Okumak, yazmak ve yaşamak üzerine [I]

on5yirmi5.com yazılarım 9 Yorum »
Foto: Hakkı Yeşillik

Foto: Hakkı Yeşillik

Marco Polo her taşını göstererek bir köprüyü anlatırken;
“Peki, köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han.
“ Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi.” der Marco.
Kubilay Han sessiz kalır, bir süre düşünür sonra ekler:
“Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.”
Marco cevap verir :“Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

[Görünmez Kentler, İtalo CALVINO]

Kültür haritamızın paradigmalarına sınırlar çizen, genişleten ve fikri olgunlaşmamızla bize yaşam kılavuzu olan bütün kalıplarımızı okumakla elde ederiz. Bu açıdan bakıldığında okumak; yaşadığımız çağın aile, kültür, edebiyat, sanat, felsefe, bilimsel gelişim çıtasını yükselterek, bireysel ve toplumsal bilinçlenmemizi şekillendiren en temel eylemdir diyebiliriz. Ayrıca okumakla kazandığımız bilme ve anlama kavramı hayat ve ölüm arasındaki köprüyü oluşturan zamanın bize bıraktığı kaybolmayacak ve işe yarar tek unvanımızdır. Okumak, bizim için sadece bilinçlenme rütbesi değil aynı zamanda az bilenleri az bulmanın kibrinden koruyan ve öğretme lisanımızı pekiştiren sağlam bir kale gibidir de. İşte bu yüzden Seneca “Okumaksızın geçen boş zamanı bir tür ölüm, insanın canlı canlı gömülmesi…” devamı burada

Gölgemden Korkma Bayım, Asıl Tehlikeli Olan Benim!

on5yirmi5.com yazılarım 6 Yorum »

Foto: Ali İlker Elçi

Bu sayfada okuyacağınız soru ve cevaplar on5yirmi5.com’da yayınlanan “başlamak mutluluktur” başlıklı ilk makalemden sonra http://www.formspring.me/nurdaldurmus ve mail adresime isimsiz gönderilen okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Lütfen kaynak belirtiniz.

1- Aragon “Benim şiirim, silahları ellerinden alınmış insanlar için bir silahtır.” diyor. Sana göre şiirin böyle bir işlevi var mıdır?

—Bence de; iyi bir şiir, lanet bir silah gibidir. İşgal de eder, vatan da kurtarır!

2 – Delirecek miyim sayın durmuş, yoksa delirdim mi? Bana ve ötekilere bir şarkı armağan etsen hangisi olurdu?

— Delilere, gelmeyen bahara, denize, güneşe, ıhlamura, vicdana, şu an yudumladığım ada çayına, dinmeyen migrenlerime, kronikleşen mutsuzluklarımıza, çorbaya, şekere, sabahlara, akşamlara, içimizin susmayan deli notalarına, aklımızdan çıkmayan insanlara, âşık olduklarımıza, âşık olmayı bildiklerimize, verebilecek bir şeyimiz olanlara, kınamayan, bizi bizden iyi anlamaya ve teselli etmeye çalışanlara, kitaplara, şiirlere, dualara, kara günlerin ardından doğan güne, bahar ayında içimize çöken kışa, hüzne, hazana, börtü böceğe, kiraz ağaçlarına, tarlalara, savrulmuş gençliğimize, hiçleşen benliğimize, kandil gecelerinde şerbet dağıtan Anadolu insanına, çocuğunu öpen anneye, öğrencisine kızan öğretmene, zalimlere, mazlumlara, her şeyimiz varken şükürsüzlüğümüze, yetinmeyi bilmeyişimize, secdelerden kaçışımıza, dertlerimize rağmen şükrü ihmal etmeyişimize, tertemiz olduğumuz geçmişimize, kirlenmiş adamlığımıza, yaralanmış inancımıza, hiçbir şey bilmediklerini düşündüğümüz halde bilgelik makamında oturan annelerimize, yüzümüze üfledikleri şefkatli nefeslerine, saçlarımızda gezinen nasırlı ellerine, yokluğa ve varlığa, darlığa ve berekete, sana, bana ve vatanıma geliyor:

http://www.youtube.com/watch?v=ac8fqSbisqA

3 – Zarifoğlu, “İmkânsız erkek büyük ağlar.” der. Hiç ağladınız mı?

— Gözyaşım hiç dinmedi!

4 – Kadınlar?

—Anne, sevgili, eş… Ezilen, sevilen, uğruna cinayetler işlenen, ölünen, öldürülen…
Delirilen, aşk duygusunu insana tanıtan, tattıran…
Bazen melek, bazen şeytan, bazen ateş ya da iffet…
Ya Züleyha, ya Leylâ ya da Meryem!

5 – Onbesyirmibes.com’da yayınlanan ilk yazınızda “Başlamak Mutluluktur” demişsiniz. Peki, mutluluk nedir? Zengin, fakir, laik, muhafazakâr bütün İnsanlar neden mutsuz?

—Dünya’da bulunma gayemizi unutup modern hayatın mutluluk tanımlamalarına esir olduğumuzdan beri kanaatkâr olabilmeyi ve azla yetinip mutlu olabilme erdemimizi yitirmiş bulunmaktayız. Bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesinin oyuncağı olan insanlığımız; maalesef şükürsüz, rızasız, yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş mutsuz bir hayat sürmeyi göze almış görünüyor. “Entel” karakteriyle yaşayanın da, sosyete kültürünü benimseyenin de, inançlı ya da inançsız bütün bireylerin ortak hedefi hızlıca tüketmek ve yeninin ömrünü mümkün olduğunca kısa tutmak üzerine programlanmış durumda. Haliyle, bilinçlenme ya da gelenek ve inanç erdemini modern hayatla her gün biraz daha azaltan toplumları medya başta olmak üzere bütün hayat koşulları sınırız bir tüketme ve tüketimle mutlu olunacağı yalanına alıştırmıştır. Mutluluk tanımlamalarımızı kalp ve inanç ekseninin şükredebilme yetisinden çıkartıp, reklamların diliyle taksitlere bölüyor, satın alınan ticari bir eşyaya dönüştürüyoruz. İnsan, sahip oldukları dünyalıklarıyla kimlik tamamlama, zenginliğiyle nüfus sahibi olma ve lükse alıştıkça “mutluluk” hemen ve hızlıca tüketilen süresiz bir arayış çabası olarak kalıyor. Peki, tüketmenin sonu var mı? Bu öyle bir oyun ki anneler günü, sevgililer günü, evlilik yıl dönümü, ilk tanıştığımız (vs) gibi bir sürü abuk sabuk gün uydurularak ve insanları bu günlerin kutsallığına inandırarak mutluluğu bir lokma ekmek ve bir hırka kanaatkârlığından çıkartıp pırlanta yüzüklerle, lüks evlerle, arabalarla ve çok zenginlikle tanımladırlar. Herkes bu yalana inanmış gözüküyor! Oysa mutluluk, sahip olmadığın bir vasıfla herhangi bir şeye sahip olma durumu asla değildir! Baksanıza, 10 takside bile “mutluluk” tanımlamaları yapılan mücevherler etrafınızı kuşatmamış mı? Eşiniz mutlu olmak için elinizde bir pırlanta yüzükle yolunuzu gözlemiyor mu?

6 – Farklı olmak için bir çabanız mı var, bana mı öyle geliyor?

—Farklı olmak için değil de farkım olsun diye çaba içerisindeyim.

7- Geçen yıl bu zamanlar?

—Daha az kirliydim. Daha az günahkâr…
Daha iyi Müslüman… Daha fazla duyarlı…
Kısaca her şey daha fazlaydı.
Zaman geçtikçe azalıyorum!
Buyurun beraber dinleyelim:

http://www.youtube.com/watch?v=qjPncG4uqkA&feature=player_embedded

8 – Seni en çok etkileyen ve okunmalı dediğin kitaplar hangileridir?

—Albert Camus’un Veba diye bir kitabı var ki süperdir. Oran şehrine hâkim olan vebanın öyküsü. George Orwell’i atlama. 1984 ya da Hayvan Çiftliği çok önemli. Ahmet Hamdi’nin Huzur’u iyidir.
Sonra Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü üst tabakadan ağır bir kitaptır.

Şiir deyince orada duracaksın. Paul Celan’ı okumadan olmaz. İngeborg okumadan olmaz. Ayrı şehirlerde yaşayan, birbirine âşık iki sevgili üçer yıl arayla intihar ediyorlar. İngeborg evini yakıyor ve içinde yanarak ölüyor. Paul nehre atlıyor. Biri ateş, biri su! İroniye bak.
(Yine de intiharla ölmek şair de olsa kimseye yakışmıyor!)

Turgut Uyar “Büyük Saat” aşmış bir şiir kitabı. Rene Wellek’in Edebiyat Teorisi’ni oku.
Berna Moran ve galiba Peter V. Zima’ydı adamın adı emin değilim ama ilginç teori kitapları vardır. Sartre’nin “Edebiyat Nedir?” çok önemlidir.

Şiir olarak Turgut Cansever, Cahit Zarifoğlu. Cemal Süreyya abi, Turgut Uyar, İsmet Özel, İbrahim Tenekeci yanına bir de Edip baba ekledin mi offf! Edip Cansever “Sonrası Kalır”, Nazir Akalın’ın “Şairin Eldivenleri” bir de. İlhami Çiçek unutulmaz.
Rilke “Bana Tören”, Sezai Karakoç bütün eserleri ve özellikle “Hızır’la Kırk Saat”, Cahit Zarifoğlu şiirleri… Cemil Meriç önemli, Samuel Beckett önemli. T.S. Eliot, İtalo Calvino, Dostoyevski, Heidegger önemli. Mustafa Armağan tarih konusunda çok önemli…
Sonra, Allah ve inanç önemli. Kur-an’ı Kerim çok önemli. Sen ve ben önemliyiz.
Ardı gelmez susayım en iyisi.

9- Futbol?

—Hikâye yazarlarının, kelli felli köşe yazarlarının, entelektüel kültür adamlarımızın spor konusunda köşe yazmasını saçma bulurum. Ayrıca spor gazetesi veya gazetelerin spor sayfalarını okumam.
—Diktatör Franko’ya, İspanya’da ‘halkı nasıl idare ettiği’ sorulduğunda verdiği cevap: ‘fado, fiesta, futbol’. Yani müzik, eğlence ve futbol. Devamla Franko’nun “onları yüz binlik beşiklerde uyuttuğu” anlatılır. Kısaca; Milyonların ülke/şehrin gerçek meseleleriyle ilgilenmemesi için bu 3F’ye kilitlendiği bir ülkede gelecek milyonluk beşiklerde birileri tarafından sallanmaya başlamıştır!
—Stadyumları dolduran on binlerce insan gol yerine ooolllll diye bağırsaydı, memlekette halledilmeyen sorun kalmazdı der üstat Necip Fazıl Kısakürek.
—Futbol deyince aklıma gelen tek güzel şey; bknz: Cahit Koytak: Futbol Oynayan Çocuklar şiiridir.

10-Hayatı tek bir cümleye sığdır deseler ne derdin?

—La vie est courte, moins que courte!
Hayat kısa. Kısadan da kısa!

11- Avuçlarının arasında bir kelebek… Sıkı sıkı tutsan ölecek, bıraksan uçacak. Böyle bir durumda ne yaparsınız?

—Avuçlarıma kelebek konmasın diye temkinli davranıyorum. Ne ölmesine, ne gitmesine razılığım yoktur. En iyisi mi böyle bir seçim beni bulmasın!

12- Abi içim bir tuhaf ama tarifini yapamadım. Sence ben âşık mıyım?

—İçine bak…
O’ndan başka bir şey görmüyorsan, baktığın her yüzde o varsa, nedensiz özlüyorsan, damarlarında sürekli dolaşan bir heyecan ve tedirginlik hali varsa, gece sabaha kadar uyumaktan daha çok düşünmekle geçiyorsa zamanın:
Geçmiş olsun, âşıksın.

13 – Bana masal anlat desem ne anlatırdın?

—Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: ‘Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.’ Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. ‘Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.’ Kız şöyle karşılık verdi: ‘Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.’ Adam o gece, düşünde bir ses işitti: ‘Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı ve biz onu senden aldık.’ Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü.
Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah’dan…

14 – 16 Mart’ı Uluslararası Vicdan Günü ilan ettiniz. Vicdanının bir günü olabilir mi sence?

Vicdanın bir günü olmaz ama bir vicdanımız olduğunu hatırlamak için bir gün (16 Mart Dünya Vicdan Günü) olması anlamlıdır. Bu günü dünyaya kazandıran ‘Otuzuncu Harf Edebiyat ve Düşünce Dergisi’ yayın kurulundaki tüm arkadaşlarıma, olmamız gereken yerde olan ve ölmemiz gereken yerde ölen Rachel Corrie’ye ve kendime teşekkür ediyorum.

15 – Hayatta nefret ettiğin on şey?

1-İnsanları, kazandıkları kimlik ya da okudukları kitaplarla ezmeye, bilgelik taslamaya çalışan her şeyi kendilerinin bildiğini varsayan ve karşısındakilere bu doğrultuda yaklaşan kibirli kişiler.
2-Cemaat mensuplarının bir başka cemaat hakkında atıp tutmaları, karalama kampanyalarına girişmeleri ve hor görmeleri.
3-İsrail ve Amerikan devlet politikaları.
4-Devletin kutsallığını her düşüncenin üzerinde görerek darbe yapan, devlet adına cinayetler işleyip kahraman ilan edilen tipler.
5-Hakkımın gasp edilmesi.
6-Rüşvet
7-Parayla iş yaptıranlar yüzünden bir yerde sıra beklemek ya da bugün git yarın gel denilmesi.
8-Aracımın yanlış park edildiği için çekiciyle götürülmesi.
9-Irkçılığın her çeşidi. Başörtüsü, katsayı, zencilik, köylülük, doğulu, Kürt, Müslüman, Alevi (v.s) gibi kategorilerle herkesin kendi adamına yandaşlık yapıp diğerlerini dışlaması.
10-Çocuklarını döven anne ve babalar.

16- Bir yazınızda “Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!” demiştiniz. Gölgenizden korkanlar, korkularıyla yaşamaya mı alıştılar yoksa kâbuslarına mı girer oldunuz?

-O kişiler umursamayacağım kadar hayatımın kıyısındalar. Bütün çirkeflikleri bu yüzden. Muhtemelen 15 sene sonra bile varlığım onları rahatsız etmeye devam edecek. Çünkü tüketemiyorlar ve bunu hazmetmeleri mümkün olmuyor. Acıyorum onlara! Oysa hayat kısa, kısadan da kısa.
Siz rütbelerinizi kuşanmaya devam edin bayım!
Nasılsa ölüm hepimize meydan okuyabilecek kadar delikanlı bir gerçek!
Artık kâbuslarınıza bile girmeyeceğim.
O kadar değersizsiniz benim için!
Gölgemden korkanlara diyeceğim şudur ki:
‘Gölgemden korkma bayım, asıl tehlikeli olan benim!’

17- Geri dön azarlandın. Koltuğa otur, şöminenin içine bak. Şimdi hızlan ve hızlandır. Biri bunu her gün söylüyorsa nedir?

—Ciddi bir trafik kazasından ölmeden çıkabildim diyebilseydim sana söyleyeceklerim vardı.
Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz…
Silkindin varsayalım sonbaharlarda ne olmuş!
Sarı yapraklara mı ağlıyor ruhunun dağları?
Sen besteden düşmüş bir notaysan,
Kimse şarkı söyleyemez ki!

18- Ne var, ne yok? Nasılsın?

—Ne yoksa o var, başka da bir şey yok!
—Ben iyiyim çok şükür. Sek sek bile oynuyorum. Zaman zaman saklambaçta sobeleniyor, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlıyorum.

19-En beğendiğiniz cümleniz hangisidir?

Nuh son anda bileğimi kavrıyor.
—Çok dünya yutmuşsun! Ama oldu işte. Kurtuldun!

20-Bir duanız var mı?

—Allah’ım! Gözyaşlarımda umutlarımı büyüten kalbimin tek sahibi!
Aklımızı koru! Izdıraplarımızı hafiflet! Düşüncelerimizi anlamlı kıl!
Derinliğini tahmin edemeyeceğimiz uçurumlara düşmekten bizleri koru!
Ellerimizi bırakma! Sonra bizi, bu koca hayatın içinde ölümün gözlerine bakarak yaşatmak için esenlik, rahmet, aydınlık, kolaylık ve çokça sabır ver!

Sorularınız ayda bir kere, her ayın ikinci haftası cevaplanarak bu sayfadan yayınlanmaya devam edecektir. http://www.nurdaldurmus.com ya da http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresinden dilerseniz isim belirtmeden sorularınızı gönderebilirsiniz.

diğer soru ve cevapları okumak, yorumlamak için:

Kutlu Doğum’dan sonra; Ben: Hiç, Biz: Hiç kimse!

on5yirmi5.com yazılarım 2 Yorum »
Foto: selçuk karadal

Foto: selçuk karadal

Yüreklerimizde küçücük güneşler,
Alnımızda secdelerde O’nun Rahmetine bulanmış aydınlık…
Gözümüzde Taif’te payına düşen taşların acıttığı kalbimizin yaşları var şimdi,
Sen yoksun!

Dudaklarımızda naatlar,
Kulaklarımızda çöl kızlarının yaktığı ağıtlar…
Gecelerimizde karanlıklarımızı aydınlatan nurun var,
Sen yoksun!

Efendim!
Sen gittin yenilgiler kaldı,
Kulakları sağır eden uğultular kaldı,
Adresine ulaşmayan söylemler kaldı.
Gittin; kurumuş ırmağa döndü yüreğim.
Kuraklığım kavurdu bedenimi!
Güneşten bile sıcakken kalbim,
Gittin; katılaştı, taşlaştı benliğim!
Sen gittin!
Matem düştü payımıza,
Renklerin tonları soldu.
İlkbaharımızın yeşili,
Yazımızın güneşi soldu.
Sen gittin!
Ekinimizin hasadı yitirdi bereketini.
Günlerimize gece, gecelerimize hazan düştü.
Sen gittin; hayat aldırmaz oldu hüzne.
Huzur dünyadan çekildi efendim!
Bizler yenik düştük zamana,
“Hayat ancak ahiret hayatıdır.” sözünü unuttuk,
Hüsrandayız şimdi…

Senden sonra karanlıklar içinden doğup büyüyen,
Her yanımızı çepeçevre kuşatan aydınlık bir çağrıdır payımıza düşen hasretin.
Senden sonra sonbahar olsa da yaşanan mevsim,
Sonsuzluk âleminden müjdeler veren,
Her kışın bir baharı olduğunu hatırlatan sözlerin var hâlâ.

Ve bizler…
Bizler, hüzün devirlerinin çorak topraklarında açan güller gibi,
Aydınlığını kuraklığımıza rahmet yapmak için arıyoruz
Ümitle ve sabırla toprağın tohumu beklediği gibi ilkbaharı bekliyoruz.
Efendim!
Bizi de kendi sancağının altında yaralarına merhem bulmuş ümmetinden eyle!
Ben sana sıkıca sarılayım,
Sen bırakma beni hiçliğin kötürüm kollarına!
Bırakma!
http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=17287
DİKKAT! Okuduğunuz satırlar şiir değildir. Sıradan bir insanın bütün yazma kalıplarından arınmış Peygamber’ine karşı özlemini dile getirdiği içsel düşüncelerdir!

Başlamak Mutluluktur!

on5yirmi5.com yazılarım 14 Yorum »
Foto: Metin ALPDAĞ

Foto: Metin ALPDAĞ

Hadi toparlan. Düşmemeye bak.
Ayet oku, şiir oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.
Endişelenme. Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!

Pavese “Dünyanın en büyük mutluluğu başlamaktır. Canlı olmak iyidir, çünkü yaşamak her zaman, her dakika yeniden başlamak demektir” der. “İnsan bu duygudan yoksunsa —hapis, hastalık, alışkanlık, budalalık yüzünden— ölsün daha iyi” diye de ekler. Epeydir günlerin kendisi yokmuş da bir gölgeyle dolaşıyor gibiyim. Soranlara bir şeyim yok iyiyim desemde, Nisan yağmurlarında ıslanmak, bir dağ başına çıkıp herkesin görebileceği büyüklükte ateş yakmak, ceplerime çakıl doldurup denizi taşlamak gibi deli düşünceler kuşatıyor içimi. Kargaşanın, umutsuzluğun, çözümsüzlüğün içimizin seslerini bastırdığı zaman dilimlerinde yeniden başlamak; cümleleri yerlere düşürmeden, kirletmeden sözün erdemini yükseltmek için çaba harcamak… Gariptir, bu çabama intihar ederek yaşamına son vermiş bir şairin, yaşama uğraşıma iyi gelecek cümleler kurgulaması yardımcı oluyor! Pavese’nin ”başlamak mutluluktur” tanımlamasını her okuduğumda, daha fazla işe yaramak, kendimi ve düşüncelerimi diriltmek, harfleri yan yana dizerek cümlelerin ipini çekmek uğruna çaba harcıyorum. Özdemir Asaf’ın “Bütün renkler hızla kirleniyordu, önceliği beyaza verdiler!” dizelerini tersine çevirebilir miyim bilmiyorum ama; Nuh tufanından sonra bile defalarca sele tutulmuş insanoğlu için, kirlenmiş hayatı arındırmak hepimiz için belirgin bir gerçek olarak önümüzde durmakta…

Biliyorum, birçoğunuz da benim gibi bir ömür uğraşarak; tebessümle şekillendirdiği kumdan kalelerini, bir dalganın çarpışına teslim eden çocuklar gibi çaresiz, aklı karışık ve bu günler geçecek mi? endişesini taşıyorsunuz. Her şeyin çabuk tüketildiği, beyaz olan her şeye karanın müdahale ettiği, bireysel hırslarımızın toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde hükmettiği, gelenek ve yerlilik deryasından batılılaşma yönüne rota kırarak yeninin ömrünü çok kısa tutup, sonu gelmeyen tüketme belasına bulaştığımız modern bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği, her konuda uzman olduğu bir dünyada… Edebiyatımızın, sanatımızın, bütün kültürel birikimimizin ve bu birikimi bizlere kazandıran soylu insanlarımızın küçümsendiği bir dünyada… Aşağılık psikolojisi nedeniyle, okuma ve öğrenme erdemine bile yeni rütbeler ekleme hırsı bulaştırdığımız izahı olmayan soyut bir dünyada… Zamanı tersinden yaşadığımız, kelimeleri tersinden yakaladığımız, sıradışı olmak için sıradanlaştığımız bir dünyada… En iyi arkadaşımız olduğuna inandığımız hayatla aramızı açtığımız, ruhumuzun içinde kazananı belli olmayan harpler yaptığımız, yaşamın bizleri memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çektiğimiz bir dünyada…

Peki, ne yapacağız? Teslim mi olacağız?
Böyle bir dünyada söz söylemenin, yaşamanın bir anlamı yok diyerek periferimize çekilip seyredecek miyiz?
Hayır!
Özdenören ne güzel söyler: “Bugün ölmüş bulunanlar, ellerindeki fırsatı kaçırmışlardır.”
Bu yazıyı okuduğunuza göre, beraber nefes alıp verebiliyoruz. O halde kaybetmeyi umursamayarak kazanmayı becereceğiz!

Ve hep birlikte, bize meydan okuyan bütün karanlıklara
“hayır ve hoşçakal” diye haykıracağız.
Hoşçakal hüzün.
Bıkmışlık, anlamsızlık, inançsızlık, vurdumduymazlık, umursamazlık.
Hoşçakal kaybetmek, karanlık, girdap, boşluk, işe yaramazlık.
Hoşçakal unutulmak, unutmak, vefasızlık, uzaklık.
Hoşçakal gitmeler, kendinden kaçmalar, kalbine yabancılaşmalar.
Merhaba Sen+Ben=Biz ve Hayat.

Nurdal Durmuş Yazıları Türkiye’nin gençlik on5yirmi5.com’da :

http://www.on5yirmi5.com/genc/koseyazisi.aspx?c=16775

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes