yaşanılan şeyler. yazılan değil!

güne bakma durağı 7 Yorum »

yağmur

sabah…
yağmurun sesi uykunuzun tam içinde yankılanıyor.
rüyanızda ıslanma ihtimaliniz bile var.
komşunun horozu çok vakitsiz ötüyor. şimdi kimse inanmaz ama; gerçekten böyle bir horoz var ve beni hiç uyutmuyor. bizimkiler komşu teyzeyi nazikçe uyarmışlar birkaç kere… o da keseceğim demiş.
bir de; bahçede kene falan olmasın diye saklıyorum diye mazeret üretmiş.
iyi de, tavuk beslesin o zaman dedim.
kalktım. cumartesi günleri çalışmaktan nefret ederdim. aslında cumartesi çalışmak yüzünden işyeri değişmişliğim bile vardır ama şimdilik buna mecburum.
anadolu yakası istanbul’un kasabası sayılır. burada yaşamaktan mutluyum. istanbul’da yaşayıp aracına park yeri bulabilen ve trafik derdi olmayan bir adam olarak şükretmeliyim.
perdeyi aralayıp sokağa bakıyorum. yağmur yağınca neden insanın aklına şiir gelir, yalnızlık gelir… sahil kenarında yürümek gelir falan düşünüyorum… bir de camımın önünde olan kaysı ağacında ki kuşları seyrederdim ama canına okumuş abim. niye kesti ki?
artık bu dünyada bir dikili ağacımız bile yok dedim, güldü.
onyedi yaşımda pazardan alıp dikmiştim o ağacı. onaltı yaşında katlettin be diye sitem ettim.

saat 09:00 ofiste olmam lazım.
peki saat kaç?
08:55
sokağa çıktım. bu yağmur bardaktan boşalırcasına falan değil, önüne gelen her şeyi yutacak kadar güçlü kolları olan bir yağmur.
neyse araçtayım.
tek derdim aracımın arka cam rezistansının bozuk olması değil elbet. araç teybinin radyosu da çekmiyor. anten kablosu kopmuş galiba. torpidoda duran orhan gencebay kasedi dışında dinleyecek hiçbir şey yok.
onu da aracı aldığım adam unutmuş. ıslak sokaklar, sıkı bir yağmur ve orhan gencebay.
insana çok şey düşündürüyor.
koltukta elma var. annem köyden göndermiş sağolsun. geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğum gibi aslında.
nasıl da yiyip bitirmişiz o günleri. geçmez dediğimiz o günleri.

-geçecek hepsi geçecek!

neyse… kimse işe geç kalmama alışık değil. 9:18′de telefonum çalıyor.
-poğaçalar soğudu nerede kaldınız?
-90 saniye sonra oradayım.

niye birkaç dakika sonra demedim de, doksan saniye dedim bilmiyorum.
nede olsa sorumluluğunu bilen biriyim.

şirketteyim…
ayşe hanım büyük bardak çay ve iki poğaça koyuyor önüme.
fikret bey yapılacak teslimatlardan ve rakamların rakımlarından bahsediyor.
mimarların sunum odasında yakışıklı bir televizyon ünitesi ve koca bir plazma var.
habertürk’te 12 yaşında bir çocuk michael jackson gibi dans ediyor. yetenek yarışmasından kapıp getirmişler ekrana.
içimden; bugün cumartesi, her şey bana uzak diyesim geliyor.
üst kata ofisime çıkmadan iç mimarlardan birinin bilgisayarından maillerime bakıyorum.
profil resmin karanlık abi, değiş falan yazmış mustafa.
bir sürü başka şeyler…
ayraç dergisi halkın dostları ekiyle birlikte yeni sayısını çıkartmış.
yunus emre hala benden okumak, yazmak ve düşünmek üzerine makale bekliyor:)
yeni sayının kapağında beni de etiketlemiş.

tüyap kitap fuarı başlıyor ve yarın bir uğrasam mı diye içimden geçiriyorum.
sonra içimde birilerini özlemişim gibi bir his var.
gelen maillerin birkaçına cevap yazıyorum.
aslında facebook profiline -face senin ruhuna ilmek geçirdim ve yakında idam edeceğim gibi bir şey yazmak geldi beceremedim.
neyse yeni şafak, zaman hep bu masada duran gazeteler.
sebebini bilmiyorum ama öyle.
yeni şafak kitap ekinde “doğunun ışığı çevirilere yansımadı” diye bir kapak dosyası var.
içini birazdan karıştırcağım.
televizyonu kapattırıp loreena’nın istanbul konseri kaydını açtırıyorum.
sonra ofise çıkıp hayata karışacağım.
saat: 10:25
hoşçakalın…

Nurdal Durmuş 31 ekim sabahı.

Öğleden sonrası berbat geçiyor…
migren krizine girdim, nedensiz bir üşüme sardı ve boğazım yanıyor.
cep telefonuma mesaj geldi. araç çarpmış ve hastanedeymiş. kolu ve omuzu kırılmış.
belli acı çekiyor ve ben de çok üzüldüm.
çok üzüldüm ve migren ağrılarım iyice dayanılmaz oldu.
genelde çok sık olmaz, adi bir ağrı kesici alınca bile geçer ama bu sefer uzadı sanki…
ne haldedir acaba?
telefona sarıldım…
iyi mi, değil mi görmek için kalkıp gidilecek yakınlıkta değil.
sesi solgun ve zayıftı.
ameliyat olmayı bekliyorum ve hayat çok kısaymış diyebildi.
hepsi bu….
geçmiş olsun ama nasıl geçecek ki?

muhammed aradı yoldayız geliyoruz abi.
akşam radyo programına konuk edecek.
hastayım ve üzgünüm diyemedim ve gelmelerini bekliyorum.
televizyonlarda ve gazete haber portallarında olan tek şey istanbul’un yağmuru ve sel basan dereler.
bakalım hayat şimdilik ıslak ve trafik yavaş akıyor.
(lütfen dostum iyi olsun)
saat: 16:32
hoşçakalınız…

Nurdal Durmuş 31 ekim cumartesi öğleden sonra.

altı çizili satırlar (üç)

okuma notları Yorum Yok »

Başkasının önünde eğildin mi ne kalbin ne de vücudun senindir.Boyunları bükük yüz bine oranla kelle koltukta bir kelĩm daha iyidir.

Cemil Meriç

Bahçenin kenarından geçerek yukarıya,Arnavutköy’ün tepelerine doğru yürürken burnumuza hãlã menekşe kokusu geliyordu.Altımızda bir Mayıs gününü bırakarak Şubat ayını yukarıda kamçı gibi bizi bekler bulduk. Say:149

Sabahın 4.30’u.İnsan sesleri sessizliğin içine düşüyor.Karanlığa bol bol duman fışkırtan meşalelerin geceye yaptığı te’siri sesler de sükũta yapıyor şimdi.İnsan bir kırmızılık,bir alev,bir duman,sıcak bir şeyler duyuyor.Yalnız Heybeli’nin sırtında güneşin doğacağını belli eden bir çizgi halinde beyazlık.Ondan ötesi,Heybeli,deniz,çamlar,her şey daha zindan gibi karanlık.Nasıl etmeli de yataktan kalkmalı?Saatlerin en güzeli bu!Bu saatte uyumayan yoktur artık balığa çıkanlar müstesna.Hatta uykusuzluğa mübtelalar bile nihayet uyuyabilmişlerdir.Bu saatlerde çocuklar,ruyalarının en tatlı yerinde,sevgililer bu saatte kavuşamadıklarında,anneler bu saatte gurbetteki çocuklarıyla sarmaş dolaştır.Bu saat,hastaların uyuduğu;açların uyuduğu,sinirlilerin uyuduğu;toprağın,taşın,ağaçların uyuduğu saat…say:150_151

Yedi senedir bu sokaktan gayrĩ İstanbul şehrinde bir yere gitmedim.Ürküyorum.Sanki döveceklermiş,linç edeceklermiş,paramı çalacaklarmış_ne bileyim,bir şeyler işte_gibime geliyor da şaşırıyorum.başka yerlerde bana bir gariplik basıyor.Her insandan korkuyorum.Kimdir bu sokakları dolduran adamlar?Bu koca şehir,ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu.Neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?Aklım ermiyor.Birbirini küçük görmeye,boğazlaşmaya,kandırmaya mı?Nasıl birbirinden bu kadar ayrı,birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyorlar.. (Lüzumsuz Adam say:119

Şahmerdan _ Lüzumsuz Adam Sait Faik Abasıyanık

İnsanlar bir altın çağ yaşadılar,eski Yunan zamanında. Eski Yunan,sĩnesinde şarkı ve garbı birleştirmek saadetine ermişti;bu yüzden mükemmel oldu.Sonra miras bölündü.Yunan’ın ilim iştiyãkı,tasnif etmek,teşkilatlandırmak kudreti,hürriyet iptilãsı,garba gitti.Bu tarafa ne kaldı? Yaratılış sırrına hürmet,fãnilik şuuru,ferde huzur ve ãhenk verebilecek dünya görüşü_yãni kader ve kısmete inanma_güzellik.say:21

Canzi ve ben diye tutturmuşum.Ardı arkası gelmiyor.Yerlere,göklere sığdıramadığım,bir türlü baş edip koyup kaldıramadığım hep bu biricik aşkım değil mi?Ey Yaradan ! Benim topraktan gelme cismime,üflenen bir kandil gibi her an sönmeye namzet zihnime bu sonsuz açılışı,ebediyete doğru çağlayışı,bu dinmek bilmeyen yanıp yakılışı.Özleyişim savmıyor,sevdiğimi unutamıyorum..Ölsem..Ölemiyorum da.Issız kış geceleri odam da dönüp dolanıyorum.Kãh rüzgãrı,yağmuru dinliyorum kãh perdeyi aralayıp gökyüzünü görmek istiyorum.fakat…İnsanlıktan çıkmışım besbelli .Bir çift can yakıcı elã göz kãinatla benim arama girdi;dağlara baksam az sonra dağlar hayal,hayal olur;bulutlara baksam hepsi çözülür buhar olur.Kendi kendime kaynar kaynar,taşar ve ancak o zaman iş başına geçip planlarıma bakacak tãkati kendimde bulurum.Eserim,beni kãh yanına çekip kãh uzaklaştırarak kanımı eme eme büyür.Eserimi adım adım ileri götürdükçe günahımı ödediğimi,sevdiğimin küskün ruhuyla barış kurduğumu duyuyorum.

Her şey senindir,al!İşte sıhhatim,işte hayatım,işte sanatım,kudretim ve son tãkãtim.say:50_51

Benim olmanı istiyordum,öyle ki dış dünya artık senden bir şey alamasın.Senin güzel yüzünü kimse görmesin,halãvetli,vãkarlı perdelerle dalgalanan sesini kimse işitmesin.Sen de kimseyi görme,muhayyilene bile benden başka şey girmesin.Geçmişin, geçmemiş olsun.Bugün düşünüyorum ve anlıyorum:ben farkında olmayarak seni yok etmek,seni öldürmek istemiştim.

Ciğerdelen Safiye Erol

Ölüm,ölüm hayattaki tek değişmez gerçek.diyalektik hayatın akışını, değişmesini açıklamaya çalıştı;ama başaramadı.Ölümü çözemez diyalektik,işte değişmez gerçek.Nehirlerden sular akıyor tabiĩ,hep aynı suda yıkanmıyoruz,ama hep aynı ölümle ölüyoruz.(Ölüm şekillerimiz aynı olmasa da,Azrail’e (a.s)veriyoruz canımızı hepimiz.Ruhumuz)…Bahar,ak düşmüş saçlarım bunları düşündürdü bana.Gugular ötüşüyorlardı gene.İnsan beşerde kimi zaman bilinçsiz bir hayvan olmak ister.Rahata düşkünlük,konforculuk değil dediğim.Hayatın gerçeklerinden kaçmak sadece.Hayat çirkindir çocuklar,hayatta güzeli aramak yanlıştır.(Hayatın en güzel yanı bence her yolun Allah’a çıkması,muhtaç olduğunuzu her an hatırlatmasıdır).İnsan kendi fildişi kulesine çekilince hayatta var olmayan güzelliği bulur.”(Doçent,sonraları Profesör Necati) Pastırma Yazı say:173

Hüzün Kahvesi Selim İleri

İkinci Abdülhamid’in kıskanç cãriyesi ãh’ının ateşiyle gök katlarını değilse de,muzdarip ruhunu incecik oyma işleriyle oyalamaya uğraşan padişahın marangozhãnesini ateşe veriverdi.Zarar ziyan cãriyenin kalbinde mi,marangozhãnede mi daha fazla,bunu tarihler yazmıyor.say:54

Bahtınıza Ekim’lerde hep İstanbul düşüyor.İstanbul bahtınıza hep Ekim’lerde düşüyor.Daha iyi vurulmanız daha iyi ölmeniz için her halde.İstanbul Ekim’de geçmişten ve gelecekten mürekkep çünkü.Üstelik salt kendi geçmişinden değil;sizinde geçmişinizden mürekkep.Önce ışık oluyor.Sonra su.Ve mavi.Ve yıldız.Bir Beyoğlu tramvayı,bir ãmãnın laternasında istiklãl caddesi uzantısı bir hüzün.Köşe başlarında ulysses’in bakışı,kestanecilerin kapı tuttuğu kitapçılarda taze mürekkep kokusu.Boşluğa dağılan buhurumeryem:bir şiirin sancısı.Bir sap gül:bir hayatın yarısı.Neden kalbimizin bütün acılara açık yerinin adı şãir.say:62

Sarayı olmayanın sultan olmadığını kim iddia edebilirdi? Ve bir ayna derinliğine dökülen görüntüleri ne yapabilirdi. Say:66

Mavi Lãle Nãzan Bekiroğlu

tv net bayram

söyleşi, video kulübü 1 Yorum »

-mikrofonun elleri vardır; kalplere uzanır.
-otuzuncu harf 29 harfle anlatılamayanları anlattığımız dergidir. çünkü söz değerlidir, kıymetini bilmeli.
-otuzuncu harf dergisiyle edebiyat alanında ciddi açılımlar yapıyoruz.
-sanayi kapitalizminin insanı dünyevileştirmesinin önününe gözyaşı, ramazan, inanç, gelenek ve bayramlar geçer.
-modernizm mutsuz ruhlar üretir!
-modern insan için yeni sadece kısa süreliğine geçerlidir. modern demek hemen alışıp hızlıca tükettiğimiz kısa süreli yeniliktir.
-modern hayatın tükettiği hayatımızı edebiyatla, sözle onarmak gibi bir derdimiz var.
-radyoculuğa, bilgisayarı olmayan bir radyoda bilgisayar operatörü olarak işe başlayarak adım attım.
-97′de ilk programımın adı istedinizde çalmadık mı? isimli istek programıydı. Fakat kimsenin isteği çalınmıyordu.

bugün cumhuriyet bayramı!

güne bakma durağı Yorum Yok »

Az daha uyumalıyım. Koyun sayamam ama besmele çekebilirim. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’a kaçabilirim. Ya da; köşeyi dönünce beni bekleyen annem ve peygamber’e. Acaba oradalar mı hala? Elimden tutup, ışığa çıkarırlar mı? Seni görebilir miyim ışıkta? Yüzün nasıldır şimdi? Masum küsmelere hala inanmıyor musun? Kaçmalarını, gelmemelerini, yerini ve zamanını söylememelerini her şeyi…

Ninni söyleyecektin bana hani, söz vermiştin!
Hiç ninni bilmem mi demiştin, yoksa unutmuş muyduk?
Ama ben, sen susarken de uyuyabilirim!

Sen susma…
Sezen Aksu lütfen susma…
Bana lütfen, lütfeni söyle!
Lütfen
Görmeyeyim seni
Bir yerlerde karşıma çıkma
Konuşmayalım, bakışmayalım
Ne olursun
Daha fazla tükenmeye takatim yok!

hiç sesler (youtube ekleyene teşekkürler)

video kulübü Yorum Yok »


Yazan-Seslendiren: Nurdal Durmuş
Video Klip : Rabia Bulut
Youtube Kaynak: Halime Derelioğlu

(Radyo programında canlı yayın okumalarından alınan amatör ses kaydıyla yapılmıştır)

HİÇ SESLER

üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var! dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.

II

kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!

III

nuh son anda bileğimi kavrıyor.
— çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!


veda ve son gece;

artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt.

Nurdal Durmuş / her sonbahar kendini tekrar ettiren yazgı!

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes