Dünya Üç Günlük. Üstelik, İki Günü Yaşanmış!

Denemeler & Günlükler 103 Yorum »

nurdal çocukluk

Yazar, radyo programcısı.
Rakamların rakımlarından, haberlerin bültenlerinden nefret ediyor.
Hayatın kısa, kısadan da kısa olduğunu düşünüyor.
Ömrün en uzak mesafesi yanı başımız olduğundan;
En nihayet insan ve çok yakında ölecek!


Otuz dört yaşıma bastım bugün. 77’de Şavşat’ın Hanlı Köyü’nde doğmuşum. Babamın söylediğine göre yedi kardeşten kimliğe doğum tarihi doğru yazılan tek kişi benmişim. 3 yaşımda seksen darbesi olmuş. İyi ki o zaman fark etmemişim bunu. Fark etmemişim ama hayata darbelerin kahramanı olmuşum.
Kendimi bildiğimde çobanlık yapıyordum. Diğer kardeşlerimle arada çok büyük yaş farklılığı olduğu için ‘Seni değirmende bulmuşlar!’ diye dalga geçilen, kandırılan bir çocukluk hatırlıyorum. Zaman zaman buna inandığım da oluyordu.

Televizyon olmadığı için İstanbul’u bilmezdim. Yazın köye gelenlerin anlattığı şeylerle kafamda deniz çizerdim. Hayal yüzdürdüğüm tek yer yaylamızın çaylarıydı. Siyah yakalı bir önlüğüm, bezden dikilmiş bir çantam vardı. Kışları okula gider, yazları çobanlık yapardım. Her sabah güneşle uyandırılıp koyunlarını gütmek için dağa gönderilirdim. Ayağımda kara lastik vardı. Leş gibi kokardı. Yazın köye gelen ve ayağında spor ayakkabısı olan şehir çocuklarını kıskanırdım. Bisikletin ne olduğunu bilmeden motosikletimin olması hayalini kurardım. Hatırlıyorum çok duygusaldım. Şehirden gelen bütün kızlara güzel gözükmek kaygısı güderdim. Ama onlarla tek satır konuşamaz, yüzüm kızarır, oyun halkalarına dâhil olamazdım. Neden bilmiyorum ama hep saçlarımın rüzgârda dalgalanabilecek kadar uzamasını ve kızların bunu görmesini isterdim. Neyse çobanlık arkadaşlarımı anımsamak istiyorum ama hepsi aklımda değil:

(Önal, Dursun Ali, Erol, Varol Abi, Özgür…) Simalar aklımda ama isimler gitmiş.

Ben: Ayakta olan

Ben: Ayakta olan

Babamın kucağına alıp evladım dediğini hiç anımsamıyorum. Neden Anadolu’da böyle saçma gelenekler var ki? Baba evladını sevmez, öpmez kucaklamaz mı? Ayıpmış! Ağabeyim, büyüklerin yanında saç taranmaz, yakalı gömlek giyilmez devirlerinin bile olduğunu anlatır durur hala. Hayretler içinde kalırım. Hangi ayıp çocuğu baba şefkatinden mahrum bırakacak kadar kutsaldır acaba?

Annemle ilgili bildiğim birkaç şeyden biri nasihatleri ve dualarıdır. Bir de müthiş bilge bir kadın olduğu… Çok erken yaşta annesini kaybetmiş yetim ve fakir büyümüş. Anlatırken hep gözleri dolar. Her nasihatine uygun bir atasözü bilir. Bir keresinde yaylaya giderken uzun nasihatler etmiş; ‘Ben ölsem üzülür müsün?’ diye sormuştu. Sanırım sekiz yaşımda falandım. Annem bilmez ama çok ağlamıştım.

çocukluk Ortada duran benim. Tam karşındaki. Fenerbahçeliyim ama üzerimde cimbom forması var! Abim istanbul’dan getirmişti. Ne mutlu gündü!

Sonra parasız yatılı okulu kazandım. Yatılı ortaokulda öğretmenlerin bitlenmesin diye saçını sıfıra vurduğu çocuklardan biri oldum. Nefret ederdim bundan. Saçlarım rüzgârda dalgalanmalıydı. Bırakmıyordu katiller! Askeri disiplinden nefret ederdim. Yatılı okulda uzun yürüyüş provaları ve gece nöbetleri vardı. O yılları hiç unutamam, çok güzel âşıktım! Birbirimize hiç söyleyemeden yaşadığımız bir duyguydu. Kim bilir şimdi nerededir?
Savrulmuştum, içime kapanmıştım, mutsuz ve yalnızdım. Annem ve babamdan uzaklaşmıştım. Sadece bayramlarda ve yaz tatilinde ailemin yanına gidebiliyor, birinci vazifem olan çobanlığa geri dönüyordum. Sonra bitmez sandığım o günler geride kaldı, okul bitti. (Çiğdem&Selami Sun-Mehtap&Ersin Medin, Selma&Fikret Kunduracı, Mehmet Türk öğretmenlerime minnetle)

En önde uzanan

Sonra büyüdüm. Her şey ben yaşarken oldu! Peki, o günlerden geriye ne kaldı? Değişen ne, kim? İklimler mi, insanlar mı, şehirler mi, şarkılar mı, ben mi? Farkında olmadan aynı salon koridorlarında aynı şarkıya ıslık çaldığımız insanların seslerini neden duyamıyorum? Ne bileyim bahar diye bir şey var. Çiçekler falan açıyor. Kuş var, çay var, simit var, her şey var. Mesela zor geçen bir çocukluğumun ardından gelen güzel günler var. İyi bir işim var. Birkaç alanda iyi derecede kendini kanıtlamış rütbelerim var. İyi kötü yolunda giden hayatım, sağlığım ve ailem var. Hepsini yazamam gerçi, utançlarım da var! Ahrette yüzlerine baktığımda yerin dibine geçeceğim bir sürü insan ve günahlarım da var! Buna rağmen bu gün bile tanımadığım yüzlerce insandan hayır dua ve doğum günü tebriği aldığım ciddi bir kariyerim var. Kırıp döktüğüm, kırıp döken ve uzaklaştığımız eski dostlar var. Hep yanımda olan, yanlarında olduğum iyi dostlarım da var.

Peki, neden de hep bir şeyler eksik gibi?

Neyin özlemini çekiyorum? Sanırım ben büyüyünce, insanlığın kasalarını doldurup hayatlarının içini boşalttığı dünyada huysuz bir rüzgâr esti. Cümleler ateşe verildi. Sevimli bütün harfler, masum çocukluk fotoğrafları yangınlarda kül oldu. Zaman saniyelerle ve dakikalarla ölçülebilir olma özelliğini çoktan yitirdi. Belki de böyle bir özelliği hiç yoktu. Her adımında para biriktirip hayat azaltan insanlık, parçalanmış yorgunluğunun farkına da varamadı. Aynalara her bakışta değişken yüzlerimizden bir sürü maske aktı. Kimse baktığı aynada gerçek yüzünü seçemez oldu. “Hangisi benim?” Sorusunu da soran olmadı. Geriye dönemedi, ileri gidemedi. Yollar aşıldı, yıllardan geçildi, yalanlara alışıldı, gerçeklere sırt çevrildi.
E sonra… Sonra, ben çocukken açık duran pencereden gökyüzünün dallarına her gece sayısız basamaklar kurup, sırma saçlı gecenin simsiyah saçlarını okşayıp koynuna sakladığı yıldızları toplardım. Şimdilerde tek özlediğim şey geçmişim değil. “Geçmişte kaldı.” dediğim gerçekleri bile hayâl edemeyecek kadar yalan yaşıyor olmam. Galiba ben büyümekten değil, içimdeki sesi yitirmekten çok korkuyorum. Ölüm kapımı çalmadan, Nuh dünya yutmuşluğumun kolundan tutup beni kurtarsın istiyorum.
Belki en iyi dostum hep “şükür” olsun istiyorum!

Bir de; Her gece açık duran penceremden gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenler dayayıp gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocukluğumun yaşlanmamasını, sadece büyümesini istiyorum!

Neyse sevgili ben!
Boş ver bu yazdıklarımı, boş ver! Nasılsa sonu gelmez. Sen yürümene bak.
Bir bak, bir düşün, bir yol bul kendine kentin çıkmaz sokaklarında. Bu uygarlık yaşanacak bir şey bırakmadı desen de yaşamana bak! Kaygı duy! Sorgula bakalım neleri değiştirebilirsin?
Belki, “Bilmem!” dışında başka cevaplar da bulabilirsin. Şurada toprağa ne kaldı? Kim bilir, belki de boş vermeyip bilirsin!

Ölüm henüz kapımı çalmamışken büyüdüğüm bir gün/lük.

Nurdal Durmuş
Kasım 2011/İstanbul

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook :
twitter :
google + :

Proletarya Devrimi, Ekonomi Masalları!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem Yorum Yok »


Proletarya “Kamusal alanları işgal edin bize katılın ve sesinizi duyurun!” sloganlarıyla New York özgürlük meydanını birbirine katıp devrimci ayaklanmalarını sürdürürken Amerikan CNN ve İngiliz BBC yayın kuruluşları Obama’nın ekonomik programının başarısını tartışıyorlardı. 5 Kıtada ve 40 ülkede yaklaşık 100’e yakın askeri üssü ve 350 bin askeri olan ABD karşılıksız para basabilen tek ülke olmasına rağmen ekonomisin kalbine Wall Street devrimcileri hançer saplamaya çalışıyordu.
Sloganları ise kısa ve netti. “Wall Street’i İşgal Et”

Artık “iktisatta aşırı liberal, siyasette aşırı tehditkâr” politikaların sınırları sadece harita üzerinde olan ama küresel ekonomiyle bütün sınırları ortadan kalkmış dünya için geçerli olmadığını söyleyen analistler bir ülkedeki krizin domino taşı gibi bütün bir dünyayı nasıl etkileyebileceği üzerine herksin bildiği teorilerden bahsediyorlardı.

“Dünya ağır bir kalp krizi geçirmek üzere…” diyen uzman bu krizden nasıl kurtulacağımıza dair net ifadeler vermese de herkes pratikte nasıl hayat bulacağı belli olmayan hayali kurtuluş senaryolarından bahsedip daha iyi denetlenecek bir vergi düzeninden, sosyal tedbirlerle desteklenmiş korumacı kamusal politikalara ihtiyaç duyulduğundan falan bahsediyordu.

Ben ne korumacı politika, ne sosyal tedbirlerle desteklenmiş politika ne de iyi denetlenecek vergi düzeninden bir şey anlıyordum.

Hayat yağmuru seyretmekle güzeldi. Wall Strett devrimcilerine destek vermek boş hayallerine ortak olmakla… Hayat çimenleri ezmek, patikadan yürümek, gökkuşağına bakmak, buğulu camlara resimler çizmekle güzelleşiyordu.

Rumlar artık yeni düşmanımız İsrail’le birleşmiş, Türkiye’nin restine rağmen üstelik Türkiye’nin en yakın müttefikleri Amerika ve Rusya’nın doğalgaz aramalarında kendilerine destek verdiğini ve bu işe bir an önce başlama konusunda ısrar ettiklerinden bahsederek üstü kapalı Türkiye’ye fazla ileri gitmeyin fazla da konuşmayın diye gözdağı veriyordu.
Öte yandan Yunanistan sokakları iflasın eşiğindeki ülkelerinin ekonomik politikalarını taş yağmuruna tutuyor Euro bölgesi ülkeleri bu iflasın peşinden gitmemek endişesi nedeniyle toplantı üstüne toplantı yapıyorlardı. Borsa grafikleri hiç olmadığı kadar kriz geçiren kalp ritimlerine benzer şekiller oluşturup acil yardım bekliyordu.

Hayat borsa ekranlarını görmediğimiz denizleri seyretmekle, bir bardak çay eşliğinde kalbimizi iyi eden dostlarımızla yaptığımız keyifli muhabbetlerle güzelleşiyordu.

Somali’de açlıktan ölenlerin sayısı günden güne artıyor ve yıllarca Afrika kaynaklarını sömürenler, olan bitene seyirci kalıyordu.
Hayat ekmeğimizi Afrikalı bir çocukla paylaşınca güzelleşiyordu.

İki milyonu Kürt kökenli olmak üzere 20 milyon nüfuslu Suriye’de maskeli ve silahlı saldırganlar tarafından öldürülen ‘Kürt Geleceği Akımı Partisi’nin Batı ile ilişkilerin geliştirilmesini savunan lideri Meşal El Tammo’nun cenaze törenine 100 binden fazla kişinin katıldığı ve güvenlik güçlerinin kalabalığın üzerine ateş açarak onlarca insanı öldürdüğünden bahsediliyordu. Suriye’de son üç ayda yaklaşık 4 bin insan kendi ordusu ve devlet lideri emriyle katledilmişti. “Ankara ne kadar Şam ise, Şam da o kadar Ankara’dır.” diye sınırların ortadan kalktığı bir dünya hayal eden ben ve benim gibi insanların gördüğü rüya kâbusa dönmüştü. Beşar Esad’ın bu hayali kuran Türkiye için, “Bölge ülkeleri arasında siyasi, ekonomik, etnik yapının yanı sıra birçok alanda benzerlikler bulunuyor. Eğer birileri bizim sorunlarımızı istismar etmeye kalkarsa, o zaman onun sorunu çok daha büyük olacak. Çünkü doğrudan etkilenecek. Düşmanlık da kendisine dönecek. Türkiye’nin tutumu tedbirli olmayı gerektiriyor.” tehdidi üzerine hayal kırıklıklarımız derinleşmeye devam ediyordu.

Hayat hikâyeci kahvesinde durmadan masal anlatan hayalci adamı bir kez daha görmek umuduyla güzelleşiyordu.

Türkiye’nin son dönemde sıfır sorun politikasıyla kurduğu dostluk köprüleri adeta gizli bir el tarafından tek tek yıkılıyor; Arap Baharı adında şaşkınlıkla izlediğimiz yeni bir halk hareketi dünya dengelerini ve Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda kazandığı bütün iyi ilişkileri derinden sarsıyordu. Yeni dostlar ve eski dostları düşman gören yeni politikalara mecbur kalıp her şeyi sil baştan gözden geçirmek ve dünya dengeleriyle mücadele etmek için her şeyimizi ortaya koymak zorunda olduğumuz yeni bir dönem başlıyordu. İran NATO’nun Türkiye’ye kuracağı füze savunma sitemi anlaşmaları konusunda izlediğimiz politikadan vazgeçmemizi, yoksa sonuçlarına katlanmak zorunda kalacağımız uyarısında bulunuyor; Devrim Muhafızları komutanı General Mesud Cezayiri, Türkiye’nin sırtını Batı’nın sallanmakta olan duvarına dayamaması gerektiğini belirtiyordu. Kuzey Irak bölgesel Kürt yönetimi ile PKK yüzünden yaşadığımız sorunlar yeni bir boyut kazanmıştı.
Suriye, Lübnan, İran, Irak derken sıfır sorun politikamız bir anda ters yüz edilerek adeta düşman komşular tuzağına çekiliyorduk.

Türkiye medyasında da güneydoğu eylemleri, oturma eylemleri, polise kafa tutan milletvekilleri, belediye başkanını sorguya çeken PKK militanları haberlerinin yanı sıra; rakamların rakımlarından, borsa haberlerinden, kazanan ve kaybedenler üzerine endekslemiş, hayatı bütün bu rakamların oluşturduğu grafiklerle özetleyen yeni bir yaşam modeli ve piyasa tüyolarından bahsediliyordu.

E posta adresimde ise bütün bu cümlelerimi özetleyecek muhteşem bir tanımlamayla karşılaşıyordum.

“En kusursuz cinayet budur; yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.”

Dışarıda yağmur vardı ve ezan okunuyordu. Kim olduğunu bilmediğim komşularımla aynı safta namaza duracaktım. Safımızın başında İranlılar, sonunda Lübnanlılar, arasında Iraklı ve Suriyeliler vardı.
Hep beraber “Allah Ekber!” dedik.
Allahu Ekber!

Allah büyük!

Hayat aynı safta tanımadığımız insanlarla aynı duaya “Âmin!” demekle güzelleşiyordu.

*Proletarya alt sosyal sınıfı tanımlamak için kullanılan terim

Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Vardar’ın Mahzun Güzeli “Makedonya”

Gezi Günlükleri, on5yirmi5.com yazıları 9 Yorum »

“Minare işte şurada gözlerimizin önünde
elimizin altında dümdüz
göğün mavi kâğıdının karşısında
bir tükenmez kalem gibi.
Fakat göğe mesaj yazabilmek için
onu tutacak onunla yazacak el yok ki.”

Blaje Koneski

Makedeonya Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.

Yazan: Nurdal Durmuş

Bazı şehirler vardır aynaya baktığınızı düşündürür. Bazıları duvara, bazıları içinize, bazıları geçmişinize ve geleceğinize, bazıları hayallerinize, hayal kırıklıklarınıza baktığınızı düşündürür. Bir şehre gitmekle geçmişinize gitmek, aynada kendinize bakmak ve yolunuzu her zaman bulmak duygusunu hissettiren ender ülkelerden biridir Makedonya. Yıldırım Bayezid’in 1392′de fethettiği ve 522 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan ülkeye 6 asır sonra misafir olup ecdadımızın ayak izlerini sürmek, neler kaybettiğinizi görmek, nasıl yeniden kazanırız sorularını en çok kendinize sormak için Makedonya’dayız.

Ülkenin Büyük İskender havaalanının eski kasvetli duruşundan kurtulup başkent Üsküp’e doğru yol almak, unuttuğunuz geçmişinize yeniden dönmek gibi…

Başkent Üsküp girişinde sizi karşılayan soğuk beton binalar, duvarlara yazılmış sloganlar, yüzlerine hüzün çökmüş insanlar, alışveriş merkezlerinin karmaşıklığı, Türkiye’nin 90’lı yıllarını hatırlatıyor.
Brutalizm’in doruklarındaki mimari yapılar şimdinin kasvetini, Osmanlı mimarisi o kasveti yumuşatmak için asaleti temsil ediyor. Şehrin yetmişlerden çıkıp gelen hayalet silueti, o siluete huzur katan Osmanlı mimarisi arasında yol alarak ulaşıyoruz Üsküp’e.

Başkente adım atar atmaz Dusko Goykovich’in “The Nights of Skopje” şarkısını dinlemek keyifli olsa da ben ezan seslerine teslim oluyorum.
Uzaktan kulağınıza değen ezan seslerinin huzuru her şeyi unutturacak kadar kuşatıcı.
Bu yüzden Üsküp’ün bir başka ülkeye değil de Anadolu’nun herhangi bir kasabasına gitmişsiniz hissi uyandıran kuşatıcılığı var. Üsküp insana doğup büyüdüğü yerler gibi geliyor.
Sokaklarında yerlisi gibi dolaşacağınız, yabancılık çekmeden sizi kalbine alacak anneniz gibi…
Tanıdık bir dostla 6 asır sonra kavuşma hissi… Sıkıca sarılma…
Sonra derin bir sessizlik, sessizlik…

Eski Üsküp’ten manzaralar

Eski Üsküp’ten manzaralar

Başkent Üsküp sokaklarındayız.
Bugün hemen hemen bütün Balkan şehirlerinde olduğu gibi Üsküp’te de iki farklı şehir yapısı karşılıyor bizleri. Biri Osmanlı’dan günümüze emanet kalan klasik “eski şehir”, diğeri ait olduğu ülkenin modern yapılarıyla çağdaş kentler. Vardar Nehri’nin sol tarafında kalan Osmanlı’nın Üsküp’ü dramatik bir terk ediliş hüznü yaşarken, sağ tarafta Vodno Dağı’na kadar uzanan ve Yugoslavya’nın kucağında filizlenmiş zamane Üsküp’ü… Hıristiyan çoğunluğu nedeniyle daha çok güney tarafı gelişmiş olun Üsküp’ün mahzun kuzey tarafı 19. yüzyıl Osmanlı şehirlerini andırıyor. İşin doğrusu Osmanlı zamanındaki halinden sanki bir farklılığı da yok gibi.

İnsanoğlu ne zaman bu taraf ve öbür taraf diye herhangi bir tanımlama yapmışsa; bu ayrışmanın, ideolojik kamplaşmaların, vicdan kavramının devre dışı bırakılmasının kara bir habercisi olmuştur. Makedonya’nın her iki yakasında halklar birbirine karışmış, iç içe yaşasa da maalesef “bu taraf” ve “öbür taraflar” Taşköprü tarafından ikiye ayrılmış, inanç ve ideolojik kamplaşmalar kendini belirgin bir şekilde hissettirmekte… Bir tarafta camiler, tekkeler, ezanlar ve elifba öğrenmek için cami bahçesinde bekleşen çocuklar… Öbür tarafta geniş sokaklar, geniş meydanlar ve lüks barlar… Bir tarafta kahvehanelerde ince belli bardakları ile çay içen, umut büyüten, Osmanlı mirasını korumak ve yaşatmak için çabalayan Türkçe konuşan bir grup; diğer tarafta Osmanlı’nın ayak izlerini silmek için sembollerden hayat inşa etmeye çalışan bir grup. Bir taraf varoş diğer taraf metropol. Bir tarafta aniden karşınıza çıkan Türkçe kelimeler, çocuklar, Arnavut kaldırımları, diğer tarafta alev ve beton. Bir tarafta eski Osmanlı çarşısı Eminönü’nün yukarısındaki Tahtakale-Mercan tarafları ile neredeyse birebir benzeşen pazarlar; diğer tarafta modernite, tüketim toplumun her türlü ihtiyacına cevap veren markalar, gösterişli alışveriş merkezleri heykeller…

500 bini aşan nüfusuyla Üsküp’ün bir tarafında ötekileştirilmeye çalışılan Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Çingeneler diğer tarafta Makedonlar, Sırplar ve Hıristiyan etnik unsurlar… Oysa ne anlamı vardı şehirleri ortadan ikiye bölmenin. Herkesten önce buraya Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Cermenler, Gotlar, Slav kavimleri ve Avarlar gelmemiş miydi? Sonrasında Hunlar, Oğuzlar, Peçenekler ve Osmanlı bu topraklara gelip yüzyıllık miras bırakmamış mıydı? Kimi gelmiş, şehirlerin göklerinde nöbet tutan minareler; kimi garibi, yolcuyu Tanrı misafiridir diye ağırlayan kervansaraylar yaptırmamış mıydı? İlim irfan öğretmek için mektepler, medreseler kurmamış mıydı? Çarşılar, bedestenler, hanlar, dükkânlar kurup vakfetmemiş miydi? Bölüşülemeyen koca bir miras bütün insanlığın hizmetine sunulmamış mıydı? Şimdi nereden çıktı inanç ve ideoloji kamplaşmalarla Üsküp’ün ruhunu elinden almak. Nereden çıktı insanlığın varlığından beri süregelen ötekileştirme duygusunun içimizde bir şehirde, kalbimizin orta yerinde Üsküp’te gözlemlemek… İnsanların ırkı, dili, rengi ne olursa olsun birbirlerini o taraf olarak görmeleri ne büyük bir çelişkidir.

Maalesef insana üzücü geliyor ama Üsküp’e sanki ruhunu kaybettirmişler. Hıristiyan fanatizmine kurban edilmiş bir kent havasına sokmuşlar. “Üsküp, Makedon şehridir!” mesajını veren bir mühür vasfıyla dağına taşına kiliseler, haçlar inşa etmişler. Üsküp, içinde barındırdığı mimari eserlerle, hâlâ bir Osmanlı şehri görünümünde olsa da şehrin belirgin Müslüman kimliği, bazı milliyetçi Makedonları rahatsız etmekte. Makedonya’nın Vodno Dağına 2001 yılında, Üsküp’ün o güzelim siluetini bozma pahasına, çoğu Makedon’un kentteki etnik kutuplaşmayı arttıracağından dolayı karşı çıkmasına rağmen dikilen yaklaşık 70 metre yüksekliğinde haç dikmesi, rahatsızlığın en belirgin kanıtıdır.

Yeni Üsküp

Yeni Üsküp

Şehirler iyidir fakat bu insanlara şehrin de bir ruhu olduğunu hatırlatmalı, bu anlamsız kamplaşmalardan uzak yeni bir hayat inşa etmeli diye aklımdan geçiriyorum.
Bu düşünceleri kuşanmışken gözüme çok tanıdık bir isim takılıyor.

Yahya Kemal…

Yahya Kemal Üsküplü olduğu için Makedonya’da da Türkiye’deki kadar tanınan ve sevilen bir edebiyatçı.
Fakat Yahya Kemal ismini bölgede daha tanınır hale getiren olgu ülkemizde Türk okulları diye bilinen kurumların Makedonya’da aldığı isim.

Makedonya sokaklarında Yahya Kemal Koleji tabelaları adeta şehrin bir parçası gibi her tarafı kuşatmış durumda.
Biraz merak, biraz önyargılarla okulu ziyaret ediyoruz. Üsküp Yahya Kemal kolejinde çok sıcak karşılanıyoruz.
Bu topraklarda birlik, kardeşlik, dost olma, beraber yaşama ve el ele tutuşma güzelliğini yaşayıp yaşatma derdinde olan güzel insanlarla tanışıyoruz. Makedonya’da birbirlerini öteki gören anne babaların çocukları bu okullarda ırkı, cinsiyeti, inancı ve kim olduğu sorgulanmadan eğitim görüyor. Öğrencilerin beraber aynı sınıflarda el ele tutuşarak ders çalışmalarına, oyun oynamalarına, umut büyütmelerine tanık oluyoruz.

Dünyanın başarmak ve çözmek zorunda olduğu sosyal, siyasal ve ideolojik problemlerin Yahya kemal kolejlerinin sınıflarında çoktan çözüme kavuştuğunu görmek beni gururlandırıyor. Türkiyeli hayırsever vatandaşların yardımlarıyla kurulmuş Türk okullarının kendisi Üsküplü olan Yahya kemal isminde olması bir yazar olarak beni ayrıca mutlu ediyor. Zira Makedonya’da her kesimin büyük saygınlığını kazanan bu okullar başarılarıyla da bütün Makedon halkının gurur kaynağı olmuş durumda. Türkiye’den kilometrelerce uzaklıkta kendilerini iyi insanların sayılarını artırmaya, yaşanabilir bir dünya kurmaya adamış öğretmenler coğrafi uzaklıkların kalplerde yakınlaştırmaya devam ediyor.

Sonuçta bir şehri fethetmek o şehrin surlarını, kapılarını, şehirlerini topla tüfekle yıkmakla değil; o şehirde yaşayan insanların gönlünü fethetmekle mümkün olduğunu düşünerek önyargılarımı Vardar nehrinin sularına bırakıyorum. Ecdadımızın binlerce eser bırakıp toplumların yaşam haklarına saygı göstererek inşa ettikleri medeniyeti bu topraklarda insan onararak, ayrımcılık yapmadan kalpleri fethederek kazanmaya azimli öğretmenlerle kucaklaşarak vedalaşıyoruz.

Yahya Kemal College

Yahya Kemal Kolejlerinden

Gezi rehberi:
“Üsküp tarihi bir kent olmasının yanı sıra 500 bini aşan nüfusuyla ülkenin en büyük kenti olma özelliğini de taşıyor. Üsküp’e yolu düşenlere Old Bazaar’a diğer ismiyle Türk Çarşısına uğramalarını öneririm. Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han, Sulu Han, Davut Paşa Hamamı, 15. yüzyılda inşa edilen Taş Köprü ve Üsküp Kalesi, Üsküp ve Makedonya ile ilgili tarihi ve kültürel ipuçlarını bulabileceğiniz eski tren istasyonu, St. Clementin Katedrali, Üsküp Saat Kulesi, Sveti Spas Manastırı, Hünkâr, Yahya Paşa, Murat Paşa camilerini ziyaret etmeden dönmeyin. “

Yol boyu Makedonya manzaraları.

Yol boyu Makedonya manzaraları.

Üsküp’ten ayrılıp Makedonya’nın önemli büyük şehirlerini gezmeye başlıyoruz. Lakin yol boyunca gördüğüm tabelalar, alfabe ve demografik yapısı farklıda olsa da Makedonya’da bir şehrinden diğerine geçerken yol boyu gördüğüm köyler, minareler, yeşillikler, çiçek açmış erik ağaçları, mezarlıklar ve manzara hep tanıdık geliyor.

Sanki İstanbul’dan Karadeniz’in herhangi bir şehrine gitmekle başkent Üsküp’ten turizm merkezi Ohri’ye giden yol ve yol üstünde gördüğünüz her şey aynı gibi.

Makedonya sınırları boyunca uzanan Şar Dağları’nı izlemekle Uludağ’a bakmak arasında bir fark yok.

Karadeniz bölgesinin coğrafi yapısıyla birebir örtüşen Makedonya dağ yamaçlarına kurulan köyleri, uzaktan size kendinizi hatırlatan minareleri ve doğasıyla yabancılık hissettirmeyen misafirperver bir vatan gibi kucaklıyor insanı.

Matka Kanyonu

Matka Kanyonu


Üsküp’e yaklaşık 20 km uzaklıktaki Matka Kanyonu yaklaşık 5 bin hektarlık bir alanı kapsıyor.
Kanyon mağaraları, yürüyüş patikaları ve berrak akarsularıyla adeta Makedonya’nın yeşilliğinin keşfedildiği bir yer.

100mt’den fazla uzunluktaki karst mağaraları nedeniyle Speleoloji bilimine (mağarabilimi) ilgi duyanların uğrak yerlerinden biri.

Treska Nehri kenarında Tanrının Kutsal Annesi adıyla da bilinen Matka Manastırında 15. yüzyıldan kalma freskler bulunuyor.

Kanyonda 1300′lü yıllardan kalma olduğu sanılan St. Andrew Manastırı gibi çok sayıda başka manastır ve kilise de mevcut.

Matka kanyonu aynı zamanda flora ve fauna açısından son derece zengin bir bölge.

Bölgede yerel güve ve kelebek çeşitlerinin yanı sıra ender görülen akbaba ve kartallar ve böcekbilimcilerin büyük kısmının bilmediği gece yaratıkları da görülebiliyor.

Harabati Baba Tekkesi:

Harabati Baba Tekkesi:


Kalkandelen (Tetova) şehrinde yer alan önemli bir eserde Harabati Baba Tekkesi. 1389’da Osmanlının yayılma politikaları sonucunda İpekyolu üzerine kurulan 500 tekkeden biri. Şehrin bir kenarında konumlanan külliyenin içinde birçok yapı, bahçe bulunuyor. Duvarlarla çevrili tekkenin giriş kapısı üzerinde yüksekçe bir de kule var. Tekke 1538 yılında kurulmuş. Tekke için 1799 yılında Recep Paşa’nın kuruculuğunda bir vakıf oluşturulmuş. Tekkenin kurucusu olan Ali Baba’nın Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden olduğu belirtilir. Harabati Baba’dan itibaren “Harabati Baba Tekkesi” olarak anılmaya başlamış ve günümüze bu şekilde gelmiştir. Günümüzde içerisinde Alevi-Bektaşi cemaate mensup bir cem evi ve Müslüman cemaatin kullandığı bir de cami bulunmaktadır.
Ohri Makdonya

Ohri Makedonya

Tetova’dan ayrılıp Makedonya’nın turizm merkezi Ohri’ye doğru yol alıyoruz. Ohri sakin, tertemiz bir göl ve orman manzarasıyla karşılıyor bizi. Daracık taş sokakları, balkonlarından çiçekler sarkan evleri, sayısız kilise ve minareleriyle… Makedonların en sevdiği yerlerden biri olan ve övünerek bahsettikleri Ohrid’i (Ohri) kenti ve gölü Üsküp’e yaklaşık 150 kilometre uzaklıkta. Çevresinde 365 tane kilise bulunan ve Avrupa’nın en derin gölü Ohri adeta denizi andırıyor. Kent aynı zamanda Ağustos 2001’de imzalanan ve altı ay süren etnik çatışmalar son verilerek Arnavutlara insani haklarının iade edildiği anlaşmaya ev sahipliği yapan yerleşim bölgesi olması nedeniyle de önem arz ediyor. 1385–1912 arası Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, Ortaçağ’dan ve Osmanlı döneminden birçok izler taşıyan, aynı zamanda Slav ulusların kullandığı Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul edilen şehir incisiyle ünlü… Ohrid Gölüne özel Ohrid alabalığı lezzetli. Şopska salatası kesinlikle denenmeli. Özellikle Ohrid gölü kenarında bulunan Aziz Kliment ve Panteleimon Kiliseleri, Samoil Kalesi çok ilgi çekici. Bodrum’u andıran sokakları ve doğasıyla Ohri görülmeye değer turizm şehri. Bu şehir aynı zamanda İttihad ve Terakki’nin kurulduğu yer olarak da biliniyor.

strumga

strumga


Struga:
Bu bölge içinde yer alan bir başka turistik şehir de Struga. Ohri gölünden doğan Kara Drin Nehri boyunca yer alan şehir sakin yapısı ve güzel doğasıyla Avrupalı turistlerin tercih ettiği yerlerden. Ohri gölünde tekne turu yapıp korsan şapkasıyla fotoğraf çektirmeyi unutmayın.

Üsküp Saat Kulesi

Üsküp Saat Kulesi


Üsküp Saat Kulesi / Sultan Murat Camii:

Saat Kulesi, 1556/1573 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılan ilk saat kulesi olma özelliğini taşıyor. Tarihi Sultan Murat camiinin yanında bulunan ve Üsküp’ün simgelerinden olan saat kulesi yüksekçe bir tepede bulunuyor. Avusturyalı General Pikolomini tarafından 1689 yılında ateşe verilen kule 1963 yılındaki depremde de büyük zarar görmüş. 2009 yılında restorasyonu yapılarak eski görünümüne kavuşturulmuş. Balkanların en eski ve en yüksek saat kulelerinden biri olan kule bahçesinde bulunan Sultan Murat Camii Üsküp’te Osmanlı döneminde inşa edilen ilk camilerden biri. Cami 1436 yılında Sultan Murad tarafından inşa edildi. Cami, Hünkâr Camii, Cami-i Atik ve en son olarak da Saat kulesine olan yakınlığından dolayı halk arasında Saat Camii olarak da biliniyor.

Taşköprü, Fatih Sultan Mehmet köprüsü Üsküp:

Vardar Nehri üzerinde ve Üsküp şehir merkezinde bulunan tarihi Osmanlı köprüsü. Kimi kaynaklara göre Mimar Sinan tarafından yapıldığı belirtilmektedir. 13 kemer gözü bulunan köprünün kemer açıklıkları ise merkeze doğru genişlemekte ve yükselmektedir. Köprünün toplam uzunluğu 220 metredir. Kemer açıklıkları açısından en küçük açıklık 4 metre, en büyük açıklık ise 13.48 metredir. Üsküp bölgesinde Fatih Sultan Mehmet köprüsü olarak da bilinmektedir.

Yahya Paşa Camii:

Yahya Paşa Camii, uzun ve adeta göklere kadar uzanan zarif ve kibar minaresiyle Üsküp’ün kuzeyinde bulunuyor. Caminin girişinde bulunan kitabeye göre, cami XVI yüzyılın başlarında Yahya Paşa tarafından imar edilmiş. Yahya Paşa Bosna ve Rumeli beylerbeyliğinde de bulunmuştur. Evliya Çelebi’nin Seyahatname ’sinde caminin güzelliğinden ve minarenin uzunluğundan bahsediliyor. 1963 yılındaki Üsküp depreminde ciddi hasar alan cami depremin ardından tekrar onarılarak hizmete açılmıştır.

Üsküp'e veda

Üsküp'e veda


Veda:

Artık toparlanma vakti.
Gezildi, görüldü, anlamaya ve anlaşılmaya çalışıldı, notlar alındı, geçmişe dönüldü, geleceğe gidilemedi ve zaman ayaklarımızın altından Vardar Nehri gibi hızlıca aktı.

Her şeyden önce gitmeden az çok fikir sahibi olsam da üç günlük bir seyahatin bu toprakları bilmeye, anlamaya yetmeyeceğini belirtmek isterim.

Ama biliyorum ki bir şiirin, öykünün, şarkının ya da bir dostun elimizden tutarak götürdüğü; sevdiğimiz insanların çağırdığı, kendine âşık ettiği şehirlerden biridir Üsküp.

Bu yüzden anlamak yetmese de sevmek için tek sefer bile yeterlidir.

Saat kulesi meydanında Murat Paşa Camii avlusunda elifba okuyan çocuklara rastlamak, gülen gözlerine bakmak, umutlarını, sevgilerini hissetmek aynı dili konuşmak bile bu toprakları sevmek için yeterlidir.

Bu yüzden Makedonya’dan özellikle Üsküp’ten dönmek insana gurbete ilk kez giden birisinin burukluğunu hissettirir.

Not defterime “Bir yerden gitmekle, bir yerden geri dönmek arasında derin farklar vardır. Ben Üsküp’ten hiçbir yere gitmiyorum, sadece evime dönüyorum.” diye not düşüyorum.

Yanıma 6 asırlık çınar ağaçlarını, minareleri, ecdadın ayak izlerini, gülümseyen çocukları, Şar Dağları’nı, Vardar Nehri’ni kalbime alarak İstanbul’a dönüyorum.

Geride kalanlar ‘misafirlikte unutulan çocuklar’ gibi mahzun bakıyorlar arkamızdan.
Kendimce tam beş asır süren uzaklığa misafir olmuş, eti tırnaktan ayıran acıya son vermiştim.
Gördüğüm güzel bir rüya değilse yaşamaya değerdi.

Hoşça kal güzel Üsküp, hoşça kal sevgilim!
Vardar’ın mahzun güzeli! Hoşça kal!
Merhaba İstanbul, merhaba Üsküp’ün nazlı kardeşi!

Not Defteri:
-Halkın %58’inin büyük şehirlerde yaşadığı Makedonya 2002 sayımlarına göre yaklaşık 2 milyon insanın yaşadığı çok fazla sayıda etnik yapıya sahip bir devlet. Resmi sayımlara göre ülkenin en büyük nüfusu %64’le Makedonlara ait. İkinci sırada %25 25.17 Arnavutlar %3 oranıyla Türkler ve Romanlar, Sırplar, Boşnaklar, Ulahlar şeklinde azınlıklarla devam ediyor. Ülkenin kamusal alanlarında yönetim biçimi nüfus oranına göre temsil edildiğinden seçimlerde fazla nüfus göstermek için hem dış güçlerin hem de orda yaşayan grupların ciddi müdahaleler yaptığı aşikârdır.
—Makedon kanunlarına göre ülkede yaşayan her insan kendisini nereli hissederse oralı yazdırma hakkında sahip. Yani ben Türkiyeliyim, Amerikalıyım demeniz sizin o ülke vatandaşı olarak kayıtlara geçmenizi sağlıyor. Lakin bunun uluslararası bir geçerliliği yok.
—Makedonya’da en yaygın din %65 oranla Makedon Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Ortodoksluk. İkinci sırada ise %34,3 ile en yaygın ikinci din İslam’dır.
—Ülkede yaklaşık 1200 kilise ve 400 civarında cami bulunmaktadır.
— Dağlık yapısı nedeniyle hayvancılık ve kısıtlı olarak sebzecilik gelişmiş halde. Makedonya’da ağır sanayi yok.
—Memur maaşları 400 Euro civarında. Makedonya’nın para birimi Makedon denarı.
—Makedonya’nın 3.000 askerden oluşan paralı bir ordusu var.
—Yemek kültürü Türkiye’yle çok benzer. Yerel mutfağın en sevilen tatlarının başında “Kaymakçina” geliyor. Tatlı, süt, yumurta, şeker ve undan yapılan lezzetli bir yiyecek. “Yugoslav Salatası” ve “Köprülü salatası” olarak da bilinen “Manca”, patlıcan, domates, yeşilbiber, sarımsak ve zeytinyağı ile hazırlanıyor. Kemiksiz kuzu etinden yapılan “Makedon yahnisi” de meşhur bir başka tat. Kentte ayrıca güveçte enfes kuru fasulye de pişiriliyor. Köfte ve kırmızıbiber turşusu nefis. Üzerine peynir rendelenmiş çoban salatası (Şopska) tadılmaya değer. Restoran ve kahveler oldukça ucuz.
—Ülkede iki Türkçe gazete var. Bunlardan birisi Zaman Gazetesi. Zaman haftalık olarak o bölgeden haberlerle Türkçe basılıyor. Ayrıca ayda bir dergi şeklinde Makedonca basılarak da dağıtılıyor. Bunun dışında Türkçe olarak basılan diğer gazete Balkan Gazetesi.
—Türkiye, Müslüman kesim tarafından Osmanlı temsilcisi olarak görüldüğünden Hıristiyan kesim tarafından da Makedonya’yı ilk tanıyan ülke olduğu için bölgede saygı duyulan bir konumda. Özellikle Müslüman kesimde Ahmet Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan’ın popülaritesi oldukça yüksek.
—Türkiye Balkan Üniversitesi, Yunus Emre Kültür Merkezi ve Türk okulları olarak bilinen Yahya Kemal Kolejleriyle bölgede ciddi bir eğitim prestijine de sahip. Üniversite ve kolejlerde her kesimden öğrenci eğitim görüyor ve başarılarıyla Makedonya’yı yurtdışında temsil ediyorlar.
—Birçok Osmanlı eseri bizzat Türkiye’nin destekleriyle restore edilmiş ya da edilme aşamasında.
—Ülkede Türk dizileri oldukça iyi reyting yapıyor. Gümüş, Kurtlar vadisi, Kollama gibi diziler meşhur.
—Makedonya en büyük ırmağı ülkenin tam ortasından geçen Vardar Nehri. Ülkede 50 kadar doğal ve yapay göl ve yüksekliği 2.000 metreden fazla 16 dağ bulunmaktadır.
—Ülkenin sokaklarında neredeyse polise hiç rastlamıyorsunuz. Trafikte araçlar önceliği hep yayalara veriyor.
—Nüfus dağılımına göre ülkenin önemli şehirleri: Üsküp (500.000), Kumanovo (71.000), Manastır (80.000), Pirlepe (68.000) Kalkandelen (60.000) Gostivar (46.000), Ohri (51.000), Köprülü (48.000), İştip (42.000).

Paylaşılamayanlar:
-Yunanlılar, Makedonların havalimanına Büyük İskender demesine karşı çıkıyor, İskender’in kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar.
— Yunanlılar Makedonların Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya (FYROM) ismini kullanmasını istiyor. “Makedonya ismi Yunanistan’ın kültürel ve tarihsel mirasını kapsar.” diye itirazları var. Oysa “Makedonya Cumhuriyeti” 125 BM ülkesi tarafından zaten tanınmış. Yunanistan ülkeyi tanımadığı gibi “İsmini değiştirmesini aksi halde Avrupa Birliği’ne üyeliğine kabul edilme durumunu veto derim.” tehdidinde…
— Rahibe Teresa da paylaşılamayan isimlerden. Ulahlar Teresa’nın “Babasının Ulah’ olduğunu, Arnavutlar ise, ‘Annesinin Prizrenli Katolik bir Arnavut’ olduğunu ve Üsküp’te yaşadığını iddia ediyor. Tartışma: “Rahibe Teresa bizim!”
— Makedonlar ünlü şair Nikola Vaptsarov için “Bizle beraber savaştı, bizdendi.” dese de Bulgarlar, “Bizim vatandaşımızdı.” iddiasında!
— Sırplar, Makedon kilisesini tanımıyor, “Bizim kilisemiz sizi de kapsar” diyorlar.
— Yunanlılar ne devleti, ne kiliseyi, ne de Makedon milletini tanıyor.
—Makedonların azizleri Aziz Kiril ve Aziz Metodiy (Kiril alfabesini bulan papazlar) kendi azizleri olduğunu söylüyor. Bulgarlar kendi. Sonuçta her iki ülkede de aynı isimde üniversite ve bolca heykelleri olduğu biliniyor.
— Osmanlı’ya karşı savaşan ulusal halk kahramanları Gotse Delchev’de bir başka sahiplenme konusu. Makedonlar “Bizim kahramanımız!” desede; Bulgarlar’ın pek kaptırmaya niyetleri yok gibi”
—Türklerle de paylaşamadıkları şeyler de var. Makedonlar Vardar’ın üzerindeki Fatih’in eseri Taşköprü’nün Roma imparatoru Justinyan’dan kaldığını iddia ediyorlar. Sırplar “Çar Duşan yaptırdı.” diyor.

Özel Teşekkür.
—Gezi boyunca gösterdikleri ilgi ve destekleri için Memurlar Vakfı (Me-Va)İstanbul şubesi yöneticilerine
—Makedonya gezimiz boyunca adeta şehri içimizde yaşatmayı ve anlatmayı başaran ve her türlü ihtiyacımızda bizlere yardımcı olan Makedonya Başak Turizm’den İhsan ve İrfan beylere…
—Yahya Kemal kolejinin misafirperver öğretmen, öğrenci ve yöneticilerine
—Türk Hava Yollarına
—Asırlık medeniyetin gölgesinde değerlerine bağlı saygı ve sevgi çerçevesinde anlaşıp konuştuğumuz Makedon halkına
—Gözlerine bakınca umut gördüğüm çocuklara …
Kaynak Gösterilerek alıntı Yapılabilir.
Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Hiç Sesler.

Denemeler & Günlükler, Video kulübü 21 Yorum »

hiç sesler
sevgili/me


üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var! dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.
II
kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!
III

nuh son anda bileğimi kavrıyor.
—çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!

artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt.
Nurdal Durmuş – Hiç Sesler
kaynak belirterek alıntılanabilir


Yazan-Seslendiren: Nurdal Durmuş

Eylülün Rengi Ölüm mü?

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 5 Yorum »

nurdal durmuş belgrat ormanları


Her fotoğraf karesinde ölümü çağrıştıran çizgilerle rastlaşıyorum. Gri, soğuk, solgun, ürkek bir kaygıya dönüşüyor yaşam. Eylül gelince kırlangıçlar da veda ediyor şehre, kelebekler de. Aynalar sararıyor. Radyoda eski bir hayali canlandıran içli bir türkü çalıyor. Sokaktaki sesler farklılaşıyor, hız limitlerini çoktan aşmış hayat sakin akan bir huzur ırmağına dönüşüyor.

Balkondan sarkan turşuluk biberler, kurumaya terk edilmiş baharatlar, usulca uykudan uyandırılan uzun kollular, dinginliği kaybeden deniz, parkları esir alan atkestaneleri. Bir güvercin, bir kedi, bir solgun bahçe hüznü…

Eylül artık bütün gün benimle. Elimdeki kitapta, balkonda, yürüdüğüm yollarda, bulutların arasında…
Gökyüzü, kuş, yağmur, rüzgâr…
İlk aşk, ilk acı, ilk ayrılık…
Beyaz zambak ve hüzün.
Dalından kopup avuçlarıma düşen kuru bir yaprağın anımsattıkları olmalı bunlar. Ne de olsa Eylül’de unutmak ve unutulmak yoktur değil mi? Olsa olsa hatırlayamamak vardır. Akıl dediğimiz o sandığın içinde biriken ne kadar yaşanmışlık varsa hepsi saklandığı kuytulardan çıkarak ortalığa dökülür. Bugüne kadar olan yaşamınızın ve hayallerinizin hiçbir sesinin, hiçbir kokusunun ve hiçbir anının bütünüyle yok olmadığını, silinmediğinizi sadece Eylül’de görürsünüz. Eylül zamanın hızlı ve geri sarılmaz kaçışını, kuruyup serseri bir rüzgârda savrulanın kuru bir yaprak değil ömür ırmağımız olduğunu her aynaya bakışınızda yeniden hatırlatır. Eylül’de terk edilmeyen tek şey hatıralardır. Bir Eylül sabahı esen kara yel, aşkı, şii¬ri, devrimi, çocukluğunuzu, gençlik yıllarınızı, hayal kırıklıklarınızı önüne katıp topladığınız yamalı bohçanızdan çıkarıp tekrar önünüze serer. Kalkanlarınızı siper edip kaç uyku, kaç saat, kaç acı, kaç hüzün, kaç mutluluk ve kaç huzur tüketirseniz tüketin Eylül’ün armağan edeceği duygu, hüzün ve yaşam aynasında gördüğünüz kırışıklıklardan başka bir şey olmayacaktır.

Eylül benim için, çocukluğumda siyah yakalı bir önlük, bezden dikilmiş bir çantaydı. Bir yatılı okul bahçesine dar gelen bitmez günlerin başlangıcıydı. Bedenime değil adeta ruhuma giydirilmiş tek tip üniformalar, kurallar, uzun tören provaları, koyu gri uzun bir yalnızlıktı.

Gençliğimde eylül sevdiğim her şey gibi çabuk tükenen kurşunkalemlerim, doğrularımın azlığından çok çabuk tükenen silgilerim, beyaz sayfalar üzerine karaladığım uzak düşlerimdi.

Geçti gitti…

Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarından, hızla akrepleri zehirleyen yelkovanların telaşından ne kaldı geriye dersiniz?

Ne kadar dirensem de çocukluğumun güleç mevsimini alıp götürmüş Eylül.
Yaşamın renginin nisan olduğunu düşünürdüm, “Ölümünki de benim!” diyor Eylül.

Âh sarı ve uzak yalnızlığım.
Sevgilim.
Eylül’üm.

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

Bayram Zaten İyiydi. Keşke Biz de İyi Olabilseydik!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 17 Yorum »

Bayram sabahı…
İlk işim evimizin pencerelerini açmak oluyor.
İçimden bir ses “Pencereleri aç, hemen aç, hızlıca!” diyor.

Sanki odalara, ruhsuzluğumuza, dünya yutmuşluğumuza nasip ve bahar dolacak. Sanki güneşe bir adım daha yaklaşacağız.

Beton duvarlı evlerimizden bayramın coşkulu caddelerine çıkıyoruz. Her tarafta akıl almaz bir heyecan var. Daha dün incir çekirdeğini doldurmayacak konular yüzünden tartışan iki komşumuz, kol kola bayram namazı telaşında.

Ailemde bayram namazlarına geç kalışıyla meşhur bir adam bilinirim. Yeğenim Ömer, ‘Nurdal bir gün imamın arkasında bayram namazı kılacak kadar camiye erken giderse kıyamet alametidir.’ diyerek dalgasını geçiyor.

Haklı, yine geç kaldım.

Ayakkabılıkta bir yer buluyor, sıkışıyorum.

Ayakkabıların içinde bir çocuk, elinde ‘biricik’ yazan bir poşetle kapıda yüzü bize[cemaate] dönük oturuyor.

Yüzüne bakıyorum gözlerini kaçırıyor. Resmini çekmek istiyorum cemaatten korkuyorum.

Nihayet bütün cesaretimi toplayıp çaktırmadan yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekebiliyorum.

İmam yardımlaşmadan, eti nasıl dağıtacağımızdan, insanoğlunu iyi edecek bütün davranış biçimlerinden klasik metinlerle, akıcı olmayan ve kendisinin de alıştığı, yeni bir şey söylemediğinin farkında olarak konuşup duruyor. Mahalle camisinin cenaze kaldırmak için bir alanı ve musalla taşı yokmuş. Ben yeni farkına vardım. İmam, “Yardımlar bol olsun!” diyerek kurnaz tüccarlar gibi bayramı ticarete kurban ediyor. Galiba ölmeden bunu bilmem iyi oldu.

Namaz bitti. Cemaat, camiyi yangın yerinden kaçışır gibi terk ediyor. Üstelik ayakkabılıkta bekleyen çocuğun ruhunu öldürerek… Bir cesedi ite-kaka ezdiklerinin farkına varmadan… Az önce hoca ne anlatmıştı? Kimse dinlemiyorsa neden geldiniz? Sanırım musalla taşı için yeterince para toplanmıştır ama henüz taş yerine dikilmeden, üstelik yaşayan bir çocuk gömüldü kimse farkında değil.

Dışarı çıktım, başını okşadım. Gözleri dolmuştu.

Camiden kalbine umursanma hissi bırakarak ayrıldım.


İnsanlar bilmedikleri işin mağduru olmaya meraklı. Haber bültenleri acemi kasap haberleriyle dolu. Yaralanan, belini inciten, çifte tekmeyle savrulan, tosunun boynuzlarına hedef olan acemi kasaplar… Belediye bizim yerimize bu işleri profesyonelce yapıyor. Ne bu zorlama ey millet, anlayamıyorum sizi! İnsan olmaya çalışsak mesela… Kurban kesme işini bilene bıraksak, zorlamasak ve zorlanmasak… Çevreyi kirletmesek, inat etmesek…

Saçma sapan cesaretler kuşanıp savaşmasak ve bayramı eziyete dönüştürmesek…

Cep telefonuma bir sürü mesaj gelmiş. Benzer şeyler. Oysa insanlar kendi cümlelerini üretmeli. Samimiyet kötüde olsa bizim içimizdir. Maske kuşanmadığımız sade halimiz daha güzeldir.

Sonra sen aradın…

-Alo!

-Alo!

-İyi bayramlar!

-İyi bayramlar, çok teşekkür ederim.

-Dün arayacaktım ama ziyaretler falan arayamadım.

-Yok ca… önemli değil.

[Niye o aramalıydı ki? Ben de arayabilirdim.]

Özenle harfler çıkartıyoruz cebimizden. En azaltılmış kelimelerden, en basit, en soğuk cümleler kurguluyoruz. İçimizde müthiş tedirginlik birikmiş. Çok dikkatliyiz, neden acaba?

Neden anlayamadık birbirimizi?

Bütün kelimeler buz dağından kopup boğazımızda donuyor. Her cümleyi buzdolabından çıkartıp kurguluyor gibiyiz.

Oysa eskiden böyle miydi?

Ne kadar azaltmışız birbirimizi.

Bunu kendimize neden layık görüyoruz. Biz, birbirimiz iyi olduğunda iyi olabilecek kadar hasta insanlarken, neden birbirimizi kötü ediyoruz.

-Sonra tekrar görüşürüz. İyi bayramlar.

-İyi bayramlar.

[Bayram zaten iyiydi. Keşke biz de iyi olabilseydik!]

Televizyonları magazin programları ahtapot gibi kuşatmış. Müslüm Gürses sahne aldığı Japon restoranda bir mankenin göbeğinden suşi yerken görüntüleniyor.

‘Müslüm Gürses sosyeteye iyice alıştı. Kim bilir, yakında suşi üzerine bir şarkı bile okur.’ diyor spiker.

Âh be Müslüm sen bizim babamızdın. Bu ne hâl?

Diğer bir kanalda silah kaçakçısı bir adamın hikâyesinin anlatıldığı filme rastlıyorum.

“Kurşunlar, oylardan daha çabuk hükümet değiştirir.” diyordu tüccar…

Okan Bayülgen çocuk sahibi olduktan sonra aile hayatına daha saygılı, temkinli programlar yapıyor gibi.

Evlilik programlarını, yemek programlarını, öpüşme sahnesi olan programları ve cinsellik içerikli her şeyi eleştiriyor, yerden yere vuruyor. Galiba hayatın kirlendiğinin farkına vardı.

Nedense bayramları hep iki günmüş gibi algılıyorum. Üç ve dördüncü günlerin 90 dakikası tamamlanmış maçın uzatma dakikalarına benziyor. Yine de Bayramlar, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna Allah tarafından uzatılmış bir hediye gibi. O deliğin açılmasıyla insanlığın güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriyor. Allah’ın ellerimize bahar kokulu bayramlar gönderiyor, güneşi daha içimize vurdurup aydınlatıyor. Tekbir sesleri dünyayı kuşatan bir halka gibi İstanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştiriyor. Sanki Bayram bitince de açılan bu delik kapanıyor ve yeniden boğulmamak, soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ediyoruz. Ta ki, bir sonraki bayram gelene kadar…

Mezarlıktayım.

Tanıdığım biri yok. Ölünce, arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim.

Biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen!

Selam ver bana ve rahmet oku!

Sadece utançları olan bir adam olmadığımı bil!

Sadece sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da…

Düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!

Kurban Bayramı 2011
Nurdal Durmuş

Bugün Cumhuriyet Bayramı!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 15 Yorum »


‘Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.’ diyor Ataol Behramoğlu.
Hem benim de var ne olmuş yani!

-Mesela dil devrimi
-Mesela katı laiklik anlayışı
-Mesela faşizan bir milliyetçilik anlayışı
-Mesela inançsız bir halkçılık anlayışı
-Mesela kendi ideolojisini dayatmak için her düşünceyi susturan, törpüleyen despot bir devletçilik anlayışı
-Mesela neredeyse 100. yılına girecek bir rejimin hala halkıyla ve bu toplumun değerleriyle barışamaması
-Mesela kamusal alanlar
-Mesela ikna odaları, başörtüsü sorunu, inançlı insanların “öcü” gibi görülmesi hadisesi
-Mesela hala cumhuriyetin gerçek sahiplerinin sadece “laiklik” ilkesini benimseyenler olduğu algısı
-Mesela kafası 21. yüzyılı hatta 22. 23. 24. 25 ve ilerisi yüzyılları düşünemeyen ve hala 1920′lerde kalmış geçmiş tekrarcıları.

Evet. Sıraladığım bütün bu düşüncelerimin içini dolduracaktım ama ne dediğimi anlamayan biri beni direkt “irticacı” ilan edip cumhuriyet kutlamalarında aleyhime pankart açar diye korkuyorum (!)

Sonra beni çağdışı, örümcek kafalı, cumhuriyet düşmanı falan sanıp hakkımda dava açan savcılar, siteyi siber saldırılarıyla çökertecek kafası aydınlık cumhuriyet muhafızlarından da ürkmüyor değilim.

Kısaca; her fırsatta yaşam tarzlarına müdahale korkuları yaşayan cumhuriyet çocuklarına söyleyeceğim şudur ki: Bakın “bir cumhuriyet çocuğu olarak” benimde korkularım var. Lütfen cumhuriyetimize sahip çıkın beni korkutmasın!
Çünkü Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil. Cumhuriyet bu değil.

II.
Bugün cumhuriyet bayramı!
Az daha uyumalıyım.
Koyun sayamam ama besmele çekebilirim.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim.
Ya da köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve Peygamber’e.
Acaba oradalar mı hâlâ?
Elimden tutup ışığa çıkarırlar mı?
Seni görebilir miyim ışıkta?
Yüzün nasıldır şimdi?
Masum küsmelere hâlâ inanmıyor musun?
Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…
Ninni söyleyecektin, bana hani söz vermiştin!
Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!
Sen susma!

Sezen Aksu lütfen susma!
Bana lütfen, lütfeni söyle:

“Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!”

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook :
twitter :
google + :

Deprem ve Hayatın Faili Meçhul Katilleri!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem, Sosyoloji Yorum Yok »


Bütün felaketler arka arkaya gelir mi?
Öyle hissediyorum nedense. Hayatımda bazı şeyler kötüye gitmeye başlayınca sanki o güne kadar pusuda bekleyen ne kadar hınç varsa hepsi saklandıkları kuyulardan çıkıp hayatımı linç etmeye başlıyor.

Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine bakınca ‘Allah’ım ne zor imtihan!’ diye geçirdim içimden.
Demek ki sadece insan hayatında değil, ülkelerin hayatında da aynı durum sözkonusu.
Daha birkaç gün önce terör saldırılarında kurban verdiğimiz şehitlere ağlarken, bugün şiddetli bir depreme tutulmuştuk.

Son zamanlarda iyileşecek yaralarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor, bu sarmal içinde öfkemiz büyüyor, canımız acıyor, sabır sınırlarımız ciddi bir erezyona uğruyordu. Şimdi de deprem kalbimizi yoklamıştı!
Bir depremin yıkıcı etkisini vicdanî ve insanî bir duyarlılıkla ele alıp, ne yapmamız gerektiğini düşünürken devlet bütün imkanlarıyla olay bölgesine seferber olmuştu.

Sadece Ankara’dan 500 sağlık personeli onlarca ambulans, helikopter ve Kızılay’ın insanî yardım malzemesi olay bölgesine deperemin üstünden birkaç saat geçmeden gönderilmiş ve kurtarma çalışmalarına hızlıca başlanmıştı. Daha birkaç gün önce bölgedeki çatışmalarda şehit düşen askerlerimizin binlerce arkadaşı yine aynı bölgede yıkılan evlerin altında kalan insanları kurtarmak için operasyon yapıyordu. Haber kanallarımız bu sırada depremin şiddeti neden Kandilli’ye göre 6.6 Amerikan Jeoloji Ensütitüsü’ne göre 7.3 tartışmasını abartıp neler olup bittiğini anlamak için muhabirlerini bölgeye sevk ediyorlardı. GSM operatörleri depremin ardından yine sınıfta kalmış; bütün iletişim olanakları çökmüştü. Bu afet için şimdilik ekrana yansıyan en iyi görüntü devlet olanakları ve Ankara’da birkaç saat içinde kordineli bir şekilde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ilişkin yapılan çalışmalardı.

İçimden; ‘Evet, Türkiye sanırım bu sefer depreme daha hazırlıklı ve daha organize hareket etmeyi öğrenmiş.’ diye geçirirken sosyal medyada akılalmaz tartışmalara şahit oluyordum.
Deprem gibi çok acı bir afet üstüne bile kan ve faşizanlık bulaştırmaya meyilli sözde Kürtler ve Türkler birbirine girmiş; kimileri “Allah, şehitlerin intikamını alıyor!” gibi aşağılık sözler sarfederken diğerleri “Devlet nerede?!” palavralarıyla propaganda derdindeydi.

KCK, duvarları yıkılan cezaevinden fırsat bu fırsat diyerek militanlarını kaçırıyor; BDP’li belediye başkanları başbakan dahil devletin bütün imkânlarıyla birkaç saat içinde olay yerinde olmasını görmezden gelerek ROJ TV’de “Burada devlet yok, kimse bizimle ilgilenmiyor, halk kendi imkanlarıyla seferber…” açıklaması yapıp durumdan nemalanmaya çalışıyordu. Maalesef bu oyuna bizim medyamızda alet oluyor, ulusal haber kanallarımıza bölgeden bağlanan muhtar, köylü, belediye başkanı hep bir ağızdan, aynı yerden talimat almışçasına aynı cümleleri tekrar ediyordu:
“Burada devlet yok, kimse bize yardım ulaştırmıyor, hiçbir yetkiliye ulaşamıyoruz!”

PKK yandaşı derneklerin olayı fırsat bilerek yardım adı altında örgüte para topamaya başladığı, Van’dan kimsesiz çocukların dağa kaçırıldığına dair sarsıcı haberler ulaşıyordu.

Yutkundum, yutkundum. İçimde kontrol edilmez bir güç beni bu konuşmalar karşısında faşizanlığa zorlasa da yıkılan evlerin altında kalanların bizim annelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız olduğu gerçeğini hatırlatan bir vicdanım vardı. Onun sesini dinlemeliydim.
Dua etmeli, yardım toplamalı, duygularımı kontrol etmeli ve bu kışkırtmaların herhangi bir tarafında olmamalıydım. Öyle de yaptım.

Sonra iyi haberler almaya başladık. GSM şebekleri çalışmaya başlamış, bölgedeki abonelerine ücretsiz dakika ve kontör yükleyerek enkaz altında kalanlara yerlerini nasıl bildireceklerine dair mesaj göndermişlerdi. Afet kriz merkezine bu bilgiler anında iletiliyor ve yerleri tespit edilerek kurtarma yapılıyordu.
Google Japonya ve Şili depremlerinde devreye soktuğu yer bulucu uygulamasını Tükçeleştirerek Türkiye içinde devreye sokmuştu. Birçok belediye yardım kampanyaları başlatmış ve toplanan mazlemeleri aynı gece bölgeye sevkedilmek üzere yola çıkarmıştı. Kargo şirketleri deprem bölgesine yapılacak yardımlardan ücret talep etmeyeceklerini duyuruyorlardı.

Dışişleri bakanlığı kriz masası kurmuş, sağlık bakanlığı ve Kızılay operasyon merkezlerinde kordinasyon ve uydu takibiyle ekiplerin hızlı ve acil müdahalelerini yönetiyordu.

Ülkeler Türkiye’ye başsağlığı dilekleriyle yardıma hazır olduklarını bildiriyor; İsrail ve Yunanistan dahil böyle bir afet karşısında olması gerektiği gibi her husumeti bir kenara bırakarak taziye mesajları yayınlıyordu. Evet, husumet! Artık geri kalmalıydı. Deprem üstüne bile faşizanlık vaveylalarına son verilmeliydi.

Ve yeniden iki elimizi başımızın arasına alıp düşünülmeliydi.
Deprem yönetmeliğimize göre yapılması gereken 4 yıllık bina nasıl domino taşları gibi birbirinin üstüne yıkılmıştı?
Bu binalara deprem kuşağında yaşadığımızı bile bile ruhsat veren belediyeler hayatın faili mechul katilleri değil miydi?

Sorular sorular…
Yorumlar yorumlar…

Sonra Gölcük depreminden sonra her gece yatağımın başına koyduğum o çantayı hatırladım.
Neredeydi acaba?
DASK diye bir deprem sigortası vardı; nasıl bir uygulama acaba?
Cep telefonumu her gece yatağımın başına koyup mu uyusam; ne olur ne olmaz acaba?
Evimiz yeterince sağlam mıydı acaba?
Deprem olunca ne yapmalıyız acaba?
İyi de ben bu soruları 99 depreminde de sormuştum.
Bulduğum cevaplar neredeydi acaba?
Yoksa hayatın faili mechul katillerinden biri de ben miydim?

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Aliya Sen Olmasaydın

on5yirmi5.com yazıları, Video kulübü Yorum Yok »



Bir komutan tanıyorum: Dünyanın üçüncü büyük ordusu olduğu söylenen Sırp ordu komutanlarının “Öldürün, yakın, yıkın, katledin!” emirlerine karşı “Savunmasız insanlara zulmetmeyin! Ancak halkın ordusu olduğumuzda ve insanlar bizden korkmadığında muzaffer olabiliriz! İnsanları tehdit eden bir ordu sefildir. Muzaffer olamaz!” emri veren bir komutan.

Bir öğretmen tanıyorum: Taviz vermeden, kardeşçe, ötekini anlamayı borç bilerek yaşamayı öğütleyen… Müslümanların yok sayıldığı bir coğrafyada, hem Avrupalı, hem Müslüman, hem bilge, hem kardeş olarak yaşanabileceğini öğreten bir öğretmen.

Bir asker tanıyorum: Bütün savaş teamülleri, Sırplar ve Hırvatlar tarafından ihlal edilmişken; kadınlar ve çocuklar öldürülmüş, kutsal mekânlar, köprüler, kültürel anıtları tahrip edilmişken, savunmasız insanları katledilmişken; “biz bunları hiçbir zaman yapmadık” demekle gurur duyan bir asker.

Bir devrimci tanıyorum: “Bizler sadece özgürlüğü için savaşan bir halkız. Cesaret, bilgelik ve iyilikle amaca ulaşmak istiyoruz. İnsanlara karşı nefret hissetmiyorum.” diyen her şeyin güzel sonuçlanacağına dair umudumu her zaman diri tutan bir devrimci.

Bir âlim tanıyorum: Medeniyetinden kökleri kopartılmış bir ulusun yeniden maneviyatına tutunmasını sağlamış, yaşadığı onca acıya rağmen insanlık dışı hiçbir vahşete tenezzül etmemiş; örfünü, dinini, geleneğini bilen; alnı ak, başı dik sağlam bir toplum inşa etmiş âlim.

Bosna göklerinde hâlâ Ezân- ı Muhammedî yankılandıkça safları sıklaştıran, “Allah Ekber” diyen Avrupalı Müslüman bir toplum inşa eden bir âlim.

Bir psikolog tanıyorum: Dünyanın, onun acılarını nasıl gizleyip aklıselim düşünebildiğini, savaşta ve masada bu kadar soğukkanlı kalıp nasıl başarabildiğini hâlâ çözemediği, duygularını aklının önüne geçirmeyen bir psikolog.

Bir insan tanıyorum: Düşmanları için saygı duyulacak bir rakip, halkı için bir kahraman, çocukları için şefkatli baba olmuş bir insan.

Aliya sen olmasaydın, hiç olur, hiçbir şey olamazdı!

Saygı, minnet, rahmet ve şükranla kalbimizde yaşıyorsun.


Adem Tuzcu, Geç Kalınmış Bir Ağıt/ Aliya Sen Olmasaydın

Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Türk Sineması Üzerine Mülahazalar

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji Yorum Yok »

I
Çocukluğumu ve sinemaya bakış açımı derinden etkileyen en önemli Yeşilçam filmi 1985 yapımı‘Kurbağalar’ filmidir. Çocukluğum bir göl kenarına kurulu yayla evinde sabaha kadar kurbağa sesleri uykusuzluğuyla geçti. Film 1985 yılı yapımı olsa da benim izlemem 90’lı yılların başına rastlar. Sonuçta Anadolu’da 80 kuşağı için Televizyon doğduklarında evlerinde olmadığı için icat sayılır. İlk onlu yaş diliminde üstelik TV’de ilk izlediğim film olması nedeniyle ‘Kurbağalar’ filmini ürkütücü, dehşet verici ve zihnimden çıkaramadığım bir film olarak hatırlarım. O filmde kurbağaları şişirerek patlatan bir çocuk sahnesi vardır. Hâlâ tüylerimi diken diken eder. Bu yüzden çocukluğumun fotoğraf karelerine sinen bütün bakışlarım o kurbağaların hüznü kadar dehşetengiz ve akıldan çıkmaz bir korku filmi sahnesi gibidir. Ve o sahne şimdiye kadar izlediğim ve bundan sonra izleyeceğim bütün filmlerden daha baskın bir etki bırakmıştır.

II


Cüneyt Arkın’ın kötü adamları dövdüğü bir filmde, Kemal Sunal’ın kabadayısında hep dayak yiyen iyi kalpli bir figüran vardır Yadigâr Ejder. Benim kahramanım figüran yadigâr’dır. Filmi izleyenlerin kötü rolde oynadığı için yadigâra küfretmesi, gülmesi, aşağılaması onun gözümdeki değerini hiç düşürmemiştir. İzlediğim tüm filmlerinde Yadigâr’ın o sert görünümünün, iri yarı vücudunun altında ürkek ve masum bir çocuk yüzü olduğunu düşünmüşümdür. Hiçbir zaman kötü olamayacak kadar iyi bir adamdır o… Sadece iyi bir dünyada yaşamak için kötü rolü yapan çaresiz bir adamdır Yadigâr. Her filmde figüran olmak kaderi olsa da benim için izlediğim her filmin başrol oyuncusudur. Yadigâr emekçidir, sanatçıdır, açtır; aşağılanan, küçücük başrol oyuncularından büyük şamarlar yiyerek çocukları neşelendiren oyun arkadaşıdır. Nitekim hayatı ve sanatı gibi ölümü de hazin olmuştur. Kirasını ödeyemediği için evden kovulduğundan güldürdüğü çocukların haberi olmamıştır. Soğuk bir gece vakti Taksim’de bir bankta sabahlamak zorunda kaldığından belediyenin haberi olmamıştır. Bu nedenle Yadigar’ın son rolü çok sahicidir. Bir gece sabaha karşı bir bankta Azrail’le karşılaşmış ve öylece yere yığılmıştır. Öldüğünden başrol oyuncularının haberi olmamıştır. Ama bu sefer kimse Yadigâr’a gülememiş, küfredememiş, aşağılayamamıştır. Yadigâr’a hayatında layık görülmeyen başrol oyunculuğu hayat sahnesinden silinirken Azrail tarafından verilmiştir.

III


Türk filmleri haftada bir, sanırım, pazartesi geceleriydi tek kanal dönemi TRT’de yayınlanırdı. Sanki Türk filmi izlemek bir şehirden başka bir şehre gitmek, yeni bir hayalin gerçekleşmesi, başımıza hiç alışık olmadığımız sıra dışı bir şeyin gelmesi gibiydi. Filmin adı, konusu, kimin oynadığı önemli değildi. Önemli olan Türk filminin o saatte izlenmesiydi. Bu filmlerin birçoğu ilgimizi çekmeyen saçma şeyler olsa da sonuna kadar izlenir öyle uyunulurdu. En büyük kutsal görev haftada bir Türk filmi yayınını bekleme işiydi. Kemal Sunal, Cüneyt Arkın, Malkoçoğlu, Tarkan ve Köroğlu tarzı filmler çıkarsa bu beklentiler tavan yapardı. Cüneyt arkın filmlerini her izleyişimde içimde büyüyen “Adam olunca polis olup ben de kötüleri dövecem!” isteği hala canlı duruyor. Zengin veletlerin fakir çocuklarla alay edişinde fakirlerden yana tavır almayı bu filmlerden öğrenmişimdir. Masumiyet diye bir şeyin varlığını bana sinema öğretmiştir. Mazlumdan yana olmayı da…

ıv


Türk sineması, Türk toplumun genel yapısın çok içinde yer alan ve bütün dünyadaki örneklerine baktığınızda en fazla örtüşen gerçek hayat sahnelerinden oluşur. Senaryolar bu toprakların gerçek aşkları, ayrılıkları, acıları, sorunları, yaşam modellerinden çıkmıştır. Diğer ülke sinemalarında bu tam olarak böyle değildir; daha soyut ve daha hayalcidir. Toplumda yaşananlardan ziyade ideal toplum, modern toplum, teknoloji toplumu hayallerinin yansımaları vardır. Oysa Türk toplumunda her gelinin kaynanası Aliye Rona’ya gerçekten benzetilir. Her dul kadının başına gelenler ya da gelecekler üç aşağı beş yukarı filmlerdeki gibidir. Her güzel, her yiğit, her rütbe sahibi, her özentinin neden sonuç ilişkisi üç aşağı beş yukarı Türk filmlerinde anlatıldığı gibi gerçek hayatta da cereyan eder. Her kaynana hem güzel, hem aklı başında, hem namuslu hem kocasına hem kocasının anne baba ve ailesine saygılı olan bir gelin ister. Filmlerde olduğu gibi yiğit bir erkek doğursun ister, kız olursa da hayrolsun tevekkülündedir.

Bütün çocukların kahramanı Malkoçoğlu, Kara Murat ve kötülerle mücadele eden komiser rolündeki Cüneyt Arkın’dır. Büyümek, polis olmak ve kötüleri dövmek suçlarla savaşmak, paltonun altında silah taşımak bunun insan vereceği özgüveni hissetmek bir film karakteriyle sahici bir hayatta örtüşmek türünden şeylerdir. Bugün bu karakterlerin sadece adları değişti.
Kısaca Türkiye’de sinema hayatla hep iç içe ve birbirini tamamlayan iki kardeş gibidir.

V


Yeşilçam ismi Hollywood gibi kendi marka değeri ekseninde sinemayı sadece bir sanat değil daha fazlası görerek toparlanmalıdır. Hollywood yapımı filmler gibi Yeşilçam yapımı filmler kavramı Türkiye’nin doğal, kültürel, inanç, turizm potansiyelini de göz ardı etmeden ve gelişmiş tekniklerle yeniden diriltilmeli ve uluslararası bir marka haline getirilmediler. Zira sinema günümüzde savaşlar, işgaller, katliamlar, küresel güç dengeleri, kültürel etkileşim, turizm, siyaset ve ekonomide ve daha fazlasında kitle zihinlerini kontrol altında tutan, yönlendiren ve düşünme biçimlerine doğrudan etki ederek derinden etkileyen ciddi bir silahtır.

Nurdal Durmuş’u Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts