sizi?
Beni dinleyen insanlarla hep aynı yaşta, aynı isimlere sahibiz. Cümleler yere düşmesin, değerini yitirmesin, kirlenmesin diye kaygı duymalıyız. İnsanların benim şeklime, boyuma posuma, rütbelerime değer vermesini istemem. Belki bu kadar gizemin, masumiyetin ve hala 15 yıl sonra bize yaşayabilmeyi ve şükredebilmeyi borçlu olduğunu yazan insanları anlamlandıran bu duygudur. Tüketilmemişlik duygusudur! Her şeyi başkalarından daha iyi kavrıyor, daha fazla yıpranıyor gelecek için daha fazla kaygılanıyoruz. Üstelik yaşarken, birbirimizi lekelemeden yaşlanıyoruz. Ömründe hiç görmediği bir adamın cebinde ki cümlelere tutunup nefes alıp verebilen herkesin beni, benim onları sevmem yeter de artar bile! Fazlası, popüler kültürün içine düşüp çırpınan “bencillik” olur. Ben kimsenin ağlarını üzerime atmasını hazmedemem. O yüzden sevdiğim insanların gözümdeki değeri düşmesin diye birçok şeyden uzak durmayı daha anlamlı buluyorum. Kimseyle tanışmıyor olsak da en çok sevdiğimiz şey birbirimiz!
Kızar mısınız?
Duygularım yok benim. Az güler, az şaşırır, hayret etmem. Çok kızar hiç belli etmem. Bu kötü bir huy!
Nelere Kızdınız?
Sair Zamanları, Şair Zamanlarla karıştıranlara çok kızardım, artık kızmayacağım. Sair zamanların (başka-öteki zamanlar) anlamında olduğunu bir daha söylemeyeceğim. Estetiği bu kadar bozulmuş bir dünya’da, gereksiz bir yargı gibi geliyor bunlar. Ama asıl alakasız insanlara kızarım. Mış gibi davranan ve yaşayanlara. Mesela, modernizmin kılcal damarlarında derin mevzuları konuştuğunuz bir programda yayına bağlanan birisinin Abdurrahman Önül’den aman çeşme istemesine acayip kızarım ve kırarım.
Genç kızların kollarındaki bilezikleri kendi kurumlarının kutsallıkları adına estetiği bozuk konser, gözyaşı v.s etkinlikler düzenleyerek sömüren ve kasalarına atan din tacirlerine kızarım.
İç sesiyle değil, okuduğu kitaplardan arakladığı cümlelerin hiç sesleriyle konuşan, eziklik duygusu yaşayan gençlere kızarım. Aşağılık komplekslerine kızarım. Peygamber(s.a.v) sözlerini, şiirlerden daha az konuşan, yazan okuyan kibirli insanlara kızarım. Şükrü ihmal eden, şımaran, isyan edenlere… Amerika’ya, İsrail’e, Çin’e, İkna odalarına, Yök’e… Say say bitmez. Sana da kızmayayım istersen…
Tekrar radyoya dönecek misiniz?
“Yaz mevsiminin kuraklaştırdığı kalbimizi hazan mevsiminin yağmurlarında yıkamak ve yeniden taze bahar şarkıları söylemek üzere” diye veda ettim. Yaz bitsin bakalım.
Hangi radyoya döneceksiniz? Neden senelerdir aynı radyodasınız?
Ben kimseye buradayım demem. Kendimi buldurmayı sevmem. Neyi, niçin feda etmem gerektiğini önemserim. Gururdan kalelerim yok ama bir yerde olmak için kişiliksiz bir zeminde durmayı hazmedemem. Kendimi seviyor ve değerli buluyorum. Ben iyi bir radyocuyum. Köşe başlarını tutan insanların hepsi dostumuzdur. İsteyen varsa beni bulmalı…
Bir duanız var mı?
Allahım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru! Ellerimizi sakın bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça vicdan ver!
Sizi hangi cümle özetler?
Ben çok konuşmayı bilmem, bilmem azdan çok anlar mısın?
Şükür?
Şükrü ihmal etme veren almayı da bilendir.
Hayat?
Kısa. Kısadan da kısa.
Aşk?
Ölmeye hiç gerek yoktu oysa. Aşk diye bir şey hiç olmamıştı!
Ölüm?
Sevgilinin gönderdiği mektup
Hesap?
Gönderen kısmında adımız, alıcı kısmında adresimiz yazar?
Veda sizin için ne anlam taşır.
Artık sussak!
Sorularımız vardı daha, yazdıklarınız ve neler yapmayı düşündüklerinizden bahsedecektik!
Allah planları bozandır. Yapandır da aynı zamanda.
Ramazanda her şey daha fazladır. İnsan daha fazla; zaman, mekân, şehir ve hayat daha fazladır. Ramazan kalbimizi onaran, uzakları yakınlaştıran, ruhumuzu kölelikten ve dünyevileşmekten azat eden yeni bir kurtarıcı gibidir. Sezai Karakoç’un deyimiyle Ramazan: “Çok belirgin bir çizgiyle inanmışı inanmamıştan, akı karadan, ahiret özünü dünya köpüğünden seçerek ve ayırarak İslamlık şahsiyetinin, manevi benliğinin surları gibi insanlığın önünde ve ufkunda erişilemez ve yıkılamaz duvarlar gibi yükseltir.”
Ramazan şehirlerden, caddelerden, sokaklardan ve kalbimizden yorulduğumuzda kendimizi saklı bahçesinde dinlendirdiğimiz ayın adıdır. Bu yüzdendir ki hayat ramazanda daha dingindir. İnsanın 24 saati dünyevileşme hırsları yerine huzur saatine programlanır. Müslüman hanelerin en değerli misafirleri ramazanın bereketiyle soframıza konuk olan meleklerdir. Ev hanımlarının toplanarak okuduğu hatimler, tatlı sofra telaşları, inanç ve vicdanımızın gördüğü yetim yüzler, fakirler ve umuttur. Coğrafi uzaklıklar kalplerde yakınlaşır. Bize bizden daha yakın olana sevdiklerimizden vermeyi, sevindirilmesi gerekenleri sevindirmeyi öğretir ramazan. Belki de İnsanoğlunun en düzenli en planlı yaşadığı ay ramazandır denebilir. Her şeyin bir saati vardır. Yaratıcının ol emriyle başlanan, yaşanan, yenilen, içilen, yatılan, kalkılan, çalışılan, okunan düzenli bir hayat. İnsanın dini meselelere daha fazla ilgi duyduğu, namazlarına dikkat ettiği, dünyanın en uzun ve en sıkı saflarını tuttuğu, tekbir seslerinin mağripten İstanbul’a kadar hep bir ağızdan söylendiği ortak bir yöneliştir ramazan. İnsanın birikim ve idrakini arttırmak için okumalar, dinlemeler, sohbetler yaptığı/katıldığı bereketli bir aydır ramazan. Tefsir, hadis kitaplarına yöneldiği; düşünce ve ruh dünyasına yeni kapılar, güneşli pencereler açtığı aydır.
“Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile Müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesidir.” ( Betonları Kıran Oruç / Sezai Karakoç)
İftar saati başlı başına tatlı bir heyecan, ciddi bir teslimiyettir. Bir sevgiliye kavuşma anıdır. Hayatınızın en kıymetli gününde yaşadığınız ruh halinizin tedirginliği ve mutluluğudur. Aklın, huzur ve sabrın sonsuz bir ırmağa dönüştüğü, bütün dünya Müslümanlarını tek bir komutla aynı anda hareket ettiren ilahi kudrete teslimiyettir. Her şeyiniz varken nasıl bir hiçliğe teslim olduğunuzun en net göstergesidir. Sadece Allah rızası için uzun yaz günlerinde susuzluğa teslim olmak bile imanla bağımızın ne kadar güçlü olduğunu kavramamız açısından ne kadar da önemlidir. Aslında oruç tumanın bizi bereketlendiren, çoğaltan bir nimet olduğunu;
bir kaybediş olmadığını en çok iftar sofralarında anlarız. İnsanın açgözlülüğünü doyurduğunda hiç acıkmayacağını… Her sabredişin; yeni bir mükâfat, yeni bir olgunluk derecesi, yeni bir insanlık mertebesi ve yeni bir müminlik katı olarak ahiret karnemize yazılacak temiz sayfa anlamı taşıdığını… İftar sizi hiçleştiren, aslında ‘Hiç Kimse’ olduğunuzu gösteren en önemli imtihanlardan biridir. Hiçbir şeye dokunmadan beklemek Allah’a itaatin yaratıcının kudretini algılamanın en net görüntüsüdür. Yaradan’ın insana nasıl hükmettiğinin, Bilal’in ezanıyla mağripten İstanbul’a hep birlikte çekilen besmelenin adıdır iftar.
Sahura uyanmak, ağır akan bir zaman ırmağına kavuşmaktır. Gökyüzüne bakarsınız içinize nur saçan yıldızları görürsünüz. Hilali görürsünüz. Samanyolu’na sofranızı kurarsınız. Melekler yanı başınızdadır. Çocuklar gülüyordur. Yetimler mutludur. Hayat dingindir. Hüzün tatlı bir serinliği odanıza dolduran rüzgâra kapılıp hanenizi terk etmiştir. “Gece sahurda evlerin ışıkları bir bir yanınca, şehir, bir şölen hazırlığındaymışçasına uyanır. Oruçla gelen ruhların uyanışı da tıpkı sahurdaki ışıkların bir yanışı gibi, biri yanınca öbürünü de çağırmış gibi bir şölendir. Oruç, ruhların şölenidir.”
Bu şehrin camileri sahura kalkmıştır. Minareleri, kuşları, yıldızları, ağaçları ve çocukları…
Bir şehrin radyoları, televizyonları gazeteleri sahura kalkmıştır.
Bir şehrin bütün odaları bir tek ramazanda birbirlerini tanımışlardır.
Hepsi tek bir şeye niyet ederler. Kardeş olmaya, el uzatmaya, sofralarını bereketlendirecek hayatlarını kıymetlendirecek iftara. Sonra bütün karanlıkların üstüne Bilal’in okuduğu ezanla güneş doğar. Güneşle dost olabilen insan oruçlu insandır.
Çünkü güneşin ellerinden sadece sahura uyananlar tutabilir.
Yazan: Nurdal Durmuş Şavşat Gezi Fotoğrafları 1. Albüme Buradan Ulaşabilirsiniz. Şavşat Gezi Fotoğrafları 2. Albüme Buradan Ulaşabilirsiniz.
İstanbul’dan 1400 km yol kat edip Çoruh’la buluşur, sarp dağlardan, yamaçlara kurulmuş tek tük ahşap evlerden, kıvrımlı yollardan sabırla akıp iki dağın arasında yemyeşil ve çam ormanlarının çevrelediği muhteşem bir vadiye kavuşursunuz: Şavşat’a…
Şavşat bir şehirden, kasabadan, kent kültüründen adeta yeni bir medeniyete açılan kapıdır. Bu eşsiz doğa, vefalı bir dost gibi kucaklar sizi. İçtendir. Yüzlerine baktığınız her insan tanıdıktır. İlk selamlaşmanız; yıllardır özlemini çektiğiniz değerli bir komşunuzu, akrabanızı, ailenizden birini görmüş hissiyle cevap bulur. İlçenin doğal güzellikleri baştan sona, sizi kendine çağırır. Bir süre içinde bulunduğumuz modern cinnete ara verip, elektriksiz yayla evlerinde yıldızlarla el ele tutuşmak, suları topraktan çıktığı ilk kaynaktan yudumlamak, berrak derelerinde hayal yüzdürmek; caddelerin, sokakların, arabaların, işaret levhalarının hatta yolun bile olmadığı vadilerde özgürce içinize dönme telaşıyla dolarsınız. Bu şirin ilçe bütün yorgunluğunuzu unutturan bir anne gibi şefkatle kucaklar sizi.
Az gider, uz gider dere tepe düz gider en son kendi içinize varırsınız! “Allah’ım verdiğin özgürlüğü seviyorum” diye içten şükreder ve huzur bulduğunuz muhteşem dualar edersiniz. Çünkü artık, göğe komşu topraklardasınızdır. Etrafınızda gördüğünüz; yemyeşil ormanlar, bin bir renkli çiçekler, rengârenk kelebekler, tertemiz akarsular, muhteşem mimarisiyle ahşap konaklar ve evlerdir. Öyle ki şehir hayatına alışan her insana düşündürdüğü tek gerçek his: Bu coğrafyaya yakışmayan tek şey modernitedir. Çünkü Şavşat’ın modası lastik ayakkabı giymek, orman yollarında çamur bulaşmasın diye paçalarını yukarı katlamak, sonsuza uzayan patikalardan yaylalara yürümek, tırpanla çayır biçmek, sislerin arasında işaret levhaları olmadan yol almak, gökyüzünde tek bulut yokken şiddetli bir sağanağa tutulmaktır.
Burada erik daha erik, kiraz daha kiraz, vişne daha vişnedir. Ellerinize değen her şey, her nimet size ilk kaynağından, zerre leke bulaşmadan ulaşan yeni bir hayat kaynağıdır. Su daha su, ekmek daha ekmektir. Ahşap evlerin çatılarında kurulu metal uydu antenlerinin yansıttığı tek görüntü: “Modernitenin ve teknolojinin burada mutsuz olduğu gerçeğidir.”
Aklınıza ne haber bültenleri, ne gazete manşetleri ne de hengâmeli yaşamın sizi yoran iş yoğunluğu veya dünya hırsları gelir. Gördüğünüz bu güzellikler karşısında çevreyi kirletmeden ormanın derinliklerine dalıp iyi birer insan olabilirseniz, belki Şirinler’i görebilir, olmadı mantar toplayabilirsiniz. Elbette Şavşat’da yaban hayatın koruma altında olduğu gerçeğini göz ardı etmeden ve yöreyi bilen insanlardan yardım almadan çok fazla ormanın derinliklerine dalmayın! Zira yabanî hayvanlarla rastlaşabilir, koruma altındaki boz ayılardan sağlam bir tokat yiyebilirsiniz.
Siz yine de ormanın derinliklerindense ‘göle ve göğe bakma duraklarında’ su, hava, orman ve yıldız seyredin. Yaylalara gidin. Çimenlere basın. Köylere, tarlalara ve insanlara koşun. Umut, hüzün, yeşil ve gökkuşağının arkadaşlarına, Yağmurun ellerinden tutarak mendil kapmaca oynayan çocuklara koşun. En iyi arkadaşı umut, hüzün, yeşil ve gökkuşağı olan çocuklara… Kapısını size açan tanımadığız insanlarla birlikte “Dünyada bu kadar güvende olduğum ve huzurlu bulduğum başka bir yer var mıdır?” duygusunun sizi nasıl kuşattığını görün.
ŞAVŞAT’DA TURİZM, TARİHİ ESERLER VE MESİRE YERLERİ
Artvin ili özellikle Camili Bölgesi ve Şavşat ilçesi son yıllarda yayla, doğal zenginlik ve kültür turizmi açısından eşsiz kaynaklara sahip ve yeni keşfedilen ciddi turizm potansiyeli taşımaktadır. İlçeye bağlı bütün köylerin ve köylere ait yaylaların hemen hepsinde henüz keşfedilmemiş nice doğal güzellikler, insanı kendine çağıran müthiş mimari miras ve kültürel kaynaklar mevcuttur. Bu açıdan Şavşat için bilinen yerlerinin dışında, bilinmeyenleriyle de çok güzel ve adımladığınız her yerde size aradığınızı fazlasıyla sunacak, sürprizler vaat eden bir yeryüzü cenneti tabirini kullanabiliriz. Doğu Karadeniz’in en uzak yerleşim yeri olan bu güzel bölgeye yolu düşecekler için görmeniz gereken birkaç bölgeden de kısaca bahsedelim.
Karagöl
Karagöl, Sahara Milli Parkı içerisinde bulunan korumaya alınmış bir bölgededir. Şavşat’a yaklaşık 25 km uzaklıkta bulunan gölün yüzölçümü 25.000 m2, derinliğinin ise 28-35mt aralığında olduğu bilinmektedir. Çevresinde ladin, çam ve köknar ağaçları bulunan Türkiye’nin göl turizmi açısından en önemli merkezlerinden birisi olan Karagöl’de kayda değer bir konaklama veya insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayabileceği ciddi bir tesis maalesef bulunmamaktadır. Yüzlerce turist ve yöre halkının gittiği popülaritesi her geçen gün artan ve yavaş yavaş kıyıları kirlenmeye başlayan gölün çevresinde sadece özel sektör tarafından inşaa edilmiş 20 kişilik konaklama tesisi mevcuttur.
Çöküntü sonucu oluşmuş gölün içerisinde Aynalı Sazan, Kaya sazanı ve 11 çeşit akvaryum balığı barınır. Etrafında kaynak suları ve çeşmeler mevcuttur. Ladin çam ormanlarının kucağındaki gölü sınırlarında barındıran Şavşat Meşeli Köyünün M.Ö. 3000 yıllarında yerleşim yeri olduğu ve göl kıyısında 400–500 yıl önce insanların tarımla uğraştığı tahmin edilmektedir. Göl kenarına kadar araçla ulaşım vardır.
Ağgöl
Yayla turizmi açısından Türkiye’nin en güzel fakat araç ulaşımı olmaması nedeniyle çok az bilinen göllerinden biridir. Şavşat’ın Hantuşet (Hanlı) ile Verhunal (Karaağaç) köylerine ait yaylaların kesiştiği noktada bulunmaktadır. Deniz seviyesinden yaklaşık 1900 metre yüksekte olan gölün etrafında veya yakınlarında rakım dolayısıyla doğal orman veya herhangi bir ağaç türü yetişmemektedir. Göl dağlarda eriyen kar sularının oluşturduğu dere yataklarından beslenir. Bir tarafı sazlık ve içinde ada bulunan gölün dibinin bataklık olduğu bilinmektedir. Göle yaklaşık 6 yıl önce 35.000 adet civarında sazan balığı bırakılmış ve koruma altına alınmıştır. Günümüzde ağırlıkları 8 kiloya kadar çıkan balıklara rastlamak mümkündür. Av yasağı devam etmesine rağmen maalesef tüfekle ve çeşitli ilkel yöntemlerle kaçak avlanma yapılmaktadır. Göle Hanlı köyü veya Karaağaç köyü yaylasından sadece yaz aylarında yaklaşık 4 km yürüyerek ulaşılmaktadır. Olumsuz hava şartları nedeniyle kışın ne yaylalara ne de göle ulaşım imkânı bulunmamaktadır.
Tibet Kilisesi
İlçe merkezinden 14 Kilometre uzaklıktaki Cevizli Köyü’ndedir. Şavşat’ın en ünlü tarihi-turistik eserlerinden biridir. Bağratlı Beylerinden Kukh Aşut tarafından 10. Yüzyılın ilk yıllarında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Duvarlarında çok sayıda kabartma, oyma, mazark türünde süslemeler, Hz. İsâ ve havarilerinin resimleri vardır. Turistlerin en fazla ziyaret ettikleri eserlerin başında gelen kilise ulaşım problemi olmadığı için yılın her mevsiminde ziyaret edilebilir.
Köprülü Kilise
Şavşat ilçesinin 7 km. kuzeybatısında yer alan Köprülü köyündedir. Bölgedeki kiliselerin merkezi sayıldığı tahmin edilmektedir. Kıpçaklı beylerinden Zor Tana tarafından yaptırılan kilisenin bugün yalnızca kalıntıları vardır.
Zor Mustafa Bey Camii
Şavşat ilçesine bağlı Köprülü Köyünde bulunmaktadır. Eser, kendi istekleri ile İslamiyet’i kabul eden Hıristiyan Atabeklerinden Zor Tana tarafından muhtemelen XVI. Yüzyılda yaptırılmıştır. Mimari açıdan sade, minaresi bulunmayan bir yapıdır. Ayrıca ilçe merkezinde bulunan Kemal Paşa Camii’nde eski bir eser olup yapılış tarihinin 1909 olduğu bilinmektedir.
Arsiyan Yaylası ve Gölleri
Şavşat İlçesi Kayadibi köyü Arsiyan Yaylası’nda yaklaşık 2.600-3.500 metre yüksekliğindeki bölgede bulunan Boğa, Çimenli, Kız ve Uzungöller’in heyelan veya buzul işlemesi sonucu oluştuğu bilinmektedir. 2006 yılında yapılan bir incelemede göllerin üzerinde toplam 12 adet de yüzen ada ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca Arsiyan Yaylası’nda bu göllerin dışında irili ufaklı 20 kadar göl daha bulunmaktadır. Göller bölgesine yakın yere kadar araçla gidilse de sonrasında sizi göllerin bulunduğu zirvelere tırmanmak için zorlu bir yürüyüş parkuru beklemektedir.
Kocabey Kışlaları
Şavşat-Ardahan karayolunun yaklaşık 15. kilometresinde Kocabey Köyü’ne ait yayla evleri ve etrafındaki düzlüklerden oluşan bu kışlalar, ormanı, suyu, temiz havası ve doğal güzellikleriyle eşi az bulunur bir mesire yeridir. Yazın tatilcilerin uğrak yerlerinden biri olan alana özel araçla veya Şavşat-Ardahan arasında sefer yapan taşıtlardan yararlanarak gidebilirsiniz. Kocabey kışlalarının rakımı yüksek olduğundan (tahminen 1700–1800 metre) hem orman hemde yayla havası özelliği taşımaktadır. Şavşat’ın en önemli turizm değerlerinden biri olan ve her yıl temmuz ayının son hafta sonu düzenlenen ‘Sahara Pancarcı şenlikleri’ de burada yapılmaktadır.
Balık Çoşları
Şavşat ilçesi Hanlı Köyü yaylasına 6 km mesafede bulunur. Buzul ve krater göllerinin oluşturduğu akarsuların birleştiği alanın ismidir. Soğuk ve temiz dere yatağı içerisinde dünyada çok az sayıda bulunan kırmızı pullu alabalık barındığından bu ismi almıştır. Araç ulaşımı yoktur. Yaklaşık 1900 metre rakımdadır. Hanlı köyü veya Arpalı köyü yaylalarından sadece yaz aylarında yürüyerek ulaşabilir ve dere yatağında elle veya ağla balık tutabilirsiniz.
Kazan Gölleri
Hanlı Köyü yaylasının sınırlarında bulunan 7 adet gölden oluşmaktadır. Kazan gölleri ismini çapları yaklaşık 6 metrekare olan 7 adet kazan şeklindeki gölden almıştır. İlçe merkezine yaklaşık 50 km uzaklıkta olması ve araç ulaşımının olmaması nedeniyle sadece o bölgede yaylası bulunan köylüler tarafından bilinen keşfedilmemiş eşsiz güzellikte bir doğal oluşumdur. Suyu değişik renklerde olan bu göllerin derinliği, nasıl oluştukları ve özellikleri konusunda keşfedilmemiş bölge olduğu için bilimsel bir veri bulunmamaktadır.
Satlel (Söğütlü) Kalesi
Şavşat´ın Satlel (Söğütlü) Köyü ile Carat (Köprükaya) arasında, Şavşat’ın 2 km güneydoğusunda bulunan bu kale, Bagrat Krallığı döneminde moloz taşlarından yapılmıştır. Diğer benzer kalelerle karşılaştırıldığında 9. yüzyılda yapıldığı ve 19. yüzyıla kadar kullanıldığı tahmin edilmektedir. 16. yüzyılda Osmanlılar tarafından, öncesinde ise Çıldır Atabeyleri tarafından kullanılan kale 70×75 metre ebatlarındadır.
Bilbilan (Hantuşet) Kalesi
Yapım tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan bu kale, Şavşat’ın 8 km doğusunda Hanlı (Hantuşet) Köyü’nde bulunmaktadır. Benim de birkaç kez de ziyaret ettiğim kalenin daha çok kilise yapısını (tahminen şapel) andırdığını söyleyebilirim. Bu kale hakkında büyüklerimizden bir sürü efsane dinlemiş olsam da ne amaçla yapıldığına dair bir bilgiye sahip değilim.
Hanlı Köyü’nü karşıdan gören Güney adı verilen dağın tepesinde bulunan kalenin yaklaşık beş yüz metre altında bir de mağara bulunmaktadır. Mağarayla kale arasında gizli bir yol olduğu düşünülmektedir. Yine efsanelere göre, Milli Mücadele döneminde köylüler düşmandan korunmak için bu kaleye sığınmışlardır. Kaleyi ziyaret etmek için ilçeye 17 km uzaklıktaki Hanlı Köyü’ne araçla gidip yaklaşık bir buçuk kilometre yürüyerek dağın zirvesine çıkmanız gerekmektedir. Kim bilir belki, dağın yamaçlarında koruma altına alınan boz ayılarla karşılaşabilirsiniz. Dikkatli olmanızda fayda var.
Parih Kalesi
10. yüzyıl ortalarında Gürcü Kraliçesi Tamara tarafından yaptırılan Parih Kalesi, Şavşat’ın Balıklı Köyü’nde bulunmaktadır. Şavşat’ın 16 km güneybatısındadır.
Tukharis Kalesi
Yapım tarihi belirlenemeyen Tukharis Kalesi, Şavşat’ın 6 km batısındaki Kayadibi Köyü’nün arkasında bulunan tepe üzerine moloz taşlar kullanılarak yapılmıştır. Şu anda harap bir durumda bulunmaktadır.
Ilıca Çermiği
Şavşat ilçesinin Ilıca Köyü’ndedir. Konaklama ve yiyecek tesisleri mevcut olup sıcak suyu romatizmal hastalıklara iyi gelmektedir.
Sürevan Köprüsü
Şavşat’ın Dutlu Köyü’ndedir. ŞAVŞAT’DA GELENEKSEL OLARAK DÜZENLENEN FESTİVALLER VE TARİHLERİ
1. Veliköy Geleneksel Karüstü Karakucak Güreşleri: Şubat ayının üçüncü hafta sonu yapılır. Düzenleyen kuruluş: Veliköy Muhtarlığı – Veliköy Derneği
2.Şavşat Sahara Pancarcı Festivali: Temmuz ayının dördüncü hafta sonu yapılır.
Düzenleyen kuruluş: Şavşat Belediye Başkanlığı
3.Meydancık Satave Gevrek Festivali: Ağustos ayının üçüncü hafta sonu yapılır.
Düzenleyen Kuruluş: Meydancık Belediye Başkanlığı
4.Marioba Yayla Yürüyüşü Şenliği: Ağustos ayının ikinci hafta sonu yapılır.
Düzenleyen kuruluş: Maden köyü muhtarlığı
ŞAVŞAT’IN COĞRAFYASI
Şavşat, doğuda Ardahan il merkezi ile Hanak İlçesi, kuzeydoğuda Posof İlçesi, güney ve güney batıda Ardanuç, batıda Artvin Merkez ve Borçka İlçesi, kuzeyden de Gürcistan Devletiyle sınır Artvin iline bağlı bir ilçedir. 1.317 kilometrekarelik dağlık ve engebeli bir arazi üzerine yayılmış bulunan Şavşat’ın dört yanı yüksek dağlarla çevrilidir. 3.537 metreye yükselen Karçkal Dağları, ilçenin batı ve kuzeybatı yönünü sınırlandırır. Kuzeyde 2.250 metre yükseklikteki Sivritepe (Arsiyan) dağları ile 3.000 metreyi aşan Cin dağları bulunmaktadır.
Doğuda Ardahan-Artvin sınırlarını teşkil eden Yalnızçam dağ silsilesinden 2.650 metre yükseklikteki Sahara Dağları, Güneyde ise 3.050 Metreyi bulan Karagöl dağları vardır. Akarsu bakımından çok zengin bir ilçe olan Şavşat, sınırlarında çok sayıda buzul gölü de bulunmaktadır. Buzul göllerinin en büyüklerinden biri Karagöl dağlarında bulunan ve bu dağa da kendi adını veren Karagöl’dür. Gölde nesli tükenmekte olan ve koruma altına alınan dünyada rakımı çok yüksek temiz ve soğuk sularda yaşayan kırmızı pullu alabalık bulunmaktadır. Meşeli Köyü orman içi mevkiinde milli parklar kapsamı içerisinde bulunan ikinci bir Karagöl daha mevcut olup piknik, mesire yeri özelliğine sahiptir.
Pınarlı köyü yakınlarında Balık Gölü, Arsiyan yaylasında ise Kız Gölü, Boğa Gölü ve Koyun Gölü isminde göller bulunmaktadır. İlçe dâhilinde şifalı maden suları da mevcuttur. Bunlardan Çermik-Çoraklı Köyü sınırları içerisinde bulunan sıcak su kaplıcacısının romatizmal hastalıklara iyi geldiği bilinmektedir. İlçede tipik Karadeniz iklimi hâkimdir.4 mevsim yağmurlu, kışları kar yağışlıdır. Yüksek rakımlı olan yerlerde kışlar çok uzun sürer. Bu bölgelerde kasım ayında başlayan kar yağışları nisan ayı ortalarına kadar devam etmektedir. İlçe bitki örtüsü bakımından zengindir. Zengin iğne yapraklı ormanlar mevcut olduğu gibi alçak rakımlı yerlerde geniş yapraklı ağaçlara da rastlamak mümkündür.
ŞAVŞAT TARİHİ
Şavşat, M.Ö.900–650 yılları arasında Urartu, Kolhis ve Kimmerler, daha sonraları sırasıyla Romalılar ve Sasanilerin egemenliği altına girmiştir. Bir dönem Lazlarca Lazika krallığına bağlanmıştır. 1118 yılında bu bölgeye gelen Kıpçak Türkleri, Kral David’in karısı Gurandukth’un Kıpçak olması sebebiyle Gürcülerle yakınlaşmış ve Gürcü kralı David onları Ahıska, Artvin, Rize, Ardahan, Erzurum gibi vilayetlere yerleştirmeye çalışmış, ancak bu plan birkaç yıl sonra David’in oğlu döneminde hayata geçmiştir.
1267 yılında bu Kıpçaklar Atabek Devleti’ni kurmuşlardır. Yöre artık Kıpçak Atabeklerinin hâkimiyetindeydi. Fakat bir diğer Anadolu Türk beyliği olan Osmanlılar da gelişmektedir. Şavşat, 1479 yılında Fatih zamanında Osmanlı’ya katılmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon Valiliği sırasında Rize ilinin Osmanlı topraklarına katılması sonrasında, Artvin, Ardanuç, Borçka çevreleri de Osmanlı topraklarına katılmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’dan ayrılması üzerine Ardanuç, Oltu, Tortum ve Artvin yeniden Osmanlı Devleti’nden ayrılmışlardır.
1578 yılı ile birlikte Osmanlılar Atabek Devleti topraklarının tamamını ele geçirdiler. Çıldır Beylerbeyliği’ni kurup Atabek kökenli kişileri de başına geçirmiştir. Bölgenin Kıpçak Türkleri ve bazı Gürcüler işte bundan sonra Müslümanlığa geçmeye başladılar.
1829 yılında Ardanuç Sancağı’na bağlanan, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında da 13 Mart 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Batum, Kars ve Ardahan ile birlikte Çarlık Rusya’sına bırakılan ilçe, 1879 tarihinde resmen kesinleşen Osmanlı – Rus sınırı ile de Artvin, Ardanuç ve Borçka ile birlikte anavatandan koparılmıştır. Daha sonra 1921 yılında imzalanan Gümrü Anlaşması ile Doğu sınırlarımız çizilmiştir. Şavşat ilçesi 27 Şubat 1921 tarihinde Ardahan Sancağı’na bağlı olmak üzere ilçe haline getirilmiş, 7 Temmuz 1921 tarihinde ise Artvin İline bağlanmıştır.
ŞAVŞAT’TA EKONOMİK YAPI
Şavşat, Artvin’in diğer ilçelerinde olduğu gibi engebeli arazilere sahip bir ilçedir. İlçede, tarımsal arazilerin sınırlı olması, sanayi tesislerinin bulunmaması, başlıca diğer sektörlerin de gelişmemiş olmasının sonucu olarak istihdam olanakları yetersiz kalmaktadır. Gelişime uygun potansiyeli bulunan turizm sektörünün ilçe ve il ekonomisine katkısının artırılması amaçlı çalışmalar sürdürülmektedir.
İlçe ekonomisi büyük ölçüde tarımsal üretime dayalıdır. Tarımsal üretim, ağırlıklı olarak geleneksel aile tipi işletme yapısı şeklinde görülür. İlçe ekonomisinde önemli yeri bulunan hayvancılık, giderek azalan bir eğilim izlemektedir. 61 köyü bulunan ilçede, son verilere göre 16.037 adet büyükbaş ve 12.535 adet de küçükbaş hayvan bulunmaktadır. Hayvancılık açısından son derece elverişli imkânlara sahip ilçede, hayvancılığın teşvik edilmesi amaçlı çalışmalar sürdürülmekte olup bu kapsamda yönlendirme ve kamusal destekler sağlanmaktadır.
Şavşat büyük ve küçükbaş hayvancılık yanında arıcılık açısından da son derece uygun koşullara sahiptir. Arıcılık alanında da üreticilere, kamusal imkânlar dâhilinde teşvik ve yönlendirme desteği sağlanmaktadır. Şavşat’ta sanayi bölgesi veya yöre halkının çalışabileceği fabrika bulunmamasının büyük etkisiyle Şavşat; Türkiye’nin okuma yazma oranı en yüksek ilçelerinden biri olmuştur.
ŞAVŞAT’IN NÜFUS DURUMU
Yüzölçümü 1.317 kilometrekare olan İlçenin genel nüfusu 25.624 olup İlçe Merkez Nüfusu 7.325 Köylerin Toplam Nüfusu 18.299’dur. Nüfus yoğunluğu 19 kişidir. Nüfusun İmerhev haricindeki kısmında çoğunluk olarak Kıpçak Türkleri bulunmaktadır. İlçenin diğer kesimi (İmerhev- Meydancık) tamamen Gürcü’dür.
İlçe bağlısı olarak merkez hariç olmak üzere ilçe merkezine bağlı; 1 belde, 62 köy ve 22 mahalleden oluşmaktadır. Son sayımlarda ilçenin nüfus sayımındaki yaklaşık 2.000 kişilik artış tersine göç hareketlerinin başladığını gösterse de bu göçün emekli olanların memleketlerine dönmesiyle oluştuğu tespit edilmiştir.
NURDAL DURMUŞ: “Çok Dünya Yutmuşsun Ama Oldu İşte Kurtuldun”
“Hayata Başlık Atamadım” kitabının yazarı ve Sair Zamanlar programının yapımcısı Nurdal Durmuş’a Nuh tufanından sonra defalarca sele tutulmuş ama her seferinde kurtulmuş dünya hallerini sorduk. Turuncu’da bu ay kalemi kalbiyle tutan bir yazar ve onun ruh onaran cevapları vardı.
Rıza-kalp denklemi hiç böyle anlatılmamıştı.
Razı olmak, Allah’ın hakkımızda verdiği emirlere ve yazgımıza razı olmak; sınırlar ve coğrafyalar kadar insanların da büyük imtihanlardan geçtiği bir zamanda nasıl mümkündür?
Söze, dünyadan bir adam gibi konuşarak başlayalım. O’nun adıyla… Razı olmak, insanın kendini tanıması, yaradılış gayesini bilmesiyle; aynaya baktığı yüzün, dünden bugüne nasıl kirlendiğini ve temizlemek için O’nun rızalığından başka bir yolun olmadığı düşüncesini, hayatı anlamlandıran bilme refleksini kuşanarak mümkündür. Samimiyet, dilin söylediğini içselleştirme, yaşama ve eyleme dönüştürme biçimidir. Günümüzde insanlığın en temel sorunlarının başında gelen hastalık; inanç, dava, masumiyet veya ortak değerlerimiz adına üretilen bütün kelimelerin, kurgulanan cümlelerin dilden kalbe yol bulamaması, dolayısıyla tatbikinin imkânsız hale gelmesi sorunudur. Evet, içerisinde bulunduğumuz modern hayatın ekonomik, soysal, toplumsal ve aile yapısı bizi asli vazifelerimizden uzaklaştıran “ölüm başa gelmeden” aklımızı başımıza almayacağımız değirmen gibi öğütüyor. Ölüm başa gelmeden diyorum çünkü “o” başa gelince pişmanlığın bir faydası da olmuyor. O halde, mümkün olan en temiz hayatı ölümün gözlerine bakarak yaşayıp, her türlü kirliliğin içerisinde kendi nefsini arındırmayı tercih etme inancını diri tutacak sağlam dayanaklarımızın olması gerekiyor. İnsan önce neyi bilmediğini bilerek işe başlayıp, sahibi olduklarının gerçek sahibi yaratıcıyı, örnek alması gereken peygamberini, yaşam kılavuzu olan kitabını bulup, bilmeli! Sonra modern hayatın ona sunduğu suni yaşam standartlarına son kez yüzünü dönerek şu meydan okumayı yapmalı. Yetmez mi? Ben aradıklarımı buldum, bana bulaşma!
Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?
İlginçtir, yaratıcı şüphesiz bizi, bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor! Üstelik bunu, hayatını yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor! İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp, isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlar ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s) münacatında der ki “Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a) aktarılan şu sözde galiba! “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”
Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?
Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekensinde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!
Peki ya gözyaşlarımız… Hakkımızda verilmiş emirler olduğunu daha iyi hissettiğimiz ramazan ayında sık sık gözyaşı dökmemiz neden?
Nedeni çok basit! Sanayi kapitalizmi, her şeye rağmen vicdani değerlerin önüne dünyevileştirmeyle geçemez. Bu nedenle vicdan, dolayısıyla din ve gözyaşı dünyevileşmenin kendini meşrulaştırmasının önünde duran en sağlam kaledir. İnsan kutsalını, mütevazılığını, nezaketini, vefasını modern hayatla birlikte tükete tükete kendini tüketmeye başlayınca vicdani hastalıklarından kurtulmak için maneviyata sarılır. Zaten sarılmak zorundadır. Çünkü insanın yaradılışında içine adeta kendini yargılayan adil bir yargıç konulmuştur: “Vicdan”. Ramazan ayı tam zamanında kirletilmiş hayatlardan, ay ve zaman aralıklarından içimize aydınlık, ağzımıza gül kokusu ve yüzümüze yumuşaklık getirir. Her gelişinde bu kadar yabancılaşmanın içinde eski bir dost yüzü gibi hep tanıdıktır ramazan. Bin ay hayırla yaşamaktan daha hayırlı tek bir geceyle gelir ve bize der ki; geride neler kaldığı önemli değil. Ben içinize serinlik, kalbinize yumuşama, dudaklarınıza tebessüm ve kirlenmişliğinize gözyaşı getirdim. Hissedin, affedin, hoşgörün ve sevin! Elbet bu kadar suni yaşam standartlarına alışmış insanoğlu için ramazanın, öze dönüş çağrıları yapan acayip atmosferi de olacaktır. O kadar dünya yutmuşluğumuzun vicdani bir arınması gibi gözyaşlarımız bu mevsimde daha fazla avuçlarımıza damlar ve daha fazla kirlerimizi yıkar. Gözyaşı, insanın kendine ve inandığı değerlere samimi davrandığı ve maskesiz kaldığı tek ruhsal dürüstlük durumudur. O da olmasa dünya büsbütün karanlık olurdu. İnsan gözyaşlarını sevmeli. Çünkü ağlamayı gülmek kadar bilen insan huzurlu ve kalbi olduğunu unutmayan insandır. Umarım daha fazla gülmek için, hep birlikte ağlayabiliriz!
Peygamber Efendimizin (s.a.s) bir özelliği de ‘teselli edici’ olmasıyken onun ümmeti ne zaman ‘hayırlısı’nı dilemeyecek kadar gözünü karattı? Sahi ne zaman teselli etmek avutmak oldu?
Belki, nemelazımcılık belasına tutulduğumuzdan beri. Ya da bana değmeyen yılan bin yaşasın diyerek vefa dinamiklerimizi köreltip, umursamaz, başıboşlukta gövdesi hayatta dolaşan anlaşılmaz bireyler olduğumuzdan beri. Bilinçlenme erdemine erememiş toplumların, reklamların yalanları, hayata ve zamana darbelerin ve devrimlerin toplum hafızasında açtığı travmalarla Adem (a.s)’dan beri süregelen sıkıntılı dünya hayatından kurtuluş reçetesi yine hayatın kendisinde araması ve hayırlısını dilemesi gerekmez mi? Ölüm, açlık ve Müslüman coğrafyaların feryatları, evsizlerin, yurtsuzların yetimlerin hayatları ekranlardan sadece seyredilen bir filme dönüştü? Şükürsüzlüğümüzü günbegün çoğaltıp kalbimizi manevi ruh doyuruşlarını sağlayan geçici metotlarla tedavi etmeye başladık. Duyarsızlaştık. Gerekenin ne olduğunu, çözümün nasıl elde edileceğini peygamber (s.a.v) hayatından aktarmakta güçlük çektik. Hiçbir şey yapmaksızın, sorumluluk almaksızın, çaba harcamaksızın bir gün her şeyin daha güzel olacağını sandık. Olmayınca hayırlısı buymuş diye kendimizi avuttuk! Şimdi, yaşadığımız hayat ırmağının içerisinde bizi önüne katmış sürükleyen ömrümüzün kılcal damarlarına tamponlar yapmaktan, kadir gecesi veya ‘ramazan müslümanı’ olmaktan daha fazla çabaya ihtiyaç var. Sms attım, kurban bağışladım, deri topladım gibi sosyal görevlerinin arkasına gizlenmeden düşünme ve bilinçlenme eksenine ciddi ameliyatlar yaparak yaralarımızı iyileştirmeliyiz. Bir yaramız, düşünmemiz ve ilgilenmemiz gereken aile yaşantımız, toplumsal sorumluluklarımız ve Müslüman coğrafyalarımızı bir bütün olarak inşa etme görevini kendimizde görüp, avutmalarla değil gerekeni yaptıktan sonra hayırlısı buymuş diyerek teselli olmakla inşirah bulmalıyız! Geçmiş zaman aralıklarını herkes karşısına alıp şu soruyu sormalıdır. Hayırlısı olsun diye kendimize teselli mi verdik, yoksa başkası önemli değil istediğim olsunda nasıl olursa olsun mu dedik? Kısaca üzerimize düşen her şeyi yaptıktan sonra hayırlısını dilersek ve olmadığı halde hayırlısı böyleymiş diye kendimizi samimiyetle teselli edersek ve yeniden secdeye kapanırsak alt alta topladığımızda ahiret karnemiz lehimize biraz şekillenecek gibi.
Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır.Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.
Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?
Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek. “Hemen alış ve hızlıca unut”. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bahman’ın, savaşları başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor. Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip, neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı; insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor. Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor! (müddesir suresi 12–13–14–15) işte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı. Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.
İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?
Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, fundamentalizm, siyasal İslam, entegrizm, radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı, kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan sevgili peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında Malik Bin-Nebi: İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.
Kalemini kalbiyle tutan bir yazar olarak rıza-kalp denklemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kalem kelamı, düşünce kalbi kirletmesin! Cümleler yere düşmesin, temiz kalmaya razı olsun ve rıza göstersin!
Keyifli bir söyleşiydi, teşekkürler… Son olarak Nuh’un gemisinden sonra bile pek çok sele tutulmuş ve yeniden kurulmuş yeryüzü için bir duanız var mı?
Hiçbir şey değil efendim.
Ben de teşekkür ederim.
Belki ihtiyacımız olan şey Nuh’un gelip bileğimizi kavraması; “Çok dünya yutmuşsun ama oldu işte kurtuldun” demesidir!
Aylık Kadın Dergisi TURUNCU
Turuncu İletişim Hattı:
Atatürk Bulvarı 143/18
Bakanlıklar/ANKARA
(312) 419 75 42-43
Belli ki bazılarımız için hayata tutunma, direnç gösterme, inanç; boşlukları küçük mutluluklarla doldurabilme kabiliyetleri diğerleriyle bir değil.
Amy Winehouse da onlardan biri: Cesaretinin arkasına gizlenmiş güçsüz ve aciz bir kişilik; çok kırılgan, bağımlı, çok yalnız, çok ürkek, her şeyi olmasına rağmen küçük mutluluklara muhtaç bir genç kız. Madde ve alkol bağımlılığını sahnesine ve şarkılarına bile konu eden 27 yaşında küçük bir kız çocuğu! “Keşke bir tane gerçek dostum olsa…” derken sırtını ve cesaretini kötü alışkanlıklara dayayan ve tutunamayan biri.
O, izlediğimiz her acıklı aşk filminde, her müzik parçasında, çektiğimiz her acının bestesinde olduğunu düşündüren bir erken ölüm. Her müzisyenin bir kere sahip olma hayali kurduğu Grammy ödülünü 5 kez kazanmış popüler müziğin kendini ispat etmiş bir parçası… Lakin o, aynı zamanda geçen ay çıktığı Avrupa turnesinde Sırbistan konserini aşırı alkolün de etkisi ile yarıda kesen, sahnede ayakta durmakta zorlanan, şarkı sözlerini bile unutan bir deha(!)
…
Amy Winehouse’u en son sahnede ayakta durmakta zorlanırken ve lütfen bana acıyın dercesine bakarken izlemiştim. Ama insanlar, gerçek dost olması beklenenler bu tuhaf durum karşısında bile deli gibi alkış tufanı kopartıyorlardı. Neyi alkışlıyorlardı? Niçin? ‘Ne güzel sarhoşsun, iyi ki ayakta durmakta zorlanıyorsun, iyi ki üstündeki her şeyi çıkartıp ne yaptığının farkında olmadan sahneden fırlattın, iyi ki şarkı sözlerini unuttun, iyi ki konseri yarıda kestin, ne güzel bağımlısın, biz her şeye rağmen seni seviyoruz’ falan mı bilmiyorum. Parıltılı sahnelerden, neon ışıkların parlaklığından, şöhretin kişilik öğüten aldatıcılığından ve alkış tutanların sahteliğinden ölüme gitmek garip bir tükeniş öyküsü. Gerçi külleri okyanusa savrulan birinin ardından artık yeni yaşam teorileri üretmenin pek bir anlamı da kalmadı ya; biz yazarlar bazen yaşanmayanları yazmak isteriz: Amy Winehouse’un yaşayamadıklarını. Neden mutlu olamadığını… Kısacık notlar tuttuğu kısa yaşam günlüğüne iliştiremediği ne büyük acılar yaşadığını…
Ve sorgulamak isteriz:
Acaba dünya önüne serilse, aradığını bulamayacakmışçasına tedirgin, bildiği bütün sözcükleri konuşsa, düşüncelerine eşlik edecek bir cümle duyamayacakmışçasına endişeli, her şeyin bir gün daha güzel olacağına dair umutla söyleyeceği hiçbir sözü kalmamışçasına sessiz bir genç kızın bu duruma düşmesinde, dünyada yaşayan herhangi bir birey olarak hiçbir kabahatimiz yok mu?
Ve itiraz ederiz:
Amy Winehouse’un ölümü romantize edilmiş birçok ölüm gibi kahramanlaştırılmaya çalışılsa da, ‘27’ler Kulübü’ diye medyanın genç ölümleri teşvik eden propagandası haline getirilse de böyle bir ölüm aslında önlenebilir korkunç bir trajediydi.
Biz güzel ve yetenekli bir kadının hayata vedasını süslemek yerine düştüğü boşluktan ve onu bu vedaya zorlayan ızdıraplarından ders çıkarmayı öğrenmeliyiz. Mesela alkol ve madde bağımlılığını romantik bir ölüm biçimi olarak değil, öldürücü bir bela olarak görmekle işe başlayabiliriz. Çünkü her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır ve mutlaka olmalı.
Elbette birinin ölümüne üzülebilmek için ille de onu tanımak, arkadaş olmak, aileden birinin olması ya da beraber bir şeyler yaşamış olmak gerekmiyor. Her ölüm genç ve erkendir. Her ölümün acısı derindir. Ama özellikle 80’li yıllardan günümüze şair, yazar, müzisyen ya da toplumun belli kitlelerini etkileyen insanların ölümlerini şirin gösterme çabasının bu ölüm türlerine bir nevi ilgiyi artırdığını görmezden gelemeyiz. Tüketilmiş hayatların, tüketecek bir şey bulamadığı için kendisiyle birlikte tüketmeye başlayacağı ağır yok oluşların önüne geçmek, vurdumduymazlığımızdan ve bananeciliğimizden kurtulup birbirimize daha fazla kenetlenmek, ahlaki, insani ve inandığımız değerlerin bizlere yüklediği toplumsal sorumluluğumuzun bilinciyle, tüketilen hayatlara kaynağı maneviyat olan yeni bir hayat hediye etmeliyiz.
Çünkü birinin kendi hayatına son vermesi kıskanılacak kadar güzel değildir!
Son Yorumlar