Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine 1-2-3

on5yirmi5.com yazıları, Sosyoloji 9 Yorum »
Foto: Hakkı Yeşillik

Foto: Hakkı Yeşillik

Marco Polo her taşını göstererek bir köprüyü anlatırken;
“Peki, köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.
“ Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi.” der Marco.
Kubilay Han sessiz kalır, bir süre düşünür sonra ekler:
“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”
Marco cevap verir :“Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

[Görünmez Kentler, İtalo CALVINO]

Kültür haritamızın paradigmalarına sınırlar çizen, genişleten ve fikri olgunlaşmamızla bize yaşam kılavuzu olan bütün kalıplarımızı okumakla elde ederiz. Bu açıdan bakıldığında okumak; yaşadığımız çağın aile, kültür, edebiyat, sanat, felsefe, bilimsel gelişim çıtasını yükselterek, bireysel ve toplumsal bilinçlenmemizi şekillendiren en temel eylemdir diyebiliriz. Ayrıca okumakla kazandığımız bilme ve anlama kavramı hayat ve ölüm arasındaki köprüyü oluşturan zamanın bize bıraktığı kaybolmayacak ve işe yarar tek unvanımızdır. Okumak, bizim için sadece bilinçlenme rütbesi değil aynı zamanda az bilenleri az bulmanın kibrinden koruyan ve öğretme lisanımızı pekiştiren sağlam bir kale gibidir de. İşte bu yüzden Seneca “Okumaksızın geçen boş zamanı bir tür ölüm, insanın canlı canlı gömülmesi…” olarak tanımlamıştır. Şüphesiz haksız da sayılmaz.

—Peki, okumak sadece bilmek, bilinçlenmek için mi yapılır?
—İnsanın okuduğu bir romanın etkisiyle mutlu olma, roman karakteri için üzülüp endişelenmesi veya okuduğu bir kitaptan etkilenerek hayatı hakkında cesur kararlar alması mümkün müdür?
—Savaşlar, işgaller, kütüphane ve tarih yağmalamaları yaşamış son yüzyılın insanlığı kitapla dost olabilmeyi ne kadar ciddiye alıyor?
—Can sıkıntısından kurtulma ve ideal hayatın damarlarına yapacağımız, düşünmekle taçlandıracağımız, eylemle kavuşacağımız huzurlu bir yolculuk olan okumak eylemi insan hayatını ne derece etkilemektedir?
—Kişisel gelişim uzmanlarının insan duygularının önünü açan gazlamalarına sahne olan popülist bir asırda okumadan bilmek, çalışmadan zengin olmak, kestirmeden huzurlu ve ideal bir hayat yaşamak mümkün müdür?
—Teknolojiyle yaygınlaşan bilgi kirliliğinin önüne nasıl geçeceğiz?
—Geçmişle günümüz arasında ya da İslam’ın ilk emri ‘İkra!’[Oku] ayetinden bugüne insanlığın bilinçlenme evreleri ve mücadeleleri nasıl olmuştur ve ne sonuç alınmıştır?
—Okumayı bilinçlenme için mi, yoksa psikolojinin bir başka inceleme alanı olan kişilik aşağılanmasından kurtulmak için mi yapıyoruz?
—Okumak, eğlence ya da popüler tabiriyle hobi midir yoksa bir zorunluluk mu?

İtiraf etmeliyim; bu soruların bu yazıyla bir ilgisi yok sevgili okur! Her biri sizin kendinizi sınamanız ve vereceğiniz cevaplarla okumak eyleminden geçerli not alıp almadığınızı görmeniz içindi. Hâlâ okumaya devam ettiğinize göre geçerli not aldığınız söylenebilir. Madem geçerli not aldınız, o zaman biraz daha meraklanarak cevapları için bu yazı dışında da kaynaklara göz atmanız gerekecek. Cevaplarınızı benimle de paylaşırsanız sevinirim.

Durun hemen gitmeyin! Madem okumaya başladınız sizlere sorularınıza cevap bulabileceğiniz ve okumak konulu araştırmalarınıza ipucu olabilecek bir kaynak kitaptan bahsetmek istiyorum.

Arthur Schopenhauer’in yaklaşık 170 yıl önce kaleme aldığı ve son iki asrın “okuma” eksenli başyapıtlarından biri olarak kabul edilen “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” adlı kitabından… Ünlü filozof Nietzsche’nin akıl hocası olan Arthur’un kitabını herhangi bir metinden öteye taşıyan kıymetse, 1800’lü yıllarla günümüz dünyasının en temel ‘insan, fikir ve yaşam’problemlerinin hep aynı olduğunu; modern hayatın, ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla ‘sofistike’ olanların aslında hiç değişmediğini, sadece çağlara göre kalıplarının üzerinde birtakım yöntem değişiklikleri olabileceği gerçeğini gösteriyor olmasından kaynaklanıyor. Örneğin Schopenhauer’in insanın varoluşu, düşünen varlık oluşu ve zihinsel gelişimiyle ilgili örneklemeleri insanın okuma, yazma ve yaşama karşısındaki hallerini anlatırken sergilediği anlatım tarzı ve saptamaları bugün de son kullanma tarihini yitirmemiş reçete olarak önümüzde durmakta.

Schopenhauer’in “Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” isimli kitabı “İnsan Mutluluğunun İki Temel Düşmanı: Iztırap ve Can Sıkıntısı” bölümüyle başlıyor. İlk bölümde ‘sıradan ve ahmak’ olanlarla, ‘sofistike’ olanlar arasındaki can sıkıntısı ve sıkıntının niteliğinden bahseder.
Konu mutluluk: Schopenhauer “Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere, mala mülke, şana şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar; dolayısıyla bunları kaybettiğinde hayal kırıklığına uğrar ve mutluluğunun temeli çöker. Sadece zevkleri peşinde koşarak ömürlerini tüketirler ve vahşi bir hayvana benzerler. Her gün görülebileceği üzere; bunlar aynı zamanda servetlerini ve boş vakitlerini, kendilerine en büyük değeri kazandıran şey için kullanmadıklarından ötürü de eleştirilmelidirler.” der. Bu satırlar 1800’lerin dünyasından değil bugün yaşadığımız modern hayattan ve toplumumuzun içinde bulunduğu en büyük çıkmazdan bahsediyor gibi. Bu sözleri günümüzün tarifi olarak düşündüren durumsa, modern toplumların bugünün dünyasındaki en sinsi hastalıklarından biri olan ‘Hedonizm’i yani ‘Hazcılığı’ tarif ediyor olmasıdır.

Peki, nedir Hedonizm?

Schopenhauer’in ıztırap ve can sıkıntısı nedenlerinden yola çıkarak yaptığı sıradan insan hayatı tanımıyla ne kadar uyuşmaktadır?

Günümüzde hastalık olarak psikolojik sınıflandırmaya girmiş bu terimi uzmanlar nasıl tanımlıyor?
Kökeni nedir?

 

II

“—Ruh zenginliği hakiki zenginliktir.
Çünkü diğer bütün zenginlikler beraberinde kendilerinden daha büyük bela ve dert getiriler.”

Lukianos, Epigrammata 12

Hedonizm yunan düşünürlerinden Aristippos (İ.Ö.3.yy) ve Epikuros (Epikür) tarafından geliştirilmiş olan felsefi bir akımdır. Temel öğretisi ‘hayattaki en yüksek değerin haz (bedensel ve maddi zevkler) olduğu, ideal olan hayata bu yolla ulaşılacağı ana fikrini içermektedir. Günümüzde ise psikologların tanımıyla hazcılık; yaşamında sadece yeme-içme, eğlence ve cinsel hazzı ön planda tutan, her şeyi çok çabuk tüketen, elde etmeyi ihtiyaç düzleminden çıkartıp sahip olma hazzını tama duygusuna dönüştüren, bu uğurda karşılaştıkları engelleri aşacak tüm ahlak dışı yolları mubah gören, cemiyet hayatı, mal, mülk ve eğlencenin vazgeçilmez standartları olduğunu düşünen veya ekranlarda gördüğü bu tip ünlülere özenerek onların yaşam anlayışını benimseyip o yolda ilerlemeye çalışan, tatminsiz ve genelde kaybettiklerinde hayal kırıklığı ve mutsuzluk nedeniyle depresyona giren kişilerin durumunu tarif eden bir hastalıktır.

Arthur Schopenhauer’in zihinsel körlük yahut kötülüğün temelinde yatan şey, ruh boşluğu, (bönlüğü) olarak tanımladığı hedonizm günümüzde düşünceden, ideoloji, felsefe, sanat ve siyasi estetikten yoksun bir ortamda insan hayatını tüketim kuşatması altına alan en temel hastalıklardan biridir. Hazcılığın yaygınlaşması ve topyekûn hayatı kuşatmasının en temel sebeplerinden biri de hiç şüphesiz modernleşmeyle gelen tüketim ve buna dayalı yeni hayat standartlarını kabullenişimizden kaynaklanmaktadır. Modernizm, tüketim toplumu ve Hedonizm ilişkisi, bir yaşam kuramı olarak en belirgin şekilde özellikle sanayi devrimi sonrası kendini göstermiştir. Batı toplumu da sanayi devrimi sonrası tüketime endekslenmiş, düşünce algısına ve bu yeni yaşam standartlarına kapital müdahaleler yaparak satın alma algısının tanımını; ‘elde edilmek istenen ürünün yararlılığından ya da ihtiyaç olup olmamasından ziyade haz alma (tatmin) ya da sosyal statü kazanma eksenine’ kaydırmıştır.

Modern toplum olma biçimini adeta varoluş ilkelerini kaybetmek ve tüketim nesnesi konumuna indirgenmek alarak kabullenen insanlık; “Toplum, aile ve birey için iyi olan, ihtiyaç olan nedir?” sorusunu, “Sistem için ve siteme adapte olmak için iyi olan nedir?” olarak değiştirmeye zorlanmıştır. Bilinçlenme erdemini yitirmiş, kirli hayat olarak tanımlayabileceğimiz bu durum ahlak ve vicdan sorumluluğunu da şüphesiz rahatlatmaya ve tatmin etmeye ihtiyaç duymuştur. Bu sorgulamaya kılıf uydurmak için modern sitemin kapital yönlendirmeleri, “Daha ferah ve daha mutlu hayat bu yolla elde edilir.” tanımlaması getirmiş; dolayısıyla gerçeklik ve huzur da gözden çıkarılmıştır.

Modern hayatla sistemin gerektirdiği bencillik, açgözlülük ve sahip olma ihtirası gibi özelliklerin insanın varlığıyla başlayan özellikler olduğu ileri sürülerek, bunların sistemden değil, insanın doğasından kaynaklandığı kanıtlamak istemiştir. Dolayısıyla modernlik, vahye dayanan tek tanrılı dinlerin en temel özelliklerinin içini boşaltmış, her şarta şükretme ya da kanaatkâr olma durumunu da ötelemiştir. Modern hayat için önemli olan gelecek ve geçmiş kaygısı duymadan ‘şimdi’yi doya doya yaşamak, sürekli ruh zenginliği ya da huzur yerine her anı doyumsuz yapmak için durmadan yeni düşünceler geliştirerek insanların çıkarcılığını ve hazcılığını meşrulaştırmaktır. Daha vahim olan ise, bu sisteme direnen ahlak anlayışı ya da din olgusu dışlanarak, sistemin düşmanı ilan edilmiş kısaca bencilliğin, açgözlülüğün ve sahip olma ihtirasının bulunmadığı toplumlar ‘ilkel’, o toplumlarda yaşayan insanlar ise ‘çağ dışı’ ilan edilerek aşağılanmaya çalışılmıştır. Modernizmin en etkili eleştirmenlerinden Fransız yazar A. Touraine‘Modernliğin Eleştirisi’ kitabında “Modernlik fikri, geleneksel toplumun merkezindeki tanrı fikrinin yerine bilimi koyarak dinsel inançları ancak özel hayatın en mahrem gözeneklerine hapsetti. Siyaseti, ekonomiyi, ahlakı, bilimi, sanatı din-dışı unsurlarla inşa etti. Aynı şekilde entelektüel etkinliğin, dinsel inançlardan korunması üzerinde ısrarla durdu.” tespitiyle maneviyat ve Modernizm çatışmasına farklı bir tanım getirmiştir. Dolayısıyla ahlak ve din ekseninden uzaklaşan modern toplum algısı aynı zamanda hazcılığın temelinde yatan bencillik duygusunu körüklemiş, sadece bireyleri değil toplumun en önemli sosyal dinamiklerinden bölüşmek, yardım etmek, el uzatmak gibi ahlak kavramlarının da içini boşaltarak bireyin her şeye sahip olma ve bundan haz duyma dürtüsünü tetiklemiştir.

Sahip olma arzusu, modern insanın en temel boşluğu olunca; insanlık olgusu da duyarlılıklardan uzak yaşamaya, ihtiraslı olmaya, daha bireysel, daha açgözlü ve ne kadar çok şeyi olursa, o kadar mutlu olacağını sanan bir karakter tipini meydana getirmiştir. Bu durum aslında tam olarak günümüz toplumunun tarifi gibidir. Kapital sitemin en temel araçlarından olan şirketlerde bile yönetim anlayışı; satış hileleriyle tüketiciyi kandırma, medya ve reklam sektörünü kullanarak imajı ön plana çıkartma, tüketiciyi ihtiyacı olmayan şeylerin varlığıyla mutlu etme, daha çok kazanıp rakiplerini iflasa sürükleme, işçi sömürme ve daha çok servete sahip olmayı sağlayan her şeyi, her yolu deneyerek, rakiplerini ortadan kaldırmaya odaklanan kurumsal kimlik mantığına bürünmüştür. Dolayısıyla hazcılık sadece tüketen için değil daha geniş kapsamıyla üreten sitemler için de yazılı olmayan kurumsal bir kurala dönüşmüştür.

Bütün hayatını kendinden daha fazlasına sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da kendisi gibi olacakları korkusuyla geçiren birey ve kurumsal tanımlamalar, hazcılığa yeni bir radikal bakış açısı getirmiş; kısaca hazcılığı putlaştırmıştır. Voltaire’nin “Gerçek ihtiyaçlar olmadan gerçek hazlar olmaz.” cümlesinden hareketle, ihtiyacımız olmadan kazandığımız şeyleri sadece tüketebileceğimizi oysa asıl olanın tükenmeyen hazlar, yani gerçek ihtiyaçlara sahip olma olgusu olduğunu söyleyebiliriz. Schopenhauer’in deyimiyle yeninin ömrünü kısaltıp hemen tüketen, eskileştiren bencillik ve sahip olma dürtüsü, insanların mantık ve akıl donanımlarından öte duygularına hitap eder. Bu bencil sömürü düzeninin deşifre olmaması için tüketmeyi ve satın almayı kolaylaştıran araçları da icat eden düzene “banka kartlarını, kredi müessesini ve taksitle her ürünü satma” kurnazlığını örnek olarak verebiliriz.

Jean Baudrillard’ın başyapıtlarından biri olan “Tüketim Toplumu” kitabında dile getirdiği satırlar da hazcılık ve tüketim ilişkisini açıklarken “Gerçek ihtiyaçlar ile çağımızın yönlendirdiği sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, kişi tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.” cümleleriyle tüketim ve hedonizm ilişkisini toplumunda at başı giden ve birbirinden ayrılmaz yapışık ikizler olarak tanımlamıştır…

III

“İnsan, bir tarlanın etrafını çitle kuşatıp, burası benimdir dediği günden beri doğru yoldan uzaklaşmış.

Cinayet cinayeti kovalamış, facia faciayı. Sonunda medeniyet denilen bu yapma düzen kurulmuş.”

Jean-Jacques Rousseau

“Asketik*” ahlak bilincini tüketim etkinliğinin kendisi gören, huzur ve mutluluk kalıplarına estetik operasyonlar yaparak çirkinleştiren elbette sadece bugünün modern toplumları değildir. Bu yozlaşma Romalı elit kesimle başlamış, Rönesans zamanında devam etmiş, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda, İngiltere ve Fransa’daki soylu, zengin çevrelerin sınırsız harcamalar yaparak hazzın doruğuna ulaşmalarıyla ve böylelikle hayatlarına bir anlam vermeye çalışmalarıyla gelişmiş ve sanayi devrimiyle toplumun bütün kesimlerini kapsayacak kalıplara sahip olmuştur.

Cemil Meriç bu durumu; “Sanayi devrimi hayat üslubunu alt üst etti ya altüst olan ruh dengemiz?” diye sorguluyor. Sahiden, ya ruh dengemiz? Yaşadığımız ile yakındığımızın aynı olma dengesizliği? Madde üzerindeki hâkimiyet insanlığın en büyük zaferi ise neden mutsuzuz? Her şeyimiz varken niye kanaat ahlakıyla yaşayamıyoruz, yetinmeyi bilmiyoruz? Madde mi bize hükmediyor biz mi maddeye?

Bir dönem sadece zenginlere has yaşam biçimi olarak tanımlanan ‘ihtiyacından fazlasını tüketmek, elde etmek’ temelli hazcılık; şimdilerde ihtiyacı olmadığı halde çiftlerce ayakkabıyla, tıka basa elbiseyle dolu gardıroplara sahip ve ‘imaj’ uğruna daima ‘güzel’e yönelen bireylerin, can sıkıntısının çaresini alışveriş yapmakta bulan kadınların, bir kere alınıp uzun yıllar kullanılacak ürünlerin yerini ‘kullan, at’ ürünlerin aldığı, gösterişin ve bu yolla kabul edilme ya da kabul görmenin önemsendiği, saygınlığı kredi kart limiti; araba modeli, oturulan semt ya da konutların, her türden eşyanın markasıyla kazanıldığını düşünen sıradan ya da olmayan her kesimin yaşam tarzına neden dönüşmüştür?

Mesut Karaşahan,“Totaliterizmin Sefaleti” isimli sosyoloji kitabında bu sorgularımıza çok çarpıcı cevaplar bulmuştur:“Modernleşme ilerleme kalkınma veya gelişme olarak dayatılan bu sahteleşme süreci Doğulusuyla Batılısıyla, Kuzeylisiyle Güneylisiyle hiçbir inanç ayrımı yapmadan gündelik hayatı aynı şekilde planlamaktadır. Kahvaltısını benzer şekilde yapan, ‘fasfood’lara aynı bağımlılığı gösteren aynı tip konutlarda ve komşularına karşı aynı tip duyarsızlık ve uzaklık içinde yaşayan çoğu zaman aynı marka ürünleri tüketen acıkınca ‘Mc Donalds’a susayınca ‘Coca Cola’ya koşan insanlarla dolu tekdüze monoton ve tatsız bir dünya ortaya çıkarmıştır. Bu durum modern insanlığın zihnine sınırsız bir üretim ve tüketim ihtiyacında olduğu fikrini aşılayarak ürün ve hizmetlerle birlikte öngördüğü toplumsal sistemi de sessizce pazarlar. Dolayısıyla yapay bir bilinç oluşturularak tek boyutlu düşünce ve davranış kalıbı meydana getirilir.” Kısaca her şeyi tükete tükete kendini tüketmeye ve ahlaki değerlerini yitirmeye başlayan insan; ‘id’den beslenen ve kimliği kişiliğin önünde tutan, rütbelerinin değerlerini yücelten, yer yer aşırı ve yersiz kabadayılıklarıyla her şeyin kendisinin istediği şekilde olmasını isteyen bir karaktere bürünmektedir.

Guy Debord“Gösteri Toplumu ve Yorumlar” kitabında; “Hapishane halindeki bir dünyada yaşamaktayız. Gösteri toplumunda kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimiz aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz.” cümlesiyle hayat sahnesinde gerçek bir algıya dönüşmüş sahtekârlığın,“Modernizm, tüketim ve hazcılık” ilişkisinin ortaya çıkardığı ahlak zafiyetlerinin etkisinin ne kadar süreceğini kestirmenin güçlüğüne ve kuşandığımız maskelere de işaret etmiştir.

Post yapısalcı felsefe ve Postmodernizm üzerine yaptığı çalışmalarıyla günümüz toplumunu en iyi tanımlayan yazarlardan biri olan Jean Baudrillardkurtulmamız gereken bu rahatsızlığın içeriğini“Kötülüğün Şeffaflığı” adlı çalışmasında “Yüz, söz, cinsiyet, beden, irade ve kamuoyu her yerde insanlık dışı bir biçimde yeniden oluşturuluyor. Yeşil alanlara, doğaya, genlere, olaylara ve tarihe yapılan estetik cerrahiyi saymıyoruz.” “Maskeli toplumlar (komünist toplumlar) maskelerini çıkardı. Yüzleri neye benziyor? Biz (Batı) maske çıkaralı çok zaman oldu, artık ne maskemiz var, ne de yüzümüz. Hafızamız da yok.” “Artık üreten toprak değil, zenginliği yaratan da iş değildir; toprağı ve işi üreten şey, bir haz aldırmadır. İletişim konuşmak değil, konuşturmaktır. Enformasyon bilmek değil, bildirmektir. Bütün kategorilerimiz artık yapaylık dönemine girmiştir; burada artık istemek değil istetmek, yapmak değil yaptırmak, değerli olmak değil değerli kılmak, bilmek değil bildirmek, zevk almaktan çok zevk aldırmak önemlidir.” cümleleriyle izah eder.

Yaşamı anlam dünyasından çıkartıp mümkün olduğunca haz temelli, kaygısız ve sınırsız özgürlük alanı görerek dilediği gibi yaşamaya çalışan bireylerin, ihtiyacı olmayan şeye temel bir anlam yükleme gayretiyle başlayan içinde bulunduğu süreci önceki yazılarımızda ve yukarıda uzunca tanımlamıştık.

Ünlü sosyolog Sorokin‘e göre, Batı toplumu tarih boyunca sürekli bir eksenden başka bir eksene fırlamış durmuştur. Tüketim konusunda da aynı süreci yaşamış; endüstri öncesi dönemde estetik bir yaşantıyı temel hayat tarzı olarak benimserken modern dönemde radikal hazcılık bataklığına saplanmıştır tanımlaması bir nevi Fransız devriminin eşitlik ilkesinde belirtildiği gibi eşit, homojen bir düzlemde yeni baştan tanımlanmaya ve konumlandırılmaya çalışılmıştır. Ünlü Alman filozoflarındanHerbert Marcuse “Bolluk ve özgürlük kılığına bürünmüş olan modern tüketim tahakkümü özel ve genel yaşantının tüm alanlarını kuşatmıştır.” ifadesiyle şimdiye kadar yazdıklarımızın bir nevi özetini yapmıştır.

Peki, ‘Modernizm, tüketim ve hazcılık’ üçlüsü; alışkanlıklarımızı, yaşam koşullarımızı, ahlak ve inanç temelimizi ne ölçüde sarsmıştır? İsterseniz biraz da kendi içimize, günümüz Türkiye’sine dönüp kendi durumumuzu tanımlayalım. İsraf hususunda, İslam dininin en temel gereklerinden olan temizlik konusunda bile müsamaha göstermeyen “Akan bir nehir önünde olsanız bile suyu israftan sakınınız” hadisiyle tasarruflu olmayı öğütleyen, ”Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğütler verir” (Nahl Sûresi:90) ayetiyle yaşamanın temel felsefesini belirlemiş bir dine iman eden kendi toplumumuza, içimize bakalım. Yüzyıllarca toplum mühendisliği yapmış, dört kıtada hüküm sürmüş; oyun, eğitim, eğlence kültürünü bile minyatür, hat sanatı, ebru, mimari alanlarına kaydırarak toplumun ruh bilinçlenmesini estetik objelerle besleyen koca bir imparatorluğun varislerinden bahsedelim.

Devam edecek…

Asketik yaşam biçimi “Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla dünya zevkleri ve hazlarından uzak durmak; yeme içme, ticaret, giyim kuşam ve insan ilişkilerinde israf etmeden disiplinli bir hayat yaşamak anlamını taşır.

Not: Yazı dizisindeki alıntılar ve kitaplar hakkında kaynak bilgilerinin tamamı son yazı sonuna eklenecektir.

Nurdal Durmuş / Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Gölgemden Korkma Bayım, Asıl Tehlikeli Olan Benim!

on5yirmi5.com yazıları, Röportaj & Medya 6 Yorum »

Foto: Ali İlker Elçi

Bu sayfada okuyacağınız soru ve cevaplar on5yirmi5.com’da yayınlanan “başlamak mutluluktur” başlıklı ilk makalemden sonra http://www.formspring.me/nurdaldurmus ve mail adresime isimsiz gönderilen okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Lütfen kaynak belirtiniz.

1- Aragon “Benim şiirim, silahları ellerinden alınmış insanlar için bir silahtır.” diyor. Sana göre şiirin böyle bir işlevi var mıdır?

—Bence de; iyi bir şiir, lanet bir silah gibidir. İşgal de eder, vatan da kurtarır!

2 – Delirecek miyim sayın durmuş, yoksa delirdim mi? Bana ve ötekilere bir şarkı armağan etsen hangisi olurdu?

— Delilere, gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, kronikleşen mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, âşık olduklarımıza, âşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz olanlara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye çalışanlara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan Anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor:

http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA

3 – Zarifoğlu, “İmkânsız erkek büyük ağlar.” der. Hiç ağladınız mı?

— Gözyaşım hiç dinmedi!

4 – Kadınlar?

—Anne, sevgili, eş… Ezilen, sevilen, uğruna cinayetler işlenen, ölünen, öldürülen…
Delirilen, aşk duygusunu insana tanıtan, tattıran…
Bazen melek, bazen şeytan, bazen ateş ya da iffet…
Ya Züleyha, ya Leylâ ya da Meryem!

5 – Onbesyirmibes.com’da yayınlanan ilk yazınızda “Başlamak Mutluluktur” demişsiniz. Peki, mutluluk nedir? Zengin, fakir, laik, muhafazakâr bütün İnsanlar neden mutsuz?

—Dünya’da bulunma gayemizi unutup modern hayatın mutluluk tanımlamalarına esir olduğumuzdan beri kanaatkâr olabilmeyi ve azla yetinip mutlu olabilme erdemimizi yitirmiş bulunmaktayız. Bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesinin oyuncağı olan insanlığımız; maalesef şükürsüz, rızasız, yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş mutsuz bir hayat sürmeyi göze almış görünüyor. “Entel” karakteriyle yaşayanın da, sosyete kültürünü benimseyenin de, inançlı ya da inançsız bütün bireylerin ortak hedefi hızlıca tüketmek ve yeninin ömrünü mümkün olduğunca kısa tutmak üzerine programlanmış durumda. Haliyle, bilinçlenme ya da gelenek ve inanç erdemini modern hayatla her gün biraz daha azaltan toplumları medya başta olmak üzere bütün hayat koşulları sınırız bir tüketme ve tüketimle mutlu olunacağı yalanına alıştırmıştır. Mutluluk tanımlamalarımızı kalp ve inanç ekseninin şükredebilme yetisinden çıkartıp, reklamların diliyle taksitlere bölüyor, satın alınan ticari bir eşyaya dönüştürüyoruz. İnsan, sahip oldukları dünyalıklarıyla kimlik tamamlama, zenginliğiyle nüfus sahibi olma ve lükse alıştıkça “mutluluk” hemen ve hızlıca tüketilen süresiz bir arayış çabası olarak kalıyor. Peki, tüketmenin sonu var mı? Bu öyle bir oyun ki anneler günü, sevgililer günü, evlilik yıl dönümü, ilk tanıştığımız (vs) gibi bir sürü abuk sabuk gün uydurularak ve insanları bu günlerin kutsallığına inandırarak mutluluğu bir lokma ekmek ve bir hırka kanaatkârlığından çıkartıp pırlanta yüzüklerle, lüks evlerle, arabalarla ve çok zenginlikle tanımladırlar. Herkes bu yalana inanmış gözüküyor! Oysa mutluluk, sahip olmadığın bir vasıfla herhangi bir şeye sahip olma durumu asla değildir! Baksanıza, 10 takside bile “mutluluk” tanımlamaları yapılan mücevherler etrafınızı kuşatmamış mı? Eşiniz mutlu olmak için elinizde bir pırlanta yüzükle yolunuzu gözlemiyor mu?

6 – Farklı olmak için bir çabanız mı var, bana mı öyle geliyor?

—Farklı olmak için değil de farkım olsun diye çaba içerisindeyim.

7- Geçen yıl bu zamanlar?

—Daha az kirliydim. Daha az günahkâr…
Daha iyi Müslüman… Daha fazla duyarlı…
Kısaca her şey daha fazlaydı.
Zaman geçtikçe azalıyorum!
Buyurun beraber dinleyelim:

8 – Seni en çok etkileyen ve okunmalı dediğin kitaplar hangileridir?

—Albert Camus’un Veba diye bir kitabı var ki süperdir. Oran şehrine hâkim olan vebanın öyküsü. George Orwell’i atlama. 1984 ya da Hayvan Çiftliği çok önemli. Ahmet Hamdi’nin Huzur’u iyidir.
Sonra Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü üst tabakadan ağır bir kitaptır.

Şiir deyince orada duracaksın. Paul Celan’ı okumadan olmaz. İngeborg okumadan olmaz. Ayrı şehirlerde yaşayan, birbirine âşık iki sevgili üçer yıl arayla intihar ediyorlar. İngeborg evini yakıyor ve içinde yanarak ölüyor. Paul nehre atlıyor. Biri ateş, biri su! İroniye bak.
(Yine de intiharla ölmek şair de olsa kimseye yakışmıyor!)

Turgut Uyar “Büyük Saat” aşmış bir şiir kitabı. Rene Wellek’in Edebiyat Teorisi’ni oku.
Berna Moran ve galiba Peter V. Zima’ydı adamın adı emin değilim ama ilginç teori kitapları vardır. Sartre’nin “Edebiyat Nedir?” çok önemlidir.

Şiir olarak Turgut Cansever, Cahit Zarifoğlu. Cemal Süreyya abi, Turgut Uyar, İsmet Özel, İbrahim Tenekeci yanına bir de Edip baba ekledin mi offf! Edip Cansever “Sonrası Kalır”, Nazir Akalın’ın “Şairin Eldivenleri” bir de. İlhami Çiçek unutulmaz.
Rilke “Bana Tören”, Sezai Karakoç bütün eserleri ve özellikle “Hızır’la Kırk Saat”, Cahit Zarifoğlu şiirleri… Cemil Meriç önemli, Samuel Beckett önemli. T.S. Eliot, İtalo Calvino, Dostoyevski, Heidegger önemli. Mustafa Armağan tarih konusunda çok önemli…
Sonra, Allah ve inanç önemli. Kur-an’ı Kerim çok önemli. Sen ve ben önemliyiz.
Ardı gelmez susayım en iyisi.

9- Futbol?

—Hikâye yazarlarının, kelli felli köşe yazarlarının, entelektüel kültür adamlarımızın spor konusunda köşe yazmasını saçma bulurum. Ayrıca spor gazetesi veya gazetelerin spor sayfalarını okumam.
—Diktatör Franko’ya, İspanya’da ‘halkı nasıl idare ettiği’ sorulduğunda verdiği cevap: ‘fado, fiesta, futbol’. Yani müzik, eğlence ve futbol. Devamla Franko’nun “onları yüz binlik beşiklerde uyuttuğu” anlatılır. Kısaca; Milyonların ülke/şehrin gerçek meseleleriyle ilgilenmemesi için bu 3F’ye kilitlendiği bir ülkede gelecek milyonluk beşiklerde birileri tarafından sallanmaya başlamıştır!
—Stadyumları dolduran on binlerce insan gol yerine ooolllll diye bağırsaydı, memlekette halledilmeyen sorun kalmazdı der üstat Necip Fazıl Kısakürek.
—Futbol deyince aklıma gelen tek güzel şey; bknz: Cahit Koytak: Futbol Oynayan Çocuklar şiiridir.

10-Hayatı tek bir cümleye sığdır deseler ne derdin?

—La vie est courte, moins que courte!
Hayat kısa. Kısadan da kısa!

11- Avuçlarının arasında bir kelebek… Sıkı sıkı tutsan ölecek, bıraksan uçacak. Böyle bir durumda ne yaparsınız?

—Avuçlarıma kelebek konmasın diye temkinli davranıyorum. Ne ölmesine, ne gitmesine razılığım yoktur. En iyisi mi böyle bir seçim beni bulmasın!

12- Abi içim bir tuhaf ama tarifini yapamadım. Sence ben âşık mıyım?

—İçine bak…
O’ndan başka bir şey görmüyorsan, baktığın her yüzde o varsa, nedensiz özlüyorsan, damarlarında sürekli dolaşan bir heyecan ve tedirginlik hali varsa, gece sabaha kadar uyumaktan daha çok düşünmekle geçiyorsa zamanın:
Geçmiş olsun, âşıksın.

13 – Bana masal anlat desem ne anlatırdın?

—Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: ‘Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.’ Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. ‘Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.’ Kız şöyle karşılık verdi: ‘Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.’ Adam o gece, düşünde bir ses işitti: ‘Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı ve biz onu senden aldık.’ Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü.
Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah’dan…

14 – 16 Mart’ı Uluslararası Vicdan Günü ilan ettiniz. Vicdanının bir günü olabilir mi sence?

Vicdanın bir günü olmaz ama bir vicdanımız olduğunu hatırlamak için bir gün (16 Mart Dünya Vicdan Günü) olması anlamlıdır. Bu günü dünyaya kazandıran ‘Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi’ yayın kurulundaki tüm arkadaşlarıma, olmamız gereken yerde olan ve ölmemiz gereken yerde ölen Rachel Corrie’ye ve kendime teşekkür ediyorum.

15 – Hayatta nefret ettiğin on şey?

1-İnsanları, kazandıkları kimlik ya da okudukları kitaplarla ezmeye, bilgelik taslamaya çalışan her şeyi kendilerinin bildiğini varsayan ve karşısındakilere bu doğrultuda yaklaşan kibirli kişiler.
2-Cemaat mensuplarının bir başka cemaat hakkında atıp tutmaları, karalama kampanyalarına girişmeleri ve hor görmeleri.
3-İsrail ve Amerikan devlet politikaları.
4-Devletin kutsallığını her düşüncenin üzerinde görerek darbe yapan, devlet adına cinayetler işleyip kahraman ilan edilen tipler.
5-Hakkımın gasp edilmesi.
6-Rüşvet
7-Parayla iş yaptıranlar yüzünden bir yerde sıra beklemek ya da bugün git yarın gel denilmesi.
8-Aracımın yanlış park edildiği için çekiciyle götürülmesi.
9-Irkçılığın her çeşidi. Başörtüsü, katsayı, zencilik, köylülük, doğulu, Kürt, Müslüman, Alevi (v.s) gibi kategorilerle herkesin kendi adamına yandaşlık yapıp diğerlerini dışlaması.
10-Çocuklarını döven anne ve babalar.

16- Bir yazınızda “Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!” demiştiniz. Gölgenizden korkanlar, korkularıyla yaşamaya mı alıştılar yoksa kâbuslarına mı girer oldunuz?

-O kişiler umursamayacağım kadar hayatımın kıyısındalar. Bütün çirkeflikleri bu yüzden. Muhtemelen 15 sene sonra bile varlığım onları rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü tüketemiyorlar ve bunu hazmetmeleri mümkün olmuyor. Acıyorum onlara! Oysa hayat kısa, kısadan da kısa.
Siz rütbelerinizi kuşanmaya devam edin bayım!
Nasılsa ölüm hepimize meydan okuyabilecek kadar delikanlı bir gerçek!
Artık kâbuslarınıza bile girmeyeceğim.
O kadar değersizsiniz benim için!
Gölgemden korkanlara diyeceğim şudur ki:
‘Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!’

17- Geri dön azarlandın. Koltuğa otur, şöminenin içine bak. Şimdi hızlan ve hızlandır. Biri bunu her gün söylüyorsa nedir?

—Ciddi bir trafik kazasından ölmeden çıkabildim diyebilseydim sana söyleyeceklerim vardı.
Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz…
Silkindin varsayalım sonbaharlarda ne olmuş!
Sarı yapraklara mı ağlıyor ruhunun dağları?
Sen besteden düşmüş bir notaysan,
Kimse şarkı söyleyemez ki!

18- Ne var, ne yok? Nasılsın?

—Ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
—Ben iyiyim çok şükür. Sek sek bile oynuyorum. Zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum.

19-En beğendiğiniz cümleniz hangisidir?

Nuh son anda bileğimi kavrıyor.
—Çok dünya yutmuşsun! Ama oldu işte. Kurtuldun!

20-Bir duanız var mı?

—Allah’ım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru!
Ellerimizi bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça sabır ver!

21- Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını, şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır. Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum: “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.

22- Niye hep böyle, hep farklı olmak. Buyurun sorun anladıkta, dilerseniz sorun çıkartın demek niye? İyi misin? Diye sorulduğunda iyiyim sen nasılsın demek yerine, ‘soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum oysa benim bir şeyim var’ cevabını vermek niye? Yoksa gerçekten bir sorun mu var? Niye ‘azdan çok şey anlarım ama işime gelirse’ meydan okumasını tercih ediyorsunuz?

Sorunuza bakılırsa, tek sorun benim galiba.
Samimiyetime inanın. Kasıtlı ya da herhangi bir saplantıyla ne yazsam diye düşünerek cevap vermiyorum. Sadece şunu sizde bilmelisiniz ki insanlar bana nasılsın sorusunu iyiyim cevabını duymak için sormuyorlar. Beni bu sayfalarda var eden sebep de zaten standart kalıpları aşmış kalemimin ya da cevabımın olması durumudur. Bunun izahı çok uzun ama ben kısaca cevapladım. Bilmem siz azdan çok anlar mısınız?

23- Sahi insan insana niçin kırılır?
Bir taraf içimizin dehlizlerinden çıkabilecek kadar insanlıktan çıkıyor galiba. Bütün kırılmalar bu yüzden yaşanıyor.

24-Egomu ancak ben ezerim mi?
Kesinlikle!

25-Travma nedir?
Bu sorular ünlem işaretli değilse cevabını google’dan bulabilirsin. Bulamayacağın cevaplar için rahatsız edersen sevinirim. Yine de tembelliğine katkıda bulunayım!
Travma en yalın ifadesiyle darbe alma, içinde bulunduğun sıkıntılı durumu atlatamama, akıl sağlığında ya da bedeninde acı ve belirsizlik hissetme, sağlıklı biri olmanı engelleyen şeyler ve bedenine ya da ruhuna kalıcı izler bırakan yaralanmalardır.
Örnek: Bir trafik kazasının bedeninde bıraktığı yaralar, korkma, büyük bir acı yaşama, karşılaştığın bir durumu atlatamama nedeniyle ruhunda ya da akıl sağlığında değişim…

26-Sürpriz nedir?
En çok beklenenin en beklenmedik zamanda gelmesidir.

27-Sahi, herkesin bir kimsesi var mıdır?
Evet, herkesin bir kimsesi bir de kimsesizliği vardır; hangisini seçmek, hangisini görmek ve hangisine inanmak isterseniz orada kalırsınız der Yılmaz Odabaşı. Ben de ona katılırım.

28-Hiç hayatta keşke(!) yapsaydım ya da yapmasaydım dediğin bir şeyler oldu mu?
Keşkelerim, belkilerim, ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız, bulanacağız…
Keşkelerim elbet oldu ama sanırım iyi kilerim daha fazladır.

29-Bir öğretmen gücünü nerden almalı? Ahlak, bilgi, merhamet öncelik kimde olmalı?
Öğretmen, yüklendiği misyon açısından bakıldığında bilgi veren anlamındadır. Yani öncelik bilgidir. Sonra ahlak gelir. Merhamet ahlak kavramının içinde yer alan bir değerdir ki ahlak yoksa merhamet zaten yoktur. Ama bilgi yoksa zaten öğretmenlik, öğreticilik de yoktur. Öncelikle kuşanılması gereken zırh; bilmek ve en başta da bilmediğini bilmektir.

30-Hayata başlamaktan korkuyorum adımlarım ürkek kapılar kapalı yürümekten korkuyorum ne yapmalıyım?
Düşmemeye bak. Az toparla kendini. Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku.
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev. Endişelenme geçmeyen tek şey geçmez sandığımız yanılgılardır. Üzgünüm ama geçecek ve yeni dertler gelecek. E hayat tam da böyle bir şey zaten. Hep düzlük yok, yokuşlar, dağlar, zorlar, kolaylar, üzüntüler ve mutluluklar arasında tüketilen saat…

31- Hayatta öğrendiğin en önemli ders nedir?
—Nereye giderseniz gidin “Varılan şehir, ölünen şehirdir.” dolayısıyla ölüm hayata meydan okurken hırsların ve öfkenin önemi yoktur.
—Kimse vazgeçilmez değildir.
—Eninde sonunda her şey, herkes yalnız ve sessizdir.
—Hiçbir şey unutulmaz, sadece alışılır.
—Sağlık, sabır, şükür kelimeleri herkesin aklında yer etmesi gereken en büyük ders ve nimettir.
—Kimse bana benden iyi nasihat edemez.

32-Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?
Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız, yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca, bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekseninde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (Verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız.) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit bir savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde, neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra Yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!

33-Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?
İlginçtir, Yaratıcı şüphesiz bizi bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “Benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır.” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor. Üstelik bunu, hayatını Yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor. İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan Yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve Yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlarımız ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak?! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s.) münacatında der ki:“Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki, bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki Yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a.) aktarılan şu sözde galiba: “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”

34-Bir kereye mahsus zamanda bir yolculuğa (geçmişe) çıkmaya imkân verseler, hangi olaya şahit olmak isterdiniz, neden?
Mümkünse iki hakkım olsun:
1. Hz. Peygamber (s.a.v) ve Asr-ı Saadet Dönemi’ne [Bunu açıklamayayım.]
2. İstanbul’un fethine gideyim mümkünse…
Çünkü Bizans’ı; Ayasofya’da Fatih Sultan Mehmet’in zafer sonrası konuşmasını; savaş içerisinde yaşanan akıl ya da sıra dışı deli teknikleri; bir topun bir sura nasıl gedik açabildiğini; asıl fethin, fetih sonrası orada savaş kaybeden insanların kalbini fethetme sanatı olduğunu, bunu Fatih’in nasıl başardığını, gemilerin karadan nasıl yürüdüğünü görmek için.

35-İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?
Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz gerek diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır, kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının Batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, Fundamentalizm, Siyasal İslam, Entegrizm, Radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı; kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan Sevgili Peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında, Malik Bin-Nebi’nin İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.

36-Çocukken ne olacaksın diye sorulan sorulara cevabın neydi?
Ne olacağımı bilmiyorum derdim ve eklerdim:
Bir şey olur muyum bilmiyorum ama dünyayı değiştirecek bir buluş yapmak istiyorum.
Peki, yaptım mı?
Hayır.
O beklenen ve hayalini kurduğum gün henüz gelmiş değil.

37-Aşk?
Anka’nın Kaf Dağı’na uçurduğu gizli hazine!

38-Gelecekte bir gün gelecek mi?
Gidenlerin ardından gidecekler için, gideceklerin ardından gitti diyecekler için, pişmanlıklara benzeyen bir yüzleşmeye hazır olanlar için “gelecek; hep bir gün “gelecek” beklentisidir. Kısaca; gelecek bir gün gelmeyecek, çünkü bizden bir adım önde her zaman ileride olacak.

39-Hayatına katmaya çalıştığın insanların ısrarla senden kaçtıkları oldu mu? Dost, arkadaş, sevgili bildikleri bu kadar yanıltabilir mi insanı?
İnsan eşref-i mahlûkattır.
Çürüyebilir, yok olabilir, şaşırtabilir, gidebilir ve yanıltabilir…

40-Bana öyle bir cevap ver ki bulunduğum girdaptan çıkayım. (Klişeleşmiş cümleler kabul görmüyor.)Sen yoksan kimse yoktur. Ben bile…

41-Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?
Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek: “Hemen alış ve hızlıca unut!” İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bachmann’ın söylediği gibi: “Savaşlar başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor. Yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor.” Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor:
“Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor.” [Müddesir Sûresi 12-13-14-15]
İşte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı! Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.

42- Herkesin tanıdığı biri olmak veya olmamak, durumu nasıl değerlendirirsin?
Tanınır, bilinir olmak: Tedirginlik, gurur, sorumlu ve sorunlu yaşam.
Tanınır, bilinir olmamak: Sadelik, özgürlük ve sıradan yaşam.

43-Dost?
Sadece bir zaman dilimimizin yol arkadaşları.
Sanılanın aksine hayat boyu dostluk diye bir şey olması için çok kısa bir ömür yaşamak lazımdır. En uzun dostluk, (Burada kasıt bilinen anlamıyla her dem yanında yakınında olmak ve elinden tutmak…) en fazla 5 bilemedin 10 yıl sürer. Modern hayat dost diye bir kavramın içini boşaltabilecek kadar alçalmış ve herkesi kendi bireysel hayatında yalnızlaştırmıştır. O yüzden dost şimdi biraz, yakın gelecekte hiç tarif edilemeyecek bir kavram olarak tarih sayfalarında yerini alacaktır.

44-Kişisel sözlüğünüzü oluştursanız hayat ve ben kelimelerini nasıl tanımlardınız?
Hayat: Kısa, kısadan da kısa an.
Ben: Egonun zirvesi. Mütevazılığin dibi. Gururun kalesi. Uçurumun kenarı.

45-İnsan şehirden neden korkar?
Şehri korkunç hale getirenin bizzat “insan” olduğunu fark edemediği için.
Aklından daha fazla büyüttüğü, huzursuzluğundan daha fazla tedirgin ettiği, cinnetinden daha fazla cinnet geçirttiği, umduklarından daha fazla tükettiği, güvenliğinden daha önemsiz binalar yaptığı, insan olmaktan daha fazla katil türettiği için insanlar şehirleri korkunç bir canavara dönüştürmüşler sonra korkmuşlardır.

46- Uçurtma nedir? (Not: Bu cevabı uçurtmayı kardeşi için; tanımlamak üzere ihtiyaç duyan bir çocuğa vereceğim.)
Bulutların üstünde hayal yüzdürmek…
Olmadı hayal düşürmek.
Olmadı hayalin ipine sımsıkı tutunup gökyüzüne karışmak.
Olmadı gerçekleşmeyen hayalleri uçurtmanın sırtına bindirip yıldızlara yollamak :)

Sorularınız müdemadiyen cevaplanarak bu sayfadan yayınlanmaya devam edecektir. http://www.nurdaldurmus.com ya da http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresinden dilerseniz isim belirtmeden sorularınızı gönderebilirsiniz.

Kutlu Doğum’dan sonra; Ben: Hiç, Biz: Hiç kimse!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 2 Yorum »
Foto: selçuk karadal

Foto: selçuk karadal

Yüreklerimizde küçücük güneşler,
Alnımızda secdelerde O’nun Rahmetine bulanmış aydınlık…
Gözümüzde Taif’te payına düşen taşların acıttığı kalbimizin yaşları var şimdi,
Sen yoksun!

Dudaklarımızda naatlar,
Kulaklarımızda çöl kızlarının yaktığı ağıtlar…
Gecelerimizde karanlıklarımızı aydınlatan nurun var,
Sen yoksun!

Efendim!
Sen gittin yenilgiler kaldı,
Kulakları sağır eden uğultular kaldı,
Adresine ulaşmayan söylemler kaldı.
Gittin; kurumuş ırmağa döndü yüreğim.
Kuraklığım kavurdu bedenimi!
Güneşten bile sıcakken kalbim,
Gittin; katılaştı, taşlaştı benliğim!
Sen gittin!
Matem düştü payımıza,
Renklerin tonları soldu.
İlkbaharımızın yeşili,
Yazımızın güneşi soldu.
Sen gittin!
Ekinimizin hasadı yitirdi bereketini.
Günlerimize gece, gecelerimize hazan düştü.
Sen gittin; hayat aldırmaz oldu hüzne.
Huzur dünyadan çekildi efendim!
Bizler yenik düştük zamana,
“Hayat ancak ahiret hayatıdır.” sözünü unuttuk,
Hüsrandayız şimdi…

Senden sonra karanlıklar içinden doğup büyüyen,
Her yanımızı çepeçevre kuşatan aydınlık bir çağrıdır payımıza düşen hasretin.
Senden sonra sonbahar olsa da yaşanan mevsim,
Sonsuzluk âleminden müjdeler veren,
Her kışın bir baharı olduğunu hatırlatan sözlerin var hâlâ.

Ve bizler…
Bizler, hüzün devirlerinin çorak topraklarında açan güller gibi,
Aydınlığını kuraklığımıza rahmet yapmak için arıyoruz
Ümitle ve sabırla toprağın tohumu beklediği gibi ilkbaharı bekliyoruz.
Efendim!
Bizi de kendi sancağının altında yaralarına merhem bulmuş ümmetinden eyle!
Ben sana sıkıca sarılayım,
Sen bırakma beni hiçliğin kötürüm kollarına!
Bırakma!
http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=17287
DİKKAT! Okuduğunuz satırlar şiir değildir. Sıradan bir insanın bütün yazma kalıplarından arınmış Peygamber’ine karşı özlemini dile getirdiği içsel düşüncelerdir!

Başlamak Mutluluktur!

Denemeler & Günlükler, on5yirmi5.com yazıları 14 Yorum »
Foto: Metin ALPDAĞ

Foto: Metin ALPDAĞ

Hadi toparlan. Düşmemeye bak.
Ayet oku, şiir oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.
Endişelenme. Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!

Pavese “Dünyanın en büyük mutluluğu başlamaktır. Canlı olmak iyidir, çünkü yaşamak her zaman, her dakika yeniden başlamak demektir” der. “İnsan bu duygudan yoksunsa —hapis, hastalık, alışkanlık, budalalık yüzünden— ölsün daha iyi” diye de ekler. Epeydir günlerin kendisi yokmuş da bir gölgeyle dolaşıyor gibiyim. Soranlara bir şeyim yok iyiyim desemde, Nisan yağmurlarında ıslanmak, bir dağ başına çıkıp herkesin görebileceği büyüklükte ateş yakmak, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlamak gibi deli düşünceler kuşatıyor içimi. Kargaşanın, umutsuzluğun, çözümsüzlüğün içimizin seslerini bastırdığı zaman dilimlerinde yeniden başlamak; cümleleri yerlere düşürmeden, kirletmeden sözün erdemini yükseltmek için çaba harcamak… Gariptir, bu çabama intihar ederek yaşamına son vermiş bir şairin, yaşama uğraşıma iyi gelecek cümleler kurgulaması yardımcı oluyor! Pavese’nin ”başlamak mutluluktur” tanımlamasını her okuduğumda, daha fazla işe yaramak, kendimi ve düşüncelerimi diriltmek, harfleri yan yana dizerek cümlelerin ipini çekmek uğruna çaba harcıyorum. Özdemir Asaf’ın “Bütün renkler hızla kirleniyordu, önceliği beyaza verdiler!” dizelerini tersine çevirebilir miyim bilmiyorum ama; Nuh tufanından sonra bile defalarca sele tutulmuş insanoğlu için, kirlenmiş hayatı arındırmak hepimiz için belirgin bir gerçek olarak önümüzde durmakta…

Biliyorum, birçoğunuz da benim gibi bir ömür uğraşarak; tebessümle şekillendirdiği kumdan kalelerini, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuklar gibi çaresiz, aklı karışık ve bu günler geçecek mi? endişesini taşıyorsunuz. Her şeyin çabuk tüketildiği, beyaz olan her şeye karanın müdahale ettiği, bireysel hırslarımızın toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde hükmettiği, gelenek ve yerlilik deryasından batılılaşma yönüne rota kırarak yeninin ömrünü çok kısa tutup, sonu gelmeyen tüketme belasına bulaştığımız modern bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği, her konuda uzman olduğu bir dünyada… Edebiyatımızın, sanatımızın, bütün kültürel birikimimizin ve bu birikimi bizlere kazandıran soylu insanlarımızın küçümsendiği bir dünyada… Aşağılık psikolojisi nedeniyle, okuma ve öğrenme erdemine bile yeni rütbeler ekleme hırsı bulaştırdığımız izahı olmayan soyut bir dünyada… Zamanı tersinden yaşadığımız, kelimeleri tersinden yakaladığımız, sıradışı olmak için sıradanlaştığımız bir dünyada… En iyi arkadaşımız olduğuna inandığımız hayatla aramızı açtığımız, ruhumuzun içinde kazananı belli olmayan harpler yaptığımız, yaşamın bizleri memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çektiğimiz bir dünyada…

Peki, ne yapacağız? Teslim mi olacağız?
Böyle bir dünyada söz söylemenin, yaşamanın bir anlamı yok diyerek periferimize çekilip seyredecek miyiz?
Hayır!
Özdenören ne güzel söyler: “Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmışlardır.”
Bu yazıyı okuduğunuza göre, beraber nefes alıp verebiliyoruz. O halde kaybetmeyi umursamayarak kazanmayı becereceğiz!

Ve hep birlikte, bize meydan okuyan bütün karanlıklara
“hayır ve hoşçakal” diye haykıracağız.
Hoşçakal hüzün.
Bıkmışlık, anlamsızlık, inançsızlık, vurdumduymazlık, umursamazlık.
Hoşçakal kaybetmek, karanlık, girdap, boşluk, işe yaramazlık.
Hoşçakal unutulmak, unutmak, vefasızlık, uzaklık.
Hoşçakal gitmeler, kendinden kaçmalar, kalbine yabancılaşmalar.
Merhaba Sen+Ben=Biz ve Hayat.

Nurdal Durmuş Yazıları Türkiye’nin gençlik on5yirmi5.com’da :

http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=16775