Akla Karşı Tezler!

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 23 Yorum »

Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

Kuran-ı Kerim » 225-226 / ŞUARÂ

Ne?
Şiirler, mektuplar, Tolstoy’lar, Kafka’lar, güneş içen şairler[ne demekse?], beynimizin bilinmeyen köşelerine yıldırımlar düşürüp bizi ürküten, varlığımızı, ruh halimizi ya da adamlığımızı veya toplum içinde kabul görme evremizi tamamladığımız bütün cümleler; kafamızın içinde koca bir çöplüğü doldurmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Farkında mısınız; özellikle son birkaç yıldır edebiyata bulaşan her insanın ve özellikle genç kuşağın maneviyattan uzaklaştığı sadece bilimsel araştırmaların değil, aklı başında her insanın görebileceği belirginliktedir. Elbette bu durum, sinsi bir hastalık gibi özellikle seksen sonrası kuşağını derin bir boşluğa yuvarlamakta ve toplumsal dinamitlerin hemen hemen hepsine bencil müdahaleler yapmaktadır. Şiir, felsefe ve kişisel gelişimle başlayan bu saplantı; bütün alanlardan daha fazla [Spor, siyaset, eğlence, sanat v.b.] ruh dünyasında kalıcı hasara neden olmakta ve insanı sürekli kendi dilini konuşmayı zorunlu kılan bir zırh kuşanmaya mecbur etmekte, yeni yaşam teorileriyle neredeyse ‘edebiyatı’ dine karşı düşünce geliştiren bir hale çevirmektedir. Bu yüzden bütün okuduklarımız, yazdıklarımız, konuştuklarımız, çok şey biliyor havasına bürünmek için Doğu-Batı edebiyatından hatmettiğimiz ve aşırdığımız cümleler; şair-şiir tapınmalarımız, ‘Ne çok şey biliyor!’ desinler diye uğraşlarımız, sağda solda, arkadaş ortamında, kibirli olduğunu düşündüğümüz insanların yanında ya da bizden daha mütevazı kişilerin karşısında gururdan kalelerimizle kanlı kelâm savaşları yapmamızın hayatımızda bugüne kadar artistik takıntılardan başka sahici bir faydası olduğu düşünülemez! Üstelik ağzımızdan dökülen ölü kelimeler, başkalarının cümleleriyle taslanılan bilge adam rollerinin hepsi de enaniyet kokmaktadır! Akîl adamların bir an önce edebiyatın edebini kuşanarak şiirleri yücelten, şairleri öven, geçmişini, geleneğini, samimiyetini garip bir budalalığa kurban edip sorunlu ve sonsuz bir boşluğa doğru yol alan edebiyat ortamını gurur ve kibir dağlarına çıkaran bu yeni kuşağa karşı “öze dönüş teorileri” üretmeleri en geçerli edebi kazanım olacaktır kanaatindeyim.

Neden?
Çünkü bu kirli edebiyat ortamında her cümlesine “Sen hiç Zarifoğlu okudun mu? Beş Hececileri, Garipçileri, Neo-epikçileri, Post-Modern temsilcilerini bilir misin? İsmet Özel, Rimbaud, Pavese şu şiirinde şöyle demiş.” ile başlayan bütün cümlelerini hayat tartışmalarımızın ana gündem maddesi yapıp Peygamber buyruklarından daha çok önemseyenleri anlayamıyorum. Üstelik birbirimizin kalbini kırarcasına, olmaması gereken saçma bir tartışmayı büyütüp ‘arabesk’ dinleyenleri kınarken şiir üstüne yakılan ve boşluğa üflenen sigaralarımızla bu aptal hâlin daha derin bir girdap ve asıl arabesklik olduğunu düşünüyorum. Bazen ipin ucunu kaçırıp işi ‘Mehmet Akif şair değil. Necip Fazıl da kim?’ demeye kadar götürebilen bu aptal sürüsünün Peygamber (s.a.v)’den bahsederken sıradan bir insanmış gibi konuşup “devrin şartları”, “Sen hala orda mısın?” gibi saçma sapan teorilerin arkasına sığınmasını anlamayacak kadar geri kafalıyım. Çünkü ben; iki şairin, yazarın birbiriyle olan küfürlü atışmalarında; kirli çamaşırlarını, aşklarını ve dost oldukları dönemde birbirleri hakkında bildikleri sırları ortaya döktükleri kalem savaşlarında bile taraf olabilecek kadar alçalamıyorum. Nerede sözüm ona entelektüel bir etkinlik varsa koşturan, parklarda, edebiyat fakültelerinde minarelerin gölgesinde şiir okumaları yapan, afili pozlar veren yeni etme edebiyat kuşağının kirli riyakârlığından bıktım. Üstelik Yedi Tepe’den beş kez hayata karışan ezanların yastık yapıp başını yasladıkları edebiyatın, ruhlarını derin uykusundan uyandırıp alınlarını secdeyle buluşturamamasına kahrediyorum. Bazen ‘sağcısın, solcusun, onların şairleri, yazarları, dergisi’ gibi saçma bir kompleks kuşanıp her şeyden önce bizi bir arada tutan insanlık hamurunu ekşitip birbirimizi ötekileştirebilecek kadar pervasız olabilen bu yeni etme edebiyat ortamında cehennem azabı çekiyorum. Tefsir, meal, siyer derslerinden yazarlık derslerine terfi edip gömlek değiştiren budalalardan kimseye bir fayda gelmeyeceği kanaatindeyim. ‘Falan Şairin Şiirindeki Tema’ başlıklı konferansa katılmış “Çağları Aşan Şiir” gibi başlığını bile algılamakta zorlandığım bir teoriyi ayrıntılarıyla öğrenip hararetle bilgelik taslayan, gelenek veya ahlaklı şair ve şiir kavramlarını “Şair dediğin biraz da edepsiz olmalı!” teziyle çürütüp, duru düşüncenin yerini olabildiğine anlaşılmaz bir dil ve ne kadar farklı kurgularsan; ne kadar anlaşılmaz, ulaşılmaz olursan o kadar iyisindir düşüncesinin almasının iyi bir gelişme olduğunu anlatan maskeli edebiyatçılardan nefret ediyorum. “En iyi Müslüman benim!” dedikten sonra on tane hadis sayamayan ama Türk ve dünya edebiyatının en önemli şairlerinin şiirlerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, maddi durumlarını ve hatta cinsel fantezilerine kadar birçok ayrıntıyı bilen adamların dünyayı gül bahçesine çevireceğine iman etmiyorum! Çünkü edebiyat, kendini toplum içinde ancak böyle tamamlayabileceği; ağabey ve ablalarından, edebiyat ve sanat çevresinden elinde sigarası, masasında çay bardağı ve bir sürü dergi olan büyük şairlerin gözüne böyle girebileceğini ve onların “Aferin; çok güzel işler yapıyorsun.” demesini daha çok önemseyen insanların alanı değil! Özetle aynı sofrada yemek duası ettiğimiz arkadaşlarımızın bugün edebiyata bulaşıp sofradan “Tanrım ellerine sağlık!” diyerek kalkmalarını hazmedemiyorum!

Soru:
• Allah bize falan şiir, filan şair, şu edebiyatçının aşk mektubunu, diğerinin nasıl intihar ettiğini, ötekinin kendi kıyılarındaki hüznü mü soracak?
• Bütün bunların düşünce, hayat ve ahiret kavramlarına ne faydası var?
• Gökyüzüne bakınca, yağmur yağınca, şimşek çakınca, denizin gözlerine dalınca, mezarlıktan geçince, darlıkta ve yoklukta Fatiha okuyabilmeyi, şükredebilme yetimizi şairlerin afili cümleleri çalmadı mı?
• Annelerimizin okuyup elleriyle sıvazladığı nazar dualarımızın hurafe diye geçiştirildiği ve samimiyetsiz yaklaşımlarla kutsalımızla dalga geçilen, ilim adamlarına ve geleneklerimize olan saygı duymama erdemimizi kalbimize damıtan bu saçma edebiyat kuramlarının kibri değil mi?
• ‘Biz’ demeyi unutup ‘ben’ deme egomuzu şair ukalalıklarından, şiir saçmalamalarından, kişisel gelişim kalıplarından almadık mı?

Yeter!
Başlarım şiirinizden, şiirle tanımladığınız hayattan, bilgeliğinizi tamamladığınız aşağılık psikolojinizden… Adamlığını tamamladığınız sıra dışı cümlelerinizden ve edebiyattan oluşan sahte rütbelerinizden… “O ne anlar?!” diye başkalarının arkasından atıp tutmalarınızdan, gıybetlerinizden! Her cümlenin sonuna eklediğiniz filanca der ki atıflarıyla bilgelik tasladığınız Batı edebiyatından…

Yeter!
Sizin yanınızda huzursuzum. Her niyetimi anlatmaya çalıştığımda herhangi bir tez geliştirmeden karşı çıkışınızdan yoruldum. Bir köy kahvesinde edebiyat, sanat, politika bilmeden sadece sıradan hayat konuşan amcalar, sizden daha fazla haz veriyor. Kandil geceleri camide şerbet dağıtan teyzeler, TV’den izlediği duaya evinde ‘Âmin!’ diyerek el kaldıran insanları daha fazla önemsiyorum. Peygamber (s.a.v) adı geçtiğinde irkilen, yerinden doğrulan ve salâvat getiren; ezan okunduğunda, selam verildiğinde bacak bacak üstüne attığı pozisyonunu saygısından bozan insanları daha çok önemsiyorum. Sizin edebiyata bulaştığınızdan beri tanık olduğum ahlak ve insan olma ekseninden uzaklaşmanızdan, her türlü kutsalı hafife almanızdan, Allah yerine tanrı deyişinizden yoruldum artık.

Niyetim Nedir?
Bütün bu bildiklerimizle sadece hüzün büyütüyoruz, dert büyütüyoruz, sözde bilgi büyütüyoruz ama hayat küçülüp gidiyor. Ve hayatın gerçek kaynağından, olması gereken rotasından, bulaştığımız bu kirli kibir budalalığı –edebiyat- bizi farkındalık kıyılarımızdan geriye dönemeyeceğimiz kadar uzaklaştırıp duruyor. Hayatımızda tartışılması ve anlaşılması gereken her kavram için bir şeyler okuyup bilgilenelim derken aslında her şeyi tüketen modern hayatla birlikte sonu gelmeyen bilgi katliamının cellâdı da oluyoruz. İşte bu yüzden, edebiyatın edepsizliğini bırakıp ‘Müslüman’ olmamız lazım! Çünkü bugüne kadar şiir okuyarak, Tolstoy ya da James okuyarak, Beckett okuyarak ya da edebiyatı yaşam felsefesi yapacak kadar saplantılı yargıyla kuşanıp hayat onaran tek bir insana rastlamamışızdır, rastlayamayacağız da. İki elini başının arasına alıp düşünen her aklı başında insanın göreceği tek gerçek: ‘Hepsinin insanı olması gereken eksenden’ uzaklaştırdığıdır. Özellikle 90 sonrası başlayan edebiyat yağmalama, dergi çıkartma, şiir analizi yapma, edebi metinlerde niyet, düşünce ve estetik arama yerine boşluk ve kibir büyütmenin en temel aktörü olan genç kuşaklar maalesef “edebiyatı sigaralarıyla tüttürecekleri modern tüketim malzemesine dönüştürmüştür!” Maneviyatın bütün kazanımlarını alt-üst eden bu yeni düzenin özellikle ‘günümüzde’ en temel adı olan edebiyat, bu açıdan bakıldığında “sadece ruh bönlüğünü tatmin eden koca bir palavradır!”

Haşiye: Sözlerim kendimedir alınmanıza ve cevap vermenize gerek yoktur.

yazının devamı burada:

Nurdal Durmuş Kaynak Belirterek Alıntı Yapılabilir.

Hayır, Hayır Demeyeceğim EVET Diyeceğim!

on5yirmi5.com yazıları, Politika & Gözlem 10 Yorum »

Benim gibi gündelik yaşamı ve sosyal hayatının akışında politika ve siyaset tartışmaktan hazzetmeyen birisi için partizan bir yazı yazmak gerçekten çok zordur. Bulunduğu masayı siyaset tartışıldığı için terk etmek konusunda mimlenmiş biri olduğumu da en başta belirtmiş olayım. İnsanların ısrarlarına aldırış etmeksizin masayı terk etmenin orada bulunmaktan daha az ayıp bir şey olduğunu savunmuş bir edebiyatçı için de durumun ne kadar ciddi olduğunu umarım anlayabilirsiniz.

Kısaca, yeni anayasayla ilgili oyumun rengini belirtip partizanca tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların ve “Vay be, sen de mi Brütüs!” serzenişlerinin ortasına kendimi bomba olarak bırakma riskini göze alarak bu yazıyı kaleme alıyorum.

Bu endişelerle bir yazı kaleme alma nedenime gelince; referandumdan çıkacak sonuçtan ziyade Türkiye’deki en büyük toplumsal tehlikenin görüşünü benimsemediğimiz insanlara karşı takındığımız saldırgan ve seviyesiz tutumlar olduğu kanaatindeyim. Her kesimden vatandaşın partizanca ciddi bir siyasi liderlik sultasına iman ettiği ülkemizde; bunun doğal sonucu olarak toplumun büyük bir kısmı, ülkeyi yöneten ya da politik arenada itibar sahibi parti liderlerine ‘Tayyip, Kemal, Bahçeli v.s.’ hitaplarıyla ucuz bir politika dili benimsemiş son derece basit yaklaşımlarla içlerindeki öfkeyi dışa vurma yolunu seçmişlerdir.

Oysa biz sıradan olan insanlara, arkadaşlarımıza, dostlarımıza hatta eş ve çocuklarımıza bile birilerinin yanında isimlerinin sonuna ‘hanım, bey’ gibi nezaket kelimeleri ekleyerek hitap eden latif ve edepli bir neslin çocuklarıyız. Bu açıdan bakıldığında, sanırım Türkiye’de hizmet edenlere değil, ideolojik kaplaşmalara oy veren bu gürûha öğretilmesi gereken ilk nezaket kuralı kime nasıl hitap etmesi gerektiği olmalıdır. Yani oy vermediğimiz filanca partinin liderine hitap ederken sokak argosundan bilinçli bir seçmen diline terfi edip ‘Tayyip Bey, Kemal bey, Devlet bey, v.s.’ diye hitap etmeyi kendi insanlık değerlerimiz adına önemsemeliyiz.

Referandum tartışmalarının en yoğun yaşandığı sosyal paylaşım sitelerinde, adeta iki düşman ordunun savaşı gibi farklı siyasi görüş bildirenlerin birbirlerine saldırmalarını ve açtıkları akla zarar grupları hayretler içerisinde takip eden birisi için bunun bir hayal olduğunun farkındayım. Ama ‘Hayaller gerçekleşmesi için kurulur.’ sözünü de azımsıyor değilim. Sadece hitabet mi? Tabi ki değil. Biz hitabet sanatımızı, nezaket dilimizi kaybedince saygı ve ahlak kazanımlarımızın da hızlıca yok olduğunu görüyoruz. Öyle ki çokbilmişlik taslayan bir sürü beyefendi ve hanımefendinin bu ülkenin başbakanına, cumhurbaşkanına ya da kendi görüşlerine sahip olmayan insanlara karşı ettikleri hakaretleri onların yerine de utanarak okumaktayım.

Bu açıdan bakıldığında, referandum meydan muharebesinde Facebook’ta ‘İnderegandi Kemal’ diye grup açanların da “Tayyip’i sırtından atan şerefli at cihanı sevenler” diye grup açıp, bir ülkenin başbakanına ağza alınmayacak hakaretler edip iftira atanların da aynı kirli terazide oldukları kanaatindeyim. Anlamalıyız ki kimseyle aynı görüşte olmayabiliriz, ama artık bu ülkenin gençleri olarak birilerine hakaret etmeyi bırakıp slogan değil, fikir yarıştıralım. Tartışmamız birbirimizin değerlerine ve kutsallarına saldırmak olmasın. Hakaret içermesin. Empati yaparak fikirlerimizi birbirimize anlatmaya ve yeri geldiğinde bunlardan kaynaklanan bir kırgınlığı düşünmeden birbirimizin elinden tutalım. Birlik olma erdemini kaybetmeyelim. Ama nerde?!

Yeni anayasaya paketi için şahsi kanaatlerime gelince:

Öncelikle anayasa paketinin oylanmasını, seçimle karıştırmamamız lazım. Maddeleri baştan sona tek tek, satır satır okuyup incelediğimde şahsım adına “hayır” dememi gerektirecek olumsuz tek bir satır bulamadığım gibi daha fazlası olmalıydı dediğim yerler bile oldu. Hayırcıların yargı siyasallaşıyor diyerek itiraz ettikleri pakete 411 milletvekilinin ‘evet’ dediği kanunun akıbetini, Genelkurmay başkanına soruşturma açtı diye ömrünü adadığı diplomaları ve kariyeri çöpe atılarak sıradan bir vatandaşa dönüştürülen Ferhat Sarıkaya’ya ne olduğunu sormakta fayda var.

Başka bir ilde yargılanan ve tutuklanan savcının dosyası bile okunmadan Yargıtay’da nasıl beraat ettirildiğini; 28 Şubat döneminde “Gümüş yüzük takıyorsun, eşin başörtülü…” diye ordudan ihraç edilen vatansever subayların akıbetlerini de hatırlatmakta fayda var. Falan partiden, falan ilden, falan düşünceden değilsen HSYK’ya seçilemesin diye kapalı perdeler arkasından dümen çevirenlerin kimler olduğunu da milletçe bilmek isteriz.

Bu devletin savcısı, hâkimi olup yapılan her anayasa paketine görüşülmeden itiraz ederek oyunun rengini belli edenlere “Yargı siyasal değil mi?” diye sormadan da geçemeyeceğim. Bu ülkede düşünce özgürlüğünün kaldırılması tartışmaları bile yıllarca darbe anayasası ve darbe zihniyetini benimsemiş ve destekçisi olmuş siyasi parti ve siyasallaşmış yargının eseri değil miydi?

Yargı siyasal değilse, radyoda Can Dündar’ın köşe yazısını okuduğum için ve o sıralar görev yaptığım kurumun İslami hassasiyetleri olan bir yer olması nedeniyle hakkımda Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde soruşturma açanlar kimlerdi? Savunmamdaki “Adam yazmış, suçlayacaksanız gidin, onu suçlayın!” sözüme karşılık savcı; “O yazar ama sen okuyamazsın.” diye niçin cevap vermişti? Ben bu bakışı hala neden unutamıyorum? Tek suçu gazeteden köşe yazısı okumak olan vatandaşı yaftalayınca yargı siyasal olmuyor öyle mi? Ya da köşe yazısı okuduğumuz için yargı kararıyla radyoya 3 yıl kapama cezası verilmesi, o kadar insanın işsiz kalması hak-hukuk ve adalet mi oluyor?

Kimse kusura bakmasın ama Türkiye’de neresinden tutarsanız elinizde kalan bir yargı erki var. Ve bu erk özellikle belli ideolojik yapılanmalarla kendi düşüncesi dışındaki herkese şüpheyle bakmış ve adalet değil, korku dağıtmıştır. Binlerce insan savunma hakkı bile verilmeden yargılanmış ve mahkûm edilmiştir. Şimdi değişecek anayasa paketine göre siyasallığından kurtulup eskisinden daha demokratik bir düzleme çekilecek bir yargıdan söz ediyoruz. Artık laiklik elden gidecek, irtica hortlayacak, mahkemeler falan partinin eline geçecek muhabbetinin çok bayatladığını ve prim yapmadığını da hepimiz biliyoruz.

Bu yüzden bu referandumu partiler üstü, partilerden bağımsız bir olay olarak düşünmeli, siyasetle veya tutuğu partinin eğilimiyle ‘evet’ ya da ‘hayır’ oylamamalı, yakın tarihe ve oylanacak maddelere bakmalıyız. Unutmamalıyız ki referandumda falan filan partileri değil; koca bir ülkenin bir daha anayasa yapıp yapamayacağını, ülkede meclisten kendini üstün gören bürokrasi etkisinin kırılmasını ve gerçek demokrasinin yerleşmesi adına önemli bir kaderi oylayacağız.

Yeni anayasa paketine göre:

* Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmamasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?

* Yüksek Askeri Şûra kararlarıyla ne olduklarını bilmedikleri bir suçtan dolayı orduyla ilişkisi kesilen ordu mensupları mahkemelerde haklarını arayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Türkiye’yi 3. sınıf bir ülkeye çeviren, binlerce insanı hapishanelerde çürüten, idam eden darbeciler yargılanacak ve Türkiye’de darbeler dönemi artık kapanacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Kişisel veriler korunarak fişlemenin önüne geçilecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Memurlara toplu sözleşme, işçilere birden fazla sendikaya üye olmanın yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Memurların haklı ya da haksız gerekçelerle aldıkları ihraç, uyarma ve kınama cezalarına da yargı yolu açılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Siviller, askeri mahkemelerde yargılanamayacak diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* 7 kişilik ideolojik bir yapılanmanın yapısının çoğulcu demokrasi yöntemleriyle seçilecek 22 kişilik bir kurul haline gelmesine, dolayısıyla daha adil ve tarafsız bir yargının oluşmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?

* HSYK’nın “meslekten çıkarma” cezasıyla bütün kariyerleri altüst olan savcı ve hâkimlere haklarını arayacak itiraz yolunun açılmasına mı ‘hayır’ diyeceğiz?

* Çocukların cinsel istismarı, korunma ve bakınmalarında devletin yükümlülüğü artırılıyor diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

* Asker dahi olsa devletin güvenliğine, anayasal düzene ve işleyişe karşı suçlara ait davalar her durumda sivil mahkemelerde görülecek diye mi ‘hayır’ diyeceğiz?

Hayır, Hayır demeyeceğiz EVET diyeceğiz!

Tekrar ediyorum. Bence yeni anayasa partiler üstü bir şeydir. Bu oylama yapılırken ideolojiler bir kenara bırakılır. Giydiğimiz parti üniformaları ve siyasi kimliklerde… Sonra sandık başına gidilerek “evet” ya da “hayır” oyu verilir. Doğrusu maddeleri baştan sona okuyunca kimin, hangi maddeye neden itiraz edebileceğini merak ediyorum.

Neyse… Eğer biri beni oy kullanmaya ikna ederse o oyun “EVET” olacağını hiçbir siyasi parti ya da düşünceye sahip olmadan gönül rahatlığıyla ilan ediyorum.

Hayırcıların itirazlarını ise her zaman akıl ve mantık çerçevesinde müzakere etmeye ve tartışmaya hazırım. Ama önce ideolojik saplantılarını, kendi düşünceleri dışındaki her düşüncenin “idam” edilmesi gerektiği gibi saçma teorilerini bir kenara bırakarak konuşma kültürünü benimsemeleri gerekiyor. Aynı durum tabi evet diyen ya da kararsızlar içinde geçerli.

Nurdal Durmuş on5yirmi5.com

Adımlar, Ayrılık, Son Perde…

Denemeler & Günlükler 6 Yorum »

(I) Sabah…

Güneşin uyandığı vakitler. Çöpçüler güneşle birlikte geceyi süpürüyor sokaklardan. Uykulu gözleriyle şehre iniyor insan. Apartman kapılarından sayısız kaygılar düşüyor hayata. Caddeler… Sokaklar… Arabalar… Çocuklar… Babalar… Anneler… Bu benim adımlarını zamanın kalbinde koşturanları ilk seyredişim. İlk duyuşum, emeklerini fabrikalarda, konfeksiyon atölyelerinde kendi elleriyle öğüten adamların çaresiz feryatlarını. İlk tanıyışım, akşama kadar biriktirilen umutları, sabaha kadar yutup, yaşama her gün yeni kaygılar düşüren dünyanın dönüşünü.

(II) Akşam…

Güneşin uyuduğu vakitler. Güneş camlara çekilen perdelerle yavaşça süzülüyor hayattan. Az sonra gecenin koynuna yaslanacak şehir… Kent içindekilerle birlikte kör bir bıçağa sırtını dayayıp, sabahlara kadar sahte kahkahalarla somurtacak!

(III) Hüzün…

İçinizi vakitsiz bir hüzün kaplar aniden. Ne olduğunu anlayamaz, bütün gürültülerden kaçıp yalnızlaşmak istersiniz. Kaçtıkça çoğalır sesler, yalnızlaştıkça büyür hüznünüz. Sebebini bilemediğiniz sımsıcak yaşlar damlar kalbinize aniden. Ne çalacak bir kapı, ne yaslanacak bir huzur… Sessizce sıkıntılarınızın içine saklanır, kör karanlıklarda aydınlık ararsınız. Gün aralıklarından uykuya, gece aralıklarından yıldızlara koşarsınız. Zaman girdaplarında avare dolaşan vakitsiz bir ayrılığın, gözlerini size kırptığını görürsünüz. Ne geriye dönüp geçmişinize kavuşabilir, ne geçmişi terk edip geleceğe gidebilirsiniz. Sessizce ağlar, saklanacak bugün ararsınız. Bulamaz, kahrolursunuz.

(IV) Ayrılık…

Hüzünlü… Ağlamaklı… Çaresiz… Her şeye meydan okuyan kendimin alışamadığı, ağladığı ilk ayrılıktı. Biliyorum bu son gidişin. Birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun yolun. Dokunsam tutacak kadar yakın, ama hiç dokunamayacağım kadar uzak. Sahi, sen hangi aynadan yansıyan gerçeksin? Hangi gecenin yıldızı, hangi yolun yoldaşısın? Sahi, arkasına bakmadan bırakıp giden sen misin?

(V) Belirsizlik…

Bilmem! Ne gösterir zaman? İnsanlar, ayrılığa da alışmalı. Kader! Üzülme, bazen ayrılıklardır insanları birbirine kavuşturan. Biliyorum, bu son gidişin. Artık dönmeyeceksin. Arkandan su dökmek bile işe yaramayacak. Gözlerinin içinden bana doğru akan görüntü karelerinin içerisinde yer alamayacağım artık. Nazlı bir kalp olup küsemeyeceğim sana. Ürkek bir kelebek gibi konamayacağım yüreciğine. Ayrılmak alışmaktan da zormuş!

(VI) Son Perde…

İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldım. Rabbim! Ben artık seslerin ortasında sessizliği arayanlardanım. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum. Yalvarıyorum, “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”

Nurdal Durmuş

Unutulmaması Gerekenler Hatırlatılmaz!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 4 Yorum »

Burada
Kalelerine bayrak diktiğimiz bütün surlarda,
Yollarına güller döktüğümüz bütün şehirlerde,
Evlerde, sokaklarda, kentlerde,
Hayatın ortasında, ölümün kıyısında.

Burada
Bir iftar sofrasının tebessüme dönüştüğü bütün yüzlerde,
Kalplerimizi arındıran bütün eylemlerde,
Zamanın, maddenin ötesinde,
Başlangıçlara boyun eğen bütün bitişlerde…

Burada
Hiçlik halinde birden,
Aşkın hasadında,
Ömrümüzün hazanında,
Bir rahmetin esenliğinde,
bir ağustos sıcağında,
Karanlığın ortasında, sessizliğin sessinde…

Burada
Masum cümleler yazdığımız tüm sayfalarda,
Hâlin en onulmaz duruşunda,
Kırılmışlıkların tamirinde,
Ezilmiş benliğin cefasında,
Kimseye kalmayan dünyanın sefasında…

Burada
Yürüyüşlerimizin en keskin dönüşünde,
Başkalaştığımız yerde,
Serbestliğin esaretinde, esaretin özgürlüğünde,
Sabrın sınırında, sabırsızlığın kaybında,
Kalbimizin ürkek ritimlerinde…

Burada
Yüzümüze rahmet çalınan günlerde,
Secdelerde hiçleşirken
Bir duanın zirvesinde en uzaklara seslenirken,
Tanımadıklarımızı da hatırlarken…
Hayata Yasinler, Fatihalar ve Tekbirlerle karışırken
Sorulara cevap ararken
Sorulanlara cevap vermeyip susarken…
Elimizden ve dilimizden de emin olunurken
Unutamadıklarımızla, hatırlayamadıklarımızla

Orada: Kaybolmuşluk
Orada: Umarsızlık
Orada: Vefasızlık

Burada: Bulmak
Burada: Ummak
Burada: Vefa
İftar sofralarını kalbimize kurana, oruçla bizi şereflendirene hamdolsun!
Nurdal Durmuş

En Güzel Siyaha Yolculuk… Umre İzlenimleri.

Gezi Günlükleri, on5yirmi5.com yazıları 15 Yorum »


MEDİNE
Mescid-i Nebevi’ye giriyorsunuz: Modern bir yapı. Teknolojinin hediyesi müthiş bir ses düzeni… Her tarafta sizi gözetleyen kameralar… Serinleten klimalar… Susuzluğunuza zemzemler… Temiz halılar… Ama sizin aklınızda az ileride olan bir kabir var. İçinizde Sevr’deki güvercinlerin ürkekliği… Kalbiniz her adımda çoğalarak çarpıyor. Adım attıkça hutbede mescide girişinizi bekleyen Peygamberin size baktığını hissediyorsunuz. Aklınızda bir an önce selam vermek ve dostlarınızın selamını ulaştırmak var. Efendimizin, “Ben selamlarınızı alırım.” sözünün ümidi… 1400 yıl sonra modern bir zaman diliminde inandığınız bütün değerlerin öğretmeni Peygamberinizin önündesiniz. Esselamu aleyke yâ Rasulallah. Ve “O” selamınızı alıyor. Evet, bir metre ötenizde asırlardır ayakta duran, hayat düzeniniz olmuş dipdiri bir dinin lideri, öğreticisi, herkesten çok seviyorum dediğiniz Muhammed (s.a.v) duruyor ve selamınızı alıyor. Asırlardır ümmetini şefkatle karşılamış ve onların selamına karşılık veren bir Sevgili kimi heyecanlandırmaz ki?

Bir umuttur kabul olur diye şöyle dua ediyorum: “Ey kalbimin sahibi olan Allah’ım. Mahşerde Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz sana dua ederken desin ki; ‘Bu günahkâr kulun bizim çocuklardan Nurdal. Ey Allah’ım bu Nurdal hayattayken senin evini ve benim kabrimi ziyarete geldi. Ümmetimden beni ve seni sevenlerin selamını ulaştırdı bana. Ben Resulün olarak şahidim. Bu genç, benim ümmetimdendir. Hayatının bir sürü kırık notları olsa da ben ona şefaatçiyim. Sen onu affet.’

İçimde ilk defa eline hediye tutuşturulmuş çocukların sevinci var. Şaşkınım. Bir süre durup “Allah’ım sana ve seni bana sevdiren sana, sana ve peygamberi bana sevdiren sana tüm acizliğimle şükürler olsun.” diyorum. Sonra sus. Suskunluk… Huzurun sesi içimde çağlayan… Gözyaşları sel… Bir söz vardır: ‘Gül bahçesinde gezen gül kokar.’ Ben bu duygunun bir tarifi olduğunu sanmıyorum. Sadece zamanda kaybolmak. Hiçleşmek ve hissetmek.

NAMAZ

Dürüst olalım. Bir kaytarma yolu bulsak ilk işe namazları terk etmek ya da kısaltmaktan başlayacağız. Birçoğumuz böyle düşünüyoruz. Şöyle bir kendimi yokladım da insanlık olarak namazı o kadar yük görmüşüz ki kaza diye bir şey icat edilmiş. Kendime karşı dürüst olmak istiyorum. Hendek Savaşı’nda namazı geçenlerin bize uzanacak bir yardım eli yoktur. Oradan kendimize bir pay çıkarmayalım. Ne savaştayız ne de Hendek’te kılıç kalkan sırtımızda, gece gündüz, soğuk sıcak veya tehlike altında nöbette. Bu nefis var ya, bu şeytan… İçimi bir tek Kâbe’de yoklamadı.

Bizi Kâbe’yle buluşturup şeytanı kalbimizden uzaklaştıran ve namazımızı kıymetlendirene hamdolsun. Çünkü kutsal beldelerde namaz insana ne yük ne de yükümlülük gibi geliyor. Öyle anlamlandırıyor ki sizi, bir sonraki vakti sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Öylesine bir tufana tutuluyorsunuz ki namazda zaman, kalbinizin ortasından cennete akan bir ırmağa dönüşüyor. Bütün kirlerinizden yıkanıp arınıyor ve aklınızla birlikte duruluyorsunuz. Secdeden alnınızı kaldırmamak için zaman orada, o en değerli anda dursun istiyorsunuz. Çünkü Ravza’nın mermerlerinde secdeye giderken ayaklar ve akıl hep yalındır.

PEYGAMBER VE ASHABININ DOLAŞTIĞI SOKAKLARI GEZMEK VE HİSSETTİRDİKLERİ

Öyle garip ki… Cümlelerimin içimi, hissettiklerimi tam olarak yansıtamadığı bir yolculuk bu. Yudumlamak istediğinin ne olduğuyla ilgili bir duygu… Biraz mahrem de bir duygu. İnançla ilgili, samimiyetle ilgili evet, ama itiraf etmeliyim nerede ne yaptığınızı, oraların sizin ruhunuzda ne anlama geldiğini bilmekle ilgili de bir duygu. Nerede ne yaptığını fark etmek salt inançla değil, inancın yanında neye iman ettiğinizi bilmekle fark ediliyor ve o zaman bilinçli hissetme süreci başlamış oluyor. Aslında hepimizin bildiği klişe bir söylem modernize edilemeyecek kadar güzel özetlemiş olayı: “Anlatılmaz, yaşanır.” diye. Ama ben ‘gidin ve görün’ lafzının yanında başka şeyler de söylemek isterim. Mesela; sadece görmeyin! Gitmeden önce İslam tarihini ve peygamberimizin hayatını, savaşlarını, sokaktaki durumu, hayata nasıl karıştığını, şefkatini, kızgınlığını kısaca her halini baştan sona okuyun. Ayak bastığınız yerlerde, işte, tam burada şu hadise şu şekilde olmuş diyebilecek kadar o kutsal beldeleri yudumlayın.

Kimi zaman okçular tepesinde ahdi bozanlar olun. Veya okçuların gidişini fırsat bilen Halid Bin Velid gibi atınızı nereye sürdüğünüzü bilin. Hamza olun, peygamberin gözyaşı döktüğü. Veya Ensar’dan bir kadın olun: Savaşta babasını, kardeşini, kocasını kaybeden… Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)’in sağ olup olmadığını sorun. Onun sağ olduğunu öğrenince “Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!” deyin o kadın gibi. Gönderilen peygamberi yalanlayanlara şehrin en uzak köşesinden koşarak gelin. “Uyun O elçiye!” diye haykıran adam siz olun. Kuba Mescidi’ne sıcağın alnında bir taşta siz koyun. Nebevi Mescidi’nde peygamberin kıldırdığı bir vakit namazına yetişin. Bilal ezan okurken hayatınızın en uzak noktasına bakarak ölüme ne kadar yaklaştığınızı hissedin. “Buyur, Allah’ım buyur!” deyin. Hamd da sena da senindir ve sadece sanadır.

EN GÜZEL SİYAHLA, KÂBE İLE KAVUŞMA

“Allah’ım sen bana, bu aciz Nurdal’a, bu günahkâr vefasız çocuğa şahdamarından daha yakınsın. O da sana en yakın olduğu yerde, senin evinde: Kâbe’de. Şüphem yok ki bilen sensin. Sen beni, benim seni sevdiğimden daha çok sev. Kalbimi unutma. Bana ve sevdiklerime cehennem ateşi ve kabir azabı göstermeden cennet nasip eyle.”

Sonra sanki dilim lâl oldu. Çok utandım. İşlediğim günahlarım utandırdı beni. Ve Kâbe… En güzel siyah… Boşluğa düştüm. Aklım durdu. Uzunca ne düşünmem gerektiğini düşündüm. Ben nerdeyim? Rüya mı, gerçek mi? Sanki bir ressam beni Kâbe’nin avlusunda çizmişti. Bir resim gibi gösterişli ama duygusuzdum. İçinde olan ben değil de dışarıdan bakanlarmış gibi hissizleştim. Buna hissizleşmek değil de hissedememe duygusu diyelim. Gittim, Kâbe’ye tutundum. Sahici evet, rüya değil. Öyle heyecanlandım ki sonra. Çocuklar gibi sevindim. Kâbe’de tavaf ederken sağımda-solumda, önümde-arkamda bulunanları ve kendimi düşündüm. Aynı elbiseler, beyazlar içinde ve kimsenin ne ismi ne kimliği ne rütbesi belli. Dünyayı yöneten bizleriz ha!

Ey Nurdal, Allah herkese meydan okuyor. “Haddinizi bilin!” diyor. Bakın! İşte bütün kimliklerinizi, rütbelerinizi ve mülklerinizi ayaklarımızın altında eziyor ve hiçleştiriyor. Anladım ki ne kadar hiçsem, o kadar adamım. Ne kadar hiçsem, o kadar rütbem artıyor. Ben de kendimi ayaklarımın altına aldım; hayatımın kırık notlarını, şatafatlı yaşantımı, mülklerimi ve feda edemem dediklerimi ezip durdum tavaf boyunca. Umarım hiçleşmişimdir. Umarım orada hayatımı zehirleyen bütün şeytanlarımı kurban edebilmişimdir. Sevindim. Önüme gelene sarıldım. Şaşırdım ve şaşırttım.

DUA

Kâbe’yi ilk gördüğümüzde yaptığımız duanın kabul edilebileceği söylenmişti. Kelâm aslında bir söz işidir. Edebiyat ustalığıdır. Ama Allah katında geçerli olan şey ne kadar güzel sözlerle dua ettiğin değil, ne kadar samimi dua ettiğin olsa gerek. Yani ben Allah’ın gururun, kibrin uzağında kalan mütevazılıklerimizi daha çok önemsediğini düşündüm nedense. O yüzden çok sıradandım. O benim kalbimin sahibiydi ve ne varsa hepsi O’nundu. Kafamda kurguladığım birkaç şey dışında her şey doğal gelişti. Ama buradan giderken, uçakta dâhil hep o anı hayal ettim ve ‘Allah’ım orada yapacaklarımı, dualarımı unutturma!’ diye dua ettim. Eminim birçok insan ne isteyeceğini ve dua ederken önceliklerini unutuyordur.

Duaların kabul olacağı işaret edilmiş bir yerde olup, o ilk anda edeceğim duaları unutmak ne kötü bir durum olurdu. O yüzden giderken yol boyunca edeceğim duaları unutmamak ve kabul olmaları için dua ettim. O anı ıskalamak istemezdim elbette. Şükür unutturmadı da. Unutmadım. Kendimi ve sizi. Bana göre duada iki türlü yakarış vardır; birincisi tüm insanlık ya da müminler için yapılan dua bir de kendimizle ilgili çok özel dualar. Yani sadece Allah’la kişinin sadece kendisinin bildiği sırlarla ilgili dualar. Ön sırada kendim vardım. Bencillik ettim. Ben isterseniz kendi sırlarımla ilgili duaları yine size ifşa etmeyeyim ama genel anlamda Kâbe’yi gördüğümde kendi hayatımın dualarını öne alarak daha sonrada ümmete uzunca bir dua ettim. Çok rahattım. Çünkü orada, Allah’ın evinde misafirdik ve o mutlaka hepimizden cömertti. Nedense kendimi Allah’ın evine misafir olmuş özel birisi gibi hissettim. Dilekçeyi sunduk. Kabul umudumuz, takdir O’nundur. Hamd ederiz O’ndan gelen her şeye. Ne diyelim…

Sonra şöyle düşündüm. Elbette dua edip isteyeceksin ama sadece istemek yeter mi? Çalışıp emek de harcayacaksın. İmkânlarını zorlayacaksın. Mesela Hacer annemiz kızgın çölün ortasına İsmail (a.s.) ile bırakılınca şundan emindi. “Allah’ın yardımı mutlaka gelecek.” Ama o ne yaptı, Safa ile Merve arasında İsmail’i için umut arayışına başladı. Bir o tepeye, oradan diğerine koştu. Peki, nedenini hiç düşündünüz mü? ‘Belki bir yudum su bulurum veya bir kervan geçer de bize yardımcı olur. İsmail’ime.’ Bakın işte, Allah’ın yardımı muhakkak gelecek ama onu hak edenlere. Önce istemek-illa dua- iman, teslimiyet ama umduklarını bulmak için çalışmak, emek ve arayış da gerek.

HEYECAN

Kâbe sizi kızgın çölün ortasında tutulduğunuz sağanak yağmur gibi heyecanlandırıyor. Bu heyecanı kontrol altına almak heyecana ihanet olur diye düşünmekteyim. Ömrümde ağlamayı unutmuş gözlerime derman bulmuşken heyecan sarssın bedenimi istiyorum. Ama kimseyi kırıp dökmesin. Heyecanımda Peygamberim gibi asil olsun. Haddini bilen bir heyecan olsun. Öfkesini de kabadayılığını da eziyeti de, zulmü de, kötü sözü de, kabalığı da ayaklarının altına alıp şeytanımın canını yakan bir heyecan olsun. Sanırım öyleydi de. Ben heyecanımı ilk kez sevdim.

KUTSAL TOPRAKLARDA KENDİMLE YÜZLEŞME

Oradan sözünde duracağım bir tövbeyle gelebilir miyim kaygısı içerisindeydim. Buralarda yapılan tövbelerin sözleri çabuk unutuluyor gerçekten. “Affet Allah’ım” dilimizde alışkanlığa bürünmüş ruhumuzu sarmalamayan eksik bir şiir nakaratı gibi. Orada Allah’la biatleşmek var. Kimi kaynaklar, Kâbe’nin Allah’ın dünyada sağ elini temsil ettiğinden bahseder. İşte bugüne kadar tuttuğunuz bütün elleri bırakıp, anlaşmalarınızı bozup Allah’la sağlam bir biatleşme yapacaksınız. Oradaki en önemli şeylerden biri de tefekkür. Yani bugüne kadar ne yaptım? Bundan sonra ne yapmam gerek? A ben bu hayatı şu iş ile kirlettim, söz Allah’ım, artık yapmayacağım gibi. Elinizin altında olmayan tek şey aynadaki yüzünüz. Bunun dışında her şey var. Şahsen ben aynadaki yüzümün bendekiyle aynı olması için birtakım sözler verdim. Hayatımın kırık notlarını düzelteceğime söz verdim. Başarabilir miyim emin değilim. Ama umutsuzluk hayatı zehirler. “Allah’ım seninle biatleşen ellerimden bırakma, kararlılığım ve umudum kalbimde hep dursun.” diye çok dua ettim.

UHUD

Bu beldelerde insan her yeri görmek, her şeyi bilmek, her yere dokunmak, herkesle kucaklaşmak istiyor. Lakin bizim geleneksel inançlarımızın aksine Arap polisler doğrusu oldukça saygısız davranıyorlar. Haklı oldukları yerler elbette var. Ama bu içsel yolculuk için biraz daha hoşgörülü olabilirler. Arkadaşlarımız ısrarla Uhud Dağı’na çıkmak istediler ve polis kontrolünden kaçarak dağa tırmanmaya başladık. Uhud Dağı’nda kayanın ikiye yarıldığı ve Peygamber Efendimizin (s.a.s) Uhud Gazvesi’nde yüzündeki miğfer parçalarının çıkarıldığı yere… Halk arasında anlatılan abartılı şeylere çok fazla kulak verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Konuyu alanında uzman İslam âlimlerine danıştığımızda da bize tavsiyeleri ‘Orada bir mağara var, taş var. Kutsal bir değer yüklemek doğru değil.’ tavsiyeleriydi. Maalesef bazı insanlar Peygamberimizin Uhud Gazvesi’nde orada bulunması nedeniyle kaya parçalarını söküp eve getiriyormuş. Bunun doğru bir davranış olduğunu sanmıyorum. Allah korusun belki bizim iyi niyetle yaptığımız bu tür girişimler gerçekte gizli şirk de olabilir. Sadece o alanda savaşın zorluğunu ve insanların nasıl her şeylerini inançları uğruna feda ettikleri düşünüp “Biz olsak yapar mıydık?” sorusuna cevaplar bulmanız, yani iç muhasebenin daha önemli olduğu kanaatindeyim.

MEKKE VE MEDİNE’Yİ TASVİR ETMEK

Şehirlere ruh veren insandaki içsel duygulardır. Bunu en çok geçmiş izleri yok edilmiş, tarihi dokusu bozulmuş, tarihten bir iz görmek isterken modern binaların sizi karşıladığı o beldelerde daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü sizi geçmişinize götürecek tek şey içiniz ve aklınızda yer eden geçmiş oluyor.

Ben kendi tasvirimle Medine’de mütevazı bir Peygamber, sadık Ensar, çilekeş Muhacir, şefkatli bir Yaratıcı hissettim.

Mekke’de çok zalim bir cehalet, acı bir hayat, sürgün bir diyar, test edilen bir inanç, çaresiz bir bekleyiş hissettim. Hükmedenin şaşmaz programını ve kumandanlığını, kuru bir çöl ve Hacer annemize umudu veren aynı zamanda her kötülüğe ve her iyiliğe hükmeden cömert bir Yaratıcının varlığını hissettim.

YERLE BİR EDİLEN GEÇMİŞ; ÂDEME İŞ, DÖNDÜ VE NERMİN’E HAYIRLI BİR KISMET!

“Muslim Only” Mekke ve Medine girişlerinde yazan tabelalar… Yani bu beldelere sadece Müslümanlar girebilir diye yazıyor. Müslüman olmayan hiç kimse o kutsal beldelere alınmıyor. Ama öteki taraftan bakıyorsunuz tabelalara “Muslim Only” yazanlar, İslami-fobiyi dünyaya yaymak için gönüllü çalışan ve kaynak ayıranları, yıllardır Müslümanlara silah sıkanların markalarını Kâbe’nin yanı başına sokmuşlar. Zaten Arap yarımadasında tarihi ve kültürel doku diye bir kavram yok. Yani onlar için peygamberimizin evi olması falan bir anlam ifade etmiyor. Bahsedilen evde zaten peygamber döneminden kalan orijinal ev değil. Sadece orası mı? Geçmişten bugüne orijinal haliyle günümüze ulaşmış neredeyse tek bir yapı yok. Adamlar Hira Mağarası’nın zeminine bile fayans döşemişler. Trajikomik bir durum ama böyle. Modern bir bina işte. Sadece yeri buradaydı demek için.

Bu yüzden Sizi orada etkileyecek tek şey o tarihlere gidebilme duygunuzdur. Örneğin Kûba Mescidi’yle Uhud Savaşı’nın yapıldığı mekânlar, kısaca bütün tarihi binalar hepsi yeniden betonarme olarak inşa edilmiş. O tarihten ne bir kalıntı ne bir izi bırakılmış. Şimdi ben Kûba Mescidi’nin modern betonarme binasına bakarak nasıl o dönemleri hissedebilirim. Aslında orada ciddi bir müze çalışmasıyla tarihi korumak gerekirdi. İslam medeniyetinden başka bir yönetimin uğramadığı bu topraklarda geçmişten günümüze kalan tek bir tarihi doku maalesef yok. Tüm tarihi binaların yerine sadece ismi aynı olan modern yapılar inşa etmişler. Şatafatlı oteller ve her türlü Amerikan markasının sansürsüz girebildiği plazalar ve restaurantlar. Bu binalara gösterilen özenin binde biri bile o mescitlerin tarihi dokusuna gösterilmemiş.

Müslümanların Kâbe’sinin yanı başında kapitalizmin Kâbeleri kurulmuş. Üzücü tabi. Kısaca biz o dönemin zorluğunu, zorlanmadan hissetmeye çalışıyoruz. Bir de bizim Türklerin yazı yazma alışkanlığı insanı delirtiyor. Her yerde saçma sapan yazılara rastlıyorsunuz. Peygamberimizin evinin duvarlarında ailesine iş, kızına hayırlı kısmet, oğluna araba isteyen yazılar var ve hemen hemen hepsi Türkçe. Üstelik bu yazıları yazanlar, Kâbe’de beş vakit Fatiha okuyup “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz.” diye dua edenler. Peygamberimizden Âdeme iş, Döndü ve Nermin’e hayırlı bir kısmet isteyenler, Cebeli Nûr Dağı’nın bütün taşlarını isim yazmaca sahasına çevirmişler.

Siz şimdi bana bula bula bunları mı bulup yazıyorsun diye kızıyorsunuz belki de. Ama yapacak işlerimiz var diye yazdım bunları. Mesela önümüze gelen her yere saçma sapan dilekler yazdığımız o kalemleri elimizden bırakıp biraz okuyabiliriz. Okuma bilmeden yazmak bilinir mi? Allah kimdir? Peygamber kimdir? Kâbe neresidir? Orada ne yapılır? Nasıl davranılır? Neyse kısaca çok üzücü. Siz o kutlu beldelerde iliklerinize kadar yaşananları hissetmeye, içinizi doğrultmaya çalışırken yerle bir edilen eserleri, bilinçsizce hareket eden insanları görüyorsunuz. Adı olan ama ruhu olmayan bir tarihi.

KÂBE’DE DÜNYA MÜSLÜMANLARININ BULUŞMASI: KARDEŞÇE Mİ? MENFAAT İÇİN Mİ? YA DA BAŞKA BİR ŞEY?

Pek çok yönden dünyanın bu en büyük arenasında insanları gözlemlemeye çalıştım. Sokakların ruhunu, orada yaşayan insanları… Sanırım her üçü de var. Bazı Arapların eskiden kendilerini diğer Müslümanlardan üstün gören bir kavimcilik anlayışına sahip olduklarını anlattılar. Bana bunu söyleyene hadlerini bilsinler, “Üstünlük ancak takvadadır.” ayeti Araplara ulaşmadı mı diye tepki göstermiştim. Neyse aslında şöyle özetleyebiliriz. Kimisi kardeş, kimisi her millette ve her ülkede rastlayabileceğimiz türden menfaat elde etmek isteyen sahtekâr bir tüccar, kimisi de gerçekten insan. Ama Arapların ne düşündüğü kimin umurunda. En azından benim değil. Ben Kâbe’de 72 milleti bir araya toplayan Allah’ıma yalvardım ve dedim ki: “Kâbe’de dünyanın bütün müminlerini bir arada topladın. Bu birlikteliği yeryüzünde de sağla. Ve İslam dünyasının bütünlüğünü düşmanlarımıza karşı zaferlere dönüştür.”

SABRETMEK

Bir söz okumuştum: ‘Müslüman’ın sabrı bütün sabırların tükendiği yerde başlar.’ Şüphesiz sabırsızlık, tahammülsüzlük orada şeytanın size musallat edeceği en iyi silahlarından biri. En öldürücüsü. Maalesef orada çok üzücü şeyler de yaşanıyor. Yine de bunları anlatıp bir müminin bilinçsizliği için şeytanı sevindirmek istemem. Sadece müminlerin umre ya da haccı bir okul gibi görmelerinde fayda olacağı kanaatindeyim. Okulun öğrencileri biz… Öğretmenimiz Peygamberimiz ve Kur’an…

SON BAKIŞ VE VEDA

Peygamberimizden ve kutsal beldelerden, Kâbe’den ayrılırken herkes gibi çok hüzünlüydük. Nasıl olmayalım ki mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz? Efendime şöyle dedim ayrılırken: “Ey Allah’ın Resulü beni unutma sakın. Ahirette buraya geldiğime şahitlik yapacaksın. Bu Nurdal, benim ümmetimdendir diye şahitlik yapacaksın! Unutma beni. Ey Allah’ım Peygamber Efendimizin ümmetine layık bir insan olmamı nasip et.”

Kâbe’den ayrılırken [Dualarım ve gözyaşlarım sırdır yaşadıklarımda anlatılmaz hislerdir.] sadece veda tavafımdan sonra Kâbe’yi son kez görürken yani veda ederken şunu söyledim:

“Allah’ım ben evinden gidiyorum ama sen benim kalbimden hiç gitme.”

Âmin.

Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts