It doesn’t matter where we die!

Tanrı Parçacığı bulundu diyor cern’de ki bilim adamları. Nasılsa maddenin ne olduğunu kavradık mı Tanrıdan parçacığı kurtarabiliriz, öyle değil mi?

Yeni Papa’nın AIDS’lilerin ayaklarını öptüğü fotoğraflar hemen tozlu raflardan indirildi.
Tarihin en büyük misyonerlik reklamı bütün dünyada itinayla zihinlere kazındı.

İnsan vicdanına sordu?
Bir kilo araba hurdası mı ağır, bir kilo insan cinneti mi?

İnsan düşündü.
Doğu neden soğuktan dudakları buruş buruş olmuş çocuk demek?
Neden bu milliyet açmazı?
Neden her an savaşa sürükleyebilecek tek perdelik oyunlar oynanıyor?

İnsan kandırdı.
Belli ki bazıları ya kurnaz bir tilki, ya da aç gözlüğünü doyuramayan aç bir kurt gibiydi.

İnsan özendi.
Magazin sayfalarında ne varsa, kimin arabasından bizde de olmalı, kim evinde hangi marka eşyayı kullanmış, kimin kredi kartları sınırsız limite sahip.

İnsan yoruldu.
Manşetlerin üzerimize boca ettiği gerginlikten ve hiçbir şey söylememesinden. Ya da çok şey söyleyerek düşünemeyecek hale getirmesinden… Kültürümüze inanç ve geleneğimize uymayan, ama özendirilerek dayatılan yaşam modellerinden. Üzerimize giydirilen düşünce kalıplarından. Aklımıza hükmedip bizim yerimize karar vererek cebimize kapital delikler açıp kalbimizi kirletenlerden!

İnsan sıkıldı.
Gündem aynı tekrarlarla yürüyor üzerimize, bir maç, bir siyasi lider dalaşı, Suriye’den biraz kanlı fotoğraf, ölen çocuklar, yerle bir edilen insanlık onuru…
Unutulmuş yaralar ısıtılıp önümüze koyuluyor, yaralara öyle aşinayız ki. Kımıldamıyor vicdanımızda tek yaprak.

***
Sonra bir insan öldü.

Rachel diye bir kız.
Rachel 23 yaşında bir Amerikalı.
23 yaşında bir insan.
23 yaşında bir vicdan.
23 yaşında bir hayat.
23 yaşında bir ölüm.
Rachel diye bir genç kız geçti dünyadan.
Olmamız gereken yerde olan, ölmemiz gereken yerde ölen cesur bir kız geçti dünyadan.

Bugünü bilmezsiniz: 16 Mart 2003 bugün. Bazı takvimler milim oynamıyor yerinden, meselâ Rachel’in anne babası için. Meselâ tek başına kaldıklarına dair büyük bir ümitsizlik geliştirmiş, anne-babasını gözleri önünde kaybetmiş çocuklar için. Meselâ… Örneklerin ne önemi var, kulaklarımızda tıkaçlar, yalnızca kurgulanmış acıları paket olarak satın alıyor gibiyiz haber bültenlerinden. Vadesi dolunca rafa kaldırılan acılar…

Öyle samimi değiliz Rachel ile. O yüksek sesle konuşurken bizim sesimiz kısık. O direnirken ben ağlıyordum. O, vicdanın din-dil-ırk üçlemesiyle sınırlandırılamayacağına iman ediyordu.

Hâlbuki insanlık için hudut yoktur.

Dünyanın bizim geçtiğimiz sokaklardan, yürüdüğümüz yollardan ibaret olduğunu düşünüyoruz. Olduğumuz yerden akışı etkilediğimizi, öldüğümüz yerden kesilecek yaşam akışını da… Öyle de olacak şüphesiz. Ama… Bir şarkı “it doesn’t matter where we die”* diyor, nerede öldüğümüzün bir anlamı yok, öyle mi? Az sonra yatağında ölecek adamla buldozerlerin önüne atlayan Rachel’in ölümleri arasında nasıl bir fark olmaz.

Sıkı sıkıya kapattığımız kapıların bizi koruyacağını düşüyoruz. “Evime dönsem, uyuyamayacağım” diyor Rachel. Geceyi sabah ediyor, günü akşam… Hiçbir rüzgârla kımıldanmıyor insanlığımız.

Her şeyi senede bir gün ile anıyoruz. Sevgileri de acıları da.

İnsan hatırlatıyor.
Bugün sevgili günü değil, hayır bugün yas günü değil. Bugün umarsızlığın günü mü peki? Unutkanlığın günü mü? İyice unutursak vicdanımızın ak çıkacağı gün mü bugün?

Bugün bir insanın doğduğu insanlığın öldüğü gün!

*Epica, Facade of Reality

Nurdal Durmuş
Yazarımızı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus

4 Comments

Leave a Reply