Orada Bir Şey Oldu! [4] Bosna’nın Dünü, Bugünü, Yarını

“İyileşecek yaralar olduğu sürece, geçmiş hep bugün olarak kalır.”

Bugün 11 Temmuz.

Her şeyin susup acının konuştuğu, kan revan içinde bırakılmış kirli bir gün.
Srebrenica’da 8372 kişiyi katleden insanlığın utanç günü.
Bugün, Bosna’da çocuk mezarlarının yanına kurulan çocuk parkları için ağlama günü.

Avrupa’nın orta yerinde yaklaşık 312.000 kişi katledildi. Bunlardan yaklaşık 35.000’i çocuktu. 50.000 kadın tecavüze uğradı, 2 milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı. Bosna resmi makamlarına göre 18.000 kişi hâlâ kayıp. Bugüne kadar Sırp ve Hırvat katliamının dehşetini iliklerimize kadar hissettiren o kahredici acının en önemli sembolü toplu mezarların sayısı ise 300 civarında.
Bugün savaşın üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen Bosna’nın insanlığın yüzüne tükürerek sorduğu ve cevaplanamayan tek soru var:
Peki niçin?

Etnik temizlik bir diğer ifadeyle din savaşı dünyanın en aşağılık zulmü olduğu kadar kendi düşünce ya da inanç sistemine dâhil olmayan “diğer” toplumları bütün insanlık vasıflarını unutarak haritadan silmeye yönelik çok kirli ve hileli de bir plan. Bu vahşi ırkçılığın tarih sayfalarına damıttığı masum kanlar üstüne insanlık onuru ve vicdan adına söylenecek tek cümle dahi olmadığı çok açık.
İnsanlık, 1992–95 yılları arasında bir kez daha kaybetmiş ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük yenilgisini Srebrenica’da, Gorajde’de, Saraybosna’da alarak derin bir hezimete uğramıştır. Sürgün edilmiş binlerce insan ve katliamın kanlı izleri üzerine yapılan Dayton Anlaşması Bosnalılara, elbette Sırp ve Hırvatlara evlerine geri dönme hakkı verse de artık kimsenin özellikle Boşnakların zaten oturulacak bir evi -yaşamadıkları bir acı- kalmamıştı. Eski mahallelerinde Sırp Boşnak ve Hırvat olup olmadıklarına bakmaksızın hep beraber oturan, evlilik yapan, komşuluk ve akraba ilişkileri kuran bu insanlar şimdi evlerine bile sınır çizmiş yeni bağımsızlık alanları kazanma ve yeni ülkeler inşa etme peşinde koşmaktadır. Bosna’da savaşın üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen hâlâ en temel sorun: İnsanların kendi topraklarında mülteci gibi yaşıyor olmaları. Zirâ nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen Boşnakların en verimli, en güzel toprakları, liman kentleri ellerinden alınmış, ülke topraklarının yarısını Hırvatlarla diğer yarısını da Sırplarla paylaşmak zorunda bırakılmışlardır. Savaş sırasında soykırım nedeniyle yapılan zorunlu göçlerle birlikte birçok etnik unsura sahip şehirler, bugün maalesef tek etnik yapıya bürünmüştür. Mahalle baskısı, Sırp ya da Hırvat bölgelerinde kalan Boşnakların yerlerini, topraklarını ve evlerini bırakarak bugün bile göçe zorlamaya devam etmektedir.
Sırplar ve Hırvatlar ise yaptıkları ve yaşattıkları onca acıya rağmen tek bir pişmanlık cümlesi kurmayı bırakın, savaş sırasında kendilerinin de etnik savaşın dehşetine katlandıklarını söyleyerek vicdanlarını rahatlatmaktadırlar. Oysa bu toprakların kendilerine ait olduğunu ve vatanlarını savunduklarını iddia eden Sırp ve Hırvatların bu kirli savaştaki kayıpları bırakın etnik bir temizliği neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır. Boşnaklar ise yaşadıkları acıları asla unutmayacaklarını ve onları asla affetmeyeceklerini söylese de ne savaşta ne savaştan sonra kendilerine yapılan etnik temizliği hiçbir zaman karşı bir kirli katliamla taçlandıracak kadar alçalmamışlardır.
Sırpların bugün bile yaşattıkları onca acıya rağmen pişman olmadıklarını söylemeleri başlı başına bölgenin başıboş bırakıldığında bir savaşa gebe olduğunu göstermektedir. Dayton sonrası aslında kimsenin nasıl olduğuna dair pek bir şey söyleyemediği karışık bir yönetim yapısı olan Bosna’da savaşta birbirini öldüren insanların bir arada barış içinde yaşıyor gözükmelerinin tek sebebini “savaş sırasında çekilen acıların tekrar yaşanmaması için gösterilen sabrın direnci” olarak tanımlamak mümkün. Zira anne ve babasını katleden, evini gasp eden, çocuğuna tecavüz eden ve acının her rengini yaşatan eski komşuları yeni düşmanlarıyla hâlâ aynı şehrin havasını solumak, aynı sokaklarda yürümek, karşılaşmak, hiç kimsenin hazmedebileceği bir durum elbette ki değildir.

Bütün bu algı sorunu nedeniyle maalesef savaşın üstünden yıllar geçse de Bosna hâlâ kendi iç sorunlarını çözebilecek bir yönetim yapısına kavuşamamıştır. Ekonomik kriz, Sırpların ayrılık talepleri, savaş sonrası psikolojik durum, bürokrasinin iflası gibi birçok sorunun yanı sıra, bu coğrafyada bulunan bilinçli Müslümanların da gizli kapılar ardında gördükleri ciddi baskılar savaşın sembolik olarak hâlâ devam ettiğinin en önemli göstergelerinden sayılabilir. Yıllardır yapılamayan nüfus sayımı, on farklı kanyona bölünmüş etnik yönetim şekli, bu farklılıklara göre oy kullanımı, birbirleriyle Sırpça-Hırvatça ve Boşnakça tercüme edilen evraklarla ilgili olarak didişen siyasetçiler, içinden çıkılmaz bir soruna dönüşen ağır bürokrasi, Bosna’yı her geçen gün daha fazla kördüğüm etmeye yetiyor. Bütün işlemlerin farklı dillerde tercümesi, farklı ideolojileri pasifize etmek isteyen yandaş memurlar, kendi inançlarından olanları kayıran ve “ötekilerin” bütün işlemlerini zorlaştıran ırkçılık temelli memur zihniyeti ve çift başlı yönetim bugün Bosna ekonomisin ve yönetim zafiyetlerin en temel sorunu. Zira 8 ayda bir değişen genel yönetim mercileri kendi kararlarını alamayan halk temsilcileri ve her karara müdahale eden BM valisi nedeniyle bölgeye dış yatırım da yapılamıyor. Sanayisi olmayan en yüksek devlet memuru ücretinin neredeyse Türkiye’deki asgari ücret kadar olduğu bir ülkede bütün bu sorunların yol açtığı derin ekonomik kriz, Avrupa’yı dörde katlayarak halkın %50’sini etkileyen işsizlik oranına yol açmış. Bosna halkının yüzde on dördünün açlık sınırında yaşadığı ümitsiz bir toplum! Savaşta kaybettikleri birinci derece aileleri için verilen cüzi devlet yardımlarıyla geçinmeye çalışan, soykırım nedeniyle kadın nüfusun sürekli çalışmak zorunda kaldığı sıradan iş alanları ve Dayton Anlaşması’nın yok edemediği halklar arasındaki kin nefret ve güvensizliği hissettiğiniz bir şüpheci toplum yapısı. Bosna’nın bu sorunlu yapısını çözmek adına en önemli görevi üstlenmesi gereken üniversiteler maalesef ülke geleceğinde istihdam ve nitelikli insan yetiştirecek bir yaklaşım yerine ilgisiz bölümler açarak eğitim veriyorlar. İlköğretimdeki eğitim zaten başlı başına savaşın hâlâ semboller üzerinden devam ettiğini gösterir nitelikte. Müslüman öğrencilere ders veren Sırp öğretmenler, din eğitiminden uzak Hristiyan temelli bir eğitim sistemi, Osmanlıyı baştan aşağı kötüleyen ve barbar gösteren tarih kitapları…
Bosna gençleri bütün bu keşmekeş içerisinde günden güne kimliğini, kişiliğini kaybeden ve Avrupa hayali kuran bir çoğunluğu oluşturuyor. Müslüman ama neyi nasıl yaşaması gerektiğinden bîhaber alabildiğince eğlence ve günlük zevklere kendini adayan ümitsiz gençlik Bosna’da kurtarılmayı bekliyor.

Sesler, Yüzler, Sokaklar…
Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da Osmanlı mirası Başçarşı’dan başlayıp Ferhadije’ye doğru yürürken geçmişimizin köklü medeniyetinden günümüzün savruk yaşam koşullarına adeta bir göç yaşadığınızı hissedersiniz. Avrupa ile Osmanlı arasına sıkışmış insanların nereye dönseler ‘hüzün ve yalnız bırakılmışlık’ gördükleri Başçarşı’dan kopup Hırvat kahvelerine gitmeleri bile başlı başına bir sosyolojik tez konusu. Bosna Hersek zengin bir kültürel mirasa sahip. Osmanlı’nın yayılma politikasının en belirgin özelliği, şüphesiz bir şehri topla tüfekle fethetmeden önce insanların kalbini fethetmekti. Fatih Sultan Mehmet zamanında himaye edilen Bosna’ya Osmanlı, müthiş bir kültürel miras bırakmış. Adımladığınız her yerde özellikle Travnik ve başkent Saraybosna’nın Başçarşı olarak bilinen bölgesindeki bütün gündelik hayat akışında bu mirasın izlerine rastlamanız mümkün. Lakin Avrupa ile Osmanlı, Müslümanlık ile Hristiyanlık arasına sıkışan özellikle yeni kuşağın bu mirası sahiplenecek ve koruyacak bilgi, birikim ve donanıma sahip olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bosna’da özellikle büyük kentler ve başkent Saraybosna savaş sonrası giyim kuşam, kültür ve hayat tarzı yönünden Batı medeniyeti yaşam modeline çoktan teslim olmuş gözüküyor. Savaş sonrası mağdur kadınları topluma kazandırma konusunda çalışmalar yapan Bosna’nın etkin kurumlarından Zehra organizasyonun yöneticisi Sıdıka hanımefendinin bu konuda söyledikleri durumu oldukça net özetliyor. Birçok anne-babanın çocuklarına Osmanlının köklü mirasını devretmek yerine onları Avrupa’ya gönderme ve geleneğinden koparma hayali kurduğunu anlatıyor. Gençlerin kimliklerinden uzaklaştıkça utanmaya başladıklarını,“Kökleri olmayan ağaç gibiyiz.” sözleriyle özetliyor. Gençlerin ekonomik kaygılar nedeniyle görmezden geldiği Bosna’nın geleneklerini, inancını ve kendi değerlerini tekrar diriltecek ve yaşatacak bir toplum algısı oluşturmanın şu an için daha büyük bir önem arz ettiğini belirtiyor.

Bütün bunlara rağmen bölgeye el uzatan ve bölgenin bütünlüğü için gerçekten çok olumlu katkıları olan, projeler geliştiren tek ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa’nın Bosna’ya politik bakış açısı “Bize aitsiniz, sizin haminiz biziz.” tezinden yola çıkarak Bosna’nın elini Osmanlı’dan, Müslüman coğrafyadan ve Türkiye’den koparmak üzerine kurgulanmış olduğu açıktır. Oysa Türkiye Boşnaklardan asla elini çekmeye niyetli değil. Fakat bunu bütün dünyayı kıskandıracak diplomatik bir üslupla yapıyor. Herkes Türkiye’nin Boşnakların hep yanında olduğunu bilse de Türkiye’nin Bosna Hersek’e bakış açıcını Türkiye Mostar Büyükelçisi: “Bölgeye yaklaşımımızın etnik unsurlardan öte bütün kesimleri kapsayan bir kuşatıcılığı var.” cümlesiyle özetliyor. Türkiye önceliğini savaş sonrası bölgenin yeniden yapılanması ve insanların barış ve güven içinde yaşamaları üzerine bina etmiş. Bölgeyi bir bütün halinde ele aldıklarını ve bütün gruplarla ayrım gözemeksizin iletişim halinde olduklarını anlatan büyükelçimiz, Türkiye’nin bölgede saygınlığının devamı ve barışa katkı sağlaması için büyük çaba harcadığını, dış politikamızı eğitim, ekonomi, politika, sanat ve siyaset alanlarında bir bütün olarak Bosna Hersek’e katkı sunmak olarak ifade ediyor.

Kısaca savaş sonrası Bosna’da yürürken adımladığınız her yerde Fatih Sultan Mehmet kadar Tito da buradayım diyor. Osmanlı kadar Macar İmparatorluğu da ben buranın gerçek fatihiyim diyor. Osmanlı’dan kalma Moriç Han’ın ve Başçarşı’nın Avusturya-Macaristan döneminin süslü heykel yapılarıyla, demir perde döneminin ürkünç soğuk yapılarıyla mücadelesi devam ediyor. Avrupa ile camiler, kiliseler ve sinagoglarla şehrin sokaklarını güzelleştiren medeniyetin mücadelesi devam ediyor. Ve bu mücadele şehirle birlikte insanların değişimini de simgeliyor. Bugün Osmanlı’dan kalma Arnavut kaldırımlarını sökerek Başçarşı’ya beton döken zihniyet, bir şehrin sadece yüzüne değil ruhuna da maske geçiriyor. Bu açıdan bakıldığında Bosna ne kadar hızlı ve canlı olursa olsun, hep insanlığa küskün bir şehir olarak kalacak gibi… Düşlerinizin olduğu kadar kâbuslarınızın da değişmez sembolü olan şehir duvarlarından kurşun sarkan evlerin gölgesine yapılmış çocuk parkları ve çocuk parklarının yanında ki çocuk mezarları için de ağlatmaya ve acı vermeye devam ediyor. Gülümsemelerine hüzün sinmiş yüzler, kolay yazılan, kolay anlatılan fakat kolay yaşanmayan acılar sanırım bu toprakların artık kaderi olmuş.
Elbette sorulması gereken daha çok soru, anlatılması gereken çok acı var.
Avrupa’nın göbeğinde 8.000 insanı katleden Ratko Mladiç’i bugün Avrupa birliğine girmek için adalete teslim eden Sırplar, Aliya’ya bir asker tarafından sorulan o sorunun cevabını verebilecek mi?
Yani, adalet sağlanacak mı?
Lahey İnsan Hakları Mahkemesi’nin hayal kırıklığına uğrattığı bir ulusun adalet beklentisi için fedâ ettiklerinin modern hukuk sistemleri farkında mı?
Bosna için gecikmiş adaletin, Avrupa’nın orta yerinde katledilen yaklaşık 310 bin kişinin âhı demek olduğunun Saraybosna’nın yüzüne kustuğu insanlık farkında mı?
Sanırım modern hukukun adalet anlayışı hiçbir Bosnalının vicdanında ‘duvarlarından kurşun sarkan şehirleri, bombalanmış sokakları, yağmalanmış hayatları, terliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan binlerce insanı katletmeyi zafer abidesi olarak görenleri’ aklamayı başaramayacaktır.
Olsa olsa Aliya’nın: “İyiler daha önce öldüler. Biz kötüler, bu çileyi çekmek için kaldık!” sözünü dillerine dolayarak iyilerle cennette kavuşmak ve ilahi adaletin yerini bulması için beklemeye ve sabretmeye devam edeceklerdir.
Nurdal Durmuş
Yazının 1. Bölümü:
Yazının 2. Bölümü:
Yazının 3. Bölümü:
Bosna İzlenimleri Fotoğraf Galerisi:
Twitter: @nurdaldurmus

6 Comments

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.