Bücürüğüm…
Kötü bir çocukluk geçirdim.
Kurbağalarla uyudum.
Dünya dönerken başım da çokça döndü.
Kimsenin oyun arkadaşı değildim.
Sonra büyüdüm.
İşin doğrusu kızlar da beni sevmezdi.
Kimse sevmezdi
Kaç kişi tarafından reddedildim, itilip kalkıldım hesabını bilmiyorum.
Gururu incinmiş, aşağılanmış, deliye dönmüş, kendini kanıtlamaya çalıştıkça dışlanmış durmuşum.
Bakmayın Bruni ile takıldığıma falan, zaten o da yanımda durunca benden daha çok ilgi görüyor.
Kurbağalar bile öpmez beni.
Ne yapayım
Ben de meydan okudum,
Slogan attım, boyuma posuma ona buna bakmadan aynalarla konuştum.
Planlar yaptım, hayaller büyüttüm, nefret ettim, âşık oldum, güçlendim.
Susmadım konuştum, durmadım çalıştım.
Yapacak şeyim kalmadı beyler!
Devlet başkanı oldum.
Egom zirve yaptı. Adam oldum lan!
Bücürüktüm büyüdüm.
Eiffel’in tepesinden dünyaya baktım.
En büyük benim, en büyük benim, en büyük ben…
En güçlü benim, en güçlü benim, en güçlü ben…
Sakız gibi çiğnerim ulan!
Kurşun gibi deler geçerim!
Benim ulan, ben işte…
Fransa’nın en lejyoner adamı…
Kahraman…
Dünyanın yeni belası…
Benim ulan, ben işte…
Hep kaybeden mi olacağım!
Bu sefer kazanan benim!
O kadar kötü de değilim aslında
Sadece arada bir canım sıkılıyor.
İnsanlık yapasım geliyor.
Evet,
Önce silah satıp, petrol alıyorum.
Sonra sattığım silah sistemlerini vurup doğal kaynaklara çöküyorum.
Sonra petrol de silah da benim oluyor.
İnsanım işte!
Sizi, elini öptüğüm diktatörden kurtaracak benim!
Dünyaya bücürük adamın ne kadar büyüdüğünü gösterecek de ben!
Ben Sarkozy’im.
Dünyanın yeni lideri!
Ben Sarkozy… Büyük adam küçük insan,
Ben Sarkozy… Büyük menfaatçi küçük vicdan! Nurdal Durmuş
… Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts
Makedonya Fotoğraf Arşivine Buradan Ulaşabilirsiniz.
Yazanlar: Nurdal Durmuş – Gökhan Şimşek
Belgrad’dan Üsküp’e yola çıktığımızda karanlık, şehrin iliklerine işlemişti. Alışık olduğumuz kayboluşlardan birini daha yaşayıp yarım saat sonra anayola çıkabildik. Yorgunluğun ve uykusuzluğun getirdiği düşüş neticesinde hepimiz suskunduk. Ya da öyle zannediyorduk. Aslında üzerimize çöken Belgrad’ın hüznüydü, fakat kimse bunu dillendirmek istemiyordu. Hüzün, en çok da sessizlikte anlamlıydı. Yorgunluğun kollarına yaslanmanın rahatlığıyla bastırılmış hüznün üstüne, biraz Ferdi Tayfur, biraz Müslüm Gürses, biraz da Orhan Gencebay şarkıları söyleyerek koyulduk yola. Haritamıza göre 400 kilometre yolumuz vardı. Bu da bizim için güneşin başka bir ülkede doğacağı anlamına geliyordu.
Gece yarısından sonra Preşova Sınır Kapısı’ndan Makedonya’ya girdik. Bu kapıda da yoğunluk yoktu. Önümüzde sadece bir araç vardı. Onu da sağa çektirip aramaya başladılar. Açıkçası aynı muameleye tabi tutulmak istemiyorduk. Zaman bizim için büyük bir dağ olmuştu. Kalan yolu nasıl geçeceğimizi düşünüyorduk. Tek düşüncemiz bir an önce otele gidip uyumaktı. Sınır ile Üsküp (Skopje) arasındaki yolun önemli bir kısmı dağlık, geri kalanı da otobandı. Sabaha karşı üç sularında bir otele yerleştik. Bu, bir anlamda kendimize verdiğimiz hediyeydi. Öğleden önce otelden ayrılıp şehir merkezine gittik.
ÜSKÜP
Üsküp: “İroni nedir?” sorusunun cevabını bünyesinde taşıyan bir şehir. Birçok Balkan şehri gibi ortasından nehir akıyor. Vardar Nehri şehri ikiye bölmüş. Üsküp şehir merkezini eski ve yeni şehir olarak da ikiye ayırabiliriz. Hristiyan Makedonların olduğu bölgede (yeni şehir) yoğun bir heykelleştirme çalışması var. Hemen her yerde heykel görmek mümkün. İnşaatlar da aynı hızla ilerliyor. Şehrin ortasında sahte bir tarih, heykellerle dolu meydanda yükseliyor. Yeni şehrin Avrupa şehirlerinden pek farkı yok.
Müslüman Arnavutların yaşadığı diğer tarafta da bir Osmanlı çarşısı, çarşı çıkışında da bir pazar var. İkisi de oldukça yıpranmış ve neredeyse yıkılmak üzere. Çarşıyı gezerken Türkçe konuşan insanlara rastlıyoruz. Türkiye’deki gündemi konuşuyorlar. Müslüman nüfusun içinde Türkler de var. Şehrin nüfusu nispeten dengelenmiş, ancak Hristiyan nüfus biraz daha fazla imiş. Arnavutların yaşadığı bölge, genellikle tek katlı evlerden oluşuyor. Sokakları bakımsız. Sultan Murat Camii’nin avlusunda bulunan ‘Saat Kulesi’ şehrin sembollerinden biri olmasına rağmen yetim bırakılmış; yolu oldukça bozuk. Cami de çarşı ve pazar gibi bakımsız. Avlunun demirlerinden şehre baktığımızda elli yıl önceki İstanbul’u görüyoruz. Şehri çevreleyen dağın tepesinde, Mostar’da gördüğümüz haçın bir benzeri var. Bu haç da tıpkı Mostar’daki gibi birçok yerden görülebiliyor. Kale yolunda, eskiden medrese olarak kullanılan bir kilise var. Küçük odalar, ortasında havuz bulunan geniş avlu, yuvarlak sütunlar, mumlar, papaz mezarları… Kapıda sıraya dizilmiş çocuklar dikkatimizi çekiyor. Başlarında öğretmenleri, ellerinde mumlarıyla kilise ziyaretine gelmiş anaokulu çocukları bunlar.
Çocuk: Dünyanın en güzel şarkısı. Öğretmenlerini takip ederek muhtelif Hristiyan ritüellerini uyguluyorlar. Bakışıp gülüşüyoruz, fakat öğretmenler bu bakışmadan pek memnun olmuyor. Bize göre medrese, onlara göre kilise olan mekândan ayrılıp kaleye çıkmak istiyoruz. Kalede de şehrin her yerine sinen gerginlik havası mevcut. Kale içine kilise inşa edilmek istendiğinden, sorunu kapıya kilit vurarak çözmeye çalışmışlar. Burçlara girilmiyor. Arnavutlar siyasi anlamda oldukça zayıf. Makedonlar, Avrupa Birliği’nden aldıkları fonlarla Üsküp’ü Hristiyan şehrine çevirmek için yoğun bir uğraş içindeler.
Aziz Bakire Meryem Kilisesi’nin bulunduğu cadde, turistlerin uğrak yeri. Her türlü yeme-içme ve dinlenme mekânları burada bulunuyor. Şehirdeki tüm ibadethaneler devlet kontrolünde olmasına rağmen kiliselerdeki temizlik, bakım ve güvenlik dikkat çekiyor. Camiler için aynı durum söz konusu değil. Üsküp’ün basık bir havası var. Makedonya’daki Arnavutlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri büyük acılar yaşamış. Tito döneminde de gördükleri baskı yüzünden bugün hâlâ sesleri çıkamıyor. O günlere dönmemek adına çok şeyden taviz vermişler. Açıkçası, halk diken üstünde. Makedonya bir kıvılcımla cehenneme dönecek hafızaya sahip ve bu kıvılcımın çıkması için uygun ortam hızla hazırlanıyor. Öğleden sonra Tetova şehrine gitmek için yola çıktığımızda bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlar nitelikte manzaralarla karşılaşıyoruz. Dağlara dikilmiş haçlar, yerleşim olmayan bölgelerdeki kiliseler, ormanlık alanlardaki çan kuleleri, hiçbir şekilde ulaşımı olmayan tepelere koyulmuş dev mumluklar, Müslüman köylerindeki kilise inşaatları din savaşı adı altında yeni bir harita çizmek için kurgulanmış gibi.
Tetova / Kalkandelen
Üsküp’e 50 kilometre uzaklıktaki Tetova (Kalkandelen) yolunun tamamı otoban. Ülkenin önemli kısmı ormanlık olduğu için yol boyu yeşillikler içine kurulmuş köyleri görüyoruz. Yol üzerinde hangi gerekçeye uygun olduğunu hâlâ anlayamadığımız bir gişe sistemi var. Şehir giriş ve çıkışları arasında da gişe var. Geçiş ücretleri çok düşük olmasına rağmen gişe sıklığı rahatsız edici boyutlarda. Yarım saatlik yolculuğun ardından Tetova’ya giriyoruz. Şehrin girişinde Makedonca, Arnavutça ve Türkçe “Hoş geldiniz!” yazısını görmek tebessüm ettiriyor. Şehir oldukça eski ve Türk nüfusu azımsanmayacak kadar fazla. Adres sorduğumuz bir adamın “Türk müsünüz kardaş?” demesiyle “Bu kadarını da beklemiyorduk!” diye gülüşüyoruz. Pena Nehri’nin kenarına kurulmuş Alaca Camii’nin büyük bahçesinin ortasından öğrencilerin şaşkın bakışları altında geçiyoruz. Hemen karşımızda lise dengi bir okul var ve tam da okul çıkış saatine denk geliyoruz. Şehir oldukça küçük ve insanlar birbirini tanıyor, yabancı hemen fark ediliyor. Fakat böylesine bir farkındalık şaşırtıyor bizi.
Alaca Camii bir Osmanlı mimarisi. XV. asırda yapılmış. Duvar ve sütunlarındaki işlemeler, boyalar çok etkileyici. Cami, birçok sanat tarihçisin uğrak yeriymiş ve renkleri de yapıldığı günden beri orijinalliğini korurmuş. Yumurta, ağaç kökleri ve muhtelif bitkilerden yapılan karışımla elde edilen renklerin aynı zamanda yapıya ismini de verdiği söyleniyor. Avlusu ve avlunun açıldığı, altından nehir akan muhteşem bir bahçesi var. Bölgeden ayrılıp birkaç kilometre uzaklıktaki Harabatî Baba Tekkesine gidiyoruz. Tekke önünde pazar kurulmuş. Neredeyse üç tezgâhtan birinde pırasa satılıyor. İnsanlar çuvalla pırasa alıyor. Tekkenin avlusu oldukça büyük ve sakin. Çok çeşitli ağaçlar var ve dökülen yapraklar her yeri kaplamış. İçinde bir cami karşısında Hz. Ali ve Pir Sultan’ın temsili resimlerinin olduğu bir Bektaşî Dergâhı da var. Bir de zamanında karantina olarak kullanılmış, mavi renkli bir ev. Harabatî Baba konumundan vazgeçip derviş olmaya karar veren bir Osmanlı paşasıymış. Bu tekkeye yerleştikten sonra merkez tarafından serseri olarak adlandırılmış. Burası özü itibarı ile Bektaşî tekkesiymiş. Fakat Üsküp’te yaşanılan Müslüman-Hristiyan gerginliği, burada da Alevi-Sünni gerginliği olarak baş göstermiş. Tekkenin bazı kısımları yanmış. Tekkenin içindeki büyük Amerikan bayrağı dikkatimizi çekiyor. Kosova’daki Amerika ilgisinin bir benzerini Tetova’da görüyoruz. Türbe içinde bir takım siyasi ve dini sıkıntılar yaşansa da tekke, turistik açıdan ilgi gören bir yer olma yolunda ilerliyor. Sokaklarda iki üç saat gezinip Ohrid’e doğru yola çıkıyoruz.
Ohrid
Tetova’dan çıkıp Gostivar üzerinden Ohrid (Ohri) yoluna giriyoruz. Gostivar şehrinden sonra otoban bitiyor ve dağ yolu başlıyor. 100 km’lik yolun büyük kısmını bu dağ yolu oluşturuyor. Ohrid, Makedonya’nın güney batısında, Arnavutluk sınırında, kenarına kurulduğu gölden ismini almış, küçük turistik bir şehir. Nüfusu elli beş bin ve dört bini Türk. UNESCO tarafından korumaya alınmış. Türkiye’de yayınlanan bir Rumeli dizisinin çekimleri de bu şehirde yapılmış. Şehir meydanındaki caminin imamı Türk Diyanet İşleri tarafından gönderilmiş. Meydandaki fıskiyenin önünden başlayıp göl kenarında son bulan ve trafiğe kapalı olan cadde, Ohrid’nin diğer tüm caddeleri gibi mimari harikası. Göl kenarındaki küçük bir balıkçı teknesine oturup şehri seyretmek tüm yol yorgunluğumuzu alıyor. Akşam saatleri ve güneş batmak üzere… Şehir dik bir yamaca kurulu olduğu için muhteşem görünüyor. Göle vuran şehir silueti karşısında uzun süre hareketsiz kalıyoruz. Sokakları temiz, bakımlı ve tarihi dokunun korunmasına özen gösterilmiş. Yollar hep bir tepeye çıkıyor. Biz de ara sokaklarda gezinip tepelere doğru ilerliyoruz. Zirvede bir kale, bir de kilise mevcut. Güneş batmak üzere. Göle vuran siluet, gökyüzündeki kızıllıkla birleşiyor. Eski evlerin arasından yapılan arkeolojik kazılarda bulunan kalıntılar üzerine inşa edilmiş St. John kilisesine giriyoruz. Kilise içinde yapıldığı ilk dönemlerden kalma taşlar ve figürler(freskler) mevcut. Kilise, oldukça farklı bir estetiğe, oval çizgilerin yoğun olduğu bir mimariye sahip. Kilisenin hemen karşısında kale var. Hava karardığı için ve kale içinde çalışma olduğundan kapıları kilitli. Kış aylarında olduğumuz için etrafta turist yok. Yerleşik nüfusu elli beş bin olmasına rağmen yaz aylarında bu rakam on katına çıkabiliyormuş. Sedef taşı şehrin simgelerinden. Kuyumcular ağırlıklı olarak bu taşı satıyor. Tekne turlarıyla adanın diğer taraflarına da gidiliyor. Tito’nun yazlığı da bu şehirde. Köftesi meşhur ve lezzetli. Makedonya’nın su şişeleri çok hoşumuza gidiyor ve içtiğimiz suların şişelerini İstanbul’a götürmek üzere bavullarımıza koyuyoruz. Ohrid’nin insanı içine alan bir havası var. Daha şehirden ayrılmadan tekrar gelmenin planlarını yapıyor, o tepeden güneşin yeniden doğacağı günü hayal ediyoruz.
Geç saatlerde Saraybosna’ya dönmek için Ohrid’den ayrıldığımızda, artık ekip için geleneksel hale gelen kayboluşlardan birini daha yaşayıp, Yunanistan sınırına yakın, ormanlık bir alana giriyoruz. Bir saat sonra Ohrid’ye dönebildiğimizde, bu yolcuktaki en büyük kayboluşu yaşadığımızı sanıp halimize gülmemiz, görenler tarafından garip karşılanıyor. Akşam 9 sularında izlediğimiz yol olan ( Üsküp, Niş, Belgrad, Tuzla, Saraybosna) üzerinden bu kez şehirlere uğramadan geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. En azından bu niyetteyiz. Sonunda, sabaha karşı Belgrad’da tüm gezi boyunca yaşadığımız en büyük kayboluşu yaşıyoruz. Issız sokaklar, gecekondu mahalleleri, yorgunluk, uykusuzluk, gülme krizleri… Sabahın dördünde ve fabrikaların olduğu, tek bir evin olmadığı caddede şehir merkezini arama çalışmaları… “Birine mi sorsak acaba?” ile başlayan ve artık tepki bile veremediğimiz ilginç fikirlerimiz… Belgrad Belediyesi’ne ait çöp kamyonunun arkasına yanaşıp “Kesin çöpçüler bilir!” diyerek noktaladığımız kriz provaları ve nihayetinde Belgrad’ın asırlık çınar ağaçlarıyla bölünmüş yola duyduğumuz hayranlığın, yolu bulmamızdan daha ilginç gelmesi…
Her şey güzeldi. Yolculuğumuz güzeldi. Dostlarımız güzeldi. Kır çiçeklerinin ağıtı güzeldi. Aslında biz bu yolculuğu önce kalplerimizde, sonra da zihinlerimizde yaptık. Bu yazılanlar, yaşadıklarımızın zekâtı bile değil. Yine de bir yerlerde anısı kalsın istedik.
Teşekkürün büyüğü yol ekibine: Balkanlarda geçirdiğimiz her gün yanımızda olan mihmandarımız Enes Sezer’e; İstanbul’dan çıkarken reisliğine biat ettiğimiz güzel insan Âdem Tuzcu’ya; ekibe son anda katılmasına rağmen bu tempoya ayak uydurma başarısını gösteren geleceğin adalet dağıtıcısı Ahmet Kaynar’a; Saraybosna’da kaldığımız süre içinde evinin kapısını bile kapatmayan ve ne zaman geliyoruz diye arasak, “Anahtar üzerinde abi…” diyen aziz kardeşimiz Ramazan Özcan’a ve her gidişimizde sıcak dostluklarını hissettiren Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nin değerli öğrencilerine teşekkür ederiz.
Yazılacak onlarca isim var. Tebessüm ettiğimiz, birlikte sohbet ettiğimiz, aynı yolda yürüdüğümüz tüm arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.
En yakın zamanda Makbule ablanın çay ocağında, Moriç Han’da, Ferhadiye’de, Saç Börek’de, Plevi Leptır’da, Turkuaz’da, Vrelo Bosne’de, Igmanu’da ya da Sarajevo’nın sokaklarında buluşmak üzere. Sizin selamınızla; “Allahimanet!”
Not düşelim: “Yollar Bize Memleket” yazı dizisi, sonraki yazı olan genel Balkanlar değerlendirmesiyle son bulacaktır.
Nasıl devam ediyordu Beatles’ın şarkısı?
“Ansızın gördüm ki o eski halimin yarısı bile değilim.”
Annemden öğrendiğim ilk şey; kendimden büyüklere, öğretmenlere, yaşlılara her şartta ve her ortamda saygılı olmamdı. Her gördüğüm yaşlıyla selamlaşıp hal hatır sormak, hayat tecrübelerini dinlemek, öğretmenlerime hayatımın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmamı sağlayan pek çok şeyi öğrettikleri için ömür boyu saygı duymamdı. Oyun halkasında mızıkçılık yapmamalı, misafirlere hoş geldiniz demeliydim. Kimsenin benden kötülük görmemesi, beladan uzak durmam, her zaman güler yüzlü olmam ve birileriyle sohbet ederken o kişinin gözlerine bakarak söylediklerini önemsediğimi düşündürecek bir tutum içinde olmalıydım. Bayramlarda, kandillerde, düğünlerde, ölümlerde akraba, dost ya da aile büyükleriyle birlikte dayanışma içinde olmalı hısım akrabaların iyi kötü günlerinde hâl hatır sormalıydım. Kapıdan el açanı geri çevirmemeli, iyilik yapmaktan, paylaşmaktan, yardımlaşmaktan ne olursa olsun vazgeçmemeliydim.
Dün gece yastığa başımı koyduğumda aklıma gelen nedense annemin bu nasihatleri oldu. Bugünümü dünle kıyaslayıp teraziye vurunca da Beatles’ın şarkısındaki “O eski halin yarısı bile değilim.” cümlesi dilime dolandı. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bunları düşününce kendimi bir anda George Simmel’in ilk kez toplu taşıma araçlarıyla ülkeyi bir uçtan diğer uca dolaşma imkânına sahip olduklarında, yanlarındakiyle hiç bir şey konuşmadan seyahat eden Almanlar için yaptığı tanımlamanın içinde buldum. “İnsanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu kadar yakın oturup, bedenleriyle birbirlerine dokundukları halde saatlerce birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar.”demişti Simmel. Ne müthiş bir tanımlama!
Şimdi bizler de gerek görsel, gerek teknolojik, gerekse ulaşım açısından iletişim çağının bütün olanaklarına en yakın olduğumuz zaman diliminde aslında birbirimizle iletişim kurmaktan çok uzaktayız. Önümde paradoks gibi duran iki durum söz konusu: Hem iletişim çağından söz ediyoruz, hem de iletişimsizliğinin düşürdüğü yalnızlıktan. Peki, ne olmuştu? Neden, nasıl, niçin olmuştu? Üstelik medeniyetimizde iletişim, söze büyük ehemmiyet vermiş şifahi kültüre dayalı bir gelenekten geliyordu. Sohbet halkaları, istişare meclisleri, kahvehane toplantıları, dost meclisleri geçmişten günümüze hamurumuza karışmış maya gibi toplum olarak kenetlenmemizi sağlamış; selamlaşma, davet etme, yardım etme, düşenin elinden tutma gibi insan olma erdemimizi diri tutmuştu.
İletişim Çağı denilen yeni yüzyıl kısa yol tuşlarıyla yaşanan hızlı bir tüketme metodu geliştirmiştir. Ziyaretlerimizi SMS, ticaretlerimizi banka kartları, yardımlarımızı tanımadığımız insanların hesaplarına nakleden bir algı biçimi geliştirip tanışmamızı, iyi kötü günde bir arada olmamızı, dost olmamızı ortadan kaldırmıştır. Birbirimizin hikâyesini bilmenin, dinlemenin, sohbetlerimizin arasına telefonlar, son dakika haberleri, ekonomi, TV dizileri, filmler ve internet girmiştir. Kısaca muhabbetimiz hep yarım, hikâyemiz hep eksik kalmaktadır. Sözlü iletişimin ortadan kalktığı sözüm ona iletişim çağında maalesef en iyi dostlarımız karşımıza alıp izlediğimiz TV, cümleleri kısaltarak alelacele konuştuğumuz telefon, kulağımıza takıp dinlediğimiz müzik çalar olmuştur.
Farkında mısınız artık çocuklarımız bizim masallarımızla değil yataklarının başucuna koyduğuz ses cihazlarından dinledikleri hikâyelerle uykuya dalmaktadır. Saçlarını okşayıp gözlerinin içine bakarak, ara sıra yüzlerine öpücükler kondurarak söylediğimiz, ömür boyu kendilerine kılavuz olabilecek nasihatlerden mahrum büyüyorlar. Ruhlarını okşayan, yaralarını iyileştiren bütün güzel değerlerin yerini ruhsuz, sevgisiz, şefkatsiz tek düze sesler ve makineler aldı. Körebe, saklambaç, mendil kapmaca gibi oyunları; el ele tutuşabilecekleri, göz göze hayal kurabilecekleri oyun arkadaşları da yok. Hayatı sokakta düşe kalka öğrenebilecekleri alanları da yok zaten. Yalnızca odaları var. Özel odaları… Oyunlarını bilgisayarda oynuyor, tanımadıkları binlerce insanla aynı sanal ortamda sanal savaşlar yapıyor, silah alıp silah satıyorlar. Derslerini arama motorlarından hızlıca buluyor; kitapsız ve emeksiz bilgi sahibi olup çabuk unutuyorlar. Kahramanlarını televizyondan ya da oynadıkları oyunlardan seçiyor, internette tanıştıkları sevgilileriyle randevulaşıp tanışık olmadan cinsellikle tanışıyorlar. Sonra tekrar odalarına; bir başınalıklarına, yalnızlıklarına gömülüp yeni şeyler tüketmenin girdabına düşüyorlar. İletişim Çağı’nın bizi getirip bıraktığı kör nokta tam olarak burası.Bu bağımlılık duygusu çok ürkütücü değil mi? İletişim Çağı’nda iletişimsizlik sarmalı yaşamı tümüyle değiştirip her şeyi birbirine benzetiyor. Bin yıllık gelenekleri, kültürleri ve hatta inanç sistemlerini bile tekdüze hale getiriyor. Stefan Zweig, inandığı değerlerin bir bir yıkıldığını, yaşamının bir anlamı kalmadığını düşünüp karısıyla birlikte ölüme giderken 15 Haziran 1940 tarihli günlüğüne: “Neredeyse 59 yaşındayım, önümdeki yıllar korkunç olacak.” diye yazmıştı. Zweig,“Tekdüze Bir Dünya” adlı denemesine ”Dünyadaki tekdüzelik karşısında ürperti duydum.” diye not düşmüştü. Ne kadar haklı!
Şimdi aynı apartmanda biri tek haneli dairelere, diğeri çift haneli dairelere numarası olan ev sahiplerinin aynı yöne bakmayan iki farklı asansörden gidip geldikleri yeni bir mimari anlayışımız var. Evet, artık ‘site insanı’ diye yeni bir ruhsuzluğumuz var. Giyim kuşamlarımızın, evden çıkıp dönüşlerimizin, alışveriş biçimlerimizin hatta yüz ifadelerimizin birbirine benzediği; gülüşlerin sahteleştiği, tekdüze, birbirinin aynısı insan topluluklarının birbirini tanımadan yaşadığı yeni mekânlar var. Evimize gelen en yakınlarımızın bile güvenlik kontrolünden geçtiği yeni yaşam alanları. Mahallesi, sokağı, çeşmesi, camisi, satıcısı, yaşlıları, körleri, topalları, dilencileri olmayan düzgün giyimli adamları, şık kadınları, sahip oldukları maddi imkânlarla rütbe savaşına girmiş çocukları, delikanlıları olan ruhsuz yaşam alanları…
Zweig haklı çıktı, “kendi kendilerini uşak yapanların kişiliklerini yitirme coşkusu bütün halk topluluklarını” yıkıp geçti. İletişim çağında birbiriyle iletişim kuramayan küresel bir sürünün içindeyiz artık.
II
“En uzak mesafe ne Afrika’dır ne Çin, ne Hindistan, ne seyyareler ne de yıldızlar geceleri ışıldayan… En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir Birbirini anlamayan” Can Yücel
Elektrikle iletişimi (Telgraf) bulan Samuel Finley Breese Morse“Telgraf, bütün ülkeyi bir mahalle haline getirecektir.” derken belki de günümüzün en önemli iletişim araçlarından biri olan telefonu, televizyon ve interneti tarif etmişti. Finley haklı çıktı. Elektrikle iletişim (Telgraf) sadece bir ülkeyi değil koca bir dünyayı mahalle haline getirdi. Ruhsuz, mekanik, soyut bir mahalle… İnsanın modernleşme ve sekülerleşme belasıyla kendini tükettiği bir mahalle… İletişim teknolojileriyle bireyi kendi yalnızlığına hapsedip sahici yaşamaktan koparan bir mahalle. Kutsaldan, sözden, gelenek-görenek ve toplumsal dayanışmadan; akraba, dost, komşuluk ve aile ilişkilerini iğdiş eden bir mahalle…
İletişim Kuramcısı Neil Postman içerisinde olduğumuz bu durumu tanımlarken; “Telgraf, ülkeyi bir mahalle haline getirmiş olabilirdi; ancak bu, özgül türde bir mahalle, birbirleri hakkında sadece en yüzeysel bilgileri bilen yabancıların oturduğu bir mahalleydi.” ifadelerini kullanmıştır. Kısaca soğuk, niteliksiz ve menfaat ilişkilerinden örülü; uzak mesafelerin kısa mesajla, yüz yüze iletişimi engelleyen iletişim teknolojilerinin aracılığıyla sağlandığı, yüzeysel selamlaşmaların mekanik mahallesinde oturuyoruz. İnsanlar arasındaki iletişimsizliğin iletişim araçlarının gelişmesine karşıt olarak arttığı küresel bir yalnızlık mahallesinde. Oysa bizim asıl mahallemizde “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” gibi iletişim sorumluluğunu insan ruhuna yükleyen köklü bir duyarlılığımız vardı. Bizim mahallemiz kavramı; nesillerin zamanı nasıl tasarruf ettiğini, mekânı nasıl biçimlendirdiğini, eşyayı nasıl evcilleştirdiğini velhâsıl hayatı nasıl yumuşattığını öğretirdi. Bizim mahallemizdeki ileri değil insani iletişim metotlarında; köşe başındaki çeşmenin, kaldırım taşının, çınar ağacının gölgesinde içilen bir bardak çayın, sütçünün, simitçinin, yoğurtçunun, bozacının varlığı bütün iletişim metotlarının ahenginden daha fazla ilham veren ve hayatın devam ettiğini hatırlatan müthiş bir ruh dinginliği barınmaktaydı. Bu öğreti aynı zamanda ete kemiğe bürünmüş, mekanikleşmemiş; sanayi devrimlerine, sloganlara, teknolojik gelişmelere, renkli ekranlara karşı durarak içimizdeki derin boşluğu bertaraf eden endişe duyacak bir şey olmadığını öğütleyen kocaman bir güven duygusuydu. Tanpınar’ın tarifiyle “Üst üste yaşanmış bir zaman içinde birçok defalar kurulmuş, bozulmuş, çerçevesi küçülmüş, fakat daima kendi kendisi kalmış ve her defasında bir evvelkinin bir yığın artığını, mahiyet ve değerine bakmadan terkibinin içine almış bütün bir hayatın rengiydi.” Bu renk bizlere moderniteye rağmen mizacımızı, kişiliğimizi, mahallemizi, geleneklerimizi, nasihatleri, mekânları şekillendirirken en belirleyici özelliğimizin yalnızlık ve iletişimsizlik olmadığını da öğretiyordu.
Türkiye’de iletişim biliminin kurucusu sayılan, yetiştirdiğimiz en önemli toplumbilimcilerden ve 2009 yılında aramızdan ayrılan Ünsal Oskay, içinde bulunduğumuz iletişimsizlik ve yalnızlık sorununu tanımlarken günümüz insanının mekanikleşen ruh halini şöyle tarif ediyordu: “Sokaklardaki “kalabalık içindeki yalnız insanlar” gibi TV ekranının karşısındaki insanlar da komşularından ve kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış insanlardır. Televizyonun bugünkü kullanım biçimi ve yayın politikası “uzakları yakınlaştırırken, yakınımızı ustaca bizden uzaklaştırmaktadır.” Böylece yalnızlaştırılmış insan, yalnızlığını fark edemeyeceği bir gaflete düşmektedir. Kendisinden ibaret bir dünyaya kapanmak, aslında çok büyük bir aldanmadır. Toplumsal konumu bakımından onunla aynı sorunu yaşayan bir diğer sıradan insandan uzaklaşan ve onu kendi mutluluğu için en büyük hasım sayan “sıradan insan” şimdi, kendisine ait son “harem-i ismet” saydığı evinde medyanın ve ardındaki iktidar odaklarının düzenlediği yanlış bir hayatın içindedir. “Dünyayı istediği gibi biçimlendiren odakların iletişim teknolojisinde sınırsız gelişmelerin yaşandığı günümüzde, insanlar arasındaki iletişimsizliğin ortaya çıkması ve gözler görülür biçimde yoğunlaşmakta oluşu bundan kaynaklanmaktadır.” (İletişim’in ABC’si Ünsal Oskay 1994)
Oskay’ın tarif ettiği bireyler olarak bugün kendi odalarımızda, kapıları kendi yüzümüze kapatarak bir başına yaşamaya alışmış budalalığımızla en basit iletişim metotlarını hayatımızdan dolayısıyla mahallemizden hızla uzaklaştırmak çabasındayız. Niye? … Can sıkıntısını alışveriş yaparak, oyun ve eğlenceyle gidermeye çalışan, dizi film izleyen, internette sörf yapan bu yeni mekanik soyluluk maskesinin yüzeysel bir palavradan öteye geçemeyeceğini ne zaman fark edeceğiz? İnternet, telefon, TV ve iletişim teknolojilerini birbirimizden uzaklaşmak için kullanmamamız gerektiğini ne zaman algılayacağız? Bu durumun ruhumuzun ilacı, derdimizin dermanı, sohbetimizin konusu olamayacağını ne zaman anlayacağız? Markete gitmeden, internetten sipariş verip bilgisayar aracılığıyla alışveriş yapmanın bizi kendi mahallemizin, sokağımızın, içimizin, özünden ve sözünden mahrum bırakacağını fark etmeyecek miyiz? Sanal sohbetlerimizin, ileri teknoloji cihazlarıyla kurduğumuz iletişim metotlarının hiçbirinin kucaklaşmanın, sarılmanın, aynı sofrada yemek yemenin, aile fertleriyle bir arada bulunmanın, dertleşmenin, selamlaşmanın, bakkalda manavda ayaküstü sohbete durmanın, kapıdan balkondan birbirimize seslenerek hal hatır sormanın, cami çıkışında kucaklaşmaların yerini dolduramayacağını göremeyecek miyiz?
III
“Onca varlık var iken, gitmez gönül darlığı!” Yunus Emre
2000 yılının hemen başında televizyonlarda yayınlanan Kent Şekerleme reklamını sanırım hepimiz hatırlarız. Reklamda bayramda çocuklarını bekleyen ve camdan yollarını gözleyen huzurevindeki yaşlı karı kocayı görürüz. Son derece duygusal bir müzikle -iletişim çağında- yaşlı karı koca camlardan çocuklarının yollarını gözlemekte, bayram ziyaretlerini dört gözle beklemektedirler. Evet, aranmışlardır belki, telefonla konuşmuş; internet üzerinden görüntülü sohbet etmiş, torunlarına el sallamışlardır ama bir umut hala camdan bakıp sokaktan medet ummaktadırlar. Beklenti hep aynıdır… Gelecekler mi?
İletişim çağında iletişimsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri olan reklam filmi bir insanın kapısını çalmakla bir insana ulaşmak arasında nasıl derin bir fark olduğunu göstermekle kalmamış adeta bu farkı iliklerimize kadar hissettirmişti. Çünkü insan özleyen; kucaklaşmak, sarılmak, öpmek, dokunmak isteyen ete kemiğe bürünmüş ruh sahibi duygusal bir varlıktı. İşte bu nedenle yüz yüze iletişim metotları dışındaki bütün yollar insan mizacına tezat teşkil eden soğuk, mekanik ve ruhsuz dokuya sahiptir. Bu yaklaşımımız şüphesiz iletişimin olanaklarından yararlanmayalım anlamını taşımaz. Tam tersine iletişimi sadece imkânsız olana erişmek için bir araç kılmak ama iletişimi teknolojiye kurban edip imkânsızlaştırmamak anlamını taşımaktadır. Amacım elbette bin yıl öncesinde yaşamak değil, geçmişten ilham alarak bugünü yaşamaktır. Geçmişin kötü tekrarı değil geleceğin taze ufuklarına geçmişimizi de yanımıza alarak bakabilmektir. Niyetimizi belki de Mevlanâ’nın “Ne ararsan ara, kendi içinde ara, başka yerde arama!” sözü izah etmeye yetecektir. Ama elbette Mevlanâ’nın bu sözü kendi içimize kapanalım, bireyselleşelim, iletişimsiz, güvensiz bir mekaniklikle izole olalım anlamında söylememiştir. Kendi iç dünyamızdan, geleneğimizden, kültürümüzden haberdar olmak, kendi benliğimizi kendi geçmişimizin içinde aramak, onunla barışık olmaktan bahsetmiştir.
Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışmışlığını anlatan Pandora’nın Kutusu isimli filmin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, filmiyle ilgili soruları cevaplarken iletişimin mekanikleşmesiyle ilgili çok çarpıcı tespitlerde bulunmuş: “İstanbul’daki her yerleşim ve her alışveriş merkezi, her türlü sosyal yapılanmalar, her türlü bölgecikler hassasiyetleri bakımından şehrimiz yalıtılmış departmanlar halinde örgütlenmiştir. Yalıtılmış alanları gerektiren maddi varoluş koşulları bizzat iletişimsizliğin birincil nedenleri haline de geliyorlar” diyerek başından beri anlatmaya çalıştığımız mekanikleşmemizi ve iletişimsizliğimizi özetlemiştir. Yeşim Ustaoğlu’nun işaret ettiği bu ruhtan arındırılmış mekanik yalnızlık duygusu aslında hızla ve hemen değişen zaman dilimlerinde bırakın bir başkasını kendi derdimizi, sağlığımızı ruh yorgunluğumuzu bile ertelemek zorunda kaldığımız garip bir algı da geliştirmiştir. ‘Aynadaki kim?’ sorusuna vereceğimiz cevaplar maalesef bizi: “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metoduna teslim etmiştir. Farkındaysanız zengini ve yoksuluyla, kültürlüsü ve cahiliyle, kentlisi ve köylüsüyle Türk toplumu da dünya toplumları gibi, medyatik yaşama tutsak olmuş, iletişim için zaman bulamayan koca bir toplum gününün neredeyse altı saatini TV başında dizi izleyerek geçirmeye başlamıştır. Televizyonda Perihan Abla karakteriyle tanıdığımız Perran Kutman, bu yeni şizofreni medya algımızı “Gerçek, sahte kimliği icat etti.” cümlesiyle betimlemiştir. Gerçek ablalar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, anne-babalar gitmiş yerine sahte zamansızlık teorilerini kendisine duvar yapan maskeli kişilikler gelmiştir.
Bugün özellikle aile içi iletişimde en büyük sorun olarak görülen TV ve internet için sosyolog kimliğinden çok, Hürriyet’in eski yayın yönetmeni kimliğiyle tanınan Ertuğrul Özkök’ün yaptığı tanımlama ise oldukça manidardır. “Televizyon, modern toplumda insanları sürü halinde yaşatmaya, bir arada uyuma sokmaya, onu sistem içinde tutmaya çalışıyor. İnsan-insana ilişkilerin duygusal temelini yıkan TV, ilk etapta kitlelerin zihnini uyuşturur, onlara tek bir merkezden ortak bir gündem sunar, sonra bütün bireysel, zümresel farklılıkları yok ederek toplumu bir bütün için standartlaştırır.” Kitle iletişim araçlarının en olumsuz etkisi belki de günlük yaşamın her anını ve olgusunu ”seyirlik bir oyun” haline indirgeyişidir. Bugün dünyanın her tarafında olup bitenleri en kısa zamanda hem de görüntüleriyle izleyebiliyoruz. Etiyopya’daki aç çocuklar, Güney Afrika’da kara derili insanlara yapılanlar, El Salvador’da, Şatilla kamplarında işkence gören, katledilen insanlar günlük yaşamımızın ancak seyirlik bir olgusudur artık. “Kısaca bu açılardan kitle iletişim araçları, kültürün ‘duyarlı hale getirme’ işlevini törpülemiştir. Oysa günlük dramın seyirlik bir olgu haline indirgenmesi kadar tehlikeli bir şey olamaz. Ne yazık ki, çağdaş iletişim sistemi bu bakımdan eleştirel duygunun parçalanmasına yol açmıştır.” (Ertuğrul Özkök, İletişim Kuramları Açısından Kitlelerin Çözülüşü, 1985) Ertuğrul Özkök’ün ‘kültürün duyarlı hale gelmesini törpülemek’ ifadesi de yine sorunumuzu özetleyebilecek en temel anlamı içinde barındırmaktadır.
Adına ister mahalle kültürü, geleneksel kültür, inanç kültürü, ister medeniyet, sanat kültürü, ister iletişim kültürü, yaşam kültürü deyin bu kültür bizi biz yapan bütün öğeleri içinde barındıran yegâne olgudur. Kızılderililer bir yolculuğa çıktıklarında durdukları yerde mutlaka birkaç gün mola verir ve o yöreyi, kültürünü ve o bölgenin insanlarını tanımaya çalışırlarmış. Bunun nedeni sorulduğunda ise,“Eğer çok hızlı giderseniz, ruhunuz geride kalır. Ruh olmadan yapılan yolculuklardan bir hayır gelmez.” diyerek cevap verip modern dünyanın hiçbir şeye yetişemeyen, hayatı ıskalayan bu yalancılığını ne de güzel özetlemişlerdir. Bu hızımızın bizi kültürümüzden ne kadar uzaklaştırdığını; durup dinlemenin, anlamanın, fark etmenin, selamlaşmanın, hal hatır sormanın ruh bönlüğümüze iyi gelecek en temel ilaç olduğunu maalesef fark edemiyoruz. Uzun zaman sonra bir sosyal paylaşım sitesinde karşılaştığım arkadaşım, “Biz çocukluk arkadaşıyız Nurdal, yıllar sonra birbirimizi buradan bulup konuşmak yakıştı mı bize?” diye sormuş ve eklemişti: “Ne gelseydik buralara ne de denizi görseydik.”
Cahit Sıtkı Tarancı,“Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız / Hatırası bile, yabancı gelir. / Hayata beraber başladığımız / Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir / Gittikçe artıyor yalnızlığımız.” diyeli kaç yıl geçmiştir acaba? Sahiden en belirleyici özelliğimiz yalnızlığımız mı? Oysa insan, nedeni, amacı, anlamı sorgulayan, iyi ve kötüyü ayırt eden varlık değil midir? Biz neden sormuyoruz? Durumumuzu, vazgeçtiklerimizi neden sorgulamıyoruz? Her sabah maskemizi takınıp, günlük yüzümüzü makyajlayıp sokağa çıkıyoruz. Adı hep “ben” olan zaman aralıklarında hayat kurguluyor, yalnızlıktan şikâyet ediyoruz. Neden?
Sadi diyor ki: “İki şey ruhumu karartır: Konuşacakken, susmak, susacakken konuşmak.” Hadi konuşalım, soralım, sorgulayalım ve ruhumuzu aydınlatalım.
Ruhumuzu karartan nedir? Hani öğretmenlerimiz bize hayatın çıkmaz sokaklarında çıkar yol bulmayı öğretmişlerdi. Bizi ruhumuza dolanan bu kablolardan, TV ekranlarından, bilgisayar monitörlerinden kim çıkaracak? Gülümsemeyi, aramayı, kıymet bilmeyi, hâl hatır sormayı, önemsenip önemsemeyi, yaşadığımız yere kendi ruhumuzu katmayı, hayatı mekanik bir makine olmaktan çıkarmayı kim öğretecek?
Gorajde şehrine gitmek için Srebrenica’dan ayrıldığımızda, sırtımızdaki yükün ne olduğunu anlamlandırma çabasındaydık. Yazılı ve sözlü gelenek hep şunu söyler: Suyun olduğu yerde hayat vardır, su varsa sorun yoktur. Bosna Hersek’i tek kelimeyle özetlememiz istense, herhalde su deriz. Hangi yöne gidilse mutlaka su ve suyun yeşerttiği yaşam alanlarıyla karşılaşırsınız. Suyun temel özellikleri dışında bir de hafızası var sanki. Hiçbir olayı unutmayan, başkalarına anlatmak için akan, sürekli artan, arttıkça değerinden bir şey kaybetmeyen bir hafıza. Drina, Tuna ve Sava’nın anlattığı çok şey var. İsterseniz birlikte dinleyelim.
Gorajde
Bosna Hersek’in doğusunda, başkente 2-3 saat mesafedeki Gorajde (Goražde) şehrine giderken de Sırp Bölgesi’nden geçtiğimiz için, Srebrenica yolunda karşılaştığımız manzarayla karşılaşıyoruz. Şehre ulaşım kolay değil. Önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Bosna Hersek’te otoban yok denecek kadar az. Bunun dışındaki tüm şehirlerarası yollar tek şerit. Bölge dağlık olduğu için mesafeniz belli olsa da zaman konusunda net şeyler söyleyemiyorsunuz. Bu yüzden öteden beri turist çeken şehirler dışındaki şehirlere rağbet edilmiyor. Muhteşem doğasına rağmen Gorajde’de bunlardan biri. Şehirde turistik tesis yok, fakat kurşun izlerini görmek için şehre gelen insanlar olduğunu duyunca açıkçası hiç şaşırmıyoruz. Şehrin girişindeki küçük tepeye, büyük harflerle yazılmış ve uzaklardan da görülebilen “Tito” ismi, psikolojik harbin hâlâ devam ettiğinin en büyük işareti. Yolun iki tarafında da yanmış, boşaltılmış, kullanılmayan evler var.
İç savaş öncesi hemen hiç kimse tarafından bilinmeyen, az sayıdaki nüfusuyla kendi halinde bir yerleşim birimiyken; Sırp saldırılarına direnen Boşnakların destansı mücadelesiyle kamuoyuna adını duyurmuş, bugün yine bir caddeden oluşan merkezi, az sayıdaki nüfusunun büyük bir kısmı yaşlı olmasına rağmen en çok da işsizlik oranının yüksekliği ile bilinen bir şehir Gorajde. Şehrin hemen her yerinde şarapnel izlerine rastlamak mümkün. Bütün sokaklar ve duvarlar bu izlerle dolu. Üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen duvarlarda kurşun izleri olmasının da sebebi bir var. Bu izlerle yaşamak, bir anlamda Sırp saldırılarını hem dünyaya hem de gelecek nesillere örnek göstermek için diri tutmak anlamına geliyor. Gorajde, yüksek dağların arasında kurulu ve Drina Nehri tarafından ikiye bölünmüş cennet parçası. Sırbistan sınırına yakın olan diğer tüm Bosna şehirleri gibi Gorajde’de yoğun saldırılara maruz kalıp, şehri çevreleyen dağlardan 3 yıl boyunca vurulmasına rağmen düşmemiş. Nehrin iki tarafını birbirine bağlayan köprünün altına, derme çatma bir yürüme yolu var. Bugüne kadar hiçbir yerde benzerine rastlamadığımız bu yolun ne olduğunu sorduğumuzda aldığımız cevap hayli ilginç. Keskin nişancılar hareket eden her şeye ateş ettiği için, onlarca insan ölümü göze alıp, sırf şehir ikiye bölünmesin, ulaşım bir şekilde sağlansın diye, köprünün altına halatlardan yol yapmış. Bu sayede savaş boyunca, özellikle gece vakitlerinde, karşıdan karşıya geçişlerde can güvenliği sağlanmış.
Şehir, oldukça yavaş işleyen onarım ve toparlanma sürecinden geçiyor. Aksaklığın sebeplerini şöyle sıralayabiliriz: Öncelikle bölgede önemli oranda Sırp nüfusu var. Gorajde Sırp Özerk Bölgesi’ne sınır ve Sırbistan’a oldukça yakın. Genç nüfus savaşta kaybedildiği için yaş ortalaması oldukça yüksek. Federasyon bürokrasisinin de şehir üzerinde ciddi yaptırımlar uygulayamaması şehrin değişkenlik dinamiğini frenliyor. Bölgedeki sivil toplum kuruluşları da bu hazin tablonun değişmesi için ciddi çabalar sarf edemiyor. Şehir merkezinde Türkiye tarafından yaptırılan ve ismi Kayseri olan bir cami var. Gorajde halkı, savaşı iliklerine kadar yaşamış ve hatıralarını diri tutmak için çabalayan bir halk. Her şehirde duyduğumuz kan donduran hikâyeleri burada da duyuyoruz. Drina Nehri günlerce ceset taşımış. Ne zaman nehre baksak mutlaka cansız bir beden görürdük diyorlar. Şehrin vurulduğu tepelerde yer alan köyler Sırp köyleriymiş. Şehir merkezi ve merkeze yakın köylerde Boşnaklar yaşıyor. Yaslandığımız duvardaki kurşun izleri bu şehrin önsözü gibi: Yeterince mazlum, yeterince masum.
Belgrad / Beograd (Beyaz Şehir)
Bosna Hersek’in Tuzla şehri üzerinden Sırbistan sınırına doğru ilerliyoruz. Bosna içindeki yolculuğumuzun önemli kısmı Sırp Özerk Bölgesi’nde geçiyor. Neredeyse bütün yön levhaları Kiril alfabesiyle yazıldığı için, sınıra oldukça yakın olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede kayboluyoruz. Yol bizi dağlık köye çıkarıyor. Hava oldukça sıcak. Bahçe içindeki evler, çimenlerin üzerinde koşuşan tavuklar, türlü meyve sebze ağaçları içimizi ferahlatıyor. İhtiyar köylünün tarifiyle anlıyoruz 15 km. kadar ters yolda olduğumuzu. Yol boyu tabela faciaları devam ettiği için tekrar adres sormak durumunda kalıyoruz. Bu sefer iki yaşlı kadının tarifiyle yaklaşık 1,5 saat sonra Raça Sınır Kapısı’ndan Sırbistan’a giriyoruz. Sınır kapısı oldukça sakin, bizden başka kimse yok. Herhangi bir sorunla karşılaşmadan içeri giriyoruz. Ülke değişikliğinin belirtileri ilk andan itibaren kendini gösteriyor; Otoban yol başlıyor. Sırp Özerk Bölgesi’ndeki yön levhalarının aksine Sırbistan’daki levhalar ya Latin ya da hem Kiril, hem Latin harfleriyle düzenlenmiş. Sınır ile Belgrad arası 150 kilometre. Düz ve geniş bir ovanın ortasından geçiyoruz. Balkanların hiçbir yerinde görmediğimiz uzunluk ve genişlikteki bu ovanın tamamı tahıl üretimi için kullanılıyor. İlerlediğimiz yol uluslararası taşımacılığın da önemli geçişlerinden birini teşkil ediyor. Yol boyu Türk plakalı tırlarla korna, selektör ve biz Türklere has camdan el sallama işaretleriyle selamlaşıyoruz. Belgrad (Beograd) ışık şehri veya beyaz şehir anlamına geliyor. Osmanlı şehri ele geçirdiği zaman yerli halkın bir kısmını İstanbul’a, bugün Belgrad Ormanları denilen bölgeye göndermiş. Orman da adını bu göç eden insanlardan almış.
Şehrin girişinde oldukça yoğun bir araç trafiği var. Geniş caddeler, gri sokaklar, heybetli ve eski binalar. Tam anlamıyla sonbahar şehri ve her yer gri. Komün düzen sonrası nasıl olur sorusunun cevabını yollarda görebilirsiniz: Tito döneminden kalma arabalar, yeni arabalardan daha fazla. Daha aracımızdan inip şehre ayak basmadan kendimizi yakın çağın kollarında buluyoruz. Belgrad için mimari anlamda Doğu Avrupa’nın en önemli şehri diyebiliriz. Merkezde NATO uçakları tarafından vurulan birkaç büyük bina var. Neredeyse yıkılmak üzereler. Şehrin araç park sistemi oldukça farklı. Kapalı otopark dışında her park yerinin SMS numarası var. Aracı park edip mesaj atıyorsunuz ve park ücreti telefon faturasına yansıtılıyor. Belgrad halkı oldukça kültürlü. Hemen her yerde kitap evi, sanat evi ya da kültürel etkinliklerin organize edildiği alanlar var. Parklar, kafeteryalar ellerinde kitap olan insanlarla dolu. Bosna Hersek içindeki Sırp Özerk Bölgesi’nde gördüğümüz suratsız, iletişime kapalı, gözünü nefret bürümüş insan fotoğrafını pek görmüyoruz. Başkonsolosluğumuz şehrin merkezinde, biz de kendilerini ziyaret ediyoruz. Konsolosluk görevlilerinden aldığımız bilgiye göre iki milyon nüfuslu bu şehirde yüz seksen Türk yaşıyormuş. Bir Türk dönercisi, dil kursu ve baklavacı var. Türklerin önemli kısmını Belgrad Üniversitesi’nde okuyan öğrenciler ve iş adamları oluşturuyormuş. Üç işletmeyi de ziyaret ediyoruz. Baklavacıda Türk’e rastlamadık. Dönerci Nihat Bey Bursa’dan beş yıl önce gelip buraya yerleşmiş. İşletmesi konsolosluğumuza oldukça yakın. Burada yaşayan bütün Türkler birbirini tanır diyor ve bizi dil kursu öğretmeni Fatih Bey ile tanıştırıyor. Fatih Bey de iki yıl önce gelmiş. Türk Okulu açmak için girişimleri olan idealist bir öğretmen. Bizi Bayraklı Camii’ne götürüyor. Belgrad’da yıkılmamış tek Camii. Hemen arkasında da Şeyh Mustafa Türbesi var. Fatih Beye “Yıkılan eserlerimiz ne oldu, şimdi yerlerinde ne var, birinin yerini gösterir misiniz?” diye sorduğumuzda şu cevabı veriyor: “Bu şehirde yaşıyorum, yaşamak için sevmek zorundayım. Sorularınızın cevapları kalbimi acıtıyor, siz yarın gideceksiniz, ben burada o izlerle baş başa kalacağım. Sadece yıkılmış diyeyim, tekrar kalbimizi kanatmayalım.” Biz de yarayı deşmeden Fatih Bey ile vedalaşıp Sırpların Kalemegdan dediği Kale Meydanı’na gidiyoruz. Kale Meydanı, Belgrad Kalesi’nin üzerine yapılmış, içinde Damat Ali Paşa Türbesi de dâhil çeşitli heykel ve anıtları barındıran, Tuna ile Sava Nehri’nin birleştiği yere kurulmuş; festival, önemli gün ve gecelerin tertiplendiği, girişinde iki dünya savaşında da kullanılmış teçhizatların bulunduğu etkileyici bir yer. Stambol (İstanbul) Kapısı’ndan içeri girerek iki nehrin birleştiği yere hâkim tepede, kalenin taş kemerine oturup, insanların garip bakışlarına aldırmadan Osman Paşa marşı olarak da bilinen “Tuna Nehri akmam diyor. Etrafımı yıkmam diyor. Şanı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor.” marşını yüksek sesle söylüyoruz. Kimse duymasa da nehrin bize eşlik ettiğini düşünerek, nehirlerin birleştiği yerde hoş bir sadâ bırakıp meydandan ayrılıyoruz.
Bu bizim için kolay olmuyor. Taş kemere oturup nehri izlerken bu şehrin elimizden kayıp gittiğini düşünmek, çocuğunu eliyle gömen bir babanın yaşadıkları gibi. Belgrad’da görülmesi gereken hemen her yer yürüme mesafesinde. Kısa mesafeli toplu taşıma araçlarına ücretsiz binilebiliyor. Otobüslerin tamamı elektrikli. Havanın kararmasıyla birlikte bu şehre neden ışıklar şehri denildiğini de anlıyoruz. İnsanı rahatsız etmeyen, oldukça estetik ışıklandırma sistemi var. Trafiğe kapalı Knez Mihajlova Caddesi’nden başlayıp Parlamento Binası, Skadarlija, Zemun Kulesi ve Büyük Katedral’e kadar yürüyerek şehri gezmek mümkün. Belgrad insanının en büyük özelliği, inanılmaz derecede Türklere benzemeleridir. Osmanlı’nın üç asır süren hâkimiyetinin en belirgin özelliği insanlar. Mimari olarak geride pek bir şey kalmasa da göreceğiniz binlerce insan, Osmanlı’nın izlerini taşımaktadır. Damarlarında gezinen kanı umut ışığı olarak görüp şehirle vedalaşıyoruz.
Geç saatlerde Belgrad’dan ayrılıp Niş şehri üzerinden Makedonya’ya gittik. Devam yazımızda da Makedonya’yı okuyabilirsiniz.
Küçük bir not düşelim: Knez Mihajlova’dan Parlamento Binası’na doğru yürürken sağ tarafta kalan, büyük ve etrafında fıskiye olan heykelin önünde otuzüçlük, motifli tespih bulduk. Orada yaşayan ya da turist olarak giden birine ait olduğunu düşündüğümüz -hiç karşılaşmadık ama- bu tespihi sahibine ulaştırmak ve bu duyuruyu yapmak için yanımıza aldık. Umarız ki sahibine ulaşır.
Balkanlar’da hangi şehre giderseniz gidin, mutlak suretle özünüze ait bir şeylere rastlarsınız. Mimarisinden yaşam tarzına, insanından toprağına kadar her yerde bir iz vardır. Yabancılık çekmez, kısa sürede içselleştirir, bazen mutluluk, bazen de yoğun bir hüzün solursunuz rüzgârdan. Çabuk alışır, toprağın türküsüne eşlik edersiniz. Gördüğünüz rüya değildir. Bütün kasabalara, sokaklara aşinasınızdır. Dikkatli dinlerseniz, dağın taşın anlattıklarını duyar, o yollardan daha önce geçtiğinizi sanırsınız. Srebrenica hariç tüm şehirlerin hüznünü hissedersiniz. Srebrenica’da hissettikleriniz, daha önce bilmediğiniz bir duygudur, adını koyamazsınız. Hazırsanız, Avrupa’nın utanç başkenti Srebrenica’ya doğru yola çıkıyoruz.
Srebrenica
Saraybosna’ya 170-180 km. uzaklıktaki Srebrenica’ya doğru ilerliyoruz. Yolun tamamına yakını tek şerit ve dağlık. Yol boyu akan nehir ve sık ormanların içinde yaklaşık 3 saat sürecek yolun sonunda Srebrenica var. Saraybosna’dan çıktıktan hemen sonra Sırp Cumhuriyeti’ne giriyoruz. Sınırları neredeyse Saraybosna’nın içinde başlayan ve Sırbistan’a kadar uzanan, başkenti Banjaluka olan ve savaştan sonra bu statüye kavuşan bir yer burası. Önce alfabe değişiyor. Yön levhalarından, reklam panolarına kadar her yerde Kiril harfleri görüyoruz. Göze batırılan ikinci unsur bayrak. Basit bir sokak arasında bile büyük direklerden sallanan Sırbistan bayrağını görmek mümkün. Şunu peşinen söyleyelim: Bu kadar bayrağı Sırbistan şehirlerinde bile göremezsiniz. Bosna Hersek’in içindeyiz ama Sırp Cumhuriyeti’ndeyiz. Ülke; federasyon, cumhuriyet ve kantonlara ayrılmış durumda. Sırp Cumhuriyeti resmi olarak Bosna Hersek’in içindeki entite (özerk bölge) olarak gözükse de pratikte farklı bir ülke pozisyonu sergilemekte. Federasyon buraya müdahale edemiyor. Buranın tüm müfredatı, siyasi organları, yargısı, yasaması farklı işliyor. Yalnızca harita üzerinde Bosna Hersek’e bağlılar. Bunun dışında Bosna Hersek ile bir bağları yok desek yanılmayız. Bu bölge, Balkanların yeniden şekillenmesinde pazarlık unsuru olarak kullanılabilecek bir yer. Çünkü içinde yaşayanların büyük çoğunluğu Sırp ve kendilerini Sırbistan’a bağlı olarak görüyorlar. Yol boyunca dikkat çeken üçüncü unsur ise insansız bölgelerde bile kilise ya da çan kulesi bulunması. Saraybosna ve Srebrenica arasındaki bu yol her anlamda Sırp imgeleriyle dolu. Srebrenica, Bosna Hersek’in içindeki Sırp Cumhuriyeti’nde yer alan küçük bir kasaba.
Savaştan önce Srebrenica, doğal güzellikleri, sakin yaşantısı, kaplıca ve şifalı sularıyla meşhur, Sırbistan sınırında yer alan turistik bir kasabadır. Savaş öncesi nüfusu 30-35 bin civardadır ve bunun %95′i Boşnak’tır. Savaşın sonlarına doğru bölgeye Birleşmiş Milletler Barış Gücü’ne bağlı Hollandalı askerlerin gelmesiyle güvenli alan ilan edilmiş ve çatışmalardan kaçan sivil halkın sığınmasıyla birlikte nüfusu 100 bine kadar çıkmıştır. BM askerleri ilk iş olarak Srebrenica halkını korumayı garanti ederek, halkın silah bırakmasını istemiştir. Savaşın ilk yıllarında Sırp saldırılarına karşı mücadele veren ve Srebrenica’yı düşürtmeyen Boşnaklar, BM’nin bu teklifini kabul ederek kandırılmış, silahlarını teslim etmiştir. Tüm bu süreci anlamak için halkın geçirdiği ağır savaş psikolojisini ve bahsi geçen günlerin savaşın son dönemleri olduğunu, barış arayışları adı altında yeni haritaların şekillendirildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekir. 1995 Temmuz’unda Ratko Mladic komutasındaki faşist Sırp ordusu, Srebrenica’yı almak için harekete geçer. BM askerlerinin karargâhı Potoçari kasabasında yer alan ve eskiden seri akü yapımının gerçekleştirildiği bir fabrikadır. Büyük depoları, geniş bahçesi ve idari binalarıyla birlikte, 450 kadar Hollandalı askerin kullandığı bir alandır. Sırp güçleri Temmuz başından itibaren Srebrenica’ya taciz atışında bulunur. Bu atışlardan bazıları BM karargâhının yakınlarına isabet eder. BM askerlerinin komutanı Thom Karremanes durumu BM askeri merkezine bildirir. BM merkezinden Srebrenica ve Karargâhı korumak için savaş uçakları havalanır ve bu uçaklar yakıtlarının bittiği gerekçesiyle Srebrenica’ya ulaşmadan geri döner. Srebrenica artık ağır silahlarla vurulmaya başlanmıştır. Kasabada yaşayan herkes BM’in karargâh olarak kullandığı akü fabrikasına sığınmak ister. 10 Temmuz günü Srebrenica ve Potoçari arasındaki 7-8 kilometrelik yol mahşer yeri gibidir. Her yaştan binlerce insan karargâhı doldurur. Bazı insanlar da yoğunluktan ötürü içeri giremez. Sayısı bilinmese de yüzlerce insan da dağ yollarını kullanarak Boşnak bölgelerine geçmek için ormana doğru ilerler. Srebrenica halkının, BM güvencesine sığınmaktan başka seçeneği yoktur. Sırplar da on kadar BM askerini esir almıştır. Mladic ve Karremanes arasında pazarlık başlar. Buna göre;
- Karargâha sığınan tüm insanlar Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Halkın tüm silahları toplanacak ve Sırp askerlerine teslim edilecektir.
- Srebrenica, tek kurşun sıkılmadan Sırp askerlerine teslim edilecektir.
Srebrenica ve üzerinde yaşayan herkesin teslim olması istenmektedir. Mladic ve Karremanes antlaşmayı şampanya ile kutlar. Ratko Mladic, boşaltılmış Srebrenica sokaklarında, Boşnak imgeleri yer alan sokak tabelalarını söktürerek gezerken, tarihe soğuk damga gibi kazınan şu sözleri sarf etmiştir:
“İşte bugün, 11 Temmuz 1995. Sırp Srebrenica’dayız. Kutsal günümüzden hemen önce burayı sonsuza dek Sırp milleti’ne armağan ediyoruz. Müslümanlara karşı yükselişimizi gösterip Türklerden öcümüzü alarak.” ( Bu topraklar asırlar boyu Osmanlı’nın elinde kaldığı için Boşnaklara “Türk” de denilmektedir.)
11 Temmuzda Sırp askerleri karargâha gelir. Neredeyse üst üste yığılmış vaziyette, aç susuz ve terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan insanlara kendini tanıtır Sırp Komutan:
“Merhaba. Ben General Ratko Mladic. Hepiniz güvendesiniz, korkmayın!”
Bu mazlum insanların tutunacak hiçbir dalı kalmamıştır artık. Önce kameralar gelir ve Mladic çocuklara şeker dağıtır, bir iki kadınla sohbet edip dertlerini dinler. Mizansen tüm unsurlarıyla eksiksiz işletilir. Ardından 30 otobüs gelir kampa ve “Hepinizi güvenli bölgeye ulaştıracağız.” sözü verilir. Güvenli bölgeden kasıt Boşnak kontrolündeki Tuzla Bölgesi’dir. İnsanlar otobüslere doğru hareket eder. Bir tuhaflık vardır. Otobüslere yalnızca kadınlar ve bebekler bindirilir. Erkeklerin tümü “Kimlik kontrolü yapıp, ardından serbest bırakacağız.” yalanıyla karargâhta tutulur. Bir kısım kadın ve bebek otobüslerle güvenli bölgeye taşınır ve bu da kameralar tarafından çekilip Sırpların aslında uluslararası savaş kurallarına uygun hareket ettiği imajı oluşturulur. 7 yaşından 70 yaşına kadar karargâhtaki tüm erkekler de 50 – 100 kişilik gruplara ayrılıp, onlarca farklı bölgeye transfer ettirilir. Geride kalan genç kadınların çoğuna da Sırp askerlerce tecavüz ve işkence edilir. Bazı kadınlar bu durum karşısında karargâhta intihar eder. Tüm bunlar olup biterken BM askerleri hiçbir şey olmuyormuşçasına, yalnızca kendi güvenliklerinin derdine düşmüştür. Olaya seyirci kalırlar. Farklı bölgelere transfer edilen erkeklere herhangi bir sorgulama yapılmaz. Küçük gruplara ayrılan Sırp askerleri, yakın tarihin en büyük katliamlarından birine imza atar. Ormanlık alanlar, kullanılmayan binalar ve mağaralar, Boşnak erkeklerinin transfer edildiği yerlerdir. Sırplar, bu katliamları işlerken kendilerine has bazı teknikler de uygular. Örneğin 50 kişilik bir grup infaz edilecektir. Elleri arkadan bağlanmış 45 insan teker teker öldürülür, hepsi birbirinin ölümünü izler. Sonra o beş kişiye mezar kazdırılıp, cesetlerin topluca mezara atılması emredilir. Kafalarına silah dayanmış bu insanlar da söylenenlere harfiyen uyar. Çünkü onlara söylediklerimizi yapmazsanız karargâhtaki kadın ve çocuklarınızı da öldürürüz denmiştir. Çaresiz üst üste gömerler ölüleri ve mezarın kapatılması esnasında enselerine bir kurşun sıkılıp, çukura itilirler. Yine başka bir yerde de kullanılmayan evin içine doldurdukları insanları önce kurşuna dizip ardından binayı yakarak güya iz kaybettirirler. Dağlara kaçan insanları yakalamak için dağı taşı bombalar, dağ çıkışlarını tutar; BM askerlerinin üniformalarını giyip “Korkmayın bize sığının!” diye bağırır, bağırtırlar. Bağırtırlar diyoruz çünkü bu yolla kaçmaya çalışan insanların aileleri ellerindedir ve “Eğer büyük oğluna buraya gelmesi için bağırmazsan, küçüğünün kafasına sıkarız.” gibi tehditler yapılmaktadır. Nihayetinde iki üç gün içerisinde Srebrenica’da 10.000 kadar Boşnak erkek bu şekilde öldürülüp toplu mezarlara gömülür. (Bugün hâlâ bulunamamış ve var olan sınırlar korunduğu müddetçe de bulunması çok zor olan toplu mezarlar vardır.) ‘Bu katliam işlenirken Boşnak ordusu neredeydi?’ diye bir soru doğabilir. Öncelikle şunu söyleyelim, Bosna’nın her bölgesinde çatışma ortamı vardı ve çatışmalar kimi yerlerde Sırp, kimi yerlerde Hırvat ordusu ile bölge halkı arasında geçiyordu. Srebrenica halkı kandırılıp silah bıraktırıldığı için direniş gösteremedi. Boşnakların, Sırplar gibi bir ordusu, ordu kültürü yoktu. Sırplar, Yugoslavya zamanında da askeri alanda tek hâkimdi. Sırp saldırılarının başlamasıyla kendiliğinden ve tamamı halktan oluşan Boşnak Armija’sı kuruldu. Srebrenica’da ise böyle bir katliam beklenmiyordu. Yine de bazı birlikler Srebrenica’yı çevreleyen dağın etrafındaydılar. Sayıları çok azdı. Herhangi bir müdahalede bulunamadılar. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Sırpların Srebrenica’ya girdiğinden haberdardılar; ama orada ne olup ne bittiğini bilmiyorlardı. İçeri girmelerinin nasıl bir sonuç doğuracağını kestiremediler. Çünkü orası BM garantisindeki güvenli bölgeydi. İkincisi de dağlara kaçan insanlar. Yüzlerce insan dağlardaydı. Açılacak bir ateşte bu insanlar da ölebilirdi. Bu yüzden bir şey bilmeden ve yapamadan beklediler.
Tüm bu duygularla giriyoruz karargâh olarak kullanılan akü fabrikası ya da diğer adıyla Potoçari Toplama Kampı’na. Yukarıda anlattıklarımız sanki dün yaşanmış gibi. Her şey çok canlı. Müthiş bir karamsarlık yağıyor tavanlarından. Ana kapıdan büyük hangara giriyoruz. Yüksek tavanlı, içerisinde anı odası bulunan ve toplu mezarlardan çıkartılan birkaç parça eşyanın sergilendiği bir yer. Hiçbir şey bilmeseniz de sizi buraya getirseler, yaşayacağınız tek şey yine büyük bir karamsarlık olur. Karargâhın her yerini geziyoruz. Askerlerin yaşadıkları yer fabrika zamanının idari ofisleri. Fabrika girişinde büyük harflerle yazılmış UN yazısı hala duruyor. İnsanların toplandığı alan da arka tarafta kalan çimenlik. Fabrikanın tam karşısında da Potoçari Şehitliği var. Toplu mezarlardan çıkartılan cesetlerin her yıl 11 Temmuz’da törenle defnedildiği mezarlık. Bize göre bu iki yapı Batı zihniyetini temsil etmektedir. Potoçari Toplama Kampı ve Potoçari Şehitliği arasında bir dakika durup sağa sola bakarsanız Batı’nın ne olduğunu da görebilirsiniz.
Şehitlik girişinde yine küçük bir anı odası, açık hava mescidi ve 8372 yazılı anıt var. Bu rakam iki-üç günlük sürede katledildiği tahmin ve tespit edilen insan sayısı. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmadığı için gerçek sayının ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyecektir. Şehitliğin tamamı Boşnak erkeklerinden oluşuyor. Yalnızca bir Sırp var. O da toplu mezarlardan çıkmış. Ya dilsizdi, ya da zalimden yana olmak istemedi, bilmiyoruz, fakat o da şehitlikte yer alıyor. Bir de 22 yaşında kadın var. İki haftalık evliymiş. Kocasıyla birlikte dağ yolunu kullanarak kaçmak istemiş. Yakalanmışlar, sonrası malum. O da toplu mezarlardan çıkartılmış.
Srebrenica, tam anlamıyla hayalet kasaba. Merkezi çok küçük, sokakta kimse yok. Savaş öncesi %95 olan Boşnak nüfusu bugün % 5 civarlarındaymış. Bunlar da ağırlıklı olarak köylere dağıtılmış. Merkeze 30 kilometre uzaklıkta ve Sırbistan sınırına birkaç yüz metre mesafedeki Boşnak köyünü ziyaret ediyoruz. Köye ulaşmak oldukça zor oluyor. Bölgedeki diğer Boşnak köyleri gibi yolları çok kötü. Köy meydanında, savaş zamanı öldürülen 160 insanın isimlerinin yazılı olduğu büyük bir anıt var. Bugün köyde 50-60 kadar insan yaşıyor. Bunların yarısı yaşlı kadın, birkaç da çocuk var. Köye ilk ayak basan Türkler bizmişiz. Özlemle kucaklaşıyoruz direnen bu insanlarla. Elimizdeki Türk bayrağını alıp şehitliğe asıyorlar. Yaşlı kadınlar bizi görünce ağlıyor, sarılıp eşlik ediyoruz gözyaşlarına bu nur yüzlü teyzelerimizin. Erkeklerin hepsi dağa kaçıp hayatta kalmış. Kaçış hikâyelerini dinliyoruz, damarlarımızdan kan çekiliyor. Anlatmaya başlıyor bir adam: “İki buçuk ay dağda saklandım, ot yedim, yaprak yedim. Çoğu kez askerleri gördüm, gece gündüz kaçtım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Müslüman bölgesine ulaştığımda ayakkabılarım, kıyafetlerim derime yapışmıştı. 40 kiloya düşmüştüm…” Diğer erkeklerin de hikâyeleri böyle. Kendi imkânlarıyla yaptıkları ufak bir binaları var ve o bina köylünün can damarı. Binayı çok yönlü kullanıyorlar. Okul, sağlık ocağı, muhtarlık… Bizi de orada misafir ettiler. Akşamdan önce başka bir köye gitmek için ayrıldık. Gittiğimiz köydeki manzara da bir öncekinden farksızdı. 7 kişinin yaşadığı bir köye gittik. 4 küçük kız, anne, baba ve teyze. Barakada yaşıyorlar. Hikâyeleri farksız. İstanbul’a davet ettik aileyi, gelemeyiz dediler. Oğulları bu sene çıkartılmış toplu mezardan, 11 Temmuz’da defnedilecekmiş. Biraz da yüzümüzü kızartıp “Neden gitmiyorsunuz buralardan?” dedik. Bu soru karşısında hem bizi utandıran hem de umutlandıran şu cevapları duyduk her birinden: “Atalarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz buralarda öldü, biz de buralarda öleceğiz. Buralardan gidersek, yalnızca bedenlerimizi değil, buraya umut bağlamış insanların umutlarını da götürürüz. Bu yüzden ölene dek buradayız.” Bu cevap aslında şu manaya geliyordu: Sizler de kucağınızdaki meyve tabaklarıyla burayı izleyecek değilsiniz, bir gözünüz, bir eliniz burada olmalı. Burayı sahiplenmelisiniz.
Bugün Srebrenica ve Potoçari’de bin kadar Boşnak yaşıyor ve bu insanlar çok yakın tarihte katliam geçirmelerine rağmen orayı terk etmiyor. Üstelik hiçbir resmi kurumda çalışmalarına müsaade edilmeden, sürekli baskı altında hayat sürüp kaybedilmiş bir toprağa adeta umut ekiyorlar. Potoçari ve Srebrenica’nın köyleri; nitelikli hareket, onurlu yaşayış ve esas duruş nasıl olur sorusunun cevaplarını taşımaktadır.
Nedense benim etrafımda, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığından şikâyetçi, anlaşılmaz trajedilere alışmış ya da alıştırılmış binlerce insan yaşıyor. Hayatlarındaki bütün kapıların açma kollarının arkada olduğunu ve onların yüzüne kapalı durduğunu düşündüğüm bu insanlara karşı benim de, hayatımın da garip bir sempatisi vardır. Onları görmezden geldiğim zamanlar, günlerce acı çeker, “Acaba, benim yüzümden mi?” diye kendimi suçlarım. Yine de, bir bahar sabahı pembe hayalleriyle hayatın ortasında dimdik durup, kader çizgilerinde umut gözleyen bu insanlara ne zaman baksam, gözlerinde kendimi görürüm.
Bazen düşünürüm; “Yoksa ben de onlardan biri miyim?”
Kahve, güneş ve iyi şarkılar bile işe yaramıyor…
Bütün kapılarımın çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır benim hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır benim hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde henüz kazananı belli olmayan, kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çekmektedir. Buna rağmen, dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamı engelleyen kaçamadığım bir gerçek var! O da ölümün benimle birlikte, hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.
Düşmemeye bak. Az toparla kendini.
Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için derin sancılar çekti! Çektiği ağrıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü…
“Ağlıyor musun?” dedim.
“Bunlar sevinç gözyaşları” dedi. Hayat bana yalan söyledi!
Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi. Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi?“Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi?“Aklımın kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklımdan daha içerde değil mi? Ey hayat! Ben mi seni yaşıyorum, sen mi beni? Ben mi senin içindeyim, sen mi benim?
Nesin sen? Gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüz mü?
Endişelenme! Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır! Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku! Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.
— Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
—Korkma! Kimse düşlerinin terkine uğramadı! Hayat zaten bir düş… Bir gün düşeceğiz toprağa ve gözlerimizi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağız. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız!
kaynak belirtilerek alındı yapılabilir.
nurdal durmuş 2010 mart.
Yazanlar: Nurdal Durmuş Gökhan Şimşek Gezi Fotoğraflarına Buradan Ulaşabilirsiniz.
Balkanlar, özellikle yaz aylarında, aynı gün içinde iki üç mevsimi bir arada yaşayabileceğiniz bir yer. Kasım ayı olmasına rağmen, bu mevsimde pek görülmeyen sıcak bir havayla karşılaşıyoruz. Gece yarısına doğru Visoko şehrinde kalacağımız pansiyona yerleşiyoruz. Ertesi sabah Konjic, Mostar, Potiçel ve Dubrovnik’i kapsayan bir programımız var. Kaldığımız pansiyon; şehrin dışında, dağ köylerine benzeyen, kapısında nehir akan ve bahçesinde muhtelif sebzelerin yetiştirildiği bir yer. Sanki içinde büyük hüznü ve umudu barındıran Visoko’nun tüm ağırlığına paratoner olmak için yaratılmış bir alan.
Visoko ve Konjic:
Visoko, Bosna Hersek’in 30 km’lik tek otobanının çıkışında, Saraybosna’ya 30 dakika mesafede küçük bir şehir. Son yıllarda Mısır piramitlerine benzeyen dağıyla turistik bir bölge olmak için çabalamasına rağmen neredeyse hiç gelişmemiş. Toplu mezarları araştırma komisyonu ve kazılardan çıkartılan parçaların getirildiği DNA merkezi de bu şehirde yer alıyor. Merkezin müdürü ile yaptığımız görüşme esnasında duyduklarımız karşısında uzun süre kendimize gelemiyoruz. Savaş sonrası toplu mezarlardan 21.500 insan çıkartılmış ve defin işlemleri yapılmış. 15.000 insanın da hâlâ toplu mezarlarda olduğu tahmin ediliyormuş. Toplu mezarların büyük bölümü Bosna Hersek içindeki Sırp Cumhuriyeti’ndeymiş. Araştırma komisyonu ve kazı heyetinin tamamı Amerikalıymış. Her yıl 11 Temmuz’da düzenlenen anma ve defin gününe 600-700 civarında, kimliği tespit edilmiş insanın naaşı toprağa veriliyormuş.
Mezarlığın içindeki ayrı bir alan dikkatimizi çekiyor. Mezar tahtalarında yalnızca numaraların olduğu ve şeritlerle çevrilmiş bu alan, toplu mezarlardan çıkartılıp kimliği henüz tespit edilemeyen, ailesine ulaşılamayan ya da parçaları tamamlanamayan insanlara aitmiş. Bu mezarlardan çok sayıda olduğunu söyleyebiliriz. Binlerce kadının, binlerce çocuğun pencere önlerinde bir haber beklediği bir mezarlık bu… Savaş sırasında ölen insanların kayıt bilgileri de bu merkezde tutuluyor. Üç haftalık yolculuğun ardından, Bosna’daki cepheye ulaştıktan bir hafta sonra, çapraz ateşte kalıp son nefesini veren ve Türkiye’nin Bosna Hersek’teki ilk şehidi olarak bilinen Selami Yurdan’ın defin kâğıdını da bu merkezde bulup, kâğıdın bir fotokopisini de Selami ağabeyin aziz hatırasına yanımıza alıyoruz. DNA merkezinin içinden, müdür beyin özel izniyle kemik parçalarının birleştirildiği odalara giriyoruz. Buraya dair söyleyeceğimiz çok fazla şey yok. Ayaklarımızın bağı çözülüyor ve duyduğumuz ağır koku, rüyalarımıza kadar giriyor.
Var olan siyasi haritalar değişmediği müddetçe birçok mezara ulaşılamayacağının bilinci ve hüznüyle DNA merkezinden ayrılıp “Visoko 92 Şehitler Ailesi” adlı yerel yardım kurumunu ziyaret ediyoruz. İki kadın tarafından yönetilen, eşi savaş sırasında ölmüş mağdur kadınlara destek vermek amacıyla kurulmuş bir dernek burası. Dernek yöneticisi hanımefendilerin eşleri de savaş sırasında ölmüşler. Dernek yöneticileri ile birlikte şehirdeki bazı kadınları ziyaret ediyoruz. Hemen hepsinin kan donduran hikâyeleri var. Kimi mahallesindeki erkeksizlikten ötürü kocasını kendi elleriyle gömmüş. Kimi mezardan cesedini çıkartırlar diye ormanlık alana saklamış. Kimi de hala DNA merkezinden bir haber bekliyor. Visoko, Bosna Hersek’in diğer tüm şehirleri gibi ortasından nehir akan bir şehir. Nüfusun çoğunluğu Boşnaklardan oluşuyor. Balkanlarda yiyebileceğiniz en güzel köfte ve böreği burada bulabilirsiniz. Bildikleri tek Türkçe kelimeler “Ben Türküm, Osmanlıyım!” olan güzel insanlara rastlayacağınız, merkezi dâhi kasabaya benzeyen bir şehir burası. Geceyi geçirdiğimiz pansiyondan yola çıkmak için hazırlandığımızda henüz güneş doğmamıştı. Bir saatlik yolculuğun ardından Konjic şehrine ulaştık. XVII. yüzyılda IV. Mehmet tarafından yaptırılan ve yaşadığı savaşlar neticesinde ağır hasar gören, Mostar Köprüsü’ne çok benzeyen ve geçtiğimiz yıllarda da TİKA tarafından restore edilen köprünün önünde, arabamızın ön kaputuna gazete kâğıdı sererek hazırladığımız kahvaltı, sisli bir sabahın balkanlardaki en lezzetli anı olarak kalıyor zihinlerimizde. Köprünün birkaç yüz metre gerisinde topçu ateşiyle yıkılmış ve hala onarılmayan bir minare ile savaşta hiç hasar görmeyen çan kulesinin yan yana duruşu şehrin ve Bosna’nın tüm fotoğrafını temsil ediyor.
Konjic, bugün hâlâ mayınlı arazilerin bulunduğu ve can aldığı bir şehir. Muhteşem doğasının yanı sıra, yoğun bir dağlık alana ve küçük çaplı kanyonlara da sahip. Tito’nun 50-60 yıl önce yaptırdığı ve geçtiğimiz yıllarda keşfedilen sığınak da bu şehirde yer alıyor. Sığınağa gittiğimizde kapıdaki görevliler henüz turizme açılmadığını ve bu sebeple ziyaret edemeyeceğimizi söylüyor. Sığınağın, elli kadar insanın altı ay boyunca oksijen ve sıvı ihtiyacını karşılayacak şekilde tasarlandığı söyleniyor. Hersek, Neretva Irmağı’nın kenarına kurulu olan Bosna içindeki bölgeye verilen ad. Konjic de Hersek sınırları dâhilinde, azımsanmayacak kadar Hırvat nüfusa ev sahipliği yapan bir şehir. Buradan Mostar’a doğru yola çıkıyoruz. Güneye indikçe artan Hırvat nüfusu ve muhteşem doğa manzarasıyla birlikte yolculuğumuz devam ediyor. Yolumuz uzun, hikâyemiz de öyle.
Mostar
Neretva Irmağı’na yansıyan ahşap ev siluetleri, sakin balıkçı tekneleri, yakından geçen trenin uğultusu ile ırmağın aktığı yöne doğru giden tek şeritli yol üzerinden şehre ilerliyoruz. Daha şehre ulaşmadan, psikolojik savaşın sembolü konumundaki, Mostar’ın en yüksek tepesine kurulmuş ve kutsiyet atfedilerek artık geri dönüşü çok zor olan bir olayın kahramanı rolündeki dev haç figürü ile karşılaşıyoruz. İtiraf etmek gerekirse bu manzara karşısında canımız sıkılıyor. Bir dinin sembolünün var olması değil bu. Göze sokulan şey, bu şehrin gerçek sahipleri olan Boşnakları tahrik edip, ‘ölülerinizin üzerinde dans ediyoruz’ demekten başka bir şey değil.
Mostar, mimari anlamda herhangi bir Anadolu kasabasından farksız bir şehir. Şehrin en büyük özelliği hemen her yerde görebileceğiniz kurşun izleri. Hani neredeyse gözünüzü kapatıp şehrin herhangi bir yerine bırakılsanız, gözünüzü açtığınızda ilk önce etraftan gelen kurşunlardan saklanmak için koşuşturursunuz. Böylesine canlı hatıralar barındırıyor. Burada sadece savaşın izleri yok, savaşın ta kendisi var. Mostar, Hersek’in en önemli şehri. Nüfusun yarısını Boşnaklar, yarısını da Hırvatlar oluşturuyor. Irmağın bir tarafında Boşnaklar diğer tarafında da Hırvatlar yaşıyor. Mostar, yalnızca bir köprü değil, aynı zamanda böylesine stratejik bir ağırlık taşıyor omuzlarında. Savaştan önce %15-20 olan Hırvat nüfusu, savaş sonrası %50 civarına gelmiş. Tahmin edileceği üzere Hırvat bölgesi hem ekonomik anlamda hem de şehir yaşamı anlamında daha iyi konumda. Bu noktada Hırvatistan’ın Mostar’ı kendi şehriymiş gibi görmesinin de payı büyük. Bunu anlamak için tabelalara bakmak bile yeterli. Bosna Hersek sınırlarında yer alan ve Hırvatistan şehirlerini gösteren yön levhalarında “HR” ibaresi yer alırken, Hırvatistan sınırlarında yer alan ve Bosna Hersek şehirlerini gösteren levhalarda “BIH” ibaresi yer almıyor.
Mostar, 1992-1995 yıllarındaki savaşta Hırvatlar tarafından talan edilmiş bir şehir. Hemen her yerde mezarlıklar görebilirsiniz. Mezarların ortak özelliği ise, her birinde çocukların fazla oluşudur. Mostar’ın Boşnak Müslüman kısmında kalan alanda ise Türkiye Cumhuriyeti Başkonsolosluğu var. Mostar’da başkonsolosluğu olan tek ülke Türkiye. Burayı da ziyaret edip çalışanlar ve konsolos Metin Ergin Bey ile görüşme yapıyoruz. Ülkemizin bu topraklar üzerindeki bütünleyici ve barışçıl rolünü anlatıyor bizlere. Metin Bey oldukça nitelikli, iyi donanımlı ve bölgeye hâkim bir insan. Konsolosluktan ayrıldığımızda hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: “İyi ki Metin Bey gibi devlet görevlilerimiz var.” Mostar, Boşnakça “eski köprü” anlamında kullanılan bir terim. 1993 yılında Hırvat topçu ateşi neticesinde tamamen yıkılıp yine Türk ustalar tarafından restore edilmiş bir köprü. Boşnaklar “Beyaz Kanatlı At” dermiş bu köprüye. Otuzun üzerinde vurulmuş ve en son 9 Kasım tarihindeki saldırılara dayanamayıp Neretva’nın kollarına bırakmış kendini. Birinin öldürmek, diğerinin hayatta kalmak için savaş verdiği ve o insanların bugün iç içe yaşadığı şehrin her yerinde Hırvatistan bayraklarını da görmek mümkün. Her kurşun izinde çiçeklere renk veren çocuk gözleri var. Mostar, yetimliğini ağlıyor yaşlı gözlerimize.
Şehrin içinde Potiçel adlı bir Türk köyü de mevcut. Safranbolu evleri ve köyün üzerine kurulmuş kale içimizi ısıtıyor. Şehrin biraz dışında kalan Blagaj Tekkesi’ne gidiyoruz. Dağ yamacına kurulmuş ve Avrupa’nın debisi en yüksek suyunun çıktığı, Osmanlı’ya ait bir tekkenin bulunduğu bir yer burası. Yol boyu uğradığımız Boşnak köylerinde karşılaştığımız manzara hep aynı: Yıkık evler ve şarapnel izleri. Yüksek bir tepeye oturup, şehrin hüznünü dinliyoruz. Beni unutmayın diye iç geçiriyor Mostar.
Dubrovnik
Mostar’dan ayrıldıktan yarım saat sonra sınır kapısına geliyoruz. Bosna Hersek çıkışındaki işlemlerimiz çok kısa sürmesine rağmen on metre ilerdeki Hırvatistan kapısında yaklaşık yarım saat bekletiliyoruz. Ardından, dünyanın en saçma siyasi haritalarından birinin çizildiği Neum’a doğru yola çıkıyoruz. Neum, Hırvatistan içindeki 20 km’lik Bosna Hersek toprağı. Savaş sonrası Bosna Hersek’e verilmiş, deniz sınırı olmasına rağmen gümrük görevlileri dışında Bosna’ya ait pek bir şey göremiyoruz. Bosna’nın bu deniz üzerinde resmi olarak hakkı olduğu söylense de verilen bölge deniz ticareti açısından hiç de uygun değil. Zaten burada Bosna’nın limanı da yok. Öyle bile olsa limandan yükleyeceğiniz malzemeleri Bosna şehirlerine getirmek için Hırvatistan sınırından çıkartmak zorundasınız. Göstermelik bir kasaba burası. Haritaya baktığınızda tüm Adriyatik sınırının Hırvatistan’da olduğunu, ama Hırvatistan’ın Bosna Hersek’in yukarısında bulunduğunu göreceksiniz.
Bir ülke düşünün ki denize ulaşana kadar tüm kara toprağına sahip ama denizi başka bir ülkeye. Adriyatik kıyıları, diğer adıyla Dalmaçya denilen bölge doğal güzellik bakımından dünyanın sayılı bölgelerinden biri. Hırvatların tüm deniz ticareti buradan gerçekleşiyor. Turistik anlamda dahi ülkeyi tek başına ihya edebilecek bir alan. Dubrovnik, Hırvatistan sınırının 90 kilometre içerisinde yer alıyor. Yol boyunca Adriyatik içerisinde yüzlerce farklı ada size eşlik ediyor. Trsteno bölgesinde mola veriyoruz. Tüm bu doğal güzelliğin karşısında hissettiğimiz derin hüzün ve birilerinin çizdiği haritalar neticesinde kaybedilmiş toprakların şarkısı çınlıyor kulaklarımızda. Mostar’dan itibaren yol kenarlarında Katolik mezarları görüyoruz. Her şeyin sembolize edildiği coğrafyadaki yol kenarı mezarları buralar bizim demenin küçük bir ifadesidir. Trsteno’daki dev çınar ağacının hemen yanındaki mezardan bir mumluk alıyoruz. Bunun yanımıza bir hatıra almaktan çok daha büyük anlamı da var kuşkusuz.
Bölgede dikkat çeken en büyük şey ovaların tarım için kullanılması ve hiçbir şekilde yaşam alanına dâhil edilmemesi oluyor. Dubrovnik’in girişindeki alt geçidin duvarında yazan “Çarşı” yazısı hepimizi tebessüm ettiriyor. Anarşist olmak bazen iyidir gibi tehlikeli sözler mırıldanıyoruz oldukça bilinçli şekilde. Duvrovnik de bir Osmanlı şehri. Şehrin tüm turistik alanı tarihi kale ve çarşı içine kurgulanmış. Klasik tabirle buraya Akdeniz’in incisi demek bile yetersiz. Öylesine güzel bir şehir… Avrupa’nın diğer şehirlerine oranla neredeyse hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Kalenin içinde dar sokaklara açılan çıkışlar, sokakların uzun ve yüksek merdivenlerinin sergilediği estetik balkonlardan sarkan çiçeklerle muhteşem bir fotoğrafa dönüşüyor. Neredeyse her yerde bir Türk kafilesine rastlıyoruz. Kale içinde ayrıca Sırplar tarafından öldürülmüş Hırvat asker resimlerinin yer aldığı bir oda da mevcut. Balkanların ve Akdeniz’in en pahalı şehri. Teleferik ile tepeye çıkabilir, uzun yürüyüşler ile şehir merkezinin tamamını dolaşabilirsiniz. İnsanların savaş hakkında düşündükleri şeyler farklılık gösteriyor. Hırvatistan şehirleri Sırplar tarafından bombalanmış olsa da Boşnaklara karşı derin bir nefret besleyenleri görmek mümkün. Yine vicdan merkezli düşünüp, bu yaşanılanlar çok saçmaydı, neden hâlâ birbirimizi öldürmek istiyoruz diye düşünen insanlara da.
En son ne zaman ağladınız?
İki gün önce… “Unutma ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin” ayetini hatırlatarak bir dostumun gönderdiği sitem mektubunda.
Sizce mutluluğun tanımı nedir?
“Küçük hesaplarla geçiyor yaşam. Büyük kavgalar hep küçük şeyler için” diye bir şarkı dinlemiştim. Sanırım mutluluk kanaat sahibi olmak, tükenmeden tüketmekle mümkün! Ne bileyim bahar diye bir şey var… Bak çiçekler falan açıyor. Kuş var, çay var, simit var her şey var.
Nerede ve nasıl ölmek isterdiniz?
“Kuşluk vaktine ve sükûna erdiğinde geceye yemin ederim ki rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” ayeti okunurken bir köy evinde annemin kucağında.
En çok kimi özlüyorsunuz?
Peygamber (s.a.v), annem ve çocukluğumu…
Bitiremediğiniz son kitap hangisi?
Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
Ortadoğu’ya batkınızda ne görüyorsunuz?
Satranç tahtasında menfaat hamleleri yapan küresel güçler! Kan nehrinde boğulan masum insanlar, diktatörler, devrik liderler, işgaller, ağlayan çocuklar, umut büyüten anneler. Olmamız gereken yerde olan ve ölmemiz gereken yerde ölen Rachel. “Devrime gittik, ama mutlaka döneceğiz!” notlarını çocuklarının başucuna bırakarak “Ol!” emrinin sadece bir Allah buyruğu olduğunu modern dünya firavunlarına öğreten babalar!
Rüyalara inanır mısınız?
Olmayacak rüyalar gördükçe inancım sarsılıyor. Ama sonuçta rüya haktır.
İyi kötü arada rüya görür Allah hayretsin der geçerim. Genelde kimseye anlatmam. Kötüyse suya falan üflüyorum.
Her sabah İstanbul’dan hayata bakınca ne görüyorsunuz?
Gökyüzü ve deniz görüyorum. Birinde gemilerim yağmalanıyor, diğerinde kuşlarıma yıldırımlar çarpıyor! Sonra; “Hep işimiz var, hep yoğunuz, hep vaktimiz dar ve hiç zamanımız yoktur…” şeklinde devam eden yalancı bir savunma metodu!
Baharı beklemek sizin için ne anlama geliyor?
İnsan bazı günler “Yaşadım.” bazı günler “Öldüm.” der. Bazı günler “Olmasaydı…” der. Bazı günler “Çabuk bitse…” bazı günler “Hiç bitmese…” der. İnsan bu, der işte. Dertlenir, mızmızlanır, kederlenir, büyür, yaşlanır, üzülür, kırılır, kırar, yıpranır, yaşar ve ölür! Bazı günlerse kışın ortasında fırtınaya tutulsa “güneşli gündü” diyecek kadar huzur bulur. Bir ayet, bir şarkı, bir aşk, bir felaket, bir ayrılık, bir yolculuk, bir fırtına, bir yağmur tanesi, bir dost insana kendini hatırlatır. Baharı beklemek böyledir işte. İnsan sabreder, fırtına durulur, gün güneşli olur, çiçek açar, keder durulur ve insan kendine gelir.
Kaldırım kenarına oturup karıncalarla ne konuşuyorsunuz?
“İyi misin?” diye soruyorlar bana. Bir yaşlının en son ne zaman elini öpmüş, hayat tecrübelerini dinleyip istifade etmiş, tartıştığım kişiyle inatlaşmaktan vazgeçip gönlünü almıştım. Hangi hastayı ziyaret etmiş, hangi dostun ansızın kapısını çalıp kucaklaşmış, ne zaman televizyonun düğmesini kapatıp hayatın düğmesini açmıştım? Metroda yanımda oturan hangi insanla selamlaşmış, nezaket cümleleri kurmuştum? Bugün Allah için ne yapmıştım türünden şeyler.
Bir gün harflerinizi kaybetmekten korkuyor musunuz?
Evet. Harflerin beni terk etmesinden korkuyorum! En büyük korkum besteden düşmüş bir nota olmak, cümle kuramamak. Bu ürkütücü. Nefessizlik gibi…
Haber bültenlerine baktığınızda ne düşünüyorsunuz?
Geçen sadece zamanmış meğer geçmeyen her şey!
Yazılarınızda hep bir Anadolu var. Anadolu’yu nasıl anlatırsınız?
Anadolu benim masumiyetimdir. Her gece açık duran penceremden gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenler dayayıp gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocukluğumdur. Siyah yakalı önlüğüm, bezden dikilmiş çantamdır. Kışları okula gidip, yazları çobanlık yaptığım adamlığımdır! Saçlarımı dalgalandıran rüzgar, dualarını yüzüme üfleyen annemdir.
Hayattaki kahramanınız kim?
Selahaddin Eyyubi
Unutamadığınız bir fotoğraf karesi var mı?
Dallarından ölü serçeler sarkmış söğüt ağacı.
Röportaj: Aylık Kadın Dergisi Turuncu’dan Ümmü Gülsüm Tat
Tito’nun ölümüyle birlikte Yugoslavya içindeki tüm etnik unsurlar, kendi bağımsızlıklarını ilan edip, mensup oldukları din, mezhep ve ırkların gerekliliğine göre devletleşmek istediler. O güne kadar dini argümanların toplumsal bir çatışma sebebi ihtimalini zayıf gören, yalnızca milliyet ve kültür farklılıkları gözetilerek bir ayrışım olması gerekliliğine inanan halkların bu inanışları 90′lı yılların başlarına kadar sürdü. Özellikle Boşnaklar, yakın akrabalık kurdukları ve aynı mahalleyi paylaştıkları Sırpları herhangi bir tehdit unsuru olarak görmüyordu. Nitekim birlikten ilk ayrılan toplum olan Hırvatlara karşı yaklaşık bir yıl süren Sırp saldırılarında dahi, Boşnakların aksini düşünme durumu söz konusu olmamıştı. Yugoslavya; Sırp, Boşnak, Hırvat, Sloven, Makedon, Arnavut, Macar gibi farklı ırk, kültür ve inanç sahibi gruplar tarafından vücut bulan bir ülkeydi. Sırplar, gerek askeri ve siyasi gerek nüfus bakımdan bu ülkenin lokomotifi konumundaydı. Bugün Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad, Yugoslavya’nın da başkentiydi. Yugoslavya bir anlamda tüm bu etnik grupları bünyesinde toplayan bir nevi Büyük Sırbistan’dı. Sırpların, Yugoslavya’nın dağılma sürecine girmesiyle birlikte, o güne kadar hakim oldukları alanın daralacağını görmesi, Osmanlı’nın bölgeyi beş asır kadar işgal ettiği inancındaki tarihi intikam hafızanın canlanması, büyük devlet ve değerli Balkan topraklarından elde edilen gücün kaybolması korkusuyla çıktıkları yol, yakın tarihinin en ahlaksız savaşlarından birine dönüştü. Bu süreci neredeyse hasarsız atlatan Slovenleri birliğin dışında tutup, büyük acıların yaşandığı Boşnak, Sırp ve Hırvat üçgeninde hayatın nasıl devam ettiği sorusuna bir cevap aramak, fotoğrafı biraz da kadrajın içine girerek yorumlamak gerekirdi. Bu amaçla 4 ülkeyi kapsayan, 8 gün süren ve yaklaşık 4000 km. Kara yolculuğu yaptığımız Balkanlar gezisinde ilk durağımız Saraybosna’ydı.
Saraybosna – Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.
Uluslararası Havalimanı’ndan çıktığımızda uzun yıllardır Bosna Hersek’te yaşayan Enes bey tarafından karşılanıp Başçarşı’ya doğru yola çıkıyoruz. Havalimanı için kullandığımız Uluslararası kavramı oldukça kapalı bir kutu çünkü yalnızca 5-6 ülke başkentine uçuş yapılıyor ve Bosna’da iç hat uçuşu yok. Havalimanı Saraybosna’nın içindeki Sırp Kantonu sınırında yer alıyor. Arka tarafında Kiril alfabesinden levhalar, ön tarafında latin harflerinden levhaları görebiliyorsunuz. Komünizm döneminden kalma tekdüze binalar, Avrupa’nın en eski demir yolu, bakımsız sokaklar ile parlemento binasından, konsolosluk binalarına kadar tüm özel yapıların dizildiği Saraybosna’nın en büyük caddedesinde ilerliyoruz. Her yerde şarapnel izleri var. Duvarlarından kurşun sarkan bir şehirdeyiz. Bu cadde hem Saraybosna’nın hem de Bosna Hersek’in minyatüre edilmiş hali gibi. Bir tarafından acı, diğer tarafında acının üzerini örtüp, yerine kendi yaşam biçimini dayatmaya çalışan Batı kültürü. 1991 yılından beri nüfus sayımı yapılmamış ama Saraybosna’ nın nüfus açısından Boşnak şehri olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı döneminde yapılan Başçarşı ile Bursa çarşısı arasında kısa sürede içselleştireceğiniz bir benzerlik var. Arnavut kaldırımlarının sökülmesiyle tarihi doku zedelenmiş olsa da bu bağı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Çarşı içinde çok sayıda Türk ile karşılaşabilirsiniz. Saraybosna’da iki Türk Üniversitesi ve yaklaşık 1.500 civarında Tük öğrenci var. Gazi Hüsrev Begova Camii ve Medrese’si önünden Ferhadiye Caddesi’ne çıkıyoruz. Caddeyi bir Avusturya Mimarisi olan Kilise ikiye bölüyor. Cami ile Kilise arasında kalan kısımda Osmanlı izlerini görmek mümkünken Kilise’den sonra kendinizi Avrupa Kültürüne ait bir yerde buluyorsunuz. Caddenin sonunda Tito’nun yaktığı ve yıllardır sönmeyen ateş ile bir anıt var. Anıtın duvarında buradaki tüm halklar ( Boşnak, Sırp, Hırvat ) iç içe yaşar, kardeştir temalı bir yazı bulunuyor. Anıtın beş yüz metre ilerisinde de 3 yıldan fazla süre Sırplar tarafından bombalanan Saraybosna’nın ölen çocukları için yapılmış bir park ve çocukların isimlerinin yazılı olduğu levhalar var. Şehrin her yerinde bu ironik tabloyla karşılaşmak mümkün. Caddenin ardından Başta İgman dağı olmak üzere Saraybosna’yı çevreleyen dağlara çıkıyoruz. Elinizde bir elma tutuyormuş gibi düşünün. Avucuz Saraybosna, parmak uçlarınız ise bu dağlar. Avrupa’nın en güçlü ordularından kabul edilen Yugoslavya’nın tüm silahlı gücü Sırpların elindeydi ve Sırplar Saraybosna’ya saldırmadan önce tüm ağır silahlarını bu tepeler üzerine konuşlandırdı. Sorulduğunda tatbikat yapacağız gibi komik cevaplar verdiler. Boşnaklar son ana kadar kendilerine saldırılacağını düşünmemişlerdi. Bunu bilmeleri de açıkçası pek bir şeyi değiştirmezdi çünkü ortada ne bir Boşnak ordusu, ne sivil bir silahlı güç ne de halkın elinde silah vardı. Saraybosna halkı, 1992-1995 yılları arasında Sırp ordusunun açık hava morguna çevirdiği şehirde yalnızca hayatta kalma savaşı verdi. Soba borularından bombalar, su musluklarından silahlar, yağ tenekelerinden mayınlar icat edip direnmeye çalıştılar. Bugün hala müzelerde sergilenen bu silahlar bir halkın onur mücadelesinden başka bir şey değildi. Tam bu süreçte rahmetli başkan Aliya İzzetbegoviç kendisini olmayan bir ordunun komutan pozisyonunda buluverdi. O güne kadar siyasi bir lider olan Aliya, Savaşın başlamasıyla birlikte Avrupa’nın göbeğinde bir Müslüman ordu kurulmasını ve Boşnak halkının topyekûn katledilmemesini sağladı.
Bayram namazı için Begova Camii’ndeyiz. Avludan taşan kalabalık ve sabah saatlerinde duyulan çan sesleri tüm bu anlattıklarımızın özeti gibi. Camii içinde Savunma Bakanımız da var. Cemaatle bayramlaşıp Aliya’nın da içinde bulunduğu mezarlığa gidiyoruz. Bu mezarlıkta Armija bünyesindeki askerler yer alıyor. Komutan rütbesindeki tek kişi Aliya. Askerlerinin yanına gömülmeyi vasiyet etmiş. Mezarlığın ardından Bosna Irmağı’nın doğduğu Ilıca bölgesindeki Vrelo Bosne’ ye gidiyoruz. Buraya ilişkin söylenebilecek çok fazla şey yok, ne söylesek yarım kalır. Öylesine muhteşem. Ilıca’dan Havaalanı istikametine ilerlediğinizde Sırp bayrak ve işaretçilerini görebilirsiniz. Saraybosna, Bosna Hersek’in neredeyse her bölgesi gibi parçalara bölünmüş ve genellemeyle açıklanamayacak kadar titiz gözlemlenmesi gereken bir şehir.
Saraybosna’da hangi evin kapısını çalsanız, kiminle konuşsanız damarlarınızdaki kanın çekileceği hikayeler dinliyorsunuz. Her şeyden önce insanın bir canavara nasıl dönüşebildiğini ve savaşın nihayetinde insan yutan bir makine olduğunu görüyorsunuz. Yalnızca Turistik bölgeleri gezip, kesin yargıya varanların unuttuğu bir şey var ki o da şudur; bu şehir, parçalanıp, asimile edilmek ve öz değerlerinden uzaklaştırılmak adına vuruldu. Bunu bilmeden, içinde yaşayan ve hala bu zihin işgaline direnmeye çalışan binlerce insanı hiçe sayıp, yalnızca gördüğü ile konuşmak en basit ifadeyle kolaycılıktır. Böyle düşünenlerin şu sorulara cevap vermesi gerekir. Sokak pazarının ortasına bomba atarak çoğu kadın 70 insanı bir dakika içinde öldürmek hangi savaş hukukuna uygundur? Birinci vazifesi her yaştan kadına tecavüz etmek olan bir orduyu hangi ahlak kurallarıyla değerlendirebilirsiniz? Terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan bir halkı yok edip, üstüne ırkını da yok etmek adına kundaktaki erkek bebekleri bile katleden insanlar hakkında ne düşünürsünüz? Boşnaklar bu insanlarla beraber yaşıyor. Tecavüzcüsüyle aynı otobüse binip işe giden bir kadını, dükkanına alışveriş yapmaya gelen evladının katilini, yıllarca aynı apartmanı paylaşıp savaş esnasında ilk kurşunu yediği komşusunu tekrar karşısında görmeyi nasıl açıklarsınız? Siz hiç katledildiniz mi, hiç savaş yaşadınız mı? Bu insanlar belki de yeryüzünün en ağır psikolojik harplerinden birini veriyor. Saraybosna’yı Ferhadiye Caddesi’nden ibaret görürseniz bu sorulara cevap veremezsiniz.
Saraybosna düşmedi ama tarihin muhtelif dönemlerinde olduğu gibi büyük bir siyasi ve kültür katliamına uğradı. Bugün Saraybosna’ya yapılacak en büyük yardım, üzeri kapatılmaya çalışılan bir kültürü yeniden ışığa kavuşturmak olacaktır.
Not: Devam yazılarımız Visoko, Dubrovnik, Srebrenica, Gorajde, Belgrad, Üsküp, Ohrid şehirlerine ilişkin olacaktır. Kapsamlı bir Bosna Hersek analizi ile Boşnak, Sırp ve Hırvat değerlendirmemizi sonuç yazımızda okuyabilirsiniz.
Yazar Blogları için:
Nurdal Durmuş: www.nurdaldurmus.com
Gökhan Şimşek: www.gokhansimsek.com.tr
Yazan: Nurdal Durmuş Bu şehirde çok fazla modern cinnet geçiriyoruz. Biraz uzaklaşmak iyi gelecek! İstanbul’dan ayrılırken tek yaptığım şey hoşçakal umursamaz şehir demekti. Oysa geri döneceğimi biliyordum da; ben de, seni umursamıyorum numarası yaptım…
Gökhan’la uçağın en arkalarında cam mı, kordidor mu kavgası yapmadan oturup, bulutların üzerinde hayallere daldık.Demokratik açılım için fikirler bile ürettik. Mesela, Doğu’ya giden-gelen uçaklarda “Türkçe ve İngilizce yapılan anonslara Kürtçe de eklenmeli.
Gökyüzü fotoğrafçılığı yapmak istiyorum; vatandaş Rıza’nın azarını işitip yerime oturuyorum. Oysa kemer ikaz ışıkları sönünce fotoğraf çekmek yasak değil. Kimse ne bu anonsları biliyor, ne de bilmediğini… Gökhan -boşver diyor, adama öfkeyle bakıp susuyorum. Yine de fırça yiyene kadar epey resim çekmiştim.
…
Uçağın yarısı asker dolu. Hakkari Yükseova’ya, askere gidişimi hatırladım. Uzun pusuları, çatışmaları, yaralanan ve şehit düşen arkadaşlarımı gördüm onların yüzünde. Yutkundum, tek satır edemedim. Yeter ki iyi olsunlardı. Hepsi geçecekti!
… Muş’tayız.
Yüksel, davul zurnayla karşılayacaktı ama alkışla yetindik İsa, Ali, Yüksel, Gökhan, Ben ve sonsuz bir ova. Güzel yemekler, güleryüzlü insanlar, taş atmayan güzel çocuklar hepsi var bu şehirde.
Kaygısız sokalara atıyoruz kendimizi. Doğuya giden metropol insanı neden kaygılanır acaba?Oysa herkes insanca yaşama kaygısında!
Yine de içimde ne olur ne olmaz temkini var. Ama insanlar ve çocuklar o kadar kuşatıcı ki… Kendimi bir anda Muş’un varoşlarında çocukların oyun halkasının içinde buluyorum. Issız sokaklarda kimseden ürkmeden çocukluğumla buluşuyor, oyun halkasına dahil oluyor, bir gülüşe bütün oyunlardaki zaferlerimi feda ediyorum.
Elimizde fotoğraf makinesini gören bir sürü çocuk başımıza toplanıyor. Hepsi bayram tebrik kartlarından hayata fırlamış kadar renkli… Allah’ım, ne çok umut var…
Duvarlar, çocuklar, tarihi camiler, çarşılar, nasırlaşmış eller, çekingen anneler, tütünden bıyıkları sararmış babalar ve gökkuşağı renginde çocuklar. Görmek isteyen için her yerde ne çok kardeşlik, insanlık var!
….
Yarın, Nemrut dağına tırmanış var. Sözde erken uyuyacağız. Muş’u en tepeden, kaleden görelim, gece sokakta yürüyelim, çevapi içelim, Alparslan heykeline kadar gidelim derken yattığımızda saat üçtü… Burası İsa, Ali ve birkaç öğretmenin paylaştığı ev. Onlara misafir oluyoruz. Hem uyumasak ne olacak. İnanın beş yıldızlı otellerde bu muhabbeti, yerde uyumanın keyfini ve kaygısız serseliğinin huzurunu bulamazsınız.
Saatler kuruldu, ama sözde. Sabah bizi alarmlar değil, Ulu caminin müezzini uyandırdı.
Sabah…
Sisli havada ön koltuğa sıkışmış dört kişi ilerliyoruz… Anadoluyu gezerken en çok yaptığım şeylerden birisi yerel radyo istasyonlarına mesaj atarak istek şarkısı dinlemek ya da dj’leri işletmektir. Hiç unutmuyorum, Amasra’dan dönerken “rumuz gizli sevda” diye bir radyocuyu acayip işletmiştim. O’na ilanı aşk mesajı atıp, altına isim olarak rumuz gizli sevda yazmıştım. Utanmadan üstüne arabesk bir şarkı da istemiştim. Dj kızcağız mesajımdan o kadar büyülenmiştiki, şarkı arşivinde olmamasına rağmen internetten bulup dinletme gereği duymuştu.Sevmediğim bir şarkıydı ama istemiştim. Yapmadığım bir davranıştı ama yapmıştım.
Sonra çok mahçup oldum, utandım… Yaptığıma değil de, doğrusu dj kızın mesajı bukadar ciddiye alacağını ummamıştım.
…
Neyse…
Muş ovasından Bitlis’e ilerlerken, Doğu’da böyle yollar var mı hayretindeyiz. Muş’un yerel radyosu 49′da Ayça isimli bir dj yayında. Ferhat Göçer’in ardından, Şebnem Ferah çalabilecek kadar deli!
Yüksel,
-ilkokuldan arkadaşım dedi; hemen arattım. Şarkı arası Ayça’ya cepten ulaştık. Aslında hep, İstanbul radyolarının dünyanın merkeziymiş gibi şehir eksenli yayınlar yapmasını eleştirmişimdir. Düşünsenize… Siz radyoda, Çamlıca veya Kızkulesi üzerine muhabbet ederken Muş’ta hayat, odun sobasının etrafında yün ören ya da efkarla sigarasını çekip İstanbulla ilgili tek bir anısı olmayan insanlarla akıp gidiyor.
Ayça cep telefonunu açıyor.
Yüksel; -Ayça merhaba. Maalesef sabah sabah seni dinlemek zorunda kaldık gibi saçma bir espri yapıyor!
-İstanbul’dan üstat bir radyocu ve yazar arkadaşlar var, istek istiyoruz diye emrivaki konuşmayı da ihmal etmiyor.
-aaa öyle mi? ne istiyorsunuz?
Ben hemen atlıyorum…
İstanbul’da sonbahar “Teo”. Nedenini bilmiyorum aklıma ilk gelen şarkı oydu.
İçimden “Muş ovasında, İstanbulda sonbahar dinlemek nasıl bir duygudur acaba ve benden başka bu şehirde yaşayan kaç kişiyi ilgilendirir? diye geçiyor.
Ayça; -ama o slow, ben hareketli çalıyorum falan dedi ama kıramadı Yüksel’i
Ayça mikrofon başına geçiyor, bana ve arkadaşlarıma şarkıyı armağan ediyor, üzerine üçbeş cilalı cümle kurguluyor ve play tuşuna basıyor. Muş-Bitlis arası sisli duble bir yol ve İstanbul’da sonbahar…
Muhteşem ve anlaşılmaz bir duygu. Tarif edemem ama Ayça’ya teşekkür edebilirim. Eyvallah…
Nemrut dağına kayak tesisi ve teleferik yapılmış ama dağa çıktığımızda bizden başka kimsenin olmadığını gördük. Görevli bile yoktu. Belki pazar çalışmıyordur…
Karlı ve çamurlu olduğu için, bir noktadan sonra krater gölüne inmek için yürümek zorunda kaldık. Gidiş-dönüş yaklaşık iki saat yürüdük. Kartopu oynadık, karlarda yuvarlandık, krater gölünde yaban ördeklerini izledik. Gülen pozlar verip dertlerimizi gizlemeye çalıştık. Aklımıza gelen bütün cümleleri karşı dağlardan yankısını duyana kadar yüksek sesle bağırdık. Şiir okuduk. Kimseden utanmadık! Van gölünü zirveden gördük, Tatvan’ı ve bütün şehirleri çok sevdik. (daha fazlasını bilerek yazmıyorum)
Geri dönüşte Hasköy’e, bir lokantaya girip döner yedik. Bakkalarda bulamadığımız sigarayı turkcell bayisinde bulduk. Esra’yla görüşmüştük dağdayken. Hürriyet gazetesinde ropörtajı yayınlanmış, bakabildin mi? diye sordu. Nemrut dağındayım, inince bakarım demiştim ama gazete bulamadım. Okunmadığı için Hürriyet, light olduğu için Malboro satmıyorlarmış!
…
Hasköy’de yatılı ilköğretim bölge okulunu ziyaret ettik. Eda öğretmen pazar günü nöbetçi. Öğrencileriyle arkadaş olmuş bahçede sohbet ediyor. Bizi güleryüzle karşılayıp öğrencilerine tanıştırıyor. Kendini tanıtıyor, tanışıyoruz. Gülücük etrafımızı sarıyor. Bu çocuklar kimseye taş atmıyor, kalem tutan elleriyle hayat yoğuruyor! Yüzlerde nasıl bir parıltı var görmenizi isterdim. Yatılı okulda büyümüş biri olarak öyle garip oldum ki anlatamam.İlkokul bire giden çocuklar bile var. Oysa akşam, Annelerinin saçlarını okşamasına, ninni söylemesine muhtaçlar.
Allah’ım şüphesiz yaraları iyi edensin ama;ne çok acı var! Çok mutlu gibiydiler. Ben niye hüzünlendim! O bakışları unutamıyorum. İki kız öğrenci vardı. İsimleri önemli değildi. Birinin elinde Goethe / Faust isimli kitap var. Neden şaşırdım peki? Sanki zamanın hızlı akmasını, hemen büyümeyi ve buradan kurtulmayı, bizim gibi olmayı hayal etmişler gibiydiler. Eve çok sevdiğiniz biri misafir gelmiş gibi sevindi bu çocuklar. Hediye verebilecek tek bir şey almamışız yanımıza ne kötü! Ama ziyaretimiz onlar için bir hediye gibiydi!
Ne güzel içlerinde birikenleri görebilmek, bu hüznü sizi anlıyorum demeden yaşayabilmek. Veda vakti. El sallıyorlar, sarılıyorlar ve hepimizi hocam güle güle diye gülücükleriyle uğurluyorlar.
…
Yüksel, İsa ve diğerleri…
Vedalaşmalar. Gözü arkada kalmalar. Gitmek isteyip gidilemeyen yerler…
Yine eksik bir şey kalmış ya da bir şey unutulmuş hissi.
Havaalanı. Alkışlarla gelip, hüzünle ayrılmak. Kemer çıkartmaktan nefret ediyorum ama güvenlik aramaları bu bölgede oldukça sıkı…
….
Dönüş uçağı… Hosteslere bizden başka kimsenin layık görmediği nezaket cümleleri.
Koltuklara yorgun argın oturuşlar. Yanımda teskeresini almış Afyon’lu bir asker. Sevinçten havalara uçuyor, nişanlısı onu beklermiş. Annen, baban beklemiyor mu? diye sordum. Abi onlarda bekliyor ama…
Demiştim, hepsi geçecekti!
Bulutlar…
… Trenin ürkmeyeceğini bile bile raylarda korkuluk olmak ve boylu boyuna raylara uzanmak güzeldi.
Çocuklar güzeldi, krater gölü güzeldi, Nemrut dağı güzeldi, Van gölü güzeldi, dağa tırmanırken kara saplanmak güzeldi, yerel radyolardan istek şarkıları çaldırmak güzeldi. Sanki hepsi….
Muş, Bitlis, ara duraklar, son istasyonlar, köyler, uzun yollar, uzun yürüyüşler, güzel dostlar, sisler…
Sonra Ankara, en nihayetinde ah İstanbul.
Merhaba umursamaz şehir! Merhaba modern cinnet!
Nurdal Durmuş
Rayların üzerinden henüz Doğu ekspresi geçmemişken….
Saat: 15:55
Son Yorumlar