dünya üç günlük. üstelik, iki günü yaşanmış!

güne bakma durağı Yorum Yap

nurdal çocukluk

Otuz iki yaşıma bastım bugün. 77’de Şavşat’ın hanlı köyünde doğmuşum. Babamın söylediğine göre 7 kardeşten kimliğe doğum tarihi doğru yazılan tek kişi benmişim! 3 yaşımda seksen darbesi olmuş. İyi ki o zaman fark etmemişim bunu! Fark etmemişim ama hayata darbelerin kahramanı olmuşum! Kendimi bildiğimde çobanlık yapıyordum. Yeğenlerimle beraber büyüyorduk. Benden büyük ve abi dediğim öz yeğenlerim bile vardı. Diğer kardeşlerimde arada çok büyük yaş farklılığı olduğu için seni değirmende bulmuşlar diye dalga geçilen ve kandırılan bir çocukluk hatırlıyorum. Zaman zaman buna inandığım oluyordu.
Kışları ilkokul okur, yazları çobanlık yapardım. Her sabah güneşle uyandırılıp koyunlarını gütmek için dağa gönderildim, kuşluk vakti geri döndüm. Koyunlar sağıldığında yeniden dağa çıktım. Yemyeşil çimenlerin üzerinde hayal biriktirdim. Siyah yakalı bir önlüğüm ve bezden dikilmiş bir çantam vardı. Televizyon olmadığı için İstanbul’u bilmezdim. Sadece yazın köye gelenlerin anlattığı şeylerle kafamızda deniz çizerdik. Hayal yüzdürdüğümüz tek yer yaylamızın çaylarıydı. Ayağımızda kara lastik vardı. Leş gibi kokardı. Yazın köye gelen ve ayağında spor ayakkabısı olan şehir çocuklarına özenip kıskanırdık. Bisikletin ne olduğunu bilmeden motosikletimin olması hayalini kurardım. Bir gün buralardan kurtulacaktım ve motorumla yaylaya gelip herkese hava atacaktım. Hatırlıyorum çok duygusaldım. Şehirden gelen bütün kızlara güzel gözükmek kaygısı güderdim. Ama onlarla tek satır konuşamaz, oyun halkalarına dâhil olamazdım. Yüzüm kızarırdı. Neden bilmiyorum ama hep saçlarımın rüzgârda dalgalanabilecek kadar uzamasını ve kızların bunu görmesini isterdim.

çocukluk

Ortada duran benim. Tam karşındaki. Fenerbahçeliyim ama üzerimde cimbom forması var! Abim istanbul’dan getirmişti. Ne mutlu gündü!

Babamın kucağına alıp evladım dediğini hiç anımsamıyorum. Neden Anadolu’da böyle saçma gelenekler var ki? Baba evladını sevmez, öpmez kucaklamaz mı? Ayıpmış! Abim, büyüklerin yanında saç taranmaz, yakalı gömlek giyilmez devirlerinin bile olduğunu anlatır bazen. Hayretler içinde kalırım. Hangi ayıp çocuğu baba şefkatinden mahrum bırakacak kadar kutsaldır acaba? Annemle ilgili bildiğim birkaç şeyden biri nasihatleri ve dualarıdır. Birde müthiş bilge bir kadın olduğu. Yetim büyümüş… Anlatırken hep gözleri dolar… Annem bana bir keresinde yaylaya giderken uzun nasihatler etmişti. Sonra, ben ölsem üzülür müsün? diye sormuştu. Sanırım sekiz yaşımda falandım. Annem bilmez ama çok ağlamıştım. Neyse çobanlık arkadaşlarımı anımsamak istiyorum ama hepsi aklımda değil. Önal, Dursun Ali, Erol, Varol Abi, Özgür eee simalar aklımda ama isimler gitmiş….

soldan sağa: bilgişen, dursun ali ve ben

soldan sağa: bilgişen, dursun ali ve ben

Sonra parasız yatılı okulu kazandım! Yatılı ortaokulda öğretmenlerin bitlenmesin diye saçını sıfıra vurduğu çocuklardan biri oldum. Nefret ederdim bundan. Saçlarım rüzgârda dalgalanmalıydı. Bırakmıyordu katiller! Askeri disiplinden nefret ederdim. Yatılı okulda uzun yürüyüş provaları ve gece nöbetleri vardı. Ortaokulu hiç unutamam, çok güzel âşıktım! Birbirimize hiç söyleyemeden yaşadığımız bir duyguydu. Kim bilir şimdi nerededir! Savrulmuştum. Sade bayramlarda ve yaz tatilinde ailemin yanına gidebiliyordum. Çobanlık yapmak birinci vazifemizdi! Annem ve babamdan uzaklaşmıştım.
Okul bitti… Lise için hep hayalini kurduğum İstanbul’a gönderildik.
(o yılları yazmıyorum)
Askerlik anılarıma hiç girmeyelim derim.

asker nurdal

Sonrasınada!

Peki şimdi bunları niye yazıyorum? Neden? Neyin özlemini çekiyorum ki? Gökyüzünden sokaklarla birlikte gönlümün yamaçlarına yağan kar tanelerinin şahitlik ettiği, buğulu camlarına şiirler yazdığım, kalpler çizdiğim efsunlu pencerelerin mi? Ortasında, çatısı ve bahçesindeki ağaçlarının dalları karlarla kaplanmış resimler olan ucuz ama paha biçilmez bayram tebrik kartlarını mı? Buğulu çayların deminde, içerisine zerre leke bulaşmamış riyasız arkadaş muhabbetlerini mi? Eski bir odun sobasının yanında tedirgin uykulara dalmış sevimli kediyi ve sobanın üzerinde garip sesler çıkartarak fokurdayan kokulu çiçek çaylarını mı? Gökyüzünden, hayatın en masum yüzüne serpişen kar tanelerini mi? Postacı Fehmi amcanın üşümüş ellerini ovalayarak uzattığı gurbet ocağından anne, baba ve ev hanesine gönderilmiş, bilinen en güzel cümlelerin seçilerek yazıldığı “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper beş vakit namazınızda hayır dualarınızı beklerim” heyecanıyla son bulan mürekkebine özlem damıtılmış evlât mektuplarını mı? Güneşten saklanan her bir damlanın meleklerin sırtında çocukluğumun hayallerine umut olup yağdığı, duygularımı sıcacıklaştıran soğuk kış gecelerini mi? Köyümüzün büyüklerinden Kahraman amcanın anlattığı büyülü perili ev ve acıklı sarı gelin hikâyelerini mi?

Sanırım ben ne nostalji anıları, ne okulun tatil olması için kar yağışını beklediğim deli çocuk günlerimi, ne 23 Nisan merasimlerinde yumurta ve çuval yarışlarına katıldığım bayramlarını, ne ilkokul öğretmenimin temizliğin nasıl yapılacağını göstermek için temizlettiği bahçesini, ne Cüneyt Arkın filmlerini her izleyişimde içimde büyüyen “Adam olunca polis olup ben de kötüleri döveceğim” isteğimi, ne de rüzgârda savrulması için saçlarımın uzamasını beklediğim günlerimi özlüyorum. Bütün bu cümleleri “Nerede o eski güzel günler” demek için de yazmadım.

Bir gün, insanlığın kasalarını doldurup hayatlarının içini boşalttığı dünyada huysuz bir rüzgâr esti. Ve sustu çığlıklar. Cümleler ateşe verildi. Sevimli bütün harfler yangınlarda kül oldu. Ne anlatılacak perili ev ve sarı gelin hikâyeleri, ne de kahraman amcalar… Hepsi, ama hepsi masallarıyla birlikte suskunlar diyarına sürgüne gönderildi. Gözünden yaş eksik olmayanlar ağlamayı unuttu. Zaman saniyelerle ve dakikalarla ölçülebilir olma özelliğini çoktan yitirdi. Belki de böyle bir özelliği hiç yoktu. Her gece gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenlerini dayayıp, gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocuklar şimdilerde büyüdü. Karanlıklar öksüz kaldı. Mutlu olduklarını dillendiren tebessüm dilencilerinin hüznünü gözleri ele verdi! Acılar kalpleri terk etmedi, üzerinden defalarca geçti, hisseden olmadı. Odalarımızın sokaklara açılan pencerelerine her sabah uğrayan kuşlar, seher vakitlerine gözlerini kapatan insanlıkla uykulara sürgün oldu. Buğulu camlara çizilen şekiller, yazılan şiirler iz bırakmadı; aktı. Ne gurbetten gönderilen bir mektup, ne gurbetten mektup getiren bir postacı, ne de gurbetten mektup bekleyen bir insan kaldı.

radyoculuk ilk yıllar

Her adımında para biriktirip hayat azaltan insanlık, parçalanmış yorgunluğunun farkına da varamadı. Düşlerini bile taksitlere bölenler, borçlarını bitiremeden ölümün gözlerine çaresizlik içinde yalvarırcasına baktı. Gerçeklerini terk edenler sahtelikleriyle yüzleşti. Aynalara her bakışta değişken yüzlerimizden onlarca maske aktı. Kimse baktığı aynada gerçek yüzünü seçemez oldu. Hangisi benim? Sorusunu da soran olmadı. Geriye dönemedi, ileri gidemedi. Yollar aşıldı, yıllardan geçildi, yalanlara alışıldı, gerçeklere sırt çevrildi…

E sonra. Sonra?
Ben çocukken, açık duran pencereden gökyüzünün dallarına her gece sayısız basamaklar kurup, sırma saçlı gecenin simsiyah saçlarını okşayarak koynuna sakladığı yıldızları toplardım.” Şimdilerde tek özlediğim şey geçmişim değil; “Geçmişte kaldı” dediğim gerçekleri bile hayâl edemeyecek kadar yalan yaşıyor olmam. Kim bilir belki de sırma saçlı gece koynundan topladığım yıldızların yerine gerçekleri saklamıştır. Onları karanlığında gizliyor ve yıldızlarını yeniden toplayacak ilk çocukla bize gönderecek.

Bildiğim tek şey;
Çobanlık yaparak ve saçları hep sıfıra kazınarak ilkokul, yatılı okulda askeri disiplinle ortaokul ve torna tesviye’de lise, işletme fakültesinde üniversite okudum. Bugün bile üzerimde emeği olan öğretmenlerimi bir yerde görsem elini öpüp karşısında saygıyla dururum. İyi derecede bilgisayar uzmanıyım. Onbeş senedir radyocuyum, kendi çapımda yazarım. Yayınlanmış kitabım, onlarca yazım ve otuzuncu harfimiz var. Yakında çıkacak yeni bir kitabım var. Bu gün bile yüzlerce insandan hayır dua ve doğum günü tebriği aldığım bir kariyerim var. Kırıp döktüğüm, kırıp döken ve uzaklaştığımız eski dostlar var. Şükür benim en büyük dostum! Hep yanımda olan, yanlarında olduğum iyi dostlarım var.

dostlar

İyi bir işim var. İyi kötü yolunda giden bir hayatım ve ailem var. Hepsini yazamam gerçi, utançlarımda var! Ahirette yüzüne baktığımda utanacağım bir sürü günahım var! Yine de hep bir şeyler eksik gibi! Galiba büyümekten değil içimdeki sesi yitirmekten çok korkuyorum! Ölüm gelip kapımı çalmadan, Nuh dünya yutmuşluğumun kolundan tutup beni kurtarsın istiyorum!

Neyse sevgili günlük…
Boşver bu yazdıklarımı boşver. Nasılsa sonu gelmez. Sen yürümene bak. Bir bak, bir düşün, bir yol bul kendine kentin çıkmaz sokaklarında. Bu uygarlık yaşanacak bir şey bırakmadı desende, yaşamana bak! Kaygı duy! Neleri değiştirebilirsin? Belki “bilmemden” başka cevaplarda bulabilirsin. Şurada toprağa ne kaldı? Kim bilir belki de boş vermeyip bilirsin!

32 yaş ilk resim

32 yaş ilk resim

Nurdal Durmuş
Ölüm henüz kapımı çalmamışken büyüdüğüm bir gün/lük.

“dünya üç günlük. üstelik, iki günü yaşanmış!” için 7 Yorum

  1. Anonim diyor ki:

    okudum okudum okudum çok yoruldum mahsumıyet ruzgarın uzun yıllar once biryerlere savurdugu ve bir daha bulamadıgımız sevgılı kaybettik sanaırım Nurdal bey başımız sag olsun siz dogdunuz ama masumıyetımız oldu Sizi ALLAH rızası için seviyorum.Günlük sende çobanda enfestınız size selam …

  2. gökhan şimşek diyor ki:

    birkaç yıl öncesinden bugünlere köprüler kurabiliyorsak, bu köprüleri gelecek için de kurabiliriz. belki de çoğu zaman dillendirmekten çekindiğimiz sabitelerimiz en büyük köprülerimiz, bilmiyorum. peki değişen ne, değişen kim? iklimler mi, insanlar mı, şehirler mi, şarkılar mı, biz mi? farkında olmadan aynı salon koridorlarında aynı şarkıya ıslık çaldığımız insanların sesleri o kadar da kötü değil. ne bileyim bahar diye bir şey var bak çiçekler falan açıyor kuş var, çay var, simit var her şey var. bu ölümüne hüznün bir yerleri zorlaması mıdır gördüğüm şu canhavli. ne zaman itiraf edeceğiz ya da ne zaman yok olacağız. görüyorsun değil mi, bize yakın olan aslında ne kadar da uzakmış. erteleye erteleye perişan olduğumuz hayaller ülkesine dönen kalplerimize gereken ne? krater gölü öyle de aman aman etkilemedi bizi farkında mısın bugüne kadar bizi aman aman etkileyen hiçbir şey olmadı. yalnızca yüzlerinden kir akan çocukları konuşup durduk daha sonralarında. ne bileyim hala da derginin bir yerlerine çocuk fotoğrafları koymak istiyoruz. sıkılmadan düşündüğümüz şeyin bu olduğunu, çocuğun masumluktan öte bir şey olduğunu, kurmamız gereken köprünün bir ayağının nereye varacağını da tam da bu sahne anlatmıyor mu? hassasiyetlerimizin yıpranması, kalplerimizin yıpranması bu şehrin sokaklarının yıpranmasından daha mı değersiz? olmaz denen bir gerçek varsa ve buna mahkumsak ben bu duvarı delmek, bu tüneli kazmak için elimde tuttuğum iki iğneden birini sana uzatıyorum.

    doğum günün kutlu olsun mutlu ol senelerce
    sana boncuktan kuş yaptım konacak pencerene

  3. melek diyor ki:

    Yazdıklarını çok iyi anlayabiliyorum bende karadenizliyim bende yayla çocuğuyum işin en kötü tarafı şimdi bende insanlığını kaybetmiş şehirdeyim.Seni herşey yorsada kalbinin güzelliğini kaybetmedin kalbinin,duygularınının yorulmadığı huzur dolu nice yıllar diliyorumm…

  4. Elife diyor ki:

    Okuduğum hemen hemen her satırda, bir kez ve çok kez daha sükrettim ALLAh’ıma, bizi bu hayatın sahibine ‘el’ kılmadığı için.. Sükür O’na, seni bize tanıs kıldı ve seni çok seven kisileri de birbirine dost kıldı, birbirlerini hiç görmeselerde..

    Biliyo musun? Evet biliyorsun, sen doğmakla yalnızca kendi dostlarına iyilik etmiyorsun.. Seni bir yerlerde, bir kez duyan bir çok kişi birbirine o kadar dost ki..

    Simdi sen doğdun ya, ben Yesilpınarlı Medine’min ve İsmailaga’lı Z.g min adını nasıl anmayayım?

    Sırf onlar var diye bile çok defa sükr gerektiriyorsun varlığından ötürü.
    kendin olmanla gereken sükr sebeplerine ise, senin dediğin gibi ‘boş ver hiç girmeyelim’ :)

    Yasamıssın, yasıyorsun ya sükürler olsun ..

    ‘Bir bak, bir düşün, bir yol bul kendine kentin çıkmaz sokaklarında…’

    bu benim tam bir saire olmaya basladıgım zamanlardaki en çok sair budum cümle..uzunca zamanda profilimde N.d imzası olarak kullanmıstım..(bknz: http://img526.imageshack.us/img526/1768/elife.jpg:))

    bu aradaa, küçüklüğün sana çok benziyor abi :)

  5. leyla demiralp diyor ki:

    face’de 100lerce insan sana tebrik yazmış dua etmiş. ne çok sevenin var be dostum. allah seni sevsin. hayat hikayen çok ilginçmiş hakikaten. bu blog baya işe yarayacak gibi.
    sevgiler.

  6. melahat yazar (şavşat) diyor ki:

    merhaba bende şavşatlıyım. ilçenin adını aratırken blogunuza rastladım. hepimizin kaderi birbirine benziyor. aşağıda yazdığınız cümleler enfes. sizleri tanıdığıma memnun oldum.

    Her sabah güneşle uyandırılıp koyunlarını gütmek için dağa gönderildim, kuşluk vakti geri döndüm. Koyunlar sağıldığında yeniden dağa çıktım. Yemyeşil çimenlerin üzerinde hayal biriktirdim. Siyah yakalı bir önlüğüm ve bezden dikilmiş bir çantam vardı. Televizyon olmadığı için İstanbul’u bilmezdim. Sadece yazın köye gelenlerin anlattığı şeylerle kafamızda deniz çizerdik. Hayal yüzdürdüğümüz tek yer yaylamızın çaylarıydı. Ayağımızda kara lastik vardı. Leş gibi kokardı.

  7. semra diyor ki:

    beni ençok ağlatan çocukluk yıllarınız oldu.benzer şeyleri bende yaşadım.Okuduktan sonra kendime soruyorum niye ağlıyorsun cevabı o yılları özlediğimden mi? hayır belkide ozaman ağlıyamadıklarıma şimdi ağlıyorum.

Yorum Yapın

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes