| |
Kas 30

bayram sabahı…
ilk işim evimizin pencerelerini açmak oluyor…
içimden bir ses “pencereleri aç, hemen aç, hızlıca” diyor…
sanki odalara, ruhsuzluğumuza, dünya yutmuşluğumuza nasip ve bahar dolacak. sanki, güneşe bir adım daha yaklaşacağız…
beton duvarlı evlerimizden, bayramın coşkulu caddelerine çıkıyoruz. her tarafta akıl almaz bir heyecan var. daha dün, incir çekirdeğini doldurmayacak konular yüzünden tartışan iki komşumuz kol kola bayram namazı telaşında.
ailemde bayram namazlarına geç kalışıyla meşhur bir adam bilinirim. yeğenim ömer; nurdal bir gün imamın arkasında bayram namazı kılacak kadar camiye erken giderse kıyamet alametidir diyerek dalgasını geçiyor…
haklı, yine geç kaldım.
ayakkabılıkta bir yer buluyor, sıkışıyorum.
ayakkabıların içinde bir çocuk, elinde biricik yazan bir poşetle kapıda yüzü bize(cemaate) dönük oturuyor.
yüzüne bakıyorum gözlerini kaçırıyor. resmini çekmek istiyorum cemaatten korkuyorum.
nihayet bütün cesaretimi toplayıp çaktırmadan yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çekebiliyorum.
imam yardımlaşmadan, eti nasıl dağıtacağımızdan, insanoğlunu iyi edecek bütün davranış biçimlerinden klasik metinlerle, akıcı olmayan ve kendisinin de alıştığı, yeni bir şey söylemediğinin farkında olarak konuşup duruyor. mahalle camisinin cenaze kaldırmak için bir alanı ve musalla taşı yokmuş. ben yeni farkına vardım. imam; “yardımlar bol olsun” diyerek kurnaz tüccarlar gibi bayramı ticarete kurban ediyor. galiba ölmeden bunu bilmem iyi oldu…
namaz bitti. cemaat, camiyi yangın yerinden kaçışır gibi terk ediyor. üstelik, ayakkabılıkta bekleyen çocuğun ruhunu öldürerek… bir cesedi ite-kaka ezdiklerinin farkına varmadan… az önce hoca ne anlatmıştı? kimse dinlemiyorsa neden geldiniz? sanırım musalla taşı için yeterince para toplanmıştır ama; henüz taş yerine dikilmeden, üstelik yaşayan bir çocuk gömüldü kimse farkında değil!
dışarı çıktım, başını okşadım. gözleri dolmuştu…
camiden,kalbine umursanma hissi bırakarak ayrıldım!

insanlar bilmedikleri işin mağduru olmaya meraklı. haber bültenleri acemi kasap haberleriyle dolu. yaralanan, belini inciten, çifte tekmeyle savrulan, tosunun boynuzlarına hedef olan acemi kasaplar. belediye bizim yerimize bu işleri profesyonelce yapıyor. ne bu zorlama ey millet, anlayamıyorum sizi! insan olmaya çalışsak mesela… kurban kesme işini bilene bıraksak, zorlamasak ve zorlanmasak… çevreyi kirletmesek, inat etmesek…
saçma sapan cesaretler kuşanıp savaşmasak ve bayramı eziyete dönüştürmesek…
…
cep telefonuma bir sürü mesaj gelmiş. benzer şeyler. oysa insanlar kendi cümlelerini üretmeli. samimiyet kötüde olsa bizim içimizdir. maske kuşanmadığımız sade halimiz daha güzeldir.
…

birçok arkadaş ve son istasyon dergisinden güven aradı. lafladık uzun uzun. dergi bu hafta çıkıyormuş. ya hiç, ya kıymet biç! isimli bir öykü yazmıştım. öykü demiyelim aslında belki yaşanmışlık… dergiye almış yazıyı. yeni bir web sitesi kurmuşlar. siteyi alternatif kültür sanat sitesi olarak tanımlıyor. bu delilerin alternatif olmayan tek bir yanları yok! e bakın isterseniz. http://www.sonistasyon.net güldük, espri yaptık konuştuk ve bütün arkadaşlara selam söyle diyerek kapattık telefonu.
….
sonra sen aradın…
-alo
-alo
-iyi bayramlar
-iyi bayramlar çok teşekkür ederim.
-dün arayacaktım ama ziyaretler falan arayamadım.
-yok ca… önemli değil.
(niye o aramalıydı ki? ben de arayabilirdim.)
özenle harfler çıkartıyoruz cebimizden. en azaltılmış kelimelerden, en basit, en soğuk cümleler kurguluyoruz. içimizde müthiş tedirginlik birikmiş! çok dikkatliyiz, neden acaba?
neden anlayamadık birbirimizi?
bütün kelimeler buz dağından kopup boğazımızda donuyor! her cümleyi buzdolabından çıkartıp kurguluyor gibiyiz.
oysa eskiden böylemiydi?
ne kadar azaltmışız birbirimizi!
bunu kendimize neden layık görüyoruz. biz, birbirimiz iyi olduğunda iyi olabilecek kadar hasta insanlarken, neden birbirimizi kötü ediyoruz!
-sonra tekrar görüşürüz… iyi bayramlar.
-iyi bayramlar…
(bayram zaten iyiydi. keşke biz de iyi olabilseydik!)
…
Televizyonları magazin programları ahtapot gibi kuşatmış. müslüm gürses sahne aldığı japon restoranda bir mankenin göbeğinden suşi yerken görüntüleniyor.
-müslüm gürses sosyeteye iyice alıştı. kim bilir, yakında suşi üzerine bir şarkı bile okur, diyor spiker.
ah be müslüm sen bizim babamızdın… bu ne hal?
diğer bir kanalda silah kaçakçısı bir adamın hikayesinin anlatıldığı filme rastlıyorum.
“kurşunlar, oylardan daha çabuk hükümet değiştirir” diyordu tüccar…
okan bayülgen çocuk sahibi olduktan sonra aile hayatına daha saygılı, temkinli programlar yapıyor gibi.
evlilik programlarını, yemek programlarını, öpüşme sahnesi olan programları ve cinsellik içerikli her şeyi eleştiriyor, yerden yere vuruyor. galiba hayatın kirlendiğinin farkına vardı.
…

bayramın üçüncü günü vapurla kabataş’a geçiyorum. emre ile ayak üstü buluştuk. denizin gözlerine bakarak çay yudumladık. hayat yudumladık, bayram yudumladık ve dertleştik.
-do you speak english ? diye soran kıza, I’m sorry! cevabı verip başımızdan savuşturduk.
…
akşam 17′de marmara fm’de esra elönü’yle bayram özel programındayız. bayram tasviri yapıyoruz. esra, saklambaçta oyun arkadaşını sobelemiş neşeli bir çocuk edasıyla yaptığı ziyaretleri ve uzun yıllardır görmediği, uğramadığı dost akraba ziyaretlerini anlattı.
bense, bayramları nedense hep iki günmüş gibi algıladığımı, üç ve dördüncü günlerin 90 dakikası tamamlanmış maçın uzatma dakikalarına benzediğini söyledim. bayramları ise, yerkürenin en dış kabuğuna nefes almak için kafasını vurarak çatlatmaya uğraşan insanoğluna allah tarafından uzatılmış bir hediye olduğunu, o deliğin açılması ve güneşle kucaklaşması, soluklanması gibi bir his veriğinden bahsettim. allah’ın ellerimize bahar kokulu bayramlar gönderdiğini, güneşi daha içimize vurdurup aydınlattığını ve tekbir seslerinin dünyayı kuşatan bir halka gibi istanbul’dan mağribe uzanıp birliğimizi pekiştirdiğinden bahsettim. bayram bitince açılan bu deliğin kapandığından ve yeniden boğulmamak ve soluklanmak için kafamızı yerkürenin duvarlarına vurmaya devam ettiğimizden…
-şarkı ve reklam arası.
-tekrar beraberiz.
sözü dönüp dolaştırıp esra’nın hülya avşar ve ayşe arman’a verdiği röpörtajlara ve bizim mahallede oluşturduğu yankıya getiriyorum.
-esra hayırlı olsun. star pazar ekinde yazmaya başladın. kalelerin güçlendi ama bu kaleleri alaşağı etmeye yeminli epey bir düşman ordusu var gibi. insanlar neden seni anlayamadı? ya da sen kimin tavuğuna kış dedin? ya da neden bunun için çaba sarfediyormuşsun gibi bir his uyanıyor?
kız başlıyor anlatmaya…
en çarpıcı cümle;
-insanlar bana “sen bizi temsil edemezsin” diyorlar. iyi de ben kimsenin temsilcisi ya da sözcüsü olarak orada ya da burada değilim. kime ne? uzun uzadıya yazmayacağım. bu tartışmaya bu arenada dahil de olmayacağım ama; esra’yı yakından tanıyan biri olarak anlattıklarını, kaygılarını ve neyi niçin yaptığını anlıyor gibiyim. bazen çok insafsızca ve o’nu en fazla eleştirenlerden ve bunu yüzüne karşı yapanlardan biri olarak şunu söyleyebilirim ki; seviyesizliğin dibe vurduğu ahlaksız bir tartışmanın odağında kalmayı ve bu kadar saldırılmayı hak etmiyor. az birbirimizi anlayabilmek için çabalayalım, iletişim kuralım ey okur! beğendiğimiz, yere göğe sığdıramadığımız insanları bizim istediğimiz gibi konuşmadı, davranmadı diye hemencecik sırtından vurup terketmeyelim, ötekileştirmeyelim, mahallemizden kovmayalım… zaten bu kadar anlamsız sahiplenmeyelim de…
…
gökhan’la görüştüm. bayram günü karşı apartmanda oturan bir kızın intihar ettiğinden bahsetti. kendini çamaşır ipiyle, doğalgaz borusuna asmış. uzun bir not bırakmış geride. “ölümümden kimse sorumlu değildir” intihar mektuplarının ortak klişesi gibi. kimse sorumlu değilse bütün insanlık sorumludur ey ölü! neyse, işin içinde gariplikler varmış. mesela, bu kadar uzun mektup yazan kız, okuma yazma bile bilmiyormuş. savcılık cinayet şüphesiyle soruşturma başlatmış. bayram günü ölmek, gidenler ve geride bıraktıkları için acı bir hediye olsa gerek.
susuyorum.
…
klark şarkıları için esra’ya (tarakçı) teşekkür ederim. esra isimli insanlarda nedense bir gariplik olduğunu düşünürüm. esra’da deli dediğim birkaç insandan biridir. garip bir yazım dili var. ya aklına, ya kalemine kement atıp yazılarını tanıtım metinlerinden öteye taşımalıyız. dergilere mesela…
…
rabia, bedia balses isimli kıbrıslı bir gazeteci hanımefendiden bahsediyor.
-abi, bedia hanımı önemseyerek okurum. senin yazından bir alıntı yapmış bilgin olsun. adına, sorun olmaz demiştim umarım kızmazsın.
-yo ne demek rabia. memnun olurum eyvallah.
rabia güzel dostlardandır. bizim, bütün otuzuncu harf ekibinin neye kızıp kızmayacağını bilir. biz de biliriz ki, bizi kızdıracak şeyler yapmaz (arada bu kuralı bozuyor ama:-) rabia e-postayla yazıyı gönderdi. bedia hanım “domuz gribinden değil, sevgisizlikten korunalım” başlıklı uzunca bir makale kaleme almış. en alt bölümde “zamanın belleğinden”başlığıyla da bir bayram düşlemesi yazımdan;
“unuttuklarımızı, vefasızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, kötürümlerimizi, karamsarlığımızı, terk edişlerimizi, şükürsüzlüğümüzü, kaçışlarımızı, esaretimizi kurban edip kendimizle bayramlaşıyoruz” bölümünü alıntılamış. bedia hanımla yollarımızın kesişmesi güzel oldu. teşekkür ederek, ben de kendisine “o’nun yaptığı gibi” en büyük tanıdıklıkla, şiirle, yazıyla merhaba diyorum.…. bedia hanım’ın yazılarını okumak için: http://www.havadiskibris.com/Bedia-Balses/104/index.html
…
son gün mezarlıktayım.
tanıdığım biri yok. ölünce, arkamdan gözyaşı dökecek biri olsun diye gittim.
biri beni ziyarete gelecekse “sen” ol lütfen!
selam ver bana ve rahmet oku…
sadece, utançları olan bir adam olmadığımı bil!
sadece, sakladığı sırları ve yalanları olan bir adam olmadığımı da!
düşündüğün her neyse, o duygudan hep daha fazlası olduğumu da bil!
Nurdal Durmuş. Kurban bayramı şehri terk ederken.
Kas 26
 foto: nurra çakmak
Küçücük bir hediyeyle bakışları bayram olan çocukların tebessümleriyle karşılıyoruz kurbanı. Buz tutmuş kalplerimizi onların oyun halkalarının içinde eritiyoruz. “Kapı kapı dolaşıp bayramınız mübayek olsun bey amca, hanım abla diyen çocukluğumuzun özlemleriyle bayramlaşıyoruz.
Hasta yataklarında şifa, mezarlarında fatiha bekleyen ölülerin çaresizliğiyle karşılıyoruz kurbanı. “Ölmeden önce nefislerimizi öldürüp hayatla diriliyor, her halimize şükredip ölümle bayramlaşıyoruz.”
Hapishanede yıllarından ay, aylarından hafta, haftalarından gün, günlerinden saniye eksiltmeye çalışan mahkûmların “mavidir özgürlüğün rengi çünkü hapishaneden sadece gökyüzü gözükür” tadındaki hasretleriyle karşılıyoruz kurbanı. “Mavi olma ferahlığında çaresizliği kavrıyor, sınırsız nefes alıp verebilmenin kıymetiyle bayramlaşıyoruz.”
Asker ocağında yârinden mektup, gurbet ellerde baba ocağından haber bekleyenlerin özlemleriyle karşılıyoruz kurbanı. “Unutmayı, unutulmuşluğumuzun içinde unutuyor, unuttuklarımızla bayramlaşıyoruz.”
Darülacezenin, çocuk yuvalarının ya da kaderlerinin koridorlarında terkedilmişlerin, yolunu gözlediklerinden haber almaları kadar heyecanla karşılıyoruz kurbanı. Kırık dökük duygularımızın hıçkırığında, cam kenarlarına başımızı yaslayıp, “gelenler ya da geleceklerin veya hiç gelmeyeceklerin” terk edişleriyle bayramlaşıyoruz.
Sofralarında açlık kırıntılarından başka bir şey bulunmayan, Somali’de, Darfur’da, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında kaderlerine terkedilmiş çocukların kapılarına bıraktığımız bir lokmacık insanlığımızla karşılıyoruz kurbanı. “İnsanlığımızın açlığını doyurarak, yaklaşma ve yakınlaşmayla bayramlaşıyoruz.”
Şefkatli elleri hayatımızın karnını okşayan, içten duaları yolumuza ışık olan vefalı anne-babalarımızın gözledikleri yolumuz kadar özlemle karşılıyoruz kurbanı. “Vefa güneşlerinin sıcaklığında vefasızlıklarımızı eritip hayatımızla bayramlaşıyoruz.”
Beton duvarlı evlerimizin salonlarından, bayramın misk kokulu, coşkulu caddelerine koşturarak karşılıyoruz kurbanı. Unuttuklarımızı, vefasızlıklarımızı, vurdumduymazlıklarımızı, kötülüklerimizi, karamsarlığımızı, terk edişlerimizi, şükürsüzlüğümüzü, kaçışlarımızı, esaretimizi bayramda kurban edip kendimizle bayramlaşıyoruz.
Tekbirlerimizi, “Tek Bir” olana O’na sunuyoruz.
Nurdal Durmuş Bir bayram düşlemesi
Kas 13

Otuz iki yaşıma bastım bugün. 77’de Şavşat’ın hanlı köyünde doğmuşum. Babamın söylediğine göre 7 kardeşten kimliğe doğum tarihi doğru yazılan tek kişi benmişim! 3 yaşımda seksen darbesi olmuş. İyi ki o zaman fark etmemişim bunu! Fark etmemişim ama hayata darbelerin kahramanı olmuşum! Kendimi bildiğimde çobanlık yapıyordum. Yeğenlerimle beraber büyüyorduk. Benden büyük ve abi dediğim öz yeğenlerim bile vardı. Diğer kardeşlerimde arada çok büyük yaş farklılığı olduğu için seni değirmende bulmuşlar diye dalga geçilen ve kandırılan bir çocukluk hatırlıyorum. Zaman zaman buna inandığım oluyordu.
Kışları ilkokul okur, yazları çobanlık yapardım. Her sabah güneşle uyandırılıp koyunlarını gütmek için dağa gönderildim, kuşluk vakti geri döndüm. Koyunlar sağıldığında yeniden dağa çıktım. Yemyeşil çimenlerin üzerinde hayal biriktirdim. Siyah yakalı bir önlüğüm ve bezden dikilmiş bir çantam vardı. Televizyon olmadığı için İstanbul’u bilmezdim. Sadece yazın köye gelenlerin anlattığı şeylerle kafamızda deniz çizerdik. Hayal yüzdürdüğümüz tek yer yaylamızın çaylarıydı. Ayağımızda kara lastik vardı. Leş gibi kokardı. Yazın köye gelen ve ayağında spor ayakkabısı olan şehir çocuklarına özenip kıskanırdık. Bisikletin ne olduğunu bilmeden motosikletimin olması hayalini kurardım. Bir gün buralardan kurtulacaktım ve motorumla yaylaya gelip herkese hava atacaktım. Hatırlıyorum çok duygusaldım. Şehirden gelen bütün kızlara güzel gözükmek kaygısı güderdim. Ama onlarla tek satır konuşamaz, oyun halkalarına dâhil olamazdım. Yüzüm kızarırdı. Neden bilmiyorum ama hep saçlarımın rüzgârda dalgalanabilecek kadar uzamasını ve kızların bunu görmesini isterdim.

Ortada duran benim. Tam karşındaki. Fenerbahçeliyim ama üzerimde cimbom forması var! Abim istanbul’dan getirmişti. Ne mutlu gündü!
Babamın kucağına alıp evladım dediğini hiç anımsamıyorum. Neden Anadolu’da böyle saçma gelenekler var ki? Baba evladını sevmez, öpmez kucaklamaz mı? Ayıpmış! Abim, büyüklerin yanında saç taranmaz, yakalı gömlek giyilmez devirlerinin bile olduğunu anlatır bazen. Hayretler içinde kalırım. Hangi ayıp çocuğu baba şefkatinden mahrum bırakacak kadar kutsaldır acaba? Annemle ilgili bildiğim birkaç şeyden biri nasihatleri ve dualarıdır. Birde müthiş bilge bir kadın olduğu. Yetim büyümüş… Anlatırken hep gözleri dolar… Annem bana bir keresinde yaylaya giderken uzun nasihatler etmişti. Sonra, ben ölsem üzülür müsün? diye sormuştu. Sanırım sekiz yaşımda falandım. Annem bilmez ama çok ağlamıştım. Neyse çobanlık arkadaşlarımı anımsamak istiyorum ama hepsi aklımda değil. Önal, Dursun Ali, Erol, Varol Abi, Özgür eee simalar aklımda ama isimler gitmiş….
 soldan sağa: bilgişen, dursun ali ve ben
Sonra parasız yatılı okulu kazandım! Yatılı ortaokulda öğretmenlerin bitlenmesin diye saçını sıfıra vurduğu çocuklardan biri oldum. Nefret ederdim bundan. Saçlarım rüzgârda dalgalanmalıydı. Bırakmıyordu katiller! Askeri disiplinden nefret ederdim. Yatılı okulda uzun yürüyüş provaları ve gece nöbetleri vardı. Ortaokulu hiç unutamam, çok güzel âşıktım! Birbirimize hiç söyleyemeden yaşadığımız bir duyguydu. Kim bilir şimdi nerededir! Savrulmuştum. Sade bayramlarda ve yaz tatilinde ailemin yanına gidebiliyordum. Çobanlık yapmak birinci vazifemizdi! Annem ve babamdan uzaklaşmıştım.
Okul bitti… Lise için hep hayalini kurduğum İstanbul’a gönderildik.
(o yılları yazmıyorum)
Askerlik anılarıma hiç girmeyelim derim.

Sonrasınada!
…
Peki şimdi bunları niye yazıyorum? Neden? Neyin özlemini çekiyorum ki? Gökyüzünden sokaklarla birlikte gönlümün yamaçlarına yağan kar tanelerinin şahitlik ettiği, buğulu camlarına şiirler yazdığım, kalpler çizdiğim efsunlu pencerelerin mi? Ortasında, çatısı ve bahçesindeki ağaçlarının dalları karlarla kaplanmış resimler olan ucuz ama paha biçilmez bayram tebrik kartlarını mı? Buğulu çayların deminde, içerisine zerre leke bulaşmamış riyasız arkadaş muhabbetlerini mi? Eski bir odun sobasının yanında tedirgin uykulara dalmış sevimli kediyi ve sobanın üzerinde garip sesler çıkartarak fokurdayan kokulu çiçek çaylarını mı? Gökyüzünden, hayatın en masum yüzüne serpişen kar tanelerini mi? Postacı Fehmi amcanın üşümüş ellerini ovalayarak uzattığı gurbet ocağından anne, baba ve ev hanesine gönderilmiş, bilinen en güzel cümlelerin seçilerek yazıldığı “Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper beş vakit namazınızda hayır dualarınızı beklerim” heyecanıyla son bulan mürekkebine özlem damıtılmış evlât mektuplarını mı? Güneşten saklanan her bir damlanın meleklerin sırtında çocukluğumun hayallerine umut olup yağdığı, duygularımı sıcacıklaştıran soğuk kış gecelerini mi? Köyümüzün büyüklerinden Kahraman amcanın anlattığı büyülü perili ev ve acıklı sarı gelin hikâyelerini mi?
Sanırım ben ne nostalji anıları, ne okulun tatil olması için kar yağışını beklediğim deli çocuk günlerimi, ne 23 Nisan merasimlerinde yumurta ve çuval yarışlarına katıldığım bayramlarını, ne ilkokul öğretmenimin temizliğin nasıl yapılacağını göstermek için temizlettiği bahçesini, ne Cüneyt Arkın filmlerini her izleyişimde içimde büyüyen “Adam olunca polis olup ben de kötüleri döveceğim” isteğimi, ne de rüzgârda savrulması için saçlarımın uzamasını beklediğim günlerimi özlüyorum. Bütün bu cümleleri “Nerede o eski güzel günler” demek için de yazmadım.
Bir gün, insanlığın kasalarını doldurup hayatlarının içini boşalttığı dünyada huysuz bir rüzgâr esti. Ve sustu çığlıklar. Cümleler ateşe verildi. Sevimli bütün harfler yangınlarda kül oldu. Ne anlatılacak perili ev ve sarı gelin hikâyeleri, ne de kahraman amcalar… Hepsi, ama hepsi masallarıyla birlikte suskunlar diyarına sürgüne gönderildi. Gözünden yaş eksik olmayanlar ağlamayı unuttu. Zaman saniyelerle ve dakikalarla ölçülebilir olma özelliğini çoktan yitirdi. Belki de böyle bir özelliği hiç yoktu. Her gece gökyüzünün duvarlarına ışıltılı merdivenlerini dayayıp, gecenin koynundan yıldızları toplayarak uykuya dalan çocuklar şimdilerde büyüdü. Karanlıklar öksüz kaldı. Mutlu olduklarını dillendiren tebessüm dilencilerinin hüznünü gözleri ele verdi! Acılar kalpleri terk etmedi, üzerinden defalarca geçti, hisseden olmadı. Odalarımızın sokaklara açılan pencerelerine her sabah uğrayan kuşlar, seher vakitlerine gözlerini kapatan insanlıkla uykulara sürgün oldu. Buğulu camlara çizilen şekiller, yazılan şiirler iz bırakmadı; aktı. Ne gurbetten gönderilen bir mektup, ne gurbetten mektup getiren bir postacı, ne de gurbetten mektup bekleyen bir insan kaldı.

Her adımında para biriktirip hayat azaltan insanlık, parçalanmış yorgunluğunun farkına da varamadı. Düşlerini bile taksitlere bölenler, borçlarını bitiremeden ölümün gözlerine çaresizlik içinde yalvarırcasına baktı. Gerçeklerini terk edenler sahtelikleriyle yüzleşti. Aynalara her bakışta değişken yüzlerimizden onlarca maske aktı. Kimse baktığı aynada gerçek yüzünü seçemez oldu. Hangisi benim? Sorusunu da soran olmadı. Geriye dönemedi, ileri gidemedi. Yollar aşıldı, yıllardan geçildi, yalanlara alışıldı, gerçeklere sırt çevrildi…
E sonra. Sonra?
Ben çocukken, açık duran pencereden gökyüzünün dallarına her gece sayısız basamaklar kurup, sırma saçlı gecenin simsiyah saçlarını okşayarak koynuna sakladığı yıldızları toplardım.” Şimdilerde tek özlediğim şey geçmişim değil; “Geçmişte kaldı” dediğim gerçekleri bile hayâl edemeyecek kadar yalan yaşıyor olmam. Kim bilir belki de sırma saçlı gece koynundan topladığım yıldızların yerine gerçekleri saklamıştır. Onları karanlığında gizliyor ve yıldızlarını yeniden toplayacak ilk çocukla bize gönderecek.
Bildiğim tek şey;
Çobanlık yaparak ve saçları hep sıfıra kazınarak ilkokul, yatılı okulda askeri disiplinle ortaokul ve torna tesviye’de lise, işletme fakültesinde üniversite okudum. Bugün bile üzerimde emeği olan öğretmenlerimi bir yerde görsem elini öpüp karşısında saygıyla dururum. İyi derecede bilgisayar uzmanıyım. Onbeş senedir radyocuyum, kendi çapımda yazarım. Yayınlanmış kitabım, onlarca yazım ve otuzuncu harfimiz var. Yakında çıkacak yeni bir kitabım var. Bu gün bile yüzlerce insandan hayır dua ve doğum günü tebriği aldığım bir kariyerim var. Kırıp döktüğüm, kırıp döken ve uzaklaştığımız eski dostlar var. Şükür benim en büyük dostum! Hep yanımda olan, yanlarında olduğum iyi dostlarım var.

İyi bir işim var. İyi kötü yolunda giden bir hayatım ve ailem var. Hepsini yazamam gerçi, utançlarımda var! Ahirette yüzüne baktığımda utanacağım bir sürü günahım var! Yine de hep bir şeyler eksik gibi! Galiba büyümekten değil içimdeki sesi yitirmekten çok korkuyorum! Ölüm gelip kapımı çalmadan, Nuh dünya yutmuşluğumun kolundan tutup beni kurtarsın istiyorum!
Neyse sevgili günlük…
Boşver bu yazdıklarımı boşver. Nasılsa sonu gelmez. Sen yürümene bak. Bir bak, bir düşün, bir yol bul kendine kentin çıkmaz sokaklarında. Bu uygarlık yaşanacak bir şey bırakmadı desende, yaşamana bak! Kaygı duy! Neleri değiştirebilirsin? Belki “bilmemden” başka cevaplarda bulabilirsin. Şurada toprağa ne kaldı? Kim bilir belki de boş vermeyip bilirsin!
 32 yaş ilk resim
Nurdal Durmuş
Ölüm henüz kapımı çalmamışken büyüdüğüm bir gün/lük.
Kas 09

Bu şehirde çok fazla modern cinnet geçiriyoruz. Biraz uzaklaşmak iyi gelecek! İstanbul’dan ayrılırken tek yaptığım şey hoşçakal umursamaz şehir demekti. Oysa geri döneceğimi biliyordum da; ben de, seni umursamıyorum numarası yaptım…
Gökhan’la uçağın en arkalarında cam mı, kordidor mu kavgası yapmadan oturup, bulutların üzerinde hayallere daldık. Demokratik açılım için fikirler bile ürettik. Mesela, Doğu’ya giden-gelen uçaklarda “Türkçe ve İngilizce yapılan anonslara Kürtçe de eklenmeli.
Gökyüzü fotoğrafçılığı yapmak istiyorum; vatandaş Rıza’nın azarını işitip yerime oturuyorum. Oysa kemer ikaz ışıkları sönünce fotoğraf çekmek yasak değil. Kimse ne bu anonsları biliyor, ne de bilmediğini… Gökhan -boşver diyor, adama öfkeyle bakıp susuyorum. Yine de fırça yiyene kadar epey resim çekmiştim.
…
Uçağın yarısı asker dolu. Hakkari Yükseova’ya, askere gidişimi hatırladım. Uzun pusuları, çatışmaları, yaralanan ve şehit düşen arkadaşlarımı gördüm onların yüzünde. Yutkundum, tek satır edemedim. Yeter ki iyi olsunlardı. Hepsi geçecekti!
…

Muş’tayız.
Yüksel, davul zurnayla karşılayacaktı ama alkışla yetindik 
İsa, Ali, Yüksel, Gökhan, Ben ve sonsuz bir ova.
Güzel yemekler, güleryüzlü insanlar, taş atmayan güzel çocuklar hepsi var bu şehirde.
Kaygısız sokalara atıyoruz kendimizi. Doğuya giden metropol insanı neden kaygılanır acaba? Oysa herkes insanca yaşama kaygısında!

Yine de içimde ne olur ne olmaz temkini var. Ama insanlar ve çocuklar o kadar kuşatıcı ki… Kendimi bir anda Muş’un varoşlarında çocukların oyun halkasının içinde buluyorum. Issız sokaklarda kimseden ürkmeden çocukluğumla buluşuyor, oyun halkasına dahil oluyor, bir gülüşe bütün oyunlardaki zaferlerimi feda ediyorum.

Elimizde fotoğraf makinesini gören bir sürü çocuk başımıza toplanıyor. Hepsi bayram tebrik kartlarından hayata fırlamış kadar renkli… Allah’ım, ne çok umut var…
Duvarlar, çocuklar, tarihi camiler, çarşılar, nasırlaşmış eller, çekingen anneler, tütünden bıyıkları sararmış babalar ve gökkuşağı renginde çocuklar. Görmek isteyen için her yerde ne çok kardeşlik, insanlık var!
….
Yarın, Nemrut dağına tırmanış var. Sözde erken uyuyacağız. Muş’u en tepeden, kaleden görelim, gece sokakta yürüyelim, çevapi içelim, Alparslan heykeline kadar gidelim derken yattığımızda saat üçtü…
Burası İsa, Ali ve birkaç öğretmenin paylaştığı ev. Onlara misafir oluyoruz. Hem uyumasak ne olacak. İnanın beş yıldızlı otellerde bu muhabbeti, yerde uyumanın keyfini ve kaygısız serseliğinin huzurunu bulamazsınız.
Saatler kuruldu, ama sözde. Sabah bizi alarmlar değil, Ulu caminin müezzini uyandırdı.
Sabah…
Sisli havada ön koltuğa sıkışmış dört kişi ilerliyoruz…

Anadoluyu gezerken en çok yaptığım şeylerden birisi yerel radyo istasyonlarına mesaj atarak istek şarkısı dinlemek ya da dj’leri işletmektir. Hiç unutmuyorum, Amasra’dan dönerken “rumuz gizli sevda” diye bir radyocuyu acayip işletmiştim. O’na ilanı aşk mesajı atıp, altına isim olarak rumuz gizli sevda yazmıştım. Utanmadan üstüne arabesk bir şarkı da istemiştim. Dj kızcağız mesajımdan o kadar büyülenmiştiki, şarkı arşivinde olmamasına rağmen internetten bulup dinletme gereği duymuştu. Sevmediğim bir şarkıydı ama istemiştim. Yapmadığım bir davranıştı ama yapmıştım.
Sonra çok mahçup oldum, utandım… Yaptığıma değil de, doğrusu dj kızın mesajı bukadar ciddiye alacağını ummamıştım.
…

Neyse…
Muş ovasından Bitlis’e ilerlerken, Doğu’da böyle yollar var mı hayretindeyiz. Muş’un yerel radyosu 49′da Ayça isimli bir dj yayında.
Ferhat Göçer’in ardından, Şebnem Ferah çalabilecek kadar deli!
Yüksel,
-ilkokuldan arkadaşım dedi; hemen arattım.
Şarkı arası Ayça’ya cepten ulaştık.
Aslında hep, İstanbul radyolarının dünyanın merkeziymiş gibi şehir eksenli yayınlar yapmasını eleştirmişimdir.
Düşünsenize… Siz radyoda, Çamlıca veya Kızkulesi üzerine muhabbet ederken Muş’ta hayat, odun sobasının etrafında yün ören ya da efkarla sigarasını çekip İstanbulla ilgili tek bir anısı olmayan insanlarla akıp gidiyor.
Ayça cep telefonunu açıyor.
Yüksel;
-Ayça merhaba. Maalesef sabah sabah seni dinlemek zorunda kaldık gibi saçma bir espri yapıyor!
-İstanbul’dan üstat bir radyocu ve yazar arkadaşlar var, istek istiyoruz diye emrivaki konuşmayı da ihmal etmiyor.
-aaa öyle mi? ne istiyorsunuz?
Ben hemen atlıyorum…
İstanbul’da sonbahar “Teo”. Nedenini bilmiyorum aklıma ilk gelen şarkı oydu.
İçimden “Muş ovasında, İstanbulda sonbahar dinlemek nasıl bir duygudur acaba ve benden başka bu şehirde yaşayan kaç kişiyi ilgilendirir? diye geçiyor.
Ayça; -ama o slow, ben hareketli çalıyorum falan dedi ama kıramadı Yüksel’i
Ayça mikrofon başına geçiyor, bana ve arkadaşlarıma şarkıyı armağan ediyor, üzerine üçbeş cilalı cümle kurguluyor ve play tuşuna basıyor.
Muş-Bitlis arası sisli duble bir yol ve İstanbul’da sonbahar…
Muhteşem ve anlaşılmaz bir duygu.
Tarif edemem ama Ayça’ya teşekkür edebilirim.
Eyvallah…

Nemrut dağına kayak tesisi ve teleferik yapılmış ama dağa çıktığımızda bizden başka kimsenin olmadığını gördük. Görevli bile yoktu. Belki pazar çalışmıyordur…
Karlı ve çamurlu olduğu için, bir noktadan sonra krater gölüne inmek için yürümek zorunda kaldık. Gidiş-dönüş yaklaşık iki saat yürüdük. Kartopu oynadık, karlarda yuvarlandık, krater gölünde yaban ördeklerini izledik. Gülen pozlar verip dertlerimizi gizlemeye çalıştık. Aklımıza gelen bütün cümleleri karşı dağlardan yankısını duyana kadar yüksek sesle bağırdık. Şiir okuduk. Kimseden utanmadık! Van gölünü zirveden gördük, Tatvan’ı ve bütün şehirleri çok sevdik. (daha fazlasını bilerek yazmıyorum)

Geri dönüşte Hasköy’e, bir lokantaya girip döner yedik. Bakkalarda bulamadığımız sigarayı turkcell bayisinde bulduk. Esra’yla görüşmüştük dağdayken. Hürriyet gazetesinde ropörtajı yayınlanmış, bakabildin mi? diye sordu. Nemrut dağındayım, inince bakarım demiştim ama gazete bulamadım. Okunmadığı için Hürriyet, light olduğu için Malboro satmıyorlarmış!
…

Hasköy’de yatılı ilköğretim bölge okulunu ziyaret ettik. Eda öğretmen pazar günü nöbetçi. Öğrencileriyle arkadaş olmuş bahçede sohbet ediyor. Bizi güleryüzle karşılayıp öğrencilerine tanıştırıyor. Kendini tanıtıyor, tanışıyoruz. Gülücük etrafımızı sarıyor. Bu çocuklar kimseye taş atmıyor, kalem tutan elleriyle hayat yoğuruyor! Yüzlerde nasıl bir parıltı var görmenizi isterdim. Yatılı okulda büyümüş biri olarak öyle garip oldum ki anlatamam.İlkokul bire giden çocuklar bile var. Oysa akşam, Annelerinin saçlarını okşamasına, ninni söylemesine muhtaçlar.
Allah’ım şüphesiz yaraları iyi edensin ama;ne çok acı var!
Çok mutlu gibiydiler. Ben niye hüzünlendim! O bakışları unutamıyorum. İki kız öğrenci vardı. İsimleri önemli değildi. Birinin elinde Goethe / Faust isimli kitap var. Neden şaşırdım peki? Sanki zamanın hızlı akmasını, hemen büyümeyi ve buradan kurtulmayı, bizim gibi olmayı hayal etmişler gibiydiler. Eve çok sevdiğiniz biri misafir gelmiş gibi sevindi bu çocuklar. Hediye verebilecek tek bir şey almamışız yanımıza ne kötü! Ama ziyaretimiz onlar için bir hediye gibiydi!
Ne güzel içlerinde birikenleri görebilmek, bu hüznü sizi anlıyorum demeden yaşayabilmek. Veda vakti. El sallıyorlar, sarılıyorlar ve hepimizi hocam güle güle diye gülücükleriyle uğurluyorlar.

…
Yüksel, İsa ve diğerleri…
Vedalaşmalar. Gözü arkada kalmalar. Gitmek isteyip gidilemeyen yerler…
Yine eksik bir şey kalmış ya da bir şey unutulmuş hissi.
Havaalanı. Alkışlarla gelip, hüzünle ayrılmak. Kemer çıkartmaktan nefret ediyorum ama güvenlik aramaları bu bölgede oldukça sıkı…
….
Dönüş uçağı…
Hosteslere bizden başka kimsenin layık görmediği nezaket cümleleri.
Koltuklara yorgun argın oturuşlar. Yanımda teskeresini almış Afyon’lu bir asker. Sevinçten havalara uçuyor, nişanlısı onu beklermiş. Annen, baban beklemiyor mu? diye sordum. Abi onlarda bekliyor ama…
Demiştim, hepsi geçecekti!
Bulutlar…
…
Trenin ürkmeyeceğini bile bile raylarda korkuluk olmak ve boylu boyuna raylara uzanmak güzeldi.
Çocuklar güzeldi, krater gölü güzeldi, Nemrut dağı güzeldi, Van gölü güzeldi, dağa tırmanırken kara saplanmak güzeldi, yerel radyolardan istek şarkıları çaldırmak güzeldi. Sanki hepsi….

Muş, Bitlis, ara duraklar, son istasyonlar, köyler, uzun yollar, uzun yürüyüşler, güzel dostlar, sisler…
Sonra Ankara, en nihayetinde ah İstanbul.

Merhaba umursamaz şehir! Merhaba modern cinnet!
Fotoğraf galerisi için;
Nurdal Durmuş
Rayların üzerinden henüz Doğu ekspresi geçmemişken….
Saat: 15:55
|
|
Son Yorumlar