sabah…
yağmurun sesi uykunuzun tam içinde yankılanıyor. rüyanızda ıslanma ihtimaliniz bile var.
komşunun horozu çok vakitsiz ötüyor. şimdi kimse inanmaz ama; gerçekten böyle bir horoz var ve beni hiç uyutmuyor. bizimkiler komşu teyzeyi nazikçe uyarmışlar birkaç kere… o da keseceğim demiş.
bir de; bahçede kene falan olmasın diye saklıyorum diye mazeret üretmiş.
iyi de, tavuk beslesin o zaman dedim.
kalktım. cumartesi günleri çalışmaktan nefret ederdim. aslında cumartesi çalışmak yüzünden işyeri değişmişliğim bile vardır ama şimdilik buna mecburum. anadolu yakası istanbul’un kasabası sayılır. burada yaşamaktan mutluyum. istanbul’da yaşayıp aracına park yeri bulabilen ve trafik derdi olmayan bir adam olarak şükretmeliyim.
perdeyi aralayıp sokağa bakıyorum. yağmur yağınca neden insanın aklına şiir gelir, yalnızlık gelir… sahil kenarında yürümek gelir falan düşünüyorum… bir de camımın önünde olan kaysı ağacında ki kuşları seyrederdim ama canına okumuş abim. niye kesti ki? artık bu dünyada bir dikili ağacımız bile yok dedim, güldü.
onyedi yaşımda pazardan alıp dikmiştim o ağacı. onaltı yaşında katlettin be diye sitem ettim.
saat 09:00 ofiste olmam lazım.
peki saat kaç?
08:55
sokağa çıktım. bu yağmur bardaktan boşalırcasına falan değil, önüne gelen her şeyi yutacak kadar güçlü kolları olan bir yağmur.
neyse araçtayım.
tek derdim aracımın arka cam rezistansının bozuk olması değil elbet. araç teybinin radyosu da çekmiyor. anten kablosu kopmuş galiba. torpidoda duran orhan gencebay kasedi dışında dinleyecek hiçbir şey yok.
onu da aracı aldığım adam unutmuş. ıslak sokaklar, sıkı bir yağmur ve orhan gencebay.
insana çok şey düşündürüyor.
koltukta elma var. annem köyden göndermiş sağolsun. geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğum gibi aslında.
nasıl da yiyip bitirmişiz o günleri. geçmez dediğimiz o günleri. -geçecek hepsi geçecek!
neyse… kimse işe geç kalmama alışık değil. 9:18′de telefonum çalıyor. -poğaçalar soğudu nerede kaldınız?
-90 saniye sonra oradayım.
niye birkaç dakika sonra demedim de, doksan saniye dedim bilmiyorum.
nede olsa sorumluluğunu bilen biriyim.
şirketteyim…
ayşe hanım büyük bardak çay ve iki poğaça koyuyor önüme.
fikret bey yapılacak teslimatlardan ve rakamların rakımlarından bahsediyor.
mimarların sunum odasında yakışıklı bir televizyon ünitesi ve koca bir plazma var.
habertürk’te 12 yaşında bir çocuk michael jackson gibi dans ediyor. yetenek yarışmasından kapıp getirmişler ekrana.
içimden; bugün cumartesi, her şey bana uzak diyesim geliyor.
üst kata ofisime çıkmadan iç mimarlardan birinin bilgisayarından maillerime bakıyorum.
profil resmin karanlık abi, değiş falan yazmış mustafa.
bir sürü başka şeyler… ayraç dergisi halkın dostları ekiyle birlikte yeni sayısını çıkartmış. yunus emre hala benden okumak, yazmak ve düşünmek üzerine makale bekliyor:)
yeni sayının kapağında beni de etiketlemiş.
tüyap kitap fuarı başlıyor ve yarın bir uğrasam mı diye içimden geçiriyorum. sonra içimde birilerini özlemişim gibi bir his var.
gelen maillerin birkaçına cevap yazıyorum.
aslında facebook profiline -face senin ruhuna ilmek geçirdim ve yakında idam edeceğim gibi bir şey yazmak geldi beceremedim.
neyse yeni şafak, zaman hep bu masada duran gazeteler.
sebebini bilmiyorum ama öyle.
yeni şafak kitap ekinde “doğunun ışığı çevirilere yansımadı” diye bir kapak dosyası var.
içini birazdan karıştırcağım.
televizyonu kapattırıp loreena’nın istanbul konseri kaydını açtırıyorum.
sonra ofise çıkıp hayata karışacağım. saat: 10:25 hoşçakalın…
Nurdal Durmuş 31 ekim sabahı.
Öğleden sonrası berbat geçiyor…
migren krizine girdim, nedensiz bir üşüme sardı ve boğazım yanıyor.
cep telefonuma mesaj geldi. araç çarpmış ve hastanedeymiş. kolu ve omuzu kırılmış.
belli acı çekiyor ve ben de çok üzüldüm.
çok üzüldüm ve migren ağrılarım iyice dayanılmaz oldu.
genelde çok sık olmaz, adi bir ağrı kesici alınca bile geçer ama bu sefer uzadı sanki…
ne haldedir acaba?
telefona sarıldım…
iyi mi, değil mi görmek için kalkıp gidilecek yakınlıkta değil.
sesi solgun ve zayıftı.
ameliyat olmayı bekliyorum ve hayat çok kısaymış diyebildi.
hepsi bu….
geçmiş olsun ama nasıl geçecek ki?
muhammed aradı yoldayız geliyoruz abi.
akşam radyo programına konuk edecek.
hastayım ve üzgünüm diyemedim ve gelmelerini bekliyorum.
televizyonlarda ve gazete haber portallarında olan tek şey istanbul’un yağmuru ve sel basan dereler.
bakalım hayat şimdilik ıslak ve trafik yavaş akıyor.
(lütfen dostum iyi olsun)
saat: 16:32
hoşçakalınız…
Bahçenin kenarından geçerek yukarıya,Arnavutköy’ün tepelerine doğru yürürken burnumuza hãlã menekşe kokusu geliyordu.Altımızda bir Mayıs gününü bırakarak Şubat ayını yukarıda kamçı gibi bizi bekler bulduk. Say:149
Sabahın 4.30’u.İnsan sesleri sessizliğin içine düşüyor.Karanlığa bol bol duman fışkırtan meşalelerin geceye yaptığı te’siri sesler de sükũta yapıyor şimdi.İnsan bir kırmızılık,bir alev,bir duman,sıcak bir şeyler duyuyor.Yalnız Heybeli’nin sırtında güneşin doğacağını belli eden bir çizgi halinde beyazlık.Ondan ötesi,Heybeli,deniz,çamlar,her şey daha zindan gibi karanlık.Nasıl etmeli de yataktan kalkmalı?Saatlerin en güzeli bu!Bu saatte uyumayan yoktur artık balığa çıkanlar müstesna.Hatta uykusuzluğa mübtelalar bile nihayet uyuyabilmişlerdir.Bu saatlerde çocuklar,ruyalarının en tatlı yerinde,sevgililer bu saatte kavuşamadıklarında,anneler bu saatte gurbetteki çocuklarıyla sarmaş dolaştır.Bu saat,hastaların uyuduğu;açların uyuduğu,sinirlilerin uyuduğu;toprağın,taşın,ağaçların uyuduğu saat…say:150_151
Yedi senedir bu sokaktan gayrĩ İstanbul şehrinde bir yere gitmedim.Ürküyorum.Sanki döveceklermiş,linç edeceklermiş,paramı çalacaklarmış_ne bileyim,bir şeyler işte_gibime geliyor da şaşırıyorum.başka yerlerde bana bir gariplik basıyor.Her insandan korkuyorum.Kimdir bu sokakları dolduran adamlar?Bu koca şehir,ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu.Neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar?Aklım ermiyor.Birbirini küçük görmeye,boğazlaşmaya,kandırmaya mı?Nasıl birbirinden bu kadar ayrı,birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyorlar.. (Lüzumsuz Adam say:119
Şahmerdan _ Lüzumsuz Adam Sait Faik Abasıyanık
İnsanlar bir altın çağ yaşadılar,eski Yunan zamanında. Eski Yunan,sĩnesinde şarkı ve garbı birleştirmek saadetine ermişti;bu yüzden mükemmel oldu.Sonra miras bölündü.Yunan’ın ilim iştiyãkı,tasnif etmek,teşkilatlandırmak kudreti,hürriyet iptilãsı,garba gitti.Bu tarafa ne kaldı? Yaratılış sırrına hürmet,fãnilik şuuru,ferde huzur ve ãhenk verebilecek dünya görüşü_yãni kader ve kısmete inanma_güzellik.say:21
Canzi ve ben diye tutturmuşum.Ardı arkası gelmiyor.Yerlere,göklere sığdıramadığım,bir türlü baş edip koyup kaldıramadığım hep bu biricik aşkım değil mi?Ey Yaradan ! Benim topraktan gelme cismime,üflenen bir kandil gibi her an sönmeye namzet zihnime bu sonsuz açılışı,ebediyete doğru çağlayışı,bu dinmek bilmeyen yanıp yakılışı.Özleyişim savmıyor,sevdiğimi unutamıyorum..Ölsem..Ölemiyorum da.Issız kış geceleri odam da dönüp dolanıyorum.Kãh rüzgãrı,yağmuru dinliyorum kãh perdeyi aralayıp gökyüzünü görmek istiyorum.fakat…İnsanlıktan çıkmışım besbelli .Bir çift can yakıcı elã göz kãinatla benim arama girdi;dağlara baksam az sonra dağlar hayal,hayal olur;bulutlara baksam hepsi çözülür buhar olur.Kendi kendime kaynar kaynar,taşar ve ancak o zaman iş başına geçip planlarıma bakacak tãkati kendimde bulurum.Eserim,beni kãh yanına çekip kãh uzaklaştırarak kanımı eme eme büyür.Eserimi adım adım ileri götürdükçe günahımı ödediğimi,sevdiğimin küskün ruhuyla barış kurduğumu duyuyorum.
Her şey senindir,al!İşte sıhhatim,işte hayatım,işte sanatım,kudretim ve son tãkãtim.say:50_51
Benim olmanı istiyordum,öyle ki dış dünya artık senden bir şey alamasın.Senin güzel yüzünü kimse görmesin,halãvetli,vãkarlı perdelerle dalgalanan sesini kimse işitmesin.Sen de kimseyi görme,muhayyilene bile benden başka şey girmesin.Geçmişin, geçmemiş olsun.Bugün düşünüyorum ve anlıyorum:ben farkında olmayarak seni yok etmek,seni öldürmek istemiştim.
Ciğerdelen Safiye Erol
Ölüm,ölüm hayattaki tek değişmez gerçek.diyalektik hayatın akışını, değişmesini açıklamaya çalıştı;ama başaramadı.Ölümü çözemez diyalektik,işte değişmez gerçek.Nehirlerden sular akıyor tabiĩ,hep aynı suda yıkanmıyoruz,ama hep aynı ölümle ölüyoruz.(Ölüm şekillerimiz aynı olmasa da,Azrail’e (a.s)veriyoruz canımızı hepimiz.Ruhumuz)…Bahar,ak düşmüş saçlarım bunları düşündürdü bana.Gugular ötüşüyorlardı gene.İnsan beşerde kimi zaman bilinçsiz bir hayvan olmak ister.Rahata düşkünlük,konforculuk değil dediğim.Hayatın gerçeklerinden kaçmak sadece.Hayat çirkindir çocuklar,hayatta güzeli aramak yanlıştır.(Hayatın en güzel yanı bence her yolun Allah’a çıkması,muhtaç olduğunuzu her an hatırlatmasıdır).İnsan kendi fildişi kulesine çekilince hayatta var olmayan güzelliği bulur.”(Doçent,sonraları Profesör Necati) Pastırma Yazı say:173
Hüzün Kahvesi Selim İleri
İkinci Abdülhamid’in kıskanç cãriyesi ãh’ının ateşiyle gök katlarını değilse de,muzdarip ruhunu incecik oyma işleriyle oyalamaya uğraşan padişahın marangozhãnesini ateşe veriverdi.Zarar ziyan cãriyenin kalbinde mi,marangozhãnede mi daha fazla,bunu tarihler yazmıyor.say:54
Bahtınıza Ekim’lerde hep İstanbul düşüyor.İstanbul bahtınıza hep Ekim’lerde düşüyor.Daha iyi vurulmanız daha iyi ölmeniz için her halde.İstanbul Ekim’de geçmişten ve gelecekten mürekkep çünkü.Üstelik salt kendi geçmişinden değil;sizinde geçmişinizden mürekkep.Önce ışık oluyor.Sonra su.Ve mavi.Ve yıldız.Bir Beyoğlu tramvayı,bir ãmãnın laternasında istiklãl caddesi uzantısı bir hüzün.Köşe başlarında ulysses’in bakışı,kestanecilerin kapı tuttuğu kitapçılarda taze mürekkep kokusu.Boşluğa dağılan buhurumeryem:bir şiirin sancısı.Bir sap gül:bir hayatın yarısı.Neden kalbimizin bütün acılara açık yerinin adı şãir.say:62
Sarayı olmayanın sultan olmadığını kim iddia edebilirdi? Ve bir ayna derinliğine dökülen görüntüleri ne yapabilirdi. Say:66
-mikrofonun elleri vardır; kalplere uzanır.
-otuzuncu harf 29 harfle anlatılamayanları anlattığımız dergidir. çünkü söz değerlidir, kıymetini bilmeli.
-otuzuncu harf dergisiyle edebiyat alanında ciddi açılımlar yapıyoruz.
-sanayi kapitalizminin insanı dünyevileştirmesinin önününe gözyaşı, ramazan, inanç, gelenek ve bayramlar geçer.
-modernizm mutsuz ruhlar üretir!
-modern insan için yeni sadece kısa süreliğine geçerlidir. modern demek hemen alışıp hızlıca tükettiğimiz kısa süreli yeniliktir.
-modern hayatın tükettiği hayatımızı edebiyatla, sözle onarmak gibi bir derdimiz var.
-radyoculuğa, bilgisayarı olmayan bir radyoda bilgisayar operatörü olarak işe başlayarak adım attım.
-97′de ilk programımın adı istedinizde çalmadık mı? isimli istek programıydı. Fakat kimsenin isteği çalınmıyordu.
Yazan-Seslendiren: Nurdal Durmuş
Video Klip : Rabia Bulut
Youtube Kaynak: Halime Derelioğlu (Radyo programında canlı yayın okumalarından alınan amatör ses kaydıyla yapılmıştır)
HİÇ SESLER
üşüyen mevsimler de aklımı toparlarken içimi-dışımı yoklamak, sakladıklarımın gizemli kutularını açıp korkularımın silahını kuşanmak yıkıcı bir yalnızlık depremi gibi. sonbahar, arsız bir sevgili gibi kollarını dolayınca kalemime; hüznümü soranlara “bir şeyim yok, iyiyim!” diyorum. oysa benim bir şeyim var!dilimin ucunu dokundurduğum kutsal sözlerle sadece seni kandırabiliyorum. hâlbuki çalımlı laflarla hayat kurgulayan acemi yazarlar gibi ağlıyorum içime. sonra aynalar, yalanı yakalanmış vicdan kadar mahcup ediyor beni. oysa ben, yakamı ellerinden kurtardığım sevgili(m) bilirdim sonbaharı. zaman aralıklarında tütün sarılmış şiirlerimi tozu dumana katarak koşturduğum, okuttuğum yârim bilirdim. büyük saçmalıklarına aldırmadığım umursamazlığım, kuşları fark edip yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim çocukluğum bilirdim. şimdi içim de sana karşı sonsuz bir küslük var! yaşamak, ürkünç bir fırtına gibi mevsimlerime saldırıyor. artık kaldırım kenarına oturup karıncalarla konuşmalıyım! kapım çalmalı. tanrı gelmiş olmalı! ya da, hayata şerh düşmüş bütün nebiler ellerimden tutmalı.
II
kalbim, kıyıları yağmalanmış şiir gibi. dalgaları ürkek, köpükleri kurumuş. aç da oku beni. alfabemle körebe oyna! kapat harflerimin gözlerini. ya hiç, ya kıymet biç! ya kan akıt, ya yağmala. ama bir şey yap. bir kargaşa uzat solumdan. ya da at üstüme günahlarını da, bir âdem boyu şiir yazayım sana. kurak baharlar gibi dolaş satırlarımda. mürekkep bulaşmış dudaklarıma içini değdir. sağılacak tek harf bırakma kalemimde. kısır bir aşk gibi erit ruhumu. kanım kelamımı kirletsin de güneşli gülüşüne yağmurlar katanın bereketi gitsin. vur elindeki kirli şarkıları dilime de hep yen beni, hep yenileyim sana. mağrur bir öfke gibi küllendir bedenimi. şah çektikçe vezirine kalelerime atlılarını gönder. kahkahalarımdan hüznümü kopar. bir hayal çiz aynada, bu gerçek benim de. bilmiyorum bu kaçıncı yenilgim. artık hayatla vuruşmayacağım. her seferinde kalbimi lime lime ediyor. kırlarımda su gibi, su gibi biçimsiz koşuyor kısraklar ve kazanmak beni umursamıyor!
III
nuh son anda bileğimi kavrıyor. — çok dünya yutmuşsun! ama oldu işte. kurtuldun!
… veda ve son gece;
artık sus! sus ki, altlarından ırmaklar akan evler gerçek olsun. kilim silkelesin şehir çocukları tahta balkondan. genç ağaçlar yapraklarını döksün. gizleyelim mahrem yerlerini ruhumuzun. sus ki, ipil ipil yağsın yağmur!
sen yine hayat de adına, ben dallarından ölü serçeler sarkıtan söğüt.
Nurdal Durmuş / her sonbahar kendini tekrar ettiren yazgı!
“İnsan acı çeker, ısrar eder ve talep eder. Yüz binlerce dünyaya sahip olsa da huzur bulamaz. İnsan kılı kırk yarar, bir biçimde her türlü işle ve zanaatla uğraşır; çok çeşitli görevlerle kendisini meşgul eder. Arzu ettiği arzu nesnelerine ulaşamadığı için astronomi ve tıp alanlarını öğrenir. Normalde insan sevdiğine ‘kalbimin huzuru’ der. Hâl bu olunca insan, başka bir şeyde nasıl rahat ve huzur bulur. Bütün bu zevkler ve meşguliyetlerin hepsi merdiven gibidir. Çünkü insan merdivenin basamaklarına yerleşip yaşamaya kalkışmaz, geçicidir oraları; ne mutlu ona ki, bu gerçeğin farkına varmak için yeterince erken uyanır. Böyle biri için uzun yol kısalır ve hayatını merdiven basamaklarında boşuna harcamaz.”
* * *
“Tanrım, geceyi bizim için mi böylesine gizemli ve güzel yaptın? Benim için mi? Hava ılık, ayışığı açık penceremden içeri dolmakta. Oturmuş, göklerin sonsuz sessizliğini dinliyorum. Bütün varlıklardan hayranlık duyguları yükselip birbirine karışıyor; sözcüklerle anlatılamayacak bir coşkuyla dolu gönlümü alıp sürüklüyorlar sanki. Dua ederken bile sakin değilim. Eğer sevginin sınırları varsa, bu sınırları insanlar koymuştur Tanrım, Sen değil.”
(Andre Gide / Pastoral Senfoni)
* * *
“Bir zamanlar kardeşime, ne zaman evde tamir işi yapmaya kalksam, işi bitirmeden tüm aletleri kaybettiğimi söyledim.
‘Şanslısın,’ dedi bana. ‘Ben yaptığım işi kaybediyorum.’
Gülüştük.”
(Kurt Vonnegut/Hi Ho)
* * *
“Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini bir insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.” (Chuang Tzu’dan Herbert Alen Giles)
* * *
“Masal bir adamın dört bin dinara bir kız alması ile başlar. Bir gün adam gözlerini kızın üzerine dikti, ve sonra gözyaşlarına boğuldu. Kız ona neden ağladığını sordu. Adam yanıtladı: ‘Öylesine güzel gözlerin var ki bana Rabbe ibadet etmeyi unutturuyor.’ Kız yalnız kalınca gözlerini oydu. Adam onu bu haliyle gördü ve acıyla sarsıldı. ‘Kendine neden eziyet ettin? Değerini düşürdün.’ Kız şöyle karşılık verdi: ‘Bende bulunan hiçbir şeyin sizi Rabbe ibadetten alıkoymasını istemem.’ Adam o gece, düşünde bir ses işitti: ‘Kız değerini sana göre azalttı, ama bize göre arttırdı; ve biz onu senden aldık.’ Uyandığında adam, yastığının altında dört bin dinar buldu. Kız ölmüştü.”
(Ahmed eş-Şirvani/Hadikat el Afrah)
* * *
“Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
Dünya ahirete nazaran bu parmağı –bunu söylerken parmağını gösterdi- denize sokmak gibi bir şeydir. Biriniz o parmağın denizden ne kadar ıslanarak çıkabileceğine bir baksın.”
“Dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle. Kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz.” Pavese
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalyede ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren, hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgesini hissettim. Masada oturuyor, oturduğumu aklımın bir köşesiyle biliyor, sayfaları çeviriyor ve bütün hayatım değişirken ben yeni kelimeleri ve sayfaları okuyordum. Bir süre sonra, başıma gelecek şeylere karşı kendimi o kadar hazırlıksız ve çaresiz hissettim ki, kitaptan fışkıran güçten korunmak ister gibi bir an içgüdüyle yüzümü sayfalardan uzaklaştırdım. Çevremdeki dünyanın da baştan aşağıya değiştiğini o zaman korkuyla fark ettim ve şimdiye kadar hiç duymadığım bir yalnızlık duygusuna kapıldım. Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım.” Orhan pamuk
“Günün huzursuzluğunu unutturan o güzel saatlere, insanın sadık dostu, suskun arkadaşı kitaplara, hep yanımızda olduğunuz, varlığınızla bize hep yaşam verdiğiniz için teşekkürler! İnsanları yaşantılarının en karanlık günlerinde desteklediğiniz için de, cephe hastanelerinde, kışlalarda, hapishanelerde, acıdan kıvrandıkları yataklarda. Her yerde, her zaman yanlarında bulunmuş, onlara düşler getirmiş, huzursuzluk ile ıstırap arasında bir avuç huzur olmuştunuz! Günlük yaşamın altında ezilen ruhunu çekip kurtaran Tanrı mıknatısı sizler. İnsan ruhunun karanlığını hep aydınlatır, onu ötelerin aydınlığına taşırsınız. Sonsuzluğun bu küçük parçaları sizler, yan yana ve suskun, evimizin duvarına sıralanmış öyle duruyorsunuz. Fakat bir el sizi çekip alınca, yürek size dokununca, mekânları kırıp parçalıyor, çılgınca ileri atılan bir araba gibi bizi sonsuzlara taşıyorsunuz.” Hepinizi seviyorum, sevgiyle, minnetle!.. Stefan Zweig
“Öfkeliydim, kendime karşı öfkeli. Hep böyle olurum. Aylarca sessiz kalırım, neredeyse konuşmayı unutacak kadar, sonra birden baraj yıkılır ve ne varsa; neyi tutmuşsam her şeyi koyuveririm, bitmez tükenmez bir gevezelik başlar ve daha susmadan pişman olurum.”
“Artık yoluma hiçbir engel çıkmayacağı duygusuna sahiptim. Engel yokmuşçasına yürümem yeterliydi. Düşüş işte böyle başlar.”
“Tünelin ucunda ışık görünmezse bile, ışık varmış gibi yürümek ve ışığın görüneceğine inanmak gerekir.”
“Beklediğim yarınlar dünde kaldı.” Doğunun Limanları – Âmin Maalouf
Kutuplarda ayı avcıları buzların içine jilet kadar keskin bir baltayı yerleştirir, keskin tarafın üzerine biraz kan sürerlermiş. Bunu bilmeyen ayı gelip kanı yalarken dili kesilirmiş. Ama kanın tadından dilinin acısını fark edemez, kendi kanını yalamaya başlarmış. Damarlarındaki kan tükenince, olduğu yere yığılırmış. Avcı da gelip derisini yüzermiş. Avcılar ayıları kurşunlarla vururlarsa, ayının postu delineceği ve çok para etmeyeceği için bu yolu denerlermiş.
Dilimi kesen o keskin bıçağın ne olduğunu anlamaya kalkışmadığım için, varoluşumun o arka bahçesine hep gözlerimi kapattım. Küçük bir inanç yeterdi yaşamam için, ihtiyacım olan kendimi aldatma inancı. Bu küçük ve zavallı inanç, kendi kanımı emerken kendimi unutmama yeterdi. Böyle yaptım. Cezmi Ersöz “Hiçbir Şey Senden Eski Değil”
Kimi insanı sadece ayakları ayakta tutar. Kimi insanı ise idealleri, hayalleri. Mesela şiir gibi, dava gibi şeyler… İbrahim Tenekeci-Son Düzlük
“Kendi kendinize sorun: Büyük olmayan yalnızlık, yalnızlık mıdır? Ancak bir tek yalnızlık vardır, o da büyüktür ve katlanılması güçtür. Öyle bir an gelir ki, insan yalnızlığını kolayca elde edilen herhangi bir beraberlikle değişmek ister. Hiç uymadığı halde uyar gibi görünüp yanındaki herhangi biriyle, hatta en düzeysiz biriyle bile birlikte olmayı düşünür. Ama yalnızlığın büyüdüğü anlar, belki bu anlardır. Onların büyümesi, erkek çocukların büyümesi gibi acılar içinde olur; ilkyazın başlangıcı gibi de üzücüdür. Yalnız bu sizi şaşırtmamalı. İçe dönmek ve kendinle baş başa kalmak… İnsan buna alışabilmeli.” Rainer Maria Rilke/Genç Şaire Mektuplar
Kimi maddelerine katılmasamda kitaba verilen değeri görmek açısından oldukça önemli bir bildiri olmuş. Asıl şaşırtıcı olansa evrensel kitap hakları beyannamesinin günümüze, Konstantiniye’den geliyor olması. Kitap okumayı adeta kutsal bir törene dönüştüren maddelerse oldukça dikkat çekici!
İşte, 1893 yılında yayınlanan evrensel kitap hakları beyannamesine göre kitaplara yapamayacağınız kötülükler!
1. Yatakta kitap okunamaz.
2. Kitap kenarına not yazılamaz.
3. Yeni kitapların yaprakları kesinlikle kesilemez.
4. Yapraklar içeriye kıvrılamaz.
5. Ucuz cilt yaptırılamaz.
6. Sayfaları çevirmek için parmak ıslatılamaz.
7. Yemek sırasında kitap okunamaz.
8. Acemi ciltçilere cilt yaptırılamaz.
9. Kitabın yaprakları parmakla açılamaz.
10. Kitaplar açık olarak bırakılıp bekletilemez.
11. Kitapların üzerine sigara külü düşürülemez.
12. Görme gücüne zarar vereceğinden okurken sigara içilemez.
13. Eski kitapların kapaklarındaki süslemeler kesilemez.
14. Kitap içindeki levhâlara yazı yazılamaz.
15. Kitaplara yüz sürülemez.
16. Kitap arasına çiçek, yaprak konulamaz.
17. Kitaplar kap veya altlarından tutulamaz.
18. Kitap üzerine aksırılamaz.
19. Sayfalar arasına konulan koruma kağıtları koparılamaz.
20. İşe yaramayan kitaplar satın alınamaz.
21. Kitaplar kirli paçavralarla silinemez.
22. Kitaplar yemek dolabına ya da konsollara doldurulamaz.
23. Çeşitli kitaplar bir arada ciltlenemez.
24. Kitaplardaki şekil ve haritalar hiçbir nedenle çıkarılamaz.
25. Kitaplar saç tokası, toplu iğne veya firkete ile kesilemez.
26. Ciltlerde Rusya meşini kullanılamaz.
27. Ayakları bozuk masa veya sandalye üzerine kitap konulamaz.
28. Kedi veya çocukların arkasından kitap atılamaz.
29. Dikkatsiz biçimde açarak kitapların sırtı kırılamaz.
30. Soba veya ateşe çok yakın kitap okunamaz.
31. Gemi veya asma yatakta kitap mütalaa edilemez.
32. Kitaplara rutubet aldırılamaz.
33. Kitaplar açıkken birbiri üzerine konulamaz.
34. Kitaplar üzerine kâğıt konularak yazı yazılamaz.
35. Kitaplardaki çıkartma resimler çıkartılamaz.
Son Yorumlar