Onlar Kim mi?
Onların en büyük özelliği, üzerine silah doğrultulup katledilen masum insanları suçlu çıkaracak kadar kirli bir kaleme sahip olmalarıdır. Dünyayı, silahlardan çıkan kurşunların gül olduğuna inandıracak kadar ahmak yerine koyarlar!
Ülkeler işgal edip, “Nükleer silahları vardı” bahanesine sığınırlar. İnsanlar katledip, “Onlar teröristti” diye yutturmaya uğraşırlar. Uluslararası kara sularında sivil gemileri yağmalayıp masum insanlar öldürdükten sonra, “Onlar teröristlerle işbirliği yapan haydutlardır” diye propaganda yaparlar.
Onlar kim mi?
Türkiye ne zaman halkının isteklerini dillendiren bir lidere sahip olsa “Eksen kayması var” yaygaraları kopartıp; “Bizi sırtımızdan vuran Araplara yağcılık yapıyor.” yaftasıyla karalamaya çalışırlar. Milyonlarca insan abluka altına alınır, evleri başlarına yıkılır, aç susuz bırakılır ama “Onlar da falancaya destek vermesinler canım!” bahanesiyle özgürlüğe kement atarlar.
Onlar kim mi? “Üç beş Arap için en yakın müttefikimizi mi kaybedeceğiz?!” diyerek caninin suç ortağı olurlar… Düşmanlarını haksız duruma düşürmek için her cümlenin sonuna “vatandaşlarımız tehdit altında” açıklaması sıkıştırıp Türkiye’de Yahudi çocukların korkudan sıraların altına gizlenerek ders yaptığı palavrasını sıkarlar. Bir gün bile Gazzeli çocukların altına girecek bir sırası, koynuna girecek bir annesi, başını sokacak bir yuvası, eline alacak bir kalemi olmadığını düşünmezler.
Onlar kim mi?
Dünyanın her yerinde özel ajanlarıyla otel odalarında katliam yaparlar, gerekirse kendi vatandaşlarını ülkelerini haklı çıkarmak için öldürüp ihaleyi başkalarına yıkarlar. Dünyanın en gelişmiş silahları kendilerinde diye önlerine gelen herkesi çocuk, anne, masum, sivil demeden katletme andı içerler!
Onlar kim mi? Cümlelerine şirinlikle başlar “Evet ama…” diye devam ettirirler. Net bir ifadeleri yoktur. Sizden gözüküp satır aralarında sırtınızdan bıçaklarlar. Yalancıdırlar. İkna edicidirler. Herkes haksız, onlar haklıdır. Dünyanın en şımarık ve en korkak çocuklarıdır! Bütün oyunlardan ve oyuncaklardan nefret ederler. Tek dayanakları ahtapot gibi sarıp sarmaladıkları ekonomik güçleridir. İşlerine gelmeyen yönetimleri siyasi propagandayla, satın aldıkları medyayla devirmeye çalışırlar! Kalem alırlar, gazeteci alırlar, köşe yazarı alırlar… TV alırlar, uçak alırlar, nükleer silah alırlar, dünyanın en gelişmiş silahlarıyla nefret alırlar. Alamadıkları tek değer insanlıktır!
Onlar kim mi?
Başörtülü kızlara “kevaşe” diyebilecek kadar şeriattan nefret ederler ama dünyanın en katı şeriat uygulayan ve şeriat kurallarına göre yönetilen tek ülkesi İsrail’in katliamlarını aklamak için ölümsüz politika teorileri uydururlar!Hukuk ve Tarih, onların istedikleri gibi kesip biçebilecekleri bir kumaştır, her şeyi çırılçıplak edip arsızlıklarıyla övünürler! Arapların bizi sattığından dem vurup “Bunlar için niye ölelim?” diyerek gözleri olduğu halde görmezler, kulakları olduğu halde duymazlar. Tek geçerli aklın kendi düşünceleri olduğunu iddia ederler.
Onlar kim mi?
Her şeyden önce insan olduğunu unutanlar… Neme lazımcılar… Vurdumduymazlar… Küresel vicdan katilleri… Silahlarından başka her şeyi susturanlar.. Boğazdaki yalılarında denizi seyredip kan üstüne şerefe diyerek kadeh tokuşturanlar… Taksim Meydanı’nda “Allâhu Ekber!” diyenleri Hamas mensubu, “Kahrolsun İsrail!” diye slogan atanları antisemitist ilan edenler… Beş kurşunla şehit edilen 19 yaşındaki Furkan’ı İsrail askerlerinden önce katleden cellâtlar…
Onlar kim mi?
Kendi vicdanlarını; ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkaranlar… Vicdansızlığı gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı daha güçlü vicdan cellâtları…
Onlar kim mi?
“Bu ülkede, burada, bizim yurdumuzda ne işiniz var?” ya da “Niye öldürdünüz?” sorusuna tahammülü olmayanlar, cevap vermeyenler… Korkunç ağızlarından irin kusup, içinde ‘insanlık’ gemisinin yüzmediği başka bir evrenden bize seslenenler… Yerle göğün yerini değiştirip “biz mi yapmışız?” diyenler… Özür dilemeyen, hep özür bekleyenler!
Onlar kim mi?
Hayır, hayır, yemin ederim yanıldınız!
Onlar İsrailliler değil; ortadoğunun iri göbekli politikacıları ve içimizdeki yavşak gazeteciler!
Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Maskeli baloların gösterişli hayat sahnesinde kalbinden kanlar damlayan insanların ellerinden tut!
Allah’ım ellerimden tut!
Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Gözyaşlarını sev!
Tamda unutmuşken merhameti,
Hatırlamıyorken Peygamberlerin bildirgelerini,
Gözyaşlarını sev!
Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Her gece sabırsızlıkla uyuyup görmek istediğin barış dolu bir dünyanın hayallerini kur!
Düşün!
Filistin’in, gülen çocukların ve sevginin sancılarını…
Hayallerini,
Hayatı,
Bir yılan gibi koynuna sokulan gecelerin koyu karanlığını ve geceyi orta yerinden bölen ölümü…
Kaçmak gibi, kaçsan da kurtulamamak gibi, istemesen de ölmek gibi…
Damarlarından zamanı pompalayan kalbinin göğsünden fırlayıp, Gazze’li bir çocukla yere düşmesi gibi. Gözyaşlarını kanlı avuçlarında biriktirmek gibi…
Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Günbegün yeni çaresizlikler doğuran hayatın kollarından kurtul!
Çaresizliğinden,
Vurdumduymazlığından…
Ellerini aç, gözlerini kapat, değiştir boyutunu!
İsrail’e bir taş, Gazze’ye bir dua gönder!
Masum çocuklara,
Şefkatli analara,
Çaresiz babalara,
Gözyaşlarına,
Kalbine… Kalbime… Sessizliğimize…Parçalanmışlığımıza…
Sair Zamanlar’a Veda… eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile! Beckett.
Kuruluşundan bugüne, yaklaşık 14 yıldır her türlü fedakârlığı göstererek emek verdiğim, bütün zor günlerinde yanında olduğum Özel FM’den sürekli ayrılık kararı almış bulunmaktayım. Ayrılık kararının tek taraflı, tamamen kişisel bir karar olduğunu bilmenizi isterim. Hayatıma kattığı bütün değerler için, beni biz yapan mikrofondan hayata savurduğum bütün cümleler için, uzun yıllar emek verdiğim bu güzel kuruluşa müteşekkirim.
Başlangıcından günümüze adımıza leke bulaşmadan, cümleleri yerlere düşürmeden ve kirletmeden, kimse arkamızdan ya da yüzümüze karşı kötü bir şey söylemeden bu yolda beraber yürüdük. Bu gönül bağı elbet de ‘fiilen programcı olmasam da’ devam edecektir.
Bugüne kadar birbirimizi büyüttüğümüz, şiir okuduğumuz, kitap okuduğumuz, ayet okuduğumuz, şarkılara eşlik ettiğimiz, ıslık çaldığımız, umursanıp umursadığımız, şükrettiğimiz, el ele tutuşarak cümlelerden hayat inşa etmeye uğraştığımız bütün dinleyicilerime minnettarım: Hiç görmedikleri, tanımadıkları bir insana güvenerek dertlerini, sırlarını ve kapılarını açan güzel insanlara…
Şüphesiz aldığımız bütün ödüller, elde ettiğimiz başarılar, kazandığımız bütün dostluklar ve rütbeler sizlere aittir.
Bu bilinçle davranmış olsak da yine de kızdırdığım, bilerek ya da bilmeyerek kırdığım, bütün dinleyicilerimin, programıma katılan Türkiye’nin seçkin sanat ve edebiyatçılarının ve bütün ukalalıklarıma rağmen kahrımı çeken çalışma arkadaşlarımın haklarını helâl etmelerini umut ediyorum.
Lütfen ‘Sair Zamanlar’ yokken de “Kendi dağlarımıza çıkarak yaktığımız ateşin etrafında birbirimizi aydınlatmaya ve durgun sulara taş atmaya devam edelim. İstediğimiz aydınlığı ve dalgalanmayı bulana kadar…”
Ben, “Yaz mevsiminin kuraklaştırdığı kalbimi, hazan mevsiminin yağmurlarında yıkamak ve yeniden taze bahar şarkıları söylemek üzere kendi kıyılarıma çekiliyorum.”
Yaz sonu yeni kitap çalışmamı tamamlayıp başka bir radyoda ceplerime doldurduğum harflerden cümle kurmaya devam etme niyetindeyim.
Lütfen gidenlerin ardından dua etmeye ve şarkılarınızı söylemeye devam edin.
üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var!dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.
II
kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!
III
nuh son anda bileğimi kavrıyor. — çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!
…
artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt.
Yazı dizisinin ikinci bölümü – Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine (II)
Arthur Schopenhauer’in zihinsel körlük yahut kötülüğün temelinde yatan şey, ruh boşluğu, (bönlüğü) olarak tanımladığı hedonizm günümüzde düşünceden, ideoloji, felsefe, sanat ve siyasi estetikten yoksun bir ortamda insan hayatını tüketim kuşatması altına alan en temel hastalıklardan biridir. Hazcılığın yaygınlaşması ve topyekûn hayatı kuşatmasının en temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz modernleşmeyle gelen tüketim ve buna dayalı yeni hayat standartlarını kabullenişimizden kaynaklanmaktadır. Modernizm, tüketim toplumu ve Hedonizm ilişkisi, bir yaşam kuramı olarak en belirgin şekilde özellikle sanayi devrimi sonrası kendini göstermiştir. Batı toplumu da sanayi devrimi sonrası tüketime endekslenmiş, düşünce algısına ve bu yeni yaşam standartlarına kapital müdahaleler yaparak satın alma algısının tanımını; ‘elde edilmek istenen ürünün yararlılığından ya da ihtiyaç olup olmamasından ziyade haz alma (tatmin) ya da sosyal statü kazanma eksenine’ kaydırmıştır. devamını okumak için buyurun
Son Yorumlar