sabah…
yağmurun sesi uykunuzun tam içinde yankılanıyor.
rüyanızda ıslanma ihtimaliniz bile var.
komşunun horozu çok vakitsiz ötüyor. şimdi kimse inanmaz ama; gerçekten böyle bir horoz var ve beni hiç uyutmuyor. bizimkiler komşu teyzeyi nazikçe uyarmışlar birkaç kere… o da keseceğim demiş.
bir de; bahçede kene falan olmasın diye saklıyorum diye mazeret üretmiş.
iyi de, tavuk beslesin o zaman dedim.
kalktım. cumartesi günleri çalışmaktan nefret ederdim. aslında cumartesi çalışmak yüzünden işyeri değişmişliğim bile vardır ama şimdilik buna mecburum.
anadolu yakası istanbul’un kasabası sayılır. burada yaşamaktan mutluyum. istanbul’da yaşayıp aracına park yeri bulabilen ve trafik derdi olmayan bir adam olarak şükretmeliyim.
perdeyi aralayıp sokağa bakıyorum. yağmur yağınca neden insanın aklına şiir gelir, yalnızlık gelir… sahil kenarında yürümek gelir falan düşünüyorum… bir de camımın önünde olan kaysı ağacında ki kuşları seyrederdim ama canına okumuş abim. niye kesti ki?
artık bu dünyada bir dikili ağacımız bile yok dedim, güldü.
onyedi yaşımda pazardan alıp dikmiştim o ağacı. onaltı yaşında katlettin be diye sitem ettim.
saat 09:00 ofiste olmam lazım.
peki saat kaç?
08:55
sokağa çıktım. bu yağmur bardaktan boşalırcasına falan değil, önüne gelen her şeyi yutacak kadar güçlü kolları olan bir yağmur.
neyse araçtayım.
tek derdim aracımın arka cam rezistansının bozuk olması değil elbet. araç teybinin radyosu da çekmiyor. anten kablosu kopmuş galiba. torpidoda duran orhan gencebay kasedi dışında dinleyecek hiçbir şey yok.
onu da aracı aldığım adam unutmuş. ıslak sokaklar, sıkı bir yağmur ve orhan gencebay.
insana çok şey düşündürüyor.
koltukta elma var. annem köyden göndermiş sağolsun. geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğum gibi aslında.
nasıl da yiyip bitirmişiz o günleri. geçmez dediğimiz o günleri.
-geçecek hepsi geçecek!
neyse… kimse işe geç kalmama alışık değil. 9:18′de telefonum çalıyor.
-poğaçalar soğudu nerede kaldınız?
-90 saniye sonra oradayım.
niye birkaç dakika sonra demedim de, doksan saniye dedim bilmiyorum.
nede olsa sorumluluğunu bilen biriyim.
şirketteyim…
ayşe hanım büyük bardak çay ve iki poğaça koyuyor önüme.
fikret bey yapılacak teslimatlardan ve rakamların rakımlarından bahsediyor.
mimarların sunum odasında yakışıklı bir televizyon ünitesi ve koca bir plazma var.
habertürk’te 12 yaşında bir çocuk michael jackson gibi dans ediyor. yetenek yarışmasından kapıp getirmişler ekrana.
içimden; bugün cumartesi, her şey bana uzak diyesim geliyor.
üst kata ofisime çıkmadan iç mimarlardan birinin bilgisayarından maillerime bakıyorum.
profil resmin karanlık abi, değiş falan yazmış mustafa.
bir sürü başka şeyler…
ayraç dergisi halkın dostları ekiyle birlikte yeni sayısını çıkartmış.
yunus emre hala benden okumak, yazmak ve düşünmek üzerine makale bekliyor:)
yeni sayının kapağında beni de etiketlemiş.
tüyap kitap fuarı başlıyor ve yarın bir uğrasam mı diye içimden geçiriyorum.
sonra içimde birilerini özlemişim gibi bir his var.
gelen maillerin birkaçına cevap yazıyorum.
aslında facebook profiline -face senin ruhuna ilmek geçirdim ve yakında idam edeceğim gibi bir şey yazmak geldi beceremedim.
neyse yeni şafak, zaman hep bu masada duran gazeteler.
sebebini bilmiyorum ama öyle.
yeni şafak kitap ekinde “doğunun ışığı çevirilere yansımadı” diye bir kapak dosyası var.
içini birazdan karıştırcağım.
televizyonu kapattırıp loreena’nın istanbul konseri kaydını açtırıyorum.
sonra ofise çıkıp hayata karışacağım.
saat: 10:25
hoşçakalın…
Nurdal Durmuş 31 ekim sabahı.
Öğleden sonrası berbat geçiyor…
migren krizine girdim, nedensiz bir üşüme sardı ve boğazım yanıyor.
cep telefonuma mesaj geldi. araç çarpmış ve hastanedeymiş. kolu ve omuzu kırılmış.
belli acı çekiyor ve ben de çok üzüldüm.
çok üzüldüm ve migren ağrılarım iyice dayanılmaz oldu.
genelde çok sık olmaz, adi bir ağrı kesici alınca bile geçer ama bu sefer uzadı sanki…
ne haldedir acaba?
telefona sarıldım…
iyi mi, değil mi görmek için kalkıp gidilecek yakınlıkta değil.
sesi solgun ve zayıftı.
ameliyat olmayı bekliyorum ve hayat çok kısaymış diyebildi.
hepsi bu….
geçmiş olsun ama nasıl geçecek ki?
muhammed aradı yoldayız geliyoruz abi.
akşam radyo programına konuk edecek.
hastayım ve üzgünüm diyemedim ve gelmelerini bekliyorum.
televizyonlarda ve gazete haber portallarında olan tek şey istanbul’un yağmuru ve sel basan dereler.
bakalım hayat şimdilik ıslak ve trafik yavaş akıyor.
(lütfen dostum iyi olsun)
saat: 16:32
hoşçakalınız…
Nurdal Durmuş 31 ekim cumartesi öğleden sonra.
Ekim 31st, 2009 at 12:29
Bazen, abimin tam da genç olmaya başladığı zamanlarda harçlıkları biriktirip de tamamladığı orhan gencebay kasetlerini resmen katlettim diye kızıyorum kendime. Doğrusu F.Tayfur için geçerli olmadı bu düşüncelerim.. ama üzerlerine radyo programlarını ve çocukluğumun ezgilerini kaydettiğim O.gencebay kasetleri için zaman zaman pişmanlık duyduğum oluyor.
Şimdi ne adını ‘arabeskin babası’ diye yazdıranlar ne de dün gece kendisini Farid Farjad’a tercih etmediğim Loreena..klavye tuşlarını henüz soğutan bu yazı bana
evde bulunduğum her yağmurlu pazar günleri dinlediğim
o şiiri duyuruyor.. yeniden açtım işte..
(http://www.dailymotion.com/video/x8lj7l_seni-cok-ozledim-ybrahim-sadri_music)
bu günlük daha ilk cümlesiyle ibrahim sadri’yi duyurdu bana. zor sabrettim okumayı bitirip de şiiri açıncaya
kadar.2. ve 3. defasını şiir dinleyerek okumak güzel….
sanki bugün pazar.. tüm iyi ve güzel şeylere yeni bir başlangıç olacağına inandığım yeni pazartesilerin
planlarını yaptıran ve bolca da hayal kurduran bir pazar….. aslında bu pazar o şehirde olabilirdim….
yarın pazar ve ailemin bir kısmının İstanbul yağmurlarında ıslanmak üzere gidişlerinin ardından duyacağım hüzüntüden dolayı belki yağmuru bile ‘sıradan’lar arasında sayacağım… ..
bu cumartesiyi olabildiğince ‘pazar’ gibi yaşamalı….
yarın ise alt yapısında taze ümitler kokan bir p.tesi olmalı..
bu pazar, bende aslında hiç yaşatmamalı kendini…
Ekim 31st, 2009 at 12:44
yağmur yağınca neden insanın aklına şiir gelir, yalnızlık gelir… sahil kenarında yürümek gelir falan düşünüyorum… bir de camımın önünde olan kaysı ağacında ki kuşları seyrederdim ama canına okumuş abim. niye kesti ki?
artık bu dünyada bir dikili ağacımız bile yok dedim.
muhteşem bir anlatım dili tebrikler…
Ekim 31st, 2009 at 14:37
“geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğum gibi aslında.
nasıl da yiyip bitirmişiz o günleri. geçmez dediğimiz o günleri.
-geçecek hepsi geçecek!”
geçecek ve herşeyin yerini yeniler alacak..bugünün yerini yarınlar alacak..
…
geçecek ve herşeyin yerini yeniler alacak..bugünkü sıkıntılarımız bitecek yerine yenileri gelecek..
…
geçecek ve yenilenecek…
Ekim 31st, 2009 at 14:52
nurdal sen yollarda ofisine yetişmeye çalışırken ,bizde balkonda yağmuru izleyerek kahvaltı masasındayız.bir tane köpek yağmurdan kaçmak için karşı komşunun sarnıcının aldına büzülmüş yatıyordu.bir anda içimiz burkuldu ,üşüdümü acaba karnı açmı diye aramızda konuşmalar yaptık,daha sonra dayanamayıp yoğurt kasesinin içine peynir yurtanın beyazını (ben hiç sevmemde )koyduk kendisine ikram ettik.kahvaltıda misafirimiz vardı .saat 13:50 sabah ki yağmur hala devam ediyor.
Kasım 1st, 2009 at 14:02
Olmuyor….Acı olmadan olmuyor.. ..
ALLAh’ım, tüm acıyan ve ağrıyan yanlarımıza şifa ver…. ve n’olur şu keman bu kadar acı ağıt yakmasın artık….
Bu pazar hüzünler de bol acılı.. Öyle hayale falan pek yol açacak gibi görünmüyor….
Ve sevdiklerimin gidişi kadar acıtmadı yüreğimi, bugün orda olma ihtimalimin, ihtimallikten çıkıp, imkansızlığa dönüşmesi…..
Annesinin gözünde yaş görmesi kolay gelmiyor insana..
….velhâsıl gece yağan yağmurun şimdi yerini odaları dolduran bir güneşe bırakması çok da etkili olmuyor içini baharla doldurmasında….
Annem kızıyor, aslında kızmak değil acıyla karışık rica ediyor:
‘Şu müziği kapat, başka bi sey aç’
‘Ama anne’
‘kalbim çok kötü oluyor bunu dinleyince kışınki kazayı hatırlıyorum…’
‘Tamam, değiştiriyorum, ama sende ağlama artık’….
….
Bugün Taghtam Deh’ten başka bir şey dinleyemem gibi geliyor…..
İnsan hüznünü de gönlünce yaşayabilmeli diye düşünüyorum…. Ama yağmursuz da olmuyor….
Yağmur yağsın yine…. Ben çayımı da alıp balkona çıkayım…. Ve Sen, altını çizeceğim satırları yine tahmin edip, bold fontlarla da yazılmış cümleleri olan yazılar yaz..
Kasım 1st, 2009 at 20:26
aslında ben en çok horoz kısmına takıldım…bazen şehirin kalabalığından sıyrılıp güzel ve sakin bir köy hayatı yaşamayı çok isterdim…horozların zamanı bildirmek adına inadına ötüşlerini duymak isterdim…bulunduğum yerde hasretim horoz sesine…keşke her sabah sabahı olduğunu haykırırcasına bağıran bir horozum olsaydı….
Şubat 2nd, 2010 at 18:02
Brilliant phrase