Nurdal Durmuş, İnanma İhtiyacı ve Dini Ritüeller

Toplumu oluşturan temel strüktürlerin merkezine bakıldığında iki belirleyici faktör ile karşılaşırız; din ve gelenek. Bunlardan bağımsız bir alan ve düşüncenin varlığı, bireylerin birlikte yaşamasına, dolayısıyla toplum olma vasfına ulaşmasına imkân vermez. Din, geleneğin kırmızı çizgilerini belirlerken, ortaya çıkan tablodan da ister istemez etkilenir ve genel kabul görmüş özellikleri dışındaki hemen her konu için gelenekle birlikte hareket eder ya da etmek zorunda kalır. Din ve geleneğin ürettiği alanın kutsiteyi ve bu alanın sorgulanmaya kapalı oluşu bireyi genel bir ön kabule iter ve karşısına iki seçenek çıkartır; itaat ve red. Toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenmiş ve uygulanan bir şeyin eleştirilemez oluşu, araştırma, sorgulama ve şüphe etmeye müsait bir zemin bırakmaması karşısında kesin bir itaat tüm sıkıntıya çare gibi gözükürken, üçüncü bir seçenek üretemeyip peşinen reddetmek de aynı derecede kolaycılık olarak karşımıza çıkmakta. Küçük çaplı ve bölgesel olarak adlandırılan yüzlerce din modelini konunun dışında tutarak tüm dünyada genel kabul görmüş birkaç dine bakıldığında, her dinin onlarca farklı ana parçaya, her parçanın da kendi içinde üzüm salkımına benzer bir şekilde ayrışmaya gittiğini; ister ince ister kalın farklılıklar olsun her birinin aslında kendi otoritesini benimsetmek adına diğerine muhalefet ettiğini ve varlığının orijinal inanç formu olduğu sanrısını dayattığını görmekteyiz.

Geleneğin ortaya çıkmasında coğrafi şartlar, siyasi etkenler, iklim koşulları gibi durumlar etkin gözükse de din kavramı diğer tüm sebeplerin üstünde oturan ve geleneği biçimlendiren belki de en önemli katman. Din ve geleneğin iç içe oluşu, yaşam tarzının belirlenmesinde de belirleyici olmakta. Bu iç içe geçmişliğin ortaya çıkarttığı karmaşaya atfedilen kutsiyet de genellikle ilahi bir buyruk olarak adlandırıldığından, bölünmüşlük karşısında ne yapacağını bilmeden itaat yolunu seçen toplumun da inanç haritasını şekillendirmektedir. Her fırka kendi geleneğini de geliştirip, homojen ve hiyerarşik bir sisteme dönüşmeye oldukça müsait bir zemin geliştirmiştir. Buna göre ortaya çıkan yapı ve söylem kesinlikle eleştirilemez, yapının bayraklaşması ve belirlenen hedefe ulaşması yolunda her yol mübahtır, farklı söylemlerle bulunan kişi ve kurumlarla bağ kurulmasına sıcak bakılmaz, soru sormak ve düşünmek ayıp karşılanır, farklı bir görüşün dile getirilmemesi için de her türlü ortam hazırlanmıştır. Ortaya, içerisinde kendi örf ve geleneklerini oluşturmuş bir inanç biçimi çıkar ve kişi bu güç karşısında kendini çaresiz görüp, tüm akli melekelerinin üzerine kilit vurarak teslim olur ya da kendini kandırıp, aslında ne olduğunu bilmediği veya hiçbir zaman bilemeyeceği bir dizi ritüeli icra ederek inanma ihtiyacını karşıladığını zanneder. Bu yapılar, hayatın hemen her alanında bünyesinde barındırdıkları bireylerin düşünce yapılarına müdahil olup, şekillendirme görevi de üstlenerek; kişinin ne okuyacağı, neyi ne kadar düşüneceği, ne tarz ritüelleri yerine getireceğinden ne tarz giyineceğine kadar her konuda belirleyici unsur olur. Böylelikle herhangi bir yapıya intisab etmiş birey, kendini her anlamda yapıyı korumakla mükellef hisseder ve doğal olarak yapının otokontrol mekanizması da bireyler kanalıyla kurgulanmış olur. Bahsettiğimiz maddeler neticesinde ortaya çıkan model, dinin istediği özgür, orijinal ve düşünen birey olunmasını engellerken; tekdüze ve robotik bireyler ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu noktada “hangi din” sorusunun cevabı için kısa değerlendirmeler yapıp, konuyu devam yazımıza bırakırken, inanma ihtiyacının gerekliliğiymiş gibi dayatılan ezberci ve tekdüze zihniyete ilişkin, iki genel kabul görmüş din üzerinden kısa örneklendirmeler yapacağız.

Resmi olarak yeryüzü nüfusunun neredeyse yarısını temsil pozisyonunda bulunan Hıristiyanlığın çıkış noktası ve günümüzde geldiği konum arasındaki farklılıkları anlamak için M.S. 4.yy’da yapılan konsil veya konseylerin içeriklerine bakmanın yeterli olduğunu düşünüyoruz. Hz. İsa kanalıyla insanlara gönderilen mesaj, İsa’nın ardından müthiş bir dejenerasyona uğramış ve konseylere kadar farklılık içeren yüzlerce kutsal kitap metninin ortaya çıkmasına sebebiyet vermişti. Bu metinler, içlerinde ayet barındırmakla birlikte, dönemin önem sahibi kimselerinin düşünceleri ve havarilere ait sözleri de içermekteydi. Oldukça zor şartlar altında görevini yerine getiren İsa Peygamber’in içerisinde bulunduğu ortam, yaşadığı zorluklar, mesajı ulaştırma çabaları öncelikle iyi niyetli olarak “kutsal söz” atfedilse de toplumun geleneğinden, ilim sahibi kişilerin şahsi fikirlerine kadar her şey bu metinlere girerek bozulma meydana gelmişti. Zamanla, yüzlerce farklı görüşün “asıl din bu” şeklinde yargıya varması ve diğer fikirlerle çatışmaya girmesi neticesinde var olan tüm metinlerin bir heyet tarafından incelenmesine ve heyetin vereceği karar doğrultusunda ortaya çıkacak kitaba herkesin uymasına karar verilmişti. Nihayetinde oniki havari arasında kabul edilen Matta ve Yuhanna’nın yazdığı iddia edilen bölümler ile Luka ve Markos adlı iki kişinin yazdıkları Hıristiyanlığın kutsal kitabı kabul edilmiştir. Bugün ise üç ana mezhep altında/dışında onlarca farklı inanç teorisi hayat bulmuş olup, gizliden gizliye her biri diğerini dışlamakta ve yanlış bir inançta olduğunu iddia etmektedir. Tüm Hıristiyanların ortak değeri olan teslis (üçleme) inancı da bu konsillerde alınan karar neticesinde dinin ana maddesi olmuştur.

Genellikle Uzak Doğu diye adlandırılan bölgede yaşayan insanlarca tercih edilen Hinduizm ve Budizm ise dini inanış ve geleneğin tam anlamıyla birbirine geçmiş halini temsil etmektedir. Buddha’nın Peygamber olup olmadığı, Budizm’in bir din olup olmadığı tartışmalarına girmeden, bu öğreti içerisinde yer alan geleneğe baktığımızda karşımıza çıkan fotoğrafı, yaşam standartları üzerinden ifade etmeye çalışacağız. Aslında Budizm, Hinduizm’den doğan bir din olarak kabul edilmektedir. Hinduizm’in de bilinen bir Peygamberi ve kutsal kitabı yoktur. Birkaç ana Tanrı üzerinden yüzlerce farklı Tanrıya inanmayı gerektiren bu inanışta kişiler, kendi Tanrılarını kendi belirler. Böylelikle geleneğin eline büyük bir koz verilmiş olur ve toplumun tüm kesimleri kendi yaşamına göre bir Tanrı tasviri üretir. Bu inanış içerisinde bizi en çok ilgilendiren ve konumuzun merkezi olan inanma ihtiyacının gündelik hayattaki karşılığı olan kast sistemine bakmakta fayda görüyoruz. Bölgede oldukça yaygın olan kast sisteminin herhangi bir yazılı formu bulunmamaktadır. Bu yüzden sistem gayrı resmi olmasına rağmen herkes tarafından benimsenmiş ve hayata geçirilmiştir. Bu sisteme göre insanlar dört sınıfa ayrılır: Kanun koyucu ve krallar, üst düzey devlet görevlileri ve prensler, toprak ve iş sahipleri, işçi ve köleler. Bir de bu sisteme dahil olmayan dokunulmazlar vardır ki onlar insanlığın en aşağı tabakası olarak görülür. Gelenek içinde yer almadığı söylense de sözlü kültüre göre kadınlar sistemin en aşağı parçası olarak bile görülmez. Öyle ki bazı bölgelerde kocaları ölen kadınlar, dünyadaki vazifesini doldurduğu inancıyla kocalarıyla birlikte yakılır. Kast sistemine göre sınıflar arasında geçiş yapılamamakta, kim hangi hayatı yaşıyorsa, nasıl doğduysa, o şekilde ölmeye mecbur olmaktadır. Öldükten sonra dünyaya tekrar gelineceğine ama bu sefer bir üst kasttan gelineceğine inanılır. Birinci kastta yer alan kişiler de ölseler bile ölümsüzdür. Kadınların amacı da öldükten sonra dünyaya erkek olarak yeniden gelmektir. Böylelikle kadın, öldükten sonra dünyaya erkek olarak geri döneceği sanrısıyla, bir statüye sahip olacağına inanır. Bugün Hindistan’da yaşayan 1.2 Milyar insanın neredeyse yarısı tenekeden bir barakada, yani sokakta doğup, sokakta yaşayıp, sokakta ölmektedir. Milyonlarca insanın yaşadığı bu dramı sorgulamaması, buna isyan etmemesi ve kendisine sunulan hayatı tüm zorluklarına rağmen devam ettirmesi bu kast sisteminin nasıl bir uyuşturucu olduğunu da göstermektedir.

inanma ihtiyacı yazı dizisi

İnsan, mizacı gereği bir şeye inanma zorunluluğu hisseder. Hiçbir şeye inanmadığını iddia etmek ve bu doğrultuda yaşamak hem çok zor hem de sıkıntılı bir sürecin işareti olmakla birlikte, hayatın belki de en mücadeleci sürecini kapsar. Çünkü insan fıtratında bir takım inanç kodları vardır. İnsanın, fıtratında yer alan bu kodların üzerine perde çekmesi ya da o kodlarla olan bağını koparmak istemesi bile inanılması gereken şeyi yok edemez. Bu durum olsa olsa yalnızca inanç çekirdeklerinin gün yüzüne çıkmaması için verilen boşuna bir çabadır.

Bahsi geçen kodların insan hayatında nasıl kullanılması gerektiğini anlatmaya çalışan; bunu yaparken de çoğu kez muhatabına hazır bir sofra kurup, o sofradan sebeplenmesini, başka sofralara hiç bakmamasını ısrarla vurgulayan çeşitli yapılar vardır. Her inanç sisteminde ve tüm dünya da hiçbir itikat ayırmaksızın bu yapıları popüler kullanımıyla cemaat olarak adlandırabiliriz.

Cemaat denen bu yapılar, varlıklarını hiyerarşik ilişkilerle tekdüze edip, muhataplarının da sistem içerisinde asimile olmasını, kendisine sunulandan daha fazlasını talep etmemesini, hatalı davranış da gösterse, yapının tüm organlarını koşulsuz şartsız desteklemesini/savunmasını ister. Oluşumlar, kendini öyle korunaklı bir hale getirmişler ve öyle yüceltmişlerdir ki ürettikleri “dil, inanış ve yaşam biçimi” asla bir sorgulamanın, yargılamanın ya da eleştirinin konusu olamaz. Oluşum içinde yer alan hiç kimsenin “Ben bunu neden yapıyorum, neden yapmalıyım?” deme hakkı yoktur. Birey, böyle bir söyleme bürününce yapıdan dışlanacağını bilir. Akla ve yaratıcının kanunlarına ters gelen onlarca konu için en ufak bir sorgulama gereği hissetmez ve bunu da “Hocalarımız, büyüklerimiz, önderlerimiz böyle buyurmuş; biz onlardan daha iyi mi biliyoruz?” savunmasıyla geçiştirerek derinlemesine bir düşünme biçiminden ısrarla kaçar.

Bu oluşum içerisinde barınmak isteyen bireylerden öncelikli olarak tam teslim olmaları, yaratıcının en çok üzerinde durduğu “aklı kullanma” kavramını bir kenara bırakmaları talep edilir. Birey, sözlü olarak böyle bir taleple karşılaşmasa da bu yapılar içerisinde kendisine sunulan bilgi ve anlatılarla bu donanıma sahip olur. İnanmak istediği şeyin doğru mu, yanlış mı olduğu bir noktadan sonra önemini yitirir. Önemli olan inanma ihtiyacına yönelik tatminin gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Zihinsel ve ruhsal rahatlamanın gerçekleşmesi halinde kişi, icra edilen ritüel formlarının vermek istediği mesajı anlamak yerine rahatlamasını devam ettirdiği için, içinde bulunduğu yapıya daha sıkı bağlanır. Uygulanan ibadet ya da ibadet zannedilen söylev, anma ve hurafelerin ifade ettiği anlam ile insanı ulaştırmak istediği konum önemsizleşir. İnsanların anlaması ve ders çıkartması için gönderilmiş mesajlar ezberlenilmiş ve sürekli tekrar edilen, ama kişinin zihninden en ufak bir yankıya yol açmayan bir dizi görev olmaktan öte gidemez. Önemli olan şekildir. Kişi, her gün defalarca bir dizi mesajı terennüm edip ritüelleri icra etmesine rağmen, ne söylediğinin ne de yaptığının farkında değildir. Çünkü bahsi geçen yapılar, kişiden bunları sorgulaması ve bunlar üzerinde düşünmesini hiç talep etmemiş, aksine ne kadar fazla yaparsa o kadar sevap puanı toplayacağının müjdesini vermiştir.

Müslümanlar, İslamiyet’in geliş nedenlerini sıralarken Hıristiyanların kutsal kitaplarını tahrif ettiğine inanır. Bu, İslam’ın kutsal kitabında da anlatılan ve bizim de sebep/sonuç ilişkisini ilkyazımızda belirtmeye çalıştığımız elbette ki gerçek bir hadisedir. Evet, Hıristiyanlar, kutsal kitaplarını tahrif edip İsa’yı Allah’ın oğlu mertebesine çıkartmıştır. Aslında Hıristiyanların, İsa peygamberi Allah’ın oğlu olarak adlandırması ile birçok Müslümanın, sahih hadis olmamasına rağmen Hz. Peygamber (s.a.v) için “O olmasaydı evren yaratılmazdı, yerler ve gökler onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı.” demesi arasında ne teoride ne de pratikte bir fark yoktur.

Peki, Müslümanlar arasındaki bu denli kopuşun, ayrılığın ve çatışmaya gidecek kadar büyük mezhepsel farklılıkların sebebi nedir? Maalesef Müslümanlar, Hıristiyanların kitapta yaptığını zihinlerinde yapmış; kutsal kitabı, hadisi, kelâmı, menkıbeyi, hikâyeyi, uydurmayı, yorumları; sahihi, gerçeği, sahteyi, vb. aynı yerde toplayıp hiçbir şekilde ayıklama gereği gütmemiştir.

Allah, peygamberlerini model olarak gönderdiğini ve onlardan istifade etmemizi söylerken; birçok insanın zihninde peygamber, asla ulaşılamayacak, hiçbir zaman onun gibi olunamayacak yüce varlık olarak belirip falanca dua şu kadar söylenince rüyalara giren, zor zamanlarda yardıma koşan, gaipten seslenen biri olarak ne yazık ki aslî görevinden uzaklaştırılmıştır.

Allah, kullarından öncelikli olarak yatay yani başka insanlara, canlılara, çevreye fayda sağlayan; onlar arasında adalet gözeten, zulümle savaşan, dünyayı yaşanılabilir bir yer yapmak için çaba sarf eden bir ilişki ister. Tüm ibadetler hedef olarak kişiyi bu mertebeye ulaştırmak için, dikey bir ilişki çerçevesinde talep edilmektedir. Aksi halde kişinin kendisine bile fayda sağlamayacak, ne dediğini bilmeden yerine getirdiği ve toplumun sıkıntılarına çözümü olmayan bir ilişkiyi isteyeceğini düşünmek “kolaycılık” olur.

Not Düşelim: İnanma İhtiyacı yazı dizimizi önyargısız değerlendirmeniz, en nihayi hedefinin Allah’ın bizden istediğinin aslında ne olduğu konusunda bir kaç farklı bakış açısı sunmak olduğunu belirtmeliyim. Bu konuda her türlü eleştiri ve katkıya da açık olduğumuzu özellikle beyan ediyoruz.

insanlık tarihi ve din

 

İnsanlık tarihinin bilinen ilk tarihinden günümüze kadar gelen dönemlerine baktığımızda iki farklı örneğin öne çıktığını görürüz. Birincisi var olan durumdan hiçbir şekilde rahatsız olmayan, yaşadığı hayata anlam katma çabasına girmeyen ve ideolojilerin belirlediği kurallara riayet eden insanlar. Tarih skalasının büyük kısmını bu çizgiye mensup olanlar oluşturur. İkinci modelde ise düşünsel eleştirisini hayata uygulayıp, süregelenden rahatsızlık duyan ve bunun için mücadele eden insanlar. Bu insanlar için de hainlikten kahramanlığa, bilginlikten kâhinliğe kadar farklı tonlarda unvan, yergi ya da övgü olarak telaffuz edilmiş/edilmektedir. Bu iki grubun çatışmasından ortaya çıkmış bir de “üçüncü yol”cular vardır ki bunlar da sistemle çatışmaya girmeden öz ile ilgilenmektedir. Günümüzde, bahsi geçen iki tarafa da dâhil olmayıp, iki tarafın ürettiği dil ve değerler bütününden istifade ederek bir harita çizen üçüncü yolcuların sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Buna rağmen toplumdan dışlanma korkusuna, bulundukları ortamların baskısına maruz kaldıklarından ve sayıca az olduklarını düşünmelerinden ötürü gerek söylem gerekse eylem bakımından gün yüzüne çıkmamak için azami çaba sarf etmektedirler.

Gelenek, inançların toplum üzerindeki etkilerini belirlerken, sınıfsal ayrımcılığa kutsiyet atfedip, bireyi belirli kalıplar içine sokan bir anlayış üretmiştir. Yaratılışta herkes eşit olmasına rağmen, gelenekçi muhafazakâr insanlar nezdinde eşitlik “bir ideolojik kimliğe mensup insanlar tarafından bayraklaştırılan boş küme” olarak algılanmaktadır. Emek, adalet, barış, özgürlük gibi kavramlar da eşitlik kavramının uğradığı muameleye tabi tutulmuştur. Buna göre “zenginin zenginlikle, fakirin de fakirlikle imtihan olması” gibi bir söylem, geleneğin sınıf algısında nasıl dinleştiğinin de göstergesi niteliğindedir. Dinin, kültürel ve siyasi gömlekler giydirilmesi neticesinde ideolojik bir olgu haline dönüşmesine toplumsal bir tepki verilememesi de dinin gelenekselleşmesi tezimize örnek teşkil eder. Kimi zaman din gelenekleşmiş kimi zaman da gelenek dinleşmiştir. Bu zihin tahribatının yol açtığı derin yara, bir neslin yok olmasıyla kapanmayacak büyüklüğe ulaşmıştır.

Kendisine sunulan inanç ve yaşam biçimini hiçbir çaba sarf etmeden, olduğu gibi kabullenip yaşayanlar, ne yaşadıklarının farkında olur ne de savunulacak bir teze sahip olur. Gözünü açmasıyla birlikte cebinde bulduğu hayatın yalnızca gönül kuvvetiyle devam edeceğine inananlar, tam anlamıyla bir uyuşmuşluk içindedir. Bırakın dini, geleneği insanın kendisi başlı başına tefekkür gerektiren bir konu olmasına rağmen yine insan nezdinde gereken ilgiyi görmemektedir. Çoğu insan bir futbol takımı, siyasi parti, ideoloji ya da herhangi bir taraf gerektiren müesseseye gösterdiği ilginin zerresini dâhi kendi varlık sebebi karşısında göstermemektedir. İnsanın içine girip çıkamaması ve orada kaybolması için etrafında onlarca girdap oluşmuştur. Bugün artık taraflar, girdaplar içinde oldukları halde birbirlerine “Senin tarafın yanlış, batıyorsun!” diye bağırmaktadır. Bu, hızla akıp giden hayatın içinde kendisine yer edinemeyip girdaba atlayan ve bulunduğu yerin tek kurtuluş olduğunu sanan insan haykırışıdır. İnsan, zihnine giydirilen gömlekleri sorgulayamadığı müddetçe başkalarını bataklıkta görürken, kendi durumu hakkında en ufak bir fikir yürütemeyecektir. Bu, yalnızca dinsel öğretiler için değil, başta dinsizlik olmak üzere ideoloji ve muhtelif akımların tamamı için geçerli bir söylemdir. Çünkü kendi içinde parçalara ayrılıp kutuplaşan din karşısında dinsizlik ve ideoloji de bir kutup olarak belirmiştir.

İnsan, kapasitesi miktarınca inanmak istediği şeyin çıtasını belirleyebilecek durumdadır. Buna rağmen bir şeye ne denli inanıp sahip çıkacağına karar vermesi engellenmiştir. Karşısında topyekûn bir kabullenme ve reddetme dışında seçenek bulunmamaktadır. Kişinin analitik olabilmesi, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmesi istenmemektedir. Bu, sosyolojik bir vakıa olması dışında dinamik ve statik (Ekonomik, siyasal vb.) bir dizi uygulamanın da egemenler tarafından rahatça hayata geçirilebilmesi anlamına gelir. Öncelikle toplumun inanma ihtiyacı belirlenmiş ve bu ihtiyaç gelenekle harmanlandıktan sonra şahsi çıkarlar gözetilerek topluma “İşte, ihtiyacınız olan şey bu!” diye sunulmuştur. Sorgulanmayan, eleştirilmeyen, düşünülmeyen hiçbir inanç, ideoloji ve yaşam biçimi ne insana ne de topluma fayda sağlayamaz. Sorgu ve eleştiriden kastımız kesinlikle kör bir muhalefet değil, var olanı daha şeffaf, sağlıklı, mantıklı ve yararlı yapacak söylem geliştirmektir. Dini metinlerin düşünce bilimi için en uygun metinler olduğu ortadayken, onlara ölü sözler muamelesi yapmak öncelikli olarak o sözlerin sahibine ihanettir.

Afrika’nın maden yatağı barındıran bölgelerine ilk ulaşan kâşifler, insanlara bir şeye inanmayı mecbur kılıp, madenlerine el koymuştu. Bilekleri, gerdanları değerli mücevherlerle dolu olan, fakat bu mücevherlerin herhangi bir maddi karşılığının olduğunu bilmeden yalnızca süs niyetiyle kullanan yerli kadınlar, kâşiflerin ilk hedefi olmuştu. Kadınlar, vücutlarını örtmek için yaprak kullanırken, kâşifler de “Bu şekilde yaşamanız ayıp; siz şu kolunuzdaki, boynunuzdaki taşlardan bize getirin; karşılığında size şu gördüğünüz iç çamaşırlarını, etekleri, elbiseleri verelim.” şeklinde bir teklifle gitmiş ve başarılı olmuşlardı. Yerli kadınlar, çıplak vücutlarını kapatmak için yaprak kullanmanın ayıp olduğuna, bu şekilde yaşanmayacağına inandırılmış ve hiçbir sorgulama yapmadan ne kadar değerli taşları varsa elbise karşılığında kâşiflere vermek zorunda bırakılmışlardı. Bu örnek, yalnızca Afrika Kıtası’nın yaşadığı acı süreci anlamak için değil, kendi yaşadığımız süreçleri de doğru okumamız ve anlamamız açısından önemlidir. Benzer şeyler, tüm teolojik ve ideolojik akımların ileri sürdüğü argümanlarla hayat bulmuş ve hatta hayatımızın içine girmiştir. İnsana önce ihtiyaç inandırılır. Ardından da ihtiyacın karşılanması için talepler sıralanır. İnançlar, çok kolay biçimde istenilen düşünce yapısına büründürülebileceği için, art niyetli insanlar elinde silaha dönüşebilir.

Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” söylevini de tüm bu söylediklerimiz ışığında değerlendirmek gerekir. Nietzsche’nin kast ettiği şey inançsızlık değil, öz’ün inanç adına yok edilmesi durumudur. Zaten bu sözün ardından da “O’nu biz öldürdük.” der. Buradaki tanrı, aslında Kilise’nin şekillendirdiği ve insanlara dayattığı inanç biçimidir. Zira Kilise’ye başkaldıran insanların çıkış noktaları da Kilise’nin din adına insanlara zulmetmesi durumudur. Karl Marx’ın “Din afyondur!” sözüne de bu pencereden bakmak gerekir. Zira Allah, hiçbir söz ve buyruğu insanlar bununla uyuşsunlar diye zikretmemiştir. Aksine bu sözleri; toplumsal düzen sağlansın, zulüm ortadan kalksın, insanlar mutlu bir hayat sürsün, akıllarını kullanarak medenileşsin diye göndermiştir. Yaratıcının bildirdiği ve bugüne kadar ulaşan tüm ritüel, emir ve örnekler insanı nitelikli bir varlık yapmak içindir. İbadet bir amaç değildir. İbadet, insanı üst düzey bir seviyeye yükseltecek, onu sürekli dengede tutacak, muhtelif değerler kazandıracak bir icradır. Buna rağmen özellikle ibadetleri sadece amaç olarak görüp, bunlardan hiçbir şekilde kendi hayatına pay çıkartmayan ve ibadetin öz mesajını görmezden gelenler, bir anlamda “din afyondur” sözünü hayatlarıyla gösteren kimselerdir. Yalnızca gönül kullanılıp, akıl kullanılmadan uygulanan yöntem insanı uyuştururken, gönlü bir kenara bırakıp, sadece akılla hareket eden yöntem de insanı sapkın bir hale dönüştürür. Bu noktada kalp ve akıl birlikte hareket etmek zorundadır. Din, kalp ve aklı birlikte hareket ettiren insanlar nezdinde muhteşem bir yoldur.

Kumari pooja

Hemen her toplum, kendi hayat tarzının diğerine göre “daha doğru” olduğu gizli bir sanrıyla yaşar. Yaşam şekilleri ne kadar farklı olsa da, zemine inildiğinde merkezin birbirine oldukça benzediği görülmektedir. Bu benzerliğin ilk sebebi, ruhun, özünde doyurulmaya ihtiyaç duyan bir şey olduğudur. Ruhsal ihtiyaçların karşılanması meselesinde işin içine ister istemez dini argümanlar girer. İhtiyacın karşılanma biçimleri, geleneğin oluşmasındaki en önemli etkendir. Toplum, geleneğin renklerinden oluşan bir kimlikle tablolaşır.

Nepal’in bazı bölgelerinde “Kumari” adlı yaşayan tanrıçalara inanılır. Üç dört yaşındaki kızlar, çeşitli testlerden geçtikten sonra içlerinden bir tanesi “Tanrıça Kumari” ilan edilir ve vücudundan kan çıkana kadar da ( ergenlik çağına gelmesi ya da herhangi bir yerinin kesilip, kan akması ) bu sıfatını sürdürür. Aileler de çocuklarının tanrı olması ve bu sayede rahat bir hayat yaşayabilmek için çaba sarf eder. Kumari adayı kızlar, içinde kesik hayvan başları, iskeletler ve ürkütücü fotoğrafların yer aldığı karanlık bir odaya kapatılır. Ağlayan, korkan ve odadan çıkmak isteyen çocuklar testi geçemez ve elenir. Açlık, yalnızlık gibi testlerin ardından da odada en uzun süre ve sessiz şekilde kalan kız çocuğu Tanrıça Kumari ilan edilir ve ergenlik çağına kadar da ailesiyle birlikte kendisine tahsis edilen tapınağımsı bir evde yaşar. Tanrıça Kumari seçilen bu kız, eve girdikten sonra bir daha asla ayağını toprağa basamaz. Yılda birkaç kez kendisi adına düzenlenen törenlere katılıp, omuzlarda taşınır. Nepal halkı da bu törenlerde Kumari’nin ayaklarını öpüp, dilek tutar. Bölgenin mülki amiri de Kumari’nin ayaklarının değdiği suyu içer. Kumari, günün belli saatlerinde evinin penceresinden halkı selamlar. Ergenlik çağına girdiğinde de tanrılığı biter ve lanetli olduğuna inanılır. Hiç kimse bunlarla evlenmez. Aileleri de uğursuzluk getireceğine inandığı için kızlarından ayrılır. En fazla on yıl sürecek el üstünde tutulma hayatından sonra Tanrıça Kumari kendini sokakta buluverir. Tanrıça Taleju’nun reenkarne olup, Kumarilerin bünyesinde yeniden dirildiği inancı halk arasında oldukça yaygındır. Başka bir inanışa göre de dönemin kralı küçük bir kıza tecavüz etmiş ve kız ölmüştür. Kral da vicdan azabından kurtulmak için herhangi bir kızı tanrı ilan edip, her yıl düzenli olarak ayağına kapanarak af dilemiş ve kızın ayağını yıkadığı suyu içmiştir.

Hindistan’da Sadhu Baba adlı yaşayan tanrılara inanılır. Vücutlarının her yeri rengârenk olan, en ufak bir iş yapmayan, halkın bağışlarıyla hayatını sürdüren bu tanrılara Hindistan’ın her yerinde rastlamak mümkündür. Hindu inancına göre sayıları binlerle ifade edilen Sadhu Baba’lar öldüklerinde yakılamaz. Cesetleri Ganj Nehri’ne atılır. Nehirde küçük bir tekne yolculuğu yapan herkes bu cesetlere rastlayabilir. Nehir kıyısında yaşayan bazı toplumlar da bu cesetleri sudan alıp ayinlerinde kullanır. Bu ayinlerde köylüler büyük bir ateş etrafında toplanır ve herkes sudan çıkarttıkları Sadhu Baba’nın cesedinden küçük bir parça yer. Böylelikle tanrının vücutlarına girdiğine ve bir nevi nirvanaya ulaşıldığına inanılır.

Afrika’nın açlıkla boğuşan ve denize kıyısı olan bölgelerindeki bazı kabilelere göre de deniz ürünleri yemek dini inanışa göre uygun değildir. Bu yüzden birçok yerde balıkçılık gelişmemiştir. Ölümü göze alıp bir inanışın peşinden gitmek de üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konudur. Avrupa ülkelerinin nükleer atıklarını boşalttıkları bu bölgelerde, böylesine bir inanışın olması da manidardır. Toplumu bu inanca kaydırıp, denizden uzaklaştırmak neticesinde deniz de başkalarının hâkimiyetine girmiştir.

Bu hikâyelerin ortak noktası, aklı kullanmayıp, hiçbir sorgulama yapılmaksızın icra edilen ve adına “din” denilen hayat biçimleridir. Neticede uygulanan formlar birbirine benzemese bile çıkış ve varış noktalarındaki düşünce aynıdır. Buna rağmen toplumlar “din” adına birbirinden uzaklaşmıştır. Bize göre bu ayrılığın temel sebebi “bizdense doğrudur” anlayışıdır. Bu anlayış, bir bakıma “mikro dincilik” olarak da anlaşılabilir. Ne batı gibi tamamen aklı merkeze almış ne de doğu gibi tamamen sezgiyi merkeze almış bir toplum için “ideal” benzetmesi yapılabilecekken, İslam toplumları için bunu yapamamanın başlıca sebebi mikro dinciliktir.

Mikro dincilik, özünde sinsi bir milliyetçilik de barındırır. Hemen her dinin kutsal köşeleri belirliyken ve o dine mensup olan herkes bunları kabul etmişken, onlarca parçaya bölünmüşlüğün en önemli izahı bu olabilir. Her parça kendi çizgisini belirlemiş ve merkeze de genel kabul görmüş değerler dışında bir değer daha yerleştirmiştir. Genellikle bu değer, İslam toplumlarında insan (hoca, şeyh v.b.), mitolojik hikâye ve öteden beri gelen dinleşmiş geleneklerdir. Mikro dincilik öylesine yoğun yaşanmaktadır ki, seçim meydanlarında birbirlerine hakarete varan söylemlerde bulunan siyasi partilerin temsilcileri bile düğün, cenaze, bayram gibi etkinliklerde birbirlerine çikolata ve çiçek ikramlarıyla giderken, dini söylem iddiasındaki diğer tüm yapılanmaların böylesi bir temsil uygulaması bulunmamaktadır. Mikro dincilik için kullandığımız milliyetçilik tanımı ırksal bir tanımdan ziyade dinsel bir tanımlamadır. Zira bir dini yapılanmaya mensup şahsiyetler, kendi yapılanmasında olmayan fakat aynı inanç doğrultusunda yaşayan insanlara nazaran kendi yapılanmasındaki insanlara daha sıcak bakmaktadır. İnsanların “din” adına birbirlerinden kopmalarının başında da mikro dincilik gelmektedir. Bu gerçek çoğu kez içten dillendiren ve inkâra açık bir gerçek olsa da böyledir. Çünkü intisab edilen cemaat, tarikat, oluşum v.b. unsurlar mikro dinciliği “öz”e ulaşmak için açılan bir kapı olarak sunmuştur. Böylelikle her cemaat yapılanması dini kendince yorumlayıp, muhataplarına “işte reçeteniz” demiştir. Dini unsurlar toplumun eğitim, kültür, coğrafik özelliklerine göre inanış biçimleri geliştirmiştir. Örneğin, taşralı insanlar için din, mitolojik hikâyelerin ön plana çıktığı bir inanış iken, kültürlü insanlar için hikâyeler çok fazla önem arz etmemektedir. Fakat özgürlükçü düşünemeyen şahsiyetler hangi yapılanma içinde olursa olsunlar, yapının merkezinde bulunan kişi ve kişileri aşırı yüceltmeci bir tavır takınmaktadır. İster kentli ister taşralı, ister eğitimli ister ümmi, ister kadın ister erkek olsun, aklını kullanmayan herkes, mensup olduğu yapılanmanın merkezindeki kişi veya kişileri zihninin ve kalbinin zirvesine taşır. Bu taşıma kapasite ile ilgilidir. Kişinin kapasitesi ve ufku ne kadarsa, “ulu şahsiyet”in ulaşabileceği nokta da o kadardır.

Söylemek istediğimiz şey bahsi geçen yapılanmaların kötü ya da gereksiz olduğu değil, eleştiriye ve zihinsel bir devrim yaşamaya mecbur olduğudur. İslam toplumlarının hali ortadayken, “hiçbir şeyi konuşmayalım” düşüncesi körü körüne bir inanışın düşüncesidir. Her şeyi konuşmaya ama en çok da inanç biçimlerimizi konuşmaya mecburuz. Böylelikle ne batı aklını ne de doğu mistisizmini tek başına benimsemeyen bu inanç medeniyeti, hem çağa hem de sonraki çağlara ışık olma iddiasını yeniden yeşertebilir.

inanma-ihtiyaci

İnsanın iyi kötü tüm geçmiş anları hatıra olarak isimlendirilir. Her insanın orijinal bir varlık olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bu hatıraların herkes için farklı zaman, mekân, eylem ve kişi ilişkilerine dayalı olduğu görülür. Herkesin hayatında yol tayin edici, önemli kararlara sebebiyet veren hatıralar vardır. Hayat, çoğu zaman bu hatıraların bütünüdür. Bizi mutlu eden, bir şölen havasında geçen günler, yıllar sonra azap verici boyutlara ulaşabilir. Bunun tersi de mümkündür. Hatıraların nankör olabileceği ihtimalini düşünmeyen insan, genellikle kendini ağır hasar alacağı bir sürecin içinde bulur. Ardında yüzlerce iz bırakarak geçer çiçekleri solmuş bir bahçeden. Ona değer yükleyen tüm anlatılar anlam kaybına uğrar. Ne ileri gidebilir ne de geri dönebilir. Bu aslında hiç de aklî olmayan bir ihtimale, körü körüne inanma yanılgısından başka bir şey değildir. Hatıraların en masum dönemi çocukluk dönemidir. Her şeyin saf olduğu, hiçbir çıkar ilişkisinin bulunmadığı ya da en büyük çıkarın nihayetinde bir paket şekerleme olduğu bu dönemin tüm zamanları tebessüm olarak gamzeleşir.

İnsan hem bütünleyen “birleştirici” hem de ayrıştıran “sınıflandırıcı” özelliklere sahiptir. Dünyanın neresinde olursa olsun bütünleyici, birleştirici insanlar, varlığı bir bütün olarak görüp hiçbir şeyi başkalaştırma yoluna gitmez. Bu insanların sayısı oldukça azdır. Ayrıştırıcı, sınıflandırıcı özelliği şiar edinmiş olanlar da bunu ne adına yaparsa yapsın seveni kadar sevmeyen, değer vereni kadar nefret eden bir zümre kazanır. Bütünleyici olmak, ayrıştırmacı olmamakla başlar. Bugün artık toplumların iliklerine kadar sirayet etmiş sınıflandırma hastalığı, en masum gördüğümüz şeylerde bile görülmektedir.

İnsanlar, inanma ihtiyaçlarından ötürü parçalara bölünmüştür. Çağın gereksinimiymiş gibi gösterilen şeylerin birçoğu da halka içinde halkaları temsil etmektedir. İnsanın o en saf döneminde sorulan “Anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun?” sorusu ilk bakışta masum gibi görünürken, aslında kişiyi ileride karşılaşacağı yüzlerce halkaya mensup etme yolundaki küçük adımlardan ilkini teşkil eder belki de. Bu soru “Hangi takımı tutuyorsun, hangi tarz müzik dinliyorsun vb.” ile devam edip kişinin kendini bildiği zamanlara kadar onu tam bir sınıflandırmacı yapar. Bu, neredeyse sosyal huzura erememiş bütün toplumların ya da ailelerin uyguladıkları bir yöntemdir. İnsana nefes alacak alan bırakılmamıştır. Ortalama bir insanın gençlik döneminin ardından ötekileştirdiği şeylerin sayısı, onu sağlıklı düşünceden mahrum bırakmıştır. Kaçacak yer yoktur. Kişi, bazen bir futbol takımı bazen bir siyasi parti bazen bir müzik türü bazen bir ideoloji bazen de ırksal bir sebepten ötürü sınıfsal ayrımcılığa tabi tutulur. Bu partizanlık, ne pahasına olursa olsun yanlış olan birçok şeyi kabul edip doğru olan şeyleri kabul etmemeyi bile gerektirir.

Saydığımız özellikler kabul etmediğimiz, fakat bir noktada anlayabileceğimiz özellikler olurken, dini söylem içerisindeki insanların birbirlerini ötekileştirme çabalarına hiçbir şekilde anlam verememekte ve böylesi bir ayrımcılığı reddetmekteyiz. Kabullenemediğimiz şey aslında çeşitlilik değil, çeşitlilik adı altında dayatılan nefret ve gözü kör partizanlıktır. Bu, bir anlamda kapalı devre inanışıdır. Kapalı devre inanma biçimi, inanç ihtiyacının karşılanmasından çok, bir öğretiyi tüm olumlu veya olumsuz yanlarıyla kabullenmek, kendi değerleri dışındaki hiçbir değeri de kabul etmemektir. Bugün dini söylem iddiasındaki yapıların en belirgin özelliği kapalı devre sistemini benimsemiş ve müdavimlerine benimsetmiş olmalarıdır. Yapının etrafında örülen çelik duvarlar neticesinde insanların “hatıra” olarak adlandıracağı iyi ya da kötü birçok anına pranga vurulmuştur. Çünkü düşünmeyen, düşünmeyi bilmeyen, aklın ne işe yaradığının farkında olmayanların kendilerine yön tayin ettirecek hatıraları olmaz. Hatıraları olmayanların da hayatları olmaz.

İnanılan düşünce yapısı ne olursa olsun, mutlaka aklî melekeler gerektiren bir takım süreçlere tabi tutulmalıdır. İnsan önce kendi inanç biçimini sorgulayarak bu yola giriş yapabilir. Elbette bu sorgu sisteminin önünde de aşılması zor bir konu vardır: Taassup. Kişi, çoğu kez akıl erdiremediği bir konuda bile “aklım ermese de olur” mantığını yürütmek zorundadır. Çünkü çocukluğundan itibaren ona dayatılan şeylerden biri de “bu alan mayınlı, bu alana girersen dinden çıkarsın, bunu söylersen çarpılırsın” mealinde sözlerden oluşur. Bu söylem, zamanla birileri tarafından yontulmuştur. Bazı kişi, söz ve oluşumlar hakkında da dillendirilmiştir. Bunun anlamı şudur: “Biz senin böyle inanmanı istiyoruz. Sana bu kadar yeter. Daha fazlası seni cehenneme götürebilir. Sus, itaat et ve kabul et.” Şunu peşinen söylemek gerekir ki saf ve iyi niyetli bir düşünceyle girişilen hiçbir sorgulama sistemi insanı dinden çıkarmaz. Merkeze alınıp, aşırı yüceltilen ve neredeyse insanüstü değerler atfedilen insanların düşünce ve söylemlerini eleştirmek ve sorgulamak da kimseyi dinden çıkarmaz. Aslında din, yüce yaratıcının sistemine zarar vermeyecek tüm iyilik hareketlerinin genel adıdır. Yani dine girip çıkmak kavramlarından daha öte olan ‘ilahi sistem’ içerisindeki insanın alacağı pozisyondur. Bize göre insan, bahsettiğimiz sistem içerisinde mutlu olmak için hayat sürmelidir. Dünyayı, şehri, semti, mahalleyi hatta evi cehennem yerine çeviren insanların taassup hastalıklarını dine mal etmeleri de üzerinde kafa yorulması gereken bir konudur. Yüce yaratıcının verdiği özgür iradeyi hiçe sayıp, tüm iradenin kendi ellerinde olduğunu zannedenler, hem insanlığa hem de inandıklarını iddia ettikleri dine ihanet etmektedir.

Dini karakter olarak insanlara anlatılan ya da dini konularda önem sahibi kimse olarak kendisine rol biçilen insanların örnekleri ideal ile çatışmaktadır. Özellikle dini karakterler için tanımlamalar çoğunlukla insan aklına aykırı olup, yalnızca yüceltilmek için uydurulan ama ilahi buyrukmuş gibi peşinden gidilen sanrılardır. Böylesi sanrıların peşine düşen ve gerçeği aramayı aklına bile getirmeyenler için bu yol “kurtuluş, huzura eriş” gibi süslü cümlelerle kutsallaştırılır. İşlerin böyle yürümesini isteyenler, kargaşadan beslenmek isteyenlerdir. Bu kişiler, ne kadar aklı uyuşuk insan varsa, hâkimiyetlerinin de o kadar uzun soluklu olacağını zannetmektedirler. Etrafımıza bakınca haklı olduklarını görürüz. Bu insanların anlattıkları şeyler, başka düşünce yapılarını ötekileştiriyorsa, kendi inanışlarını yüceltip diğerini küçültüyorsa, ‘bizimki sizinkinden üstündür’ deniyorsa bir problem var demektir.

Netice itibarı ile inanç sistemleri mutsuzluk üzerine kurulmamasına rağmen amacından uzaklaşmış ve maalesef kimi zaman mutsuzluk üretmiştir. Bugün yeryüzünün en mutsuz insanlarına bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Son olarak:

İnanma İhtiyacı yazı dizimiz, aklın üzerine atılan toprakların kaldırılmasında yardımcı olduysa, bundan sadece mutluluk duyarız. Anlatmak istediğimiz şey aslında ihtiyaç diye sunulan şeylerin gerçekle olan bağının irdelenip irdelenmemesi meselesiydi ve bundan başka da bir şey düşünmedik. Kimseye sataşmak, ötekileştirmek, dışlamak için yapmadık. Biz, kimsenin kimseye ön kabullerle yaklaşmadan her şeyin konuşulup, tartışılabileceği bir dünya hayali kuruyoruz. Bunu hayal etmek, olmayacağını bilmekten daha güzel.

Yeryüzünde iz bırakan bütün hareketler bir hayalle başlamıştır. Hayaller hatıradır. Bir çocuğun masumluğu gibi saftır. Çünkü, insan hayalcidir.

 [Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz]

İnanma İhtiyacı ve Dini Ritüeller “Yazı dizimize fikir olarak büyük katkısı olan ve emek veren sevgili dostum Gökhan Şimşek’e teşekkürlerimle…”

Nurdal Durmuş

Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter :      http://www.twitter.com/nurdaldurmus

 

23 Comments

Leave a Reply