Kadın meydan mı okuyor?

Bir toplumun inancı, geleneği, kültürü ve toplumsal hafızası ayna vazifesi görür. Herhangi bir toplumun geleneklerine, kişiler arası iletişim metotlarına ve inanç sistemine atfedilen değer ilişkisine bakarak aile kurumunda ya da evliliklerde neyin olmadığı ya da neyin eksik olduğu konusunda bir şeyler yazabilirsiniz. Bu gözlem bizlere o toplum hakkında sosyal analizler yapma ve problemleri çözme konusunda kılavuzluk yapar.

Yazının hemen başlangıcında bir hatırlatma yapmakta fayda var. Batılı bir toplumun özgürlük alanları, aile kurumuna bakış açıları veya sosyal hayat normlarıyla bizim toplumumuzun bakış açıları tamamen farklıdır. Bu nedenle birbirinden farklı din, yaşam tarzı ve geleneklere sahip iki bağımsız toplumu aynı kriterlerde kıyaslamak ya da birbirinden etkilediğinde aynı sonuçların çıkmasını beklemek elbette ki mümkün değildir. Bu etkileşim ya da kıyaslama yaşam koşulları, aile ve sosyal hayat kısaca hayatın hemen hemen bütün alanlarında ciddi çatışmalara ve uyumsuzluklara sebep olacaktır.


Davranış Bilimlerine Giriş dersinin sınavlarında “Türkiye’deki boşanma nedenlerinin en önemlisi aşağıdakilerden hangisidir?” gibi bir soru sorulur. Boşanma nedenleri arasında sayılan kültür çatışması, kadının eğitim seviyesinin yükselmesi, köyden kente göç, teknolojinin ve görsel iletişim kanalları (TV, gazete, Twitter, Facebook…) seçeneğinin yanında doğru cevap olarak kadının ekonomik özgürlüğünü kazanması şıkkı da gösterilir.

Kadının ekonomik özgülüğünü kazanması sonucunda oluşan tablo ise genel hatlarıyla şu tezlere dayandırılır: Kadın gücü ya da ekonomik özgürlüğünü ele alınca ve ayakları üzerinde durduğunu düşündüğü an meydan okur. Toplumun tanımıyla “ikimizde çalışıyoruz ev işlerini neden ben yapayım” der. Daha basit düşünürsek “Bulaşığı yıkamak, yemeği yapmak zorunda olan kişi neden hep benim! Ütüyü kendin yap, yemeği kendin yap, çamaşırı kendin yıka!” diyen bir kadın modelinden bahsedilir.

Aslında mesele kadının böyle düşünmesi değil, böyle düşünmeye zorlanmasıdır. Bütün sorun yukarıda kısaca tanımlamaya çalıştığımız gibi Avrupa gelenekleriyle harmanlanan, üstelik tahrif edilmiş Hristiyanlık inancının öngördüğü Batılı bir yaşam modelini; Doğulu, üstelik gelenekleri çok katı kurallarla şekillenmiş ve inancı annelik-babalık, kadınlık-erkeklik vasıflarını ve rollerini tamamen ayırmış bir topluma dayatılmasından kaynaklanmaktadır. Dini, geleneksel ve toplumsal ritüeller bu toplumda babalık ve annelik rollerini Batılı bir zihniyetle yaşamaya, anlamlandırmaya ve sosyal hayata geçirmeye izin vermez.
Elbette ki bu dayatma veya bu dayatmaya teslim oluş, toplumumuzun kadın ve erkek cephesinde mutlak bir çatışmaya yol açacaktır.

Bu çatışmaları sadece kadının ekonomik özgürlüğünü kazanmasıyla izah edemeyiz. Yaratıcının öğretilerini sosyal hayatta hafife alan her insanın her türlü kötülüğe açık olabileceğini bilmekte fayda var. Mesela kızını dövüp oğlunu yücelten anneden kaynaklanan bir psikoloji de buna etken. Doğan çocukların ille erkek olmasını isteyen, kız olunca istenmeyen ilan edilmesini ve erkek doğuramadın diye eşini aşağılayan erkek modeli ve erkeğe bunu dayatan gelenek de etken. “Eksik etek, akılsız, kaşık düşmanı vs.” diye sadece erkekler tarafından değil, kendi ailesindeki kadınlar tarafından da aşağılanan kızlarımızın yaşadıkları travma da buna etken.

Konuşmayla değil, kaba kuvvetle sorun çözen zihni yapı da buna etken. Bu sarmalın zihni altyapısını oluşturan gelenek dayatmalarına meydan okuyamadığımız sürece maalesef hep böyle olmaya devam edecek.


Diğer bir mesele de kadının ekonomik özgürlüğünü kazanmasından öte, başka bir iktisat meselesidir.

Anlaşılabilsin diye çok basit tanımlamalarla evlilik öncesi hazırlık aşamalarından örnek vermekte fayda var. Örneğin bu sürecin evvelinde her iki tarafın aileleri işini gücünü bırakır kız ya da oğlan için çeyiz hazırlığına girer. O çeyizlerin evlilik müessesesine ne katkısı var bilmiyorum, ama kimsenin itiraf edemediği en büyük hakikatinin “karşı taraftan birilerinin eli boş mu gelinmiş”, “gelin hiçbir şeyden anlamıyor mu ne”, “yani çeyizi de mi çarşı pazardan almışlar” veya olumlu tanımlamalarla “kız çok güzel”, “çeyiz hazırlamış maşallah, çok maharetliymiş”, “damat çok efendi” ve “hali vakti yerinde…” gibi garip tespitlerle dolu bir tören hazırlığıdır. Belki birileri hakikatin bu olmadığını söyleyecek, ama ben yaptığım sosyal gözlemlere dayanarak bu sonucu çıkarıyorum. (Bu tanımlamalarımdan çeyiz gereksizdir, olmasın dediğim gibi saçma bir yargılama yapılmasın!)

İkinci aşama düğün telaşıdır: Hangi gelinlik, hangi salon, hangi semt, damat ne iş yapıyor; evi, arabası var mı; egomuz nasıl ilah olacak…
Sonra düğün başlar. Bir filmin başrol oyuncusu gibi süslenmiş, sadece bir kez o düğünde giyilecek olan elbise için yüzler, binler harcamış insanların kutsal törenleri. Sadece bakılıp bir kenara bırakılacak düğün davetiyeleri için günlerce arayış. O mu güzel, o mu pahalı, şu da olsun, bu ismi de yazalım kavgaları vs.

İki gönül bir olunca samanlık seyran olur diyenlerin, aşk uğruna her şeyi göze alanların kısa bir zaman sonra samanlığa yatak, çok programlı çamaşır-bulaşık makinesi istemeleri ve kendi kişiliklerini fazla şeye sahip olmakla tamamlama çabaları… İllâ ki iyi bir semtte tutulan daire, koltuğa göre perde, halıya göre mobilyalar, incik boncuk…

Sonuçta; konuklar çağrılır, halay çekilir, eğlenilir, eski dostlar görülür. Peki, hiç takı merasimi rezilliklerini dikkatle izlediniz mi? Takıların duyurulması kiminin gurur ve kibirden egosunun şişirirken kiminin garibanlığını yerle bir ederken o insanların yüzüne baktınız mı?

Çok basite indirgeyerek verdiğimiz bu iki örnekte ve toplumsal yapımızın olmazlarından görülen bir gelenekçiliğin bilinçaltında yatan bir gerçeklik var. O da evlilik gibi çok ciddiye alınması gereken bir kurum bile ekonomiyle başlayıp iktisat formülüyle şekilleniyor. Bir izdivaç kısaca para, mülk ve zenginliği gösterme çabası olarak sunuluyor.
Baktığınız zaman bu modern tantananın da baş tanrısı: Para.

Ekonomik hesaplarla başlayan bir evliliğin para azaldıkça ya da arttıkça bir şeklide tükeneceği gerçeğiyle yüzleşememesinden kaynaklanıyor her şey.

İnsan besmeleyle, kanaatle ve her hâle şükredip edip tevekkül etmeyle değil de gösteriş ve ekonomik kaygılarla başlayan evlilikleri görünce şunu soruyor:
Allah bu evliliklerin neresinde?
Kıyılan ‘imam nikâhı’nda mı?
Yoksa yasal sevişmelerin ibadet sayılmasında mı?

Doğrusu bu çağın en büyük mutsuzluğu ve hastalığı her yolun başında tüketme derdine düşen açgözlülüğümüzdür.


Bu ve benzeri tezler ne kadar gerçekçi ya da değil bilinemez, ama bilinen bir gerçek varsa o da eskiden gizli saklı olan; ama günümüzde medyanın etkisiyle açığa çıkan bir şiddet sarmalının olduğu ve bunun en büyük tetikleyicisinin de medyanın kadının yanında olma durumunu gereğinden fazla abartarak aile içinde gereksiz bir haklı-haksız çatışmasına yol açması durumudur.

Herkesin farkında olması gereken bir başka gerçek de bu toplumun kadınlara verdiği en büyük değerin annelik değeri olduğudur. Kadınlar bu ülkede bütün rütbelerden daha önemli sayılan ve saygı duyulan bir yere sahiptir. Kadınlar bu ülkede kabul edin ya da etmeyin önce anne; sonra doktor, mimar, mühendis, memur, amir, çalışan vesairedir.

“Cennet annelerin ayakları altındadır” hadis-i şerifi bu ülkenin en önemli düsturudur. Olaya bir de din açısından bakıldığında aslında İslam, toplumu bir deney sahası olarak görmüyor. Din zaten kitapta kural ve kaideleri belirlenmiş, görev ve sorumluluk alanları tanımlanan insana; neyi, nasıl yapması gerektiği konusunda içtihat dışında hiçbir açık kapı bırakmıyor.

Çünkü yaratıcı insanları birbirine emanet ederken bu emanete nasıl bakacağını da öğretmiştir. Yetime nasıl bakarsın, çocuğuna nasıl bakarsın, yaşlıya, anne-babaya nasıl bakarsın, eşine nasıl bakarsın… Bütün kutsal kitaplarda gücü yetecek olanı ehlileştiren ve güçlü olmayı değil; adil olmayı, ölçülü olmayı emreden ayetlere rastlarsınız. Haksızlık etmemenin ve emanete sahip çıkmanın, adaletli olmanın, yardımlaşmanın, insan ilişkilerinde kurallar dâhilinde hep nazik ve hoşgörülü davranış metotlarının önemine ve mükâfatına rastlarsınız. Aksi davranışların ağır cezalarına… Haliyle insan güçlü olduğu yerde, bu emaneti doğal olarak yüklenmiş olur. Kiminin bilek gücünden, kiminin korumacılığından, kiminin servetinden, kiminin hizmetinden…
Birileri buna itiraz edecek diye bu hakikat elbette ki değişmeyecektir.

Tolstoy “İnsan Ne ile Yaşar” kitabında insanları birbirine bağlayan şeyin –sevginin- Yaratıcının zatından müteşekkil olduğunu anlatmıştır: “Şimdi anlıyorum ki her ne kadar insanlara hayatta kalmalarının sebebi kendi çabalarıymış gibi gözükse de hakikatte onları yaşatan sadece sevgidir. Kim yüreğinde sevgi taşırsa, o sevgi Tanrı’dandır ve Tanrı o kişinin yüreğindedir, çünkü varlığın sebebi sevgidir.” der.

Devamında ise insanları birbirinden ayrı ayrı yaşamalarını değil de birlik halinde yaşamalarını istediğinden fert olarak kendi ihtiyaçlarını değil de birbirlerinin ihtiyaçlarını görebilecek güçler bahşettiğinden bahseder. Öyleyse kadın ve erkek birbiri ile yaşamasına mecbur kılacak kuvvetlerle donatılmış ve böyle yaratılmış olmalılar. Kadın ve erkek birbirlerini ezsin, yok etsin diye değil, karışıp birbirini büyütsün diye yaratılmışlar. İnsan-ı kâmil, bu kuvvetlerin karışımı ile elde edilecektir.

Evet, yanlış evlilikler… Geleneksel dayatmalar, zorlamalar… Ailelerin evlatlarını konu komşunun ne diyeceği endişesi kadar bile sevmemesi… Evlatlarını Allah’ın emaneti değil, kendi mülkleri saymalar… Kadının güzeline, erkeğin zenginine bakmalar vs. Evet, çalışıp ekonomik güce kavuşan kadının evini bir cezaevi gibi görmesi ve artık evine vereceği değeri sokağa saçması… Evet, eşlerin birbirinin mahremini afişe etmesi… Kadının kocasına, erkeğin hanımına saygı duymaması… Modernizm belası. Sosyal medyanın baştan çıkaran hileleri ve aileye doğrudan müdahalesi. Eşlerin ve dahası insanların birbirlerini kullanılacak bir meta olarak görmeleri…

Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama insan aile ve kadın erkek ilişkilerindeki ölçülere baktığımızda gelenekten kurtarılmış, Batı özentisinden de uzak bir yaşam modelinin bu toplumun başına çok büyük işler açmayacağı ortadadır. Düşünen ve akleden insan el-âlem ne der gibi etkileşimlerden uzak; neyin, nasıl olması gerektiğini çok net bir şekilde anlayacak ve mutlu bir hayat yaşayacaktır.

Unutmayalım ki her şeyden önce insanız; kadınlık-erkeklik; evlilik ve başka durumların getirdiği rütbeler bundan sonra gelir.

Nurdal Durmuş

Kadın meydan mı okuyor

web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

 

3 Comments

Leave a Reply