Hiç Kimselere Cevaplar!

  • Aragon “Benim şiirim, silahları ellerinden alınmış insanlar için bir silahtır.” diyor. Sana göre şiirin böyle bir işlevi var mıdır?

—Bence de; iyi bir şiir, lanet bir silah gibidir. İşgal de eder, vatan da kurtarır!

  • Farklı olmak için bir çabanız mı var, bana mı öyle geliyor?

—Farklı olmak için değil de farkım olsun diye çaba içerisindeyim.

  •  Zarifoğlu, “İmkânsız erkek büyük ağlar.” der. Hiç ağladınız mı?

— Gözyaşım hiç dinmedi!

  • Kurşun kalem?

—Çok severim ama sevdiğim her şey gibi çabuk bitiyor.

  • Bir yağmur tanesi olsan nereye düşmek isterdin?

— Kendi içime, sonbahara, sevgilimin avuçlarına…

  • Bana bir bahar şiiri yazar mısın?

-Uyurken ne güzel çiçeksin sen!

  • Kadınlar?

—Anne, sevgili, eş… Ezilen, sevilen, uğruna cinayetler işlenen, ölünen, öldürülen…

Delirten, aşk duygusunu insana tanıtan, tattıran…

Bazen melek, bazen şeytan, bazen ateş ya da iffet…

Ya Züleyha, ya Leylâ ya da Meryem!

 

  • Avuçlarının arasında bir kelebek… Sıkı sıkı tutsan ölecek, bıraksan uçacak. Böyle bir durumda ne yaparsınız?

—Avuçlarıma kelebek konmasın diye temkinli davranıyorum. Ne ölmesine, ne gitmesine rızalığım yoktur. En iyisi mi böyle bir seçim beni bulmasın!

  • Seni en çok etkileyen ve okunmalı dediğin kitaplar hangileridir?

—Albert Camus’un Veba diye bir kitabı var ki dehşettir. Oran şehrine hâkim olan vebanın öyküsü. George Orwell’i Atlama, 1984 ya da Hayvan Çiftliği çok önemli. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u iyidir. Sonra Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü üst tabakadan ağır bir kitaptır.

Paul Celan’ı okumadan olmaz. Ingeborg Bachmann okumadan olmaz. Ayrı şehirlerde yaşayan, birbirine âşık iki sevgili üçer yıl arayla intihar ediyorlar. Ingeborg evini yakıyor ve içinde yanarak ölüyor. Paul nehre atlıyor. Biri ateş, biri su! İroniye bak.

(Yine de intiharla ölmek şair de olsa kimseye yakışmıyor!)

Turgut Uyar Büyük Saat aşmış bir şiir kitabı. Rene Wellek’in Edebiyat Teorisi’ni oku.

Berna Moran ve galiba Peter V. Zima’ydı adamın adı emin değilim ama ilginç teori kitapları vardır. Sartre’nin Edebiyat Nedir çok önemlidir. Cemil Meriç önemli, Samuel Beckett önemli. T.S. Eliot İtalo Calvino, Dostoyevski, Heidegger önemli. Şiir deyince orada duracaksın. Turgut Cansever, Cahit Zarifoğlu. Cemal Süreya abi, Turgut Uyar, İsmet Özel, İbrahim Tenekeci yanına bir de Edip baba ekledin mi offf! Edip Cansever “Sonrası Kalır”, Nazir Akalın’ın Şairin Eldivenleri bir de. İlhami Çiçek unutulmaz. Rilke Bana Tören, Sezai Karakoç bütün eserleri ve özellikle Hızır’la Kırk Saat, Cahit Zarifoğlu şiirleri… Ardı gelmez susayım en iyisi.

 

  • Ne var, ne yok? Nasılsın?

—Ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
—Ben iyiyim çok şükür. Sek sek bile oynuyorum. Zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum.

  • En beğendiğiniz cümleniz hangisidir?

Nuh son anda bileğimi kavrıyor.
—Çok dünya yutmuşsun! Ama oldu işte. Kurtuldun!

  • Bir duanız var mı?

—Allah’ım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru!
Ellerimizi bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça sabır ver!

  • Futbol?

—Futbol nasıl bir zehirdir, henüz anlamış değilim.

Kitaplarını okuyup altı çizili cümlelerden hayat devşir­diğim bir yığın hikâye yazarı, kelli felli köşe yazarı, entelek­tüel kültür adamı spor gazetelerinde neden futbol içerikli yazılar kaleme alır hiç anlamış değilim.

Bilenler bilir, oldum olası gazetelerin spor sayfalarını okumuşluğum bile yoktur.

Tutmuş olduğum takımın 5 futbolcusunu say deseniz zorlanabilirim.

Hem benim futbol tarafgirliğim, iyi oynayanın kazan­masını istediğim samimi bir yaklaşımdan öteye geçmez.

Üstelik cipsin içinden ‘taso’ çıkması, beni tutuğum fut­bol takımın galibiyetinden daha çok sevindirir!

Diktatör Franko’ya, İspanya’da ‘halkı nasıl idare ettiği’ sorulduğunda verdiği cevap: “Fado, fiesta, futbol.” Yani müzik, eğlence ve futbol. Devamla Franko’nun “onları yüz binlik beşiklerde uyuttum” dediği anlatılır. Kısaca, milyon­ların ülkenin/şehrin gerçek meseleleriyle ilgilenmemesi için bu 3F’ye kilitlendiği bir ülkede “geleceğimiz” milyon­luk beşiklerde birileri tarafından sallanmaya ve uyutulma­ya başlamıştır!

“Stadyumları dolduran on binlerce insan “gol” yerine “ooolll” diye bağırsaydı, memlekette halledilmeyen sorun kal­mazdı” diyen Necip Fazıl Kısakürek’i şimdi daha iyi anlıyorum.

Bir de futbol deyince aklıma gelen tek güzel şey: Cahit Koytak’ın Futbol Oynayan Çocuklar şiiridir.

Bence okuyalım, okuyalım ve güzelleşelim…

  •  Hayatı tek bir cümleye sığdır deseler ne derdin?

—La vie est courte, moins que courte! [Hayat kısa. Kısadan da kısa!]

  •  İçim bir tuhaf ama tarifini yapamadım. Sence ben âşık mıyım?

—İçine bak…

O’ndan başka bir şey görmüyorsan, baktığın her yüzde o varsa, nedensiz özlüyorsan, damarlarında sürekli dolaşan bir heyecan ve tedirginlik hali varsa, gece sabaha kadar uyumaktan daha çok düşünmekle geçiyorsa zamanın:

Geçmiş olsun, âşıksın.

  •  Bana masal anlat desem ne anlatırdın?

—Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: ‘Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.’ Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. ‘Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.’ Kız şöyle karşılık verdi: ‘Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.’ Adam o gece, düşünde bir ses işitti: ‘Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı ve biz onu senden aldık.’ Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü.

Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah’dan…

  •  Bir yazınızda “Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!” demiştiniz. Gölgenizden korkanlar, korkularıyla yaşamaya mı alıştılar yoksa kâbuslarına mı girer oldunuz?

—O kişiler umursamayacağım kadar hayatımın kıyısındalar. Bütün çirkeflikleri bu yüzden. Muhtemelen 15 sene sonra bile varlığım onları rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü tüketemiyorlar ve bunu hazmetmeleri mümkün olmuyor. Acıyorum onlara! Oysa hayat kısa, kısadan da kısa.

Siz rütbelerinizi kuşanmaya devam edin bayım!

Nasılsa ölüm hepimize meydan okuyabilecek kadar delikanlı bir gerçek!

Artık kâbuslarınıza bile girmeyeceğim. O kadar değersizsiniz benim için! Gölgemden korkanlara diyeceğim şudur ki: ‘Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!’

  •  Geri dön azarlandın. Koltuğa otur, şöminenin içine bak. Şimdi hızlan ve hızlandır. Biri bunu her gün söylüyorsa nedir?

—Ciddi bir trafik kazasından ölmeden çıkabildim diye­bilseydim sana söyleyeceklerim vardı.

Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz…

Silkindin varsayalım sonbaharlarda ne olmuş!

Sarı yapraklara mı ağlıyor ruhunun dağları?

Sen besteden düşmüş bir notaysan,

Kimse şarkı söyleyemez ki!

 

  • Diriliş, Empati ve Denge kavramlarının sizdeki aksi?

Diriliş: Yangın büyüyor. Savaşlar, işgaller, darbeler, modern hayatlar, Batılılaşma, yozlaşma, ümmet bilincinin ortadan kaybolması, İslam toplumlarının acılara gark oluşu, içini yanardağ gibi eriten çocukların kurtuluş müjdesi… Yangın kül olsun isteyenlerin, Gül olsun, gün doğsun isteyenlerin ruhudur Diriliş. Ümmete koşmak, insanlığa, yıkılmış bentlere, şehirlere, kalplere koşmaktır. Dirilmeye, diriltmeye, dirilişe, gün doğumlarına, dağlara koşmaktır. İçimize koşmak, kalbimizle kavuşmaktır Diriliş. Ölmeden ölmek ve vuslata ermektir diriliş. Sezai Karakoç’tur Diriliş. Acıyla yoğrulmak, inançla pişmek, insanlık adına duaya durmak, şiir yazmak, fikir üretmek, kanını mürekkep yapıp kalem oynatmaktır Diriliş.

Empati: Bir nevi vicdan. Kendimizi başkasının yerine koyarak “Ne hissederim?” sorusunun cevabı… Bir nevi “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma!” hadisinin günümüzdeki karşılığı…

Denge: Ölçülü olmak. Hilesiz, abartısız, ifrat ve tefritten kaçınarak hareket etmek ve bu doğrultuda yaşamak.

  • Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da et­kiliyor mu?

—Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı ol­mayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını, şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak kar­maşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyet­ler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır. Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum: “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.

  •  Sürpriz nedir?

—En çok beklenenin en beklenmedik zamanda gelmesidir.

  •  Hiç hayatta keşke(!) yapsaydım ya da yapmasaydım dediğin bir şeyler oldu mu?

—Keşkelerim, belkilerim, ölüm olmasa,

Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,

Ruhumuzu arındıran dua olmasa,

Daha çok bunalacağız, bulanacağız…

Keşkelerim elbet oldu ama sanırım iyi kilerim daha fazladır.

 

  • Hayata başlamaktan korkuyorum adımlarım ürkek kapılar kapalı yürümekten korkuyorum ne yap­malıyım?

—Düşmemeye bak. Az toparla kendini. Ayet oku, şarkıla­ra eşlik et, ıslık çal ve meydan oku.

Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendi­ni sev. Endişelenme geçmeyen tek şey geçmez sandığımız yanılgılardır. Üzgünüm ama geçecek ve yeni dertler gele­cek. E hayat tam da böyle bir şey zaten. Hep düzlük yok, yokuşlar, dağlar, zorlar, kolaylar, üzüntüler ve mutluluklar arasında tüketilen saat…

  •  Çocukken ne olacaksın diye sorulan sorulara ce­vabın neydi?

—Ne olacağımı bilmiyorum derdim ve eklerdim:

Bir şey olur muyum bilmiyorum ama dünyayı değişti­recek bir buluş yapmak istiyorum.

Peki, yaptım mı?

Hayır. O beklenen ve hayalini kurduğum gün henüz gelmiş değil.

  •  Aşk?

—Anka’nın Kaf Dağı’na uçurduğu gizli hazine! [Kavuşmaya çalışmayın yitirirsiniz!]

  •  Gelecekte bir gün gelecek mi?

—Gidenlerin ardından gidecekler için, gideceklerin ar­dından gitti diyecekler için, pişmanlıklara benzeyen bir yüzleşmeye hazır olanlar için gelecek hep bir gün gelecek olarak olduğu yerde, bizden daha ilerde kalacak. Kısaca; gelecek bir gün gelmeyecek, çünkü bizden bir adım hep ileride olacak.

  •  Dost?

—Sadece bir zaman dilimimizin yol arkadaşları.

Sanılanın aksine ömür boyu dostluk diye bir şey olması için çok kısa bir ömür yaşamak lazımdır.

En uzun dostluk, (Burada kasıt bilinen anlamıyla her dem yanında yakınında olmak ve elinden tutmak…) en fazla 5 bilemedin 10 yıl sürer.

Modern hayat dost diye bir kavramın içini boşaltabilecek kadar alçalmış ve herkesi kendi bireysel hayatında yalnızlaştırmıştır.

O yüzden dost şimdi biraz, yakın gelecekte hiç tarif edilemeyecek bir kavram olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.

  •  Hayatta öğrendiğin en önemli ders nedir?

—Nereye giderseniz gidin “Varılan şehir, ölünen şehirdir.” dolayısıyla ölüm hayata meydan okurken hırsların ve öfkenin önemi yoktur.

—Kimse vazgeçilmez değildir.

—Eninde sonunda her şey, herkes yalnız ve sessizdir.

—Hiçbir şey unutulmaz, sadece alışılır.

—Sağlık, sabır, şükür kelimeleri herkesin aklında yer etmesi gereken en büyük ders ve nimettir.

—Kimse bana benden iyi nasihat edemez.

  • Kişisel sözlüğünüzü oluştursanız ben kelimesini nasıl tanımlardınız?

—Ben: Egonun zirvesi. Mütevazılığın dibi. Gururun kale­si. Uçurumun kenarı.

  •  İnsan şehirden neden korkar?

—Şehri korkunç hale getirenin bizzat “insan” olduğunu fark edemediği için.

Aklından daha fazla büyüttüğü, huzursuzluğundan daha fazla tedirgin ettiği, cinnetinden daha fazla cinnet ge­çirttiği, umduklarından daha fazla tükettiği, güvenliğinden daha önemsiz binalar yaptığı, insan olmaktan daha fazla katil türettiği için insanlar şehirleri korkunç bir canavara dönüştürmüşlerdir.

  •  Uçurtma nedir?

—Bulutların üstünde hayal yüzdürmek…

Olmadı hayal düşürmek.

Olmadı hayalin ipine sımsıkı tutunup gökyüzüne karışmak.

Olmadı gerçekleşmeyen hayalleri uçurtmanın sırtına bindirip yıldızlara yollamak.

  •  Türk Toplumu?

—Hikâyesi mutlu sonla hiç bitmeyen, hayalleri masal­larda yaşayan, milliyetçilik tüketen; duygusallığı, tepkileri dağlar kadar büyük, düşünme kalıpları henüz Kaf Dağı’nı aşmamış acayip bir ülke.

Çok güler, çok ağlar, çok kızar; az düşünür; anlık plan­larımızın sonuçları yüzünden, gurur ve kibrimizin ağır be­deliyle yüzleşir kaybetmekten çok fazla ders almayız. Profesyonel ordu, profesyonel yönetim, profesyonel dü­şünme biçimi; kurumsallaşma, günü değil ilerisini -daha ilerisini, en ilerisini- düşünerek, karşılaşabilecek tüm ham­leleri hesap ederek karar vermeyi nedense bir türlü bece­remeyiz.

Bizim için bazı şeyler para, bazı şeyler gururdur. Evet, belki öyle olmalıdır, ama bu rolleri çoğu zaman nerede ve nasıl kullanmamız gerektiğini bilemeyiz. Genelde de he­sabımızı gururumuzu ayaklar altına alarak menfaatlerimiz doğrultusunda şekillendirir ya da menfaatlerimizi düşün­meden duygusal tepkilerle bir sürü çam deviririz.

Garip milletiz vesselam!

Twitter’da evlenmeye, Facebook’ta boşanmaya, yüz yüze değil de e-postayla düşünce anlatmaya meraklıyız. Arkasından küfrettiğimiz insanlarla yüz yüze geldiğimizde önümüzü ilikleriz.

Öyle büyümüşüz ama.

Sokakta oynarken topumuz kesilmiş, okulda ufkumuz daraltılmış, delikanlılıkta yolumuz kesilmiş, büyüdükçe özgüvenimiz yıkılmış…

Sonra sorgulama, karşı gelme, direnme, tepki verme, itiraz etme, yanlışı düzeltme yetilerimizi kaybetmişiz.…

  •  Mutsuzluk size ne düşündürür?

—Her yer ve aklım ne kadar karanlık Rabbim. Peygamber ve annem beni sever, köşeyi dönünce karşıma çıkacaklar, elimden tutup ışığa götürecekler değil mi?

  • Nasıl Yazıyorsunuz?

Başlangıcı da sonu da belli olmayan dünya şöleninde insanoğ­lunun ortaya koyabileceği en yüksek çıta yazmaktır. Yazmak, bilmeyi ve anlamayı da kapsadığı için yalnızca karakter transferi değil; hayaliyle, ıstırabıyla, hatasıyla ve doğrusuy­la insana ait tüm unsurların yine insana geçmesi için köprü vazifesi görür. Yazmak, aslında bilmenin değerini baş­kalarına ulaştırmak için ortaya konulmuş ve hiçbir zaman aşılamayacak büyük bir icat. Bu bilinçle bir yazıya başlarken Dostoyevski, Puşkin, Hemingway ve daha birçok edebiyatçıyla bir masanın etrafında oturduğumu düşünürüm. Onlarla saatlerce konuşurum. Bu konuşmalardan damıttıklarımı, unutmamak için ses kayıt cihazına kaydederim. Bir deli sayıklaması gibi belki ama bu konuşmalara aracımın, yolların, şehirlerin, ülkelerin, denizlerin, balkonların, bir sigara dumanının, şarkıların ve bir kahvenin eşlik etmişliği çoktur. Yazı benim için yaşanmışlıkların güneşi ve yağmuruyla dışavurumudur. Yazmak ya bahar ya da güzdür. Islatır, üşütür, titretir, ısıtır, güldürür, ağlatır ya da hiçbir şey yapmadan çekip gider.Yazmak için belirli bir masaya oturmuşluğum, bir odaya kapanmışlığım yoktur. Genelde yazmak beni kendi masasına oturtur. Benim istediğim zaman değil, kendi istediği zaman gelip ‘beni al ve kelimelerden dünya kur’ der. Bu nedenle benim yazma odam kafamın içidir; bazen bir tren ya da otobüs camı, bazen işin ortasında elimde olan bir kâğıt, gökyüzünde bir bulut, denizde bir dalga, rüzgârla savrulan bir yaprak, kayalık üzerinde biten bir çiçektir. Tek seferde biten, “evet, bu oldu” dediğim bir yazım hiç yoktur. Yazmak biraz sonsuzluk hissidir. Zirvesi, sınırı, saati, yeri, mevsimi olmayan bir özgürlük algısı belki de. Bu nedenle bir yazının sonuna geldiğimde beni izlediğine inandığım bütün edebiyatçılara dönerek hep şunu söylüyorum.Hey Tolstoy, İlhami (Çiçek), Cemal (Süreya), Turgut (Uyar), Slyvia (Plath) ve daha niceleri… Siz öldüğünüzü mü sanıyorsunuz? İnsanlar diyo­rum, yazarlar bence ölmüyor. Yüzyıl sonra birileri hislerini­ze sahipse siz ölmüş olamazsınız!

 

Not Düşelim:

Yukarıdaki sorular şimdiye kadar okurlar tarafından gönderilen ilginç sorulardan derlenerek cevaplanmıştır.

Sizde kişisel sorularınıza cevap almak için nurdaldurmus@gmail.com adresine mektup gönderebilir ya da iletişim bölümünden ulaşabilirsiniz.

 Sorularınız mütemadiyen cevaplanmaya devam edecek.

Nurdal Durmuş
Hiç Kimselere Cevaplar! » Nurdal Durmuş’la Yapılan RöportajYazarı Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;

facebook 
twitter 

instagram

Leave a Reply