Trafik Kazası!

güne bakma durağı Yorum Yok »

sevgili nurdal durmuş 12 aralık cumartesi akşamı istanbul anadolu yakası’nda ciddi bir trafik kazası geçirmiştir. kazadan sonra hastaneye kaldırılan ve sağlık durumu iyi olan durmuş kazayı küçük yaralanmalarla atlatmış bulunup an itibarı ile evinde istirahat etmektedir.
takip eden okuyucu ve dinleyicilerine duyurulur.

bu açıklama görülen lüzum üzere arkadaşları tarafından yapılmıştır.

Noir Désir – Le Vent Nous Portera

video kulübü 1 Yorum »


Noir Désir – Le Vent Nous Portera
Rüzgar bizi savuracak!

je n’ai pas peur de la route
faudrait voir, faut qu’on y goûte
des méandres au creux des reins
et tout ira bien là
le vent nous portera

ton message à la grande ourse
et la trajectoire de la course
un instantané de velours
même s’il ne sert à rien va
le vent l’emportera
tout disparaîtra mais
le vent nous portera

la caresse et la mitraille
et cette plaie qui nous tiraille
le palais des autres jours
d’hier et demain
le vent les portera

génetique en bandouillère
des chromosomes dans l’atmosphère
des taxis pour les galaxies
et mon tapis volant dis ?
le vent l’emportera
tout disparaîtra mais
le vent nous portera

ce parfum de nos années mortes
ce qui peut frapper à ta porte
infinité de destins
on en pose un et qu’est-ce qu’on en retient?
le vent l’emportera

pendant que la marée monte
et que chacun refait ses comptes
j’emmène au creux de mon ombre
des poussières de toi
le vent les portera
tout disparaîtra mais
le vent nous portera

‘Örtücü’ entelijensiya ve ‘sıkmabaş’ zihinler

okuma notları Yorum Yok »
Foto: Nurra Çakmak

Foto: Nurra Çakmak

bir gazeteyle her şeyi örtebilirsiniz,
ağaçları, çiçekleri, çimenleri örtebilirsiniz;
boydan boya bütün bir manzarayı,
baştan sona bütün baharı,
bir uçtan ötekine tüm memleketi,
hatta efsane tadına ulaşıncaya kadar
gerilere doğru tekmil tarihi
bir gazete kâğıdıyla örtebilirsiniz,
sahipsiz bir cesedi örter gibi,
gün ortasında
kalabalık bir kaldırımda…

ama kuş seslerini örtemezsiniz,
ezan seslerini, çan seslerini örtemezsiniz,
rüzgârın uğultusunu, göğün gürültüsünü,
rahmetin çatılarda, kaldırımlarda,
taşların ve kalplerin üzerinde şakırdayışını,
örtemezsiniz, beyler,
örtemezsiniz gazete kâğıdıyla!

halkın, meydanlarda, sokaklarda
–ne korku projeleri,
ne görüntü efektleriyle değil-
kendi cismi, kendi sesi, kendi elleri,
ayaklarıyla çoğala çoğala
ve değil darbeci generalleri,
şeytanı bile deliğinden söküp çıkaran
“bre yetti! bre yetti! bre yetti” seyelânını
örtemezsiniz, efendiler,
örtemezsiniz gazete kâğıdıyla!

her şeyi örtseniz, her sesi örtseniz,
sarhoşların naralarını örtemezsiniz,
şairlerin uyanık sayıklamalarını
ve umudunu, yoksulların,
örtemezsiniz asla,
örtemezsiniz, gazete kâğıdıyla!

ne gazete kâğıdıyla,
ne gazete mürekkebiyle boyanmış
sahte gecelerle, kirli gecelerle!

29 Haziran 2008
Yoksullar İçin Tezler Kitabı
Cahit Koytak

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (Ahmet Uluçay’a saygıyla)

video kulübü Yorum Yok »

Kütahya’nın Tepecik köyünde çocukken yakalandığı sinema aşkından asla vazgeçmeyen Türk sinemasının son dönem önemli isimlerinden yönetmen Ahmet Uluçay hayata gözlerini yumdu.

Yaşamına köyünde devam eden ve tüm imkansızlıklara rağmen sinema yapmaktan asla vazgeçmeyen yönetmen Uluçay, bizlere son yılların en iyi yapımları arasında gösterilen, bir anlamda sinema aşkını gözler önüne seren “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmini armağan etmişti. Yönetmen 2007′den bu yana “Bozkırda Deniz Kabuğu” adlı yeni filmi üzerinde çalışıyordu.

Uluçay, uzun süredir rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu.

Ahmet Uluçay kimdir?

1954 yılında Kütahya’da doğdu. Sinemayla 1960 yılında, ilkokul sıralarındayken köye gelen bir seyyar sinemacı sayesinde tanıştı. 12 yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile sinema makinesi yapmak için yola koyuldu. 3 yıl uğraşarak “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filminde de anlattığı gibi bir ahırda köylülerine film göstermeye başladı.

Köyde tavukçulukla uğraşan arkadaşı İsmail Mutlu ve maden işçisi arkadaşı Şerif Akarsu ile ”Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu”nu kuran Uluçay, ilk filmi ”Optik Düşler”i (1992) arkadaşlarıyla Almanya’da yaşayan bir gurbetçiden aldıkları VHS kamerayla çekti. Uluçay, ilk kez 1994 yılında 6. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne katılarak ”Optik Düşler” ve ”Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak” isimli filmleriyle tanındı.

Yıllarca geçinmek için kamyon şoförlüğü, inşaat işçiliği, tavukçuluk gibi pek çok işte çalışan Uluçay çocukken tutulduğu sinemadan asla vazgeçmedi. Çocukluğundan esinlendiği ilk uzun metrajlı filmi ”Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak”ı çekerken geçimini sağlamak için yem fabrikasında hamallık yaptı. Uluçay bu filmiyle Türkiye’de ve yurtdışında 40′a yakın ödül aldı.

2 çocuk babası olan Uluçay, “Bozkırda Deniz Kabuğu” filminin çekimlerine 2007 yılında başladı, ancak sağlık ve maddi sorunlar nedeniyle filmi tamalayamadan Uluçay yaşama veda etti. Allh’tan rahmet diliyoruz.

Karpuz-Kabugundan-Gemiler-Yapmak

Nurdal Durmuş: Çok Dünya Yutmuşsun, Ama Oldu İşte Kurtuldun!

söyleşi 6 Yorum »

turuncu dergisi eylül sayısı

Röpörtaj : Ümmügülsüm Tat

NURDAL DURMUŞ: “Çok Dünya Yutmuşsun Ama Oldu İşte Kurtuldun”

“Hayata Başlık Atamadım” kitabının yazarı ve Sair Zamanlar programının yapımcısı Nurdal Durmuş’a Nuh tufanından sonra defalarca sele tutulmuş ama her seferinde kurtulmuş dünya hallerini sorduk.
Turuncu’da bu ay kalemi kalbiyle tutan bir yazar ve onun ruh onaran cevapları vardı.
Rıza-kalp denklemi hiç böyle anlatılmamıştı.

turuncu1

Razı olmak, Allah’ın hakkımızda verdiği emirlere ve yazgımıza razı olmak; sınırlar ve coğrafyalar kadar insanların da büyük imtihanlardan geçtiği bir zamanda nasıl mümkündür?

Söze, dünyadan bir adam gibi konuşarak başlayalım. O’nun adıyla… Razı olmak, insanın kendini tanıması, yaradılış gayesini bilmesiyle; aynaya baktığı yüzün, dünden bugüne nasıl kirlendiğini ve temizlemek için O’nun rızalığından başka bir yolun olmadığı düşüncesini, hayatı anlamlandıran bilme refleksini kuşanarak mümkündür. Samimiyet, dilin söylediğini içselleştirme, yaşama ve eyleme dönüştürme biçimidir. Günümüzde insanlığın en temel sorunlarının başında gelen hastalık; inanç, dava, masumiyet veya ortak değerlerimiz adına üretilen bütün kelimelerin, kurgulanan cümlelerin dilden kalbe yol bulamaması, dolayısıyla tatbikinin imkânsız hale gelmesi sorunudur. Evet, içerisinde bulunduğumuz modern hayatın ekonomik, soysal, toplumsal ve aile yapısı bizi asli vazifelerimizden uzaklaştıran “ölüm başa gelmeden” aklımızı başımıza almayacağımız değirmen gibi öğütüyor. Ölüm başa gelmeden diyorum çünkü “o” başa gelince pişmanlığın bir faydası da olmuyor. O halde, mümkün olan en temiz hayatı ölümün gözlerine bakarak yaşayıp, her türlü kirliliğin içerisinde kendi nefsini arındırmayı tercih etme inancını diri tutacak sağlam dayanaklarımızın olması gerekiyor. İnsan önce neyi bilmediğini bilerek işe başlayıp, sahibi olduklarının gerçek sahibi yaratıcıyı, örnek alması gereken peygamberini, yaşam kılavuzu olan kitabını bulup, bilmeli! Sonra modern hayatın ona sunduğu suni yaşam standartlarına son kez yüzünü dönerek şu meydan okumayı yapmalı. Yetmez mi? Ben aradıklarımı buldum, bana bulaşma!

Piyasa şartlarının, reklam yıldızlarının, devrimlerin, sıkıntılı zamanların izlerini henüz üzerimizden atamamışken Allah’ın himayesinde olduğumuzun kaçımız farkındayız? Dahası yazıya rızanın hangi noktasındayız?

İlginçtir, yaratıcı şüphesiz bizi, bizden daha çok önemsiyor. Ölüm gibi bir gerçekle “benim himayemdesiniz; kaçışınız, dönüşünüz ancak banadır” kelamıyla kendimizi hatırlatıyor. Oysa unutulmaması gerekenler hatırlatılmaz değil mi? İnsan unutuyor, alışıyor ve uhuvvet ekseninden uzaklaştıkça kibir dağlarının rakımı artıyor! Üstelik bunu, hayatını yaratıcının himayesinden söküp alma kudreti elindeymiş şımarıklığıyla yapıyor! İnsanlık, tanrı tavırları kuşanıp düzeysiz isyanların metaforunda günden güne farkında olmadan yeni kırılmalar yaşıyor. Oysa insana, eşyaya ve her şeye meydan okuyan yaratıcıdır, ölümdür. İnsan için tek çıkar yol, bu meydan okuma karşısında tartışmasız yenilgiyi kabul etmek ve yaratıcının takdirine rıza göstermektir. İnsan bunu yapmayıp, isyan ve şikâyet ettiği sürece hiçbir takdiri değiştiremeyeceği gibi, sadece takdirin sahibinin gazabını celp edecek yeni bir sabırsızlığa düşmüş olur. Elbet ömür ırmağımız ayaklarımızın altından akıp giderken yanılışlar ve yenilişlerimiz oluyor, olacak da. Ama kendi ellerimizle tükettiğimiz hayatın isyankârı olmadan imtihanı kaybetmeme bilincini öğrenmeliyiz. Belki işe nasıl ve niçin yazıya rıza göstermemiz gerektiğini öğrenmekle başlayacağız. Çok bilinen ve belki bugün yaşadığımız hayatı özetler nitelikte bir kıssa vardır. Fırtına çıkınca Allah’a el açıp huzur limanına sağ salim yanaşmak için yalvarmak, ama kurtulunca şükrü unutmak! Bu razılık ve yazgıya rızalık durumu değil bizzat bencillik ve nankörlük halidir. Bilirsiniz, Musa (a.s) münacatında der ki “Rabbim, sen kullarından ne zaman razı olursun?” Şöyle cevap gelir Rabbimizden: “Kullarım ne zaman benden razı olurlarsa!”. Demek ki bu sorudan hareketle unutmamamız gereken şeyin ne olduğunu tanımlarsak; razı olması gereken değil, rıza göstermesi gereken bizleriz. Razılık belki yaratıcının sınavı geçtiğimize dair vereceği kıymetli bir hediyedir. Kritik soruysa razı olunan kul olmak nasıl mümkün olacak? Cevap Ömer (r.a) aktarılan şu sözde galiba! “İster bolluk olsun isterse darlık, Rabbimin takdiri ne ise ona gönülden razı olurum. Bolluk verince memnun olup darlık verince müşteki olan bir nankörlüğe düşmekten de yine Allah’a sığınırım.”

Ramazan ayında aç ve susuz kalmaya, gece hüzne, gündüz yalnızlığa rıza gösterirken nasıl oluyor da konu kader olunca pek çok insan yazılanı kabullenmiyor, ona alışamıyor?

Modern hayat mutsuz ruhlar türetir. Modernizm aynı zamanda yeni olanı kısa süreliğine diri tutup hemen eksiltme sürecine programlanmış bencil sömürü düzenidir. Yani, modern insana göre “yeni” sadece kısa süreliğine iyidir. Çünkü modern “iyi” ancak kısa bir zaman için yenidir. Bu sömürü düzeni, kendini deşifre etmemek için sadece maddeyi maneviyata karşı kullanmakla kalmaz, insanlığı müthiş bir dünya hırsına da duçar eder. Yalnızlığını artırır ve bireysel hazların toplumsal yaşam koşullarına bencil şekilde müdahalesini sağlar. Dolayısıyla bu kadar çabuk tüketilen “yeni” hemen ve hızlıca eskidikçe şükürsüz, rızasız yetinmeyi bilmeyen ve duyarlılıkları körelmiş insan profili ortaya çıkar. Kısaca bu kronik hastalıklara geleneksel ve inanç değerleri ekensinde meydan okumayı beceremeyen toplum ya da bireylerin rızalık ve razılık eksenine tutunması bu anlamda zor gibi gözüküyor. Benim öteden beri anlatmaya çalıştığım şey insanın kendisine verilen (verilen diyorum çünkü biz sadece verileni kazanırız) nimetlerle kendini tanrılaştırması sorunudur. İşte reddediş tam da bu noktada başlıyor. İyi bir hayatı varsa kendini ve nefsini tanrılaştırıp her şeyi kendi kazanmış gibi gururlanıyor, kötü bir hayatı varsa Allah’ı suçlama ve masumum deme isyanına kapılıyor. Çok yalın ifadesiyle ilkokul talebelerinin beşi ben aldım, ama sıfırı öğretmen verdi bahanesi gibi basit savunma metodu bu. Peki, insanlık hangi ortak aklını kaybetti ki yakındığı şeyle yaşadığı şey aynı eksende buluşabiliyor. Kime sorsanız bu durumdan şikâyetçi ama kendisini bu kirlenmişlikten sorumlu tutmuyor. Peki, yazılanı kabul edememe sorunumuzun temeli nedir? Hayatın faili meçhul katilleri bizler olduğumuz halde neden hep aklımızı başımıza getirecek yeni bir dirilişe ihtiyaç duyarız? Oysa akıllı insan her şeyi varken daha fazla şükretmesi ve kıymet bilmesi gereken değil midir? Aslında bütün bu soruların cevabı çok basit ve anlaşılır bir yerde. Kitabından tarifi oku, elini uzat ve kapıları arala! Sonra yaratıcının takdir ve tasarruflarına gönülden razı ol. Sabrı, teslimiyeti ihmal etme. Nefsini razı edip, bunda da bir hikmet, bir hayır vardır diyerek maruz kaldığın musibet ve üzüntü verici halleri, kazanmayı ve de kaybetmeyi rıza ile karşılamayı bil. Şükrü ihmal etme, verenin almayı da bilen olduğunu unutma ve kurtul!

turuncu2

Peki ya gözyaşlarımız… Hakkımızda verilmiş emirler olduğunu daha iyi hissettiğimiz ramazan ayında sık sık gözyaşı dökmemiz neden?

Nedeni çok basit! Sanayi kapitalizmi, her şeye rağmen vicdani değerlerin önüne dünyevileştirmeyle geçemez. Bu nedenle vicdan, dolayısıyla din ve gözyaşı dünyevileşmenin kendini meşrulaştırmasının önünde duran en sağlam kaledir. İnsan kutsalını, mütevazılığını, nezaketini, vefasını modern hayatla birlikte tükete tükete kendini tüketmeye başlayınca vicdani hastalıklarından kurtulmak için maneviyata sarılır. Zaten sarılmak zorundadır. Çünkü insanın yaradılışında içine adeta kendini yargılayan adil bir yargıç konulmuştur: “Vicdan”. Ramazan ayı tam zamanında kirletilmiş hayatlardan, ay ve zaman aralıklarından içimize aydınlık, ağzımıza gül kokusu ve yüzümüze yumuşaklık getirir. Her gelişinde bu kadar yabancılaşmanın içinde eski bir dost yüzü gibi hep tanıdıktır ramazan. Bin ay hayırla yaşamaktan daha hayırlı tek bir geceyle gelir ve bize der ki; geride neler kaldığı önemli değil. Ben içinize serinlik, kalbinize yumuşama, dudaklarınıza tebessüm ve kirlenmişliğinize gözyaşı getirdim. Hissedin, affedin, hoşgörün ve sevin! Elbet bu kadar suni yaşam standartlarına alışmış insanoğlu için ramazanın, öze dönüş çağrıları yapan acayip atmosferi de olacaktır. O kadar dünya yutmuşluğumuzun vicdani bir arınması gibi gözyaşlarımız bu mevsimde daha fazla avuçlarımıza damlar ve daha fazla kirlerimizi yıkar. Gözyaşı, insanın kendine ve inandığı değerlere samimi davrandığı ve maskesiz kaldığı tek ruhsal dürüstlük durumudur. O da olmasa dünya büsbütün karanlık olurdu. İnsan gözyaşlarını sevmeli. Çünkü ağlamayı gülmek kadar bilen insan huzurlu ve kalbi olduğunu unutmayan insandır. Umarım daha fazla gülmek için, hep birlikte ağlayabiliriz!

Peygamber Efendimizin (s.a.s) bir özelliği de ‘teselli edici’ olmasıyken onun ümmeti ne zaman ‘hayırlısı’nı dilemeyecek kadar gözünü karattı? Sahi ne zaman teselli etmek avutmak oldu?

Belki, nemelazımcılık belasına tutulduğumuzdan beri. Ya da bana değmeyen yılan bin yaşasın diyerek vefa dinamiklerimizi köreltip, umursamaz, başıboşlukta gövdesi hayatta dolaşan anlaşılmaz bireyler olduğumuzdan beri. Bilinçlenme erdemine erememiş toplumların, reklamların yalanları, hayata ve zamana darbelerin ve devrimlerin toplum hafızasında açtığı travmalarla Adem (a.s)’dan beri süregelen sıkıntılı dünya hayatından kurtuluş reçetesi yine hayatın kendisinde araması ve hayırlısını dilemesi gerekmez mi? Ölüm, açlık ve Müslüman coğrafyaların feryatları, evsizlerin, yurtsuzların yetimlerin hayatları ekranlardan sadece seyredilen bir filme dönüştü? Şükürsüzlüğümüzü günbegün çoğaltıp kalbimizi manevi ruh doyuruşlarını sağlayan geçici metotlarla tedavi etmeye başladık. Duyarsızlaştık. Gerekenin ne olduğunu, çözümün nasıl elde edileceğini peygamber (s.a.v) hayatından aktarmakta güçlük çektik. Hiçbir şey yapmaksızın, sorumluluk almaksızın, çaba harcamaksızın bir gün her şeyin daha güzel olacağını sandık. Olmayınca hayırlısı buymuş diye kendimizi avuttuk! Şimdi, yaşadığımız hayat ırmağının içerisinde bizi önüne katmış sürükleyen ömrümüzün kılcal damarlarına tamponlar yapmaktan, kadir gecesi veya ‘ramazan müslümanı’ olmaktan daha fazla çabaya ihtiyaç var. Sms attım, kurban bağışladım, deri topladım gibi sosyal görevlerinin arkasına gizlenmeden düşünme ve bilinçlenme eksenine ciddi ameliyatlar yaparak yaralarımızı iyileştirmeliyiz. Bir yaramız, düşünmemiz ve ilgilenmemiz gereken aile yaşantımız, toplumsal sorumluluklarımız ve Müslüman coğrafyalarımızı bir bütün olarak inşa etme görevini kendimizde görüp, avutmalarla değil gerekeni yaptıktan sonra hayırlısı buymuş diyerek teselli olmakla inşirah bulmalıyız! Geçmiş zaman aralıklarını herkes karşısına alıp şu soruyu sormalıdır. Hayırlısı olsun diye kendimize teselli mi verdik, yoksa başkası önemli değil istediğim olsunda nasıl olursa olsun mu dedik? Kısaca üzerimize düşen her şeyi yaptıktan sonra hayırlısını dilersek ve olmadığı halde hayırlısı böyleymiş diye kendimizi samimiyetle teselli edersek ve yeniden secdeye kapanırsak alt alta topladığımızda ahiret karnemiz lehimize biraz şekillenecek gibi.

turuncu eylül sayısı üçüncü sayfa

Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?

Tarih içinde söyleyecek sözü, insanlığa sunacak mesajı olmayan toplumların gerçek anlamda kendilerine has şehirleri de yoktur. Çünkü inandıkları hayat tarzlarını şehir modelleri olarak hayata geçiremeyenler kendi kimliklerini de muhafaza edemezler. Gün gelir, şehirlerin kaderine yamanmış bu yeni standartlar, bilinçlenme ve maneviyat ekseninden uzak karmaşık binalar, medeniyetten ve sanattan yoksun inşa edilmiş bilinçsizlik hali o şehrin insanlarını da kendisine benzetmeye başlar. Şehirler; medeniyetin ve tarihin aynasına bakıp dersler çıkartacağımız, belki tefekküre dalıp geçmişin zenginlikleri veya yoksunluklarını bize ayna tutacak hatırlatıcı mantıkla inşa edilmelidir. İslam medeniyeti dâhil bütün medeniyetler içindeki bunalım ve dönüşümleri, açılımlar ve ilerleme mertebelerini gelecek kuşaklara şehirler ve sembolleriyle ulaştırmıştır. Toplumların kültür dönüşümü ve etkileşimi şehirlerin ruhuyla ortaya çıkar. Dolayısıyla toplumlar kendi kimliğinin izdüşümlerinden uzak, ilgisiz şehirler kurarsa bu düzensizlik ve yabancılaşma zamanla bütün değerlere müdahale etmeye başlar. Bir makalede şöyle bir cümle okumuştum “Medeniyetlerin yükseliş ve düşüşü şehirlerin kaderlerinde tezahür eder.” Biraz algı kapılarınızı aralayıp şehir ve insan ekseriyetini irdelediğinizde tarihin ibresinin dahi model ve sembol şehirler etrafında döndüğünü görüyorsunuz. Savaşlar bu şehirler yüzünden çıkıyor, işgaller yaşanıyor. Sembol şehirlerin işgali bazen dinler savaşına, bazen prestij savaşlarına dönüşüyor. Medeniyetin inşasında büyük rol oynayan şehirlerin kaderi, marjinalleşmeyle çöküşe ya da kimlik tamamlayarak yeni bir dirilişe vesile olmuştur. Kısaca, şehirlerin bir ruhu olduğuna inanıyorum. İnsanı onaran ya da onarılmışlıkları darmadağın eden bir ruhu olduğuna… Ne yapıp edip ruh onaran sembol şehirleri inşa etmeyi başarmalıyız. Bu açıdan durumu tahlil edersek belki de şehirlerin kaderini etkileyen insanlık, aynı zamanda kendi kaderini de imar ettiği şehirle birlikte yaşıyor ve ölüyor.

Fazla uyumlu, fazla maddiyatçı, fazla liberal söylemlerin yanı başında dururken küresel dünya ne zaman Allah’la müttefik olma vaktinin geldiğini anlayacak?

Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada hayatı paylaşan değil başkalarının paylaştığı alanları işgal etmeye odaklanan azmışlıktır. Farkında mıyız bilmiyorum ama gözümüzün önünden geçen binlerce görüntüyle her gün tekrarlanan acılara artık duyarsızlaşıyor ve yazık ki vicdan kıyımının seyircisi oluyoruz. Son on yılda, sadece savaşlarda ölen çocukların sayısı iki buçuk milyonun üzerinde. Oysa bizim kanıksamış gözlerimiz, yalnızca dünya haber ajanslarının ayyuka çıkardığı görüntülerin karşısında hemen alışmaya ve hızlıca unutmaya programlanmış gözüküyor. Zaten asrın en büyük vicdan hastalığı da sanırım bu olsa gerek. “Hemen alış ve hızlıca unut”. İnsan insanı kırıyor, incitiyor, örseliyor, küstürüyor. Bahman’ın, savaşları başlamıyor artık, sadece sürdürülüyor sözü yaşadığımız çağda evde, sokakta, meydanlarda, siyasette, gazete sayfalarında, TV haberlerinde devam ettiriliyor. Dünyayı yönetenlerse kendi vicdanlarını ülke çıkarları, reel politika gerçekleri, ekonomik göstergeler bahanesiyle küresel sermaye pazarlarında satılığa çıkarıyor. Dünyanın en güçlü ülkeleri işgalleri gelenekselleştirip, neredeyse sıradanlaştıran, daha uygar, daha eğitimli ve teknik donanımı güçlü cellâtlara dönüşüyor. Küresel vicdansızlık, insanın kabul etmesi gereken bir iyilikmiş gibi bazen bir özgürlük bahanesiyle, bazen dünyayı terörden kurtarma bahanesiyle ülkeler işgal ediyor, çocukları ve masum insanları öldürüyor. İşin en kötü tarafı olup biten bu hadiseler dünyayı ayağa kaldırmıyor. Duracağı yeri bilmeden dünyanın tamamını kendi kontrolü altında görmek ve işgal etmek isteyen bir iktidar hırsıyla hayat akıp gidiyor.
Ve bir uyarı; insanın insafsızlığını şöyle tarif ediyor.
Kendisine geniş imkânlar verdiğim ve [sevginin] şahitleri olarak çocuklar ve hayatına geniş bir ufuk açtığım: buna rağmen o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor! (müddesir suresi 12–13–14–15) işte insanoğlunun sonu gelmeyen imtihanı. Her gün heybesine yeni servetler ekleyen ve ekonomik gelişimi kutsal bir çaba gibi önemseyip bu uğurda her türlü zorbalığa soyunan, gürültülere kulak tıkayan insanlık için Allah’a müttefik olmak çetin bir imtihan gibi gözüküyor.

İslam toplumlarının hüzün ve acıyla arkadaşlığı nerden geliyor?

Hepimizin öncelikle kabul etmesi gereken bir husus var. Hüzün, acı, geri kalmışlık(v.s) adına ne derseniz deyin bu söylemlerin İslam’ın sorunu veya suçu olmadığını fark etmemiz gerekiyor. Bilmemiz değil, fark etmemiz diyorum! Bu açıdan bakıldığında belki olumsuz tamlamalarla biten hiçbir cümle veya soruda “İslam” kelimesinin geçmemesi daha uygun olacaktır kanaatindeyim. Bu durumun bizzat zihni altyapısının batı tarafından hazırlandığını ve kötü olan her şeyin içine kasıtlı ama fark ettirmeden İslam kelimesinin ötekileştirme oyununun parçası olarak yerleştirildiği düşünmekteyim.
Ali Bulaç’ın tanımlamasıyla “İslam dini ve müntesipleri sistemli, planlı ve amaçlı bir biçimde ötekileştiriliyor, küresel sistemin dışına itilip şeytanlaştırılıyor. Her gün yeni bir tanımlama ve karalama ile karşı karşıya geliyoruz: Fanatizm, fundamentalizm, siyasal İslam, entegrizm, radikalizm, İslamofobia, İslamofaşizm, gericilik, tutuculuk, irtica, aşırılık, İslami terör vs. Batı, kültürünü, hayat tarzını dayatıyor; hükümetleri bunları emredici politikalar şeklinde uygulamaya mecbur ediyor; Müslümanların kendi tabii mecralarında değişmelerine fırsat vermeyip sosyo-kültürel dokularıyla oynuyor”. Mahzun ama aynı zamanda dünyanın en iyi komutanı, lideri ve sosyal bilimcisi olan sevgili peygamberimizin İslam mirası bizim onarmamız ve onurla taşımamız gereken kulluk vazifemizdir. Bugün dokularıyla oynanmış, acı çekmiş, geri kalmış ve gözyaşı döken Müslüman toplumların geleceğin taze ufuklarına ivedilikle bir yol bulması ve sorunlarını daha sağlıklı teşhis ederek itilmişlik psikolojisinden kurtulması için Müslümanlar olarak bizlerin sağlam bir bilinçlenme sürecine girmesi en büyük vazifemiz ve duamız olmalıdır. Sorunların teşhisi noktasında Malik Bin-Nebi: İslam Dünyasındaki kaosun içsel ve dışsal nedenleri isimli kapsamlı bir incelemesi ve Said Halim Paşa’nın Müslümanlar, İslam’ın potansiyellerini neden harekete geçiremediler ekseninde yazdığı kaynaklara başvurmanın faydalı olabileceği kanaatindeyim.

Kalemini kalbiyle tutan bir yazar olarak rıza-kalp denklemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kalem kelamı, düşünce kalbi kirletmesin! Cümleler yere düşmesin, temiz kalmaya razı olsun ve rıza göstersin!

Keyifli bir söyleşiydi, teşekkürler… Son olarak Nuh’un gemisinden sonra bile pek çok sele tutulmuş ve yeniden kurulmuş yeryüzü için bir duanız var mı?

Hiçbir şey değil efendim.
Ben de teşekkür ederim.
Belki ihtiyacımız olan şey Nuh’un gelip bileğimizi kavraması;
“Çok dünya yutmuşsun ama oldu işte kurtuldun” demesidir!

Aylık Kadın Dergisi TURUNCU
Turuncu İletişim Hattı:
Atatürk Bulvarı 143/18
Bakanlıklar/ANKARA
(312) 419 75 42-43

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes