En Güzel Siyaha Yolculuk… Umre İzlenimleri.


MEDİNE
Mescid-i Nebevi’ye giriyorsunuz: Modern bir yapı. Teknolojinin hediyesi müthiş bir ses düzeni… Her tarafta sizi gözetleyen kameralar… Serinleten klimalar… Susuzluğunuza zemzemler… Temiz halılar… Ama sizin aklınızda az ileride olan bir kabir var. İçinizde Sevr’deki güvercinlerin ürkekliği… Kalbiniz her adımda çoğalarak çarpıyor. Adım attıkça hutbede mescide girişinizi bekleyen Peygamberin size baktığını hissediyorsunuz. Aklınızda bir an önce selam vermek ve dostlarınızın selamını ulaştırmak var. Efendimizin, “Ben selamlarınızı alırım.” sözünün ümidi… 1400 yıl sonra modern bir zaman diliminde inandığınız bütün değerlerin öğretmeni Peygamberinizin önündesiniz. Esselamu aleyke yâ Rasulallah. Ve “O” selamınızı alıyor. Evet, bir metre ötenizde asırlardır ayakta duran, hayat düzeniniz olmuş dipdiri bir dinin lideri, öğreticisi, herkesten çok seviyorum dediğiniz Muhammed (s.a.v) duruyor ve selamınızı alıyor. Asırlardır ümmetini şefkatle karşılamış ve onların selamına karşılık veren bir Sevgili kimi heyecanlandırmaz ki?

Bir umuttur kabul olur diye şöyle dua ediyorum: “Ey kalbimin sahibi olan Allah’ım. Mahşerde Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz sana dua ederken desin ki; ‘Bu günahkâr kulun bizim çocuklardan Nurdal. Ey Allah’ım bu Nurdal hayattayken senin evini ve benim kabrimi ziyarete geldi. Ümmetimden beni ve seni sevenlerin selamını ulaştırdı bana. Ben Resulün olarak şahidim. Bu genç, benim ümmetimdendir. Hayatının bir sürü kırık notları olsa da ben ona şefaatçiyim. Sen onu affet.’

İçimde ilk defa eline hediye tutuşturulmuş çocukların sevinci var. Şaşkınım. Bir süre durup “Allah’ım sana ve seni bana sevdiren sana, sana ve peygamberi bana sevdiren sana tüm acizliğimle şükürler olsun.” diyorum. Sonra sus. Suskunluk… Huzurun sesi içimde çağlayan… Gözyaşları sel… Bir söz vardır: ‘Gül bahçesinde gezen gül kokar.’ Ben bu duygunun bir tarifi olduğunu sanmıyorum. Sadece zamanda kaybolmak. Hiçleşmek ve hissetmek.

NAMAZ

Dürüst olalım. Bir kaytarma yolu bulsak ilk işe namazları terk etmek ya da kısaltmaktan başlayacağız. Birçoğumuz böyle düşünüyoruz. Şöyle bir kendimi yokladım da insanlık olarak namazı o kadar yük görmüşüz ki kaza diye bir şey icat edilmiş. Kendime karşı dürüst olmak istiyorum. Hendek Savaşı’nda namazı geçenlerin bize uzanacak bir yardım eli yoktur. Oradan kendimize bir pay çıkarmayalım. Ne savaştayız ne de Hendek’te kılıç kalkan sırtımızda, gece gündüz, soğuk sıcak veya tehlike altında nöbette. Bu nefis var ya, bu şeytan… İçimi bir tek Kâbe’de yoklamadı.

Bizi Kâbe’yle buluşturup şeytanı kalbimizden uzaklaştıran ve namazımızı kıymetlendirene hamdolsun. Çünkü kutsal beldelerde namaz insana ne yük ne de yükümlülük gibi geliyor. Öyle anlamlandırıyor ki sizi, bir sonraki vakti sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Öylesine bir tufana tutuluyorsunuz ki namazda zaman, kalbinizin ortasından cennete akan bir ırmağa dönüşüyor. Bütün kirlerinizden yıkanıp arınıyor ve aklınızla birlikte duruluyorsunuz. Secdeden alnınızı kaldırmamak için zaman orada, o en değerli anda dursun istiyorsunuz. Çünkü Ravza’nın mermerlerinde secdeye giderken ayaklar ve akıl hep yalındır.

PEYGAMBER VE ASHABININ DOLAŞTIĞI SOKAKLARI GEZMEK VE HİSSETTİRDİKLERİ

Öyle garip ki… Cümlelerimin içimi, hissettiklerimi tam olarak yansıtamadığı bir yolculuk bu. Yudumlamak istediğinin ne olduğuyla ilgili bir duygu… Biraz mahrem de bir duygu. İnançla ilgili, samimiyetle ilgili evet, ama itiraf etmeliyim nerede ne yaptığınızı, oraların sizin ruhunuzda ne anlama geldiğini bilmekle ilgili de bir duygu. Nerede ne yaptığını fark etmek salt inançla değil, inancın yanında neye iman ettiğinizi bilmekle fark ediliyor ve o zaman bilinçli hissetme süreci başlamış oluyor. Aslında hepimizin bildiği klişe bir söylem modernize edilemeyecek kadar güzel özetlemiş olayı: “Anlatılmaz, yaşanır.” diye. Ama ben ‘gidin ve görün’ lafzının yanında başka şeyler de söylemek isterim. Mesela; sadece görmeyin! Gitmeden önce İslam tarihini ve peygamberimizin hayatını, savaşlarını, sokaktaki durumu, hayata nasıl karıştığını, şefkatini, kızgınlığını kısaca her halini baştan sona okuyun. Ayak bastığınız yerlerde, işte, tam burada şu hadise şu şekilde olmuş diyebilecek kadar o kutsal beldeleri yudumlayın.

Kimi zaman okçular tepesinde ahdi bozanlar olun. Veya okçuların gidişini fırsat bilen Halid Bin Velid gibi atınızı nereye sürdüğünüzü bilin. Hamza olun, peygamberin gözyaşı döktüğü. Veya Ensar’dan bir kadın olun: Savaşta babasını, kardeşini, kocasını kaybeden… Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)’in sağ olup olmadığını sorun. Onun sağ olduğunu öğrenince “Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!” deyin o kadın gibi. Gönderilen peygamberi yalanlayanlara şehrin en uzak köşesinden koşarak gelin. “Uyun O elçiye!” diye haykıran adam siz olun. Kuba Mescidi’ne sıcağın alnında bir taşta siz koyun. Nebevi Mescidi’nde peygamberin kıldırdığı bir vakit namazına yetişin. Bilal ezan okurken hayatınızın en uzak noktasına bakarak ölüme ne kadar yaklaştığınızı hissedin. “Buyur, Allah’ım buyur!” deyin. Hamd da sena da senindir ve sadece sanadır.

EN GÜZEL SİYAHLA, KÂBE İLE KAVUŞMA

“Allah’ım sen bana, bu aciz Nurdal’a, bu günahkâr vefasız çocuğa şahdamarından daha yakınsın. O da sana en yakın olduğu yerde, senin evinde: Kâbe’de. Şüphem yok ki bilen sensin. Sen beni, benim seni sevdiğimden daha çok sev. Kalbimi unutma. Bana ve sevdiklerime cehennem ateşi ve kabir azabı göstermeden cennet nasip eyle.”

Sonra sanki dilim lâl oldu. Çok utandım. İşlediğim günahlarım utandırdı beni. Ve Kâbe… En güzel siyah… Boşluğa düştüm. Aklım durdu. Uzunca ne düşünmem gerektiğini düşündüm. Ben nerdeyim? Rüya mı, gerçek mi? Sanki bir ressam beni Kâbe’nin avlusunda çizmişti. Bir resim gibi gösterişli ama duygusuzdum. İçinde olan ben değil de dışarıdan bakanlarmış gibi hissizleştim. Buna hissizleşmek değil de hissedememe duygusu diyelim. Gittim, Kâbe’ye tutundum. Sahici evet, rüya değil. Öyle heyecanlandım ki sonra. Çocuklar gibi sevindim. Kâbe’de tavaf ederken sağımda-solumda, önümde-arkamda bulunanları ve kendimi düşündüm. Aynı elbiseler, beyazlar içinde ve kimsenin ne ismi ne kimliği ne rütbesi belli. Dünyayı yöneten bizleriz ha!

Ey Nurdal, Allah herkese meydan okuyor. “Haddinizi bilin!” diyor. Bakın! İşte bütün kimliklerinizi, rütbelerinizi ve mülklerinizi ayaklarımızın altında eziyor ve hiçleştiriyor. Anladım ki ne kadar hiçsem, o kadar adamım. Ne kadar hiçsem, o kadar rütbem artıyor. Ben de kendimi ayaklarımın altına aldım; hayatımın kırık notlarını, şatafatlı yaşantımı, mülklerimi ve feda edemem dediklerimi ezip durdum tavaf boyunca. Umarım hiçleşmişimdir. Umarım orada hayatımı zehirleyen bütün şeytanlarımı kurban edebilmişimdir. Sevindim. Önüme gelene sarıldım. Şaşırdım ve şaşırttım.

DUA

Kâbe’yi ilk gördüğümüzde yaptığımız duanın kabul edilebileceği söylenmişti. Kelâm aslında bir söz işidir. Edebiyat ustalığıdır. Ama Allah katında geçerli olan şey ne kadar güzel sözlerle dua ettiğin değil, ne kadar samimi dua ettiğin olsa gerek. Yani ben Allah’ın gururun, kibrin uzağında kalan mütevazılıklerimizi daha çok önemsediğini düşündüm nedense. O yüzden çok sıradandım. O benim kalbimin sahibiydi ve ne varsa hepsi O’nundu. Kafamda kurguladığım birkaç şey dışında her şey doğal gelişti. Ama buradan giderken, uçakta dâhil hep o anı hayal ettim ve ‘Allah’ım orada yapacaklarımı, dualarımı unutturma!’ diye dua ettim. Eminim birçok insan ne isteyeceğini ve dua ederken önceliklerini unutuyordur.

Duaların kabul olacağı işaret edilmiş bir yerde olup, o ilk anda edeceğim duaları unutmak ne kötü bir durum olurdu. O yüzden giderken yol boyunca edeceğim duaları unutmamak ve kabul olmaları için dua ettim. O anı ıskalamak istemezdim elbette. Şükür unutturmadı da. Unutmadım. Kendimi ve sizi. Bana göre duada iki türlü yakarış vardır; birincisi tüm insanlık ya da müminler için yapılan dua bir de kendimizle ilgili çok özel dualar. Yani sadece Allah’la kişinin sadece kendisinin bildiği sırlarla ilgili dualar. Ön sırada kendim vardım. Bencillik ettim. Ben isterseniz kendi sırlarımla ilgili duaları yine size ifşa etmeyeyim ama genel anlamda Kâbe’yi gördüğümde kendi hayatımın dualarını öne alarak daha sonrada ümmete uzunca bir dua ettim. Çok rahattım. Çünkü orada, Allah’ın evinde misafirdik ve o mutlaka hepimizden cömertti. Nedense kendimi Allah’ın evine misafir olmuş özel birisi gibi hissettim. Dilekçeyi sunduk. Kabul umudumuz, takdir O’nundur. Hamd ederiz O’ndan gelen her şeye. Ne diyelim…

Sonra şöyle düşündüm. Elbette dua edip isteyeceksin ama sadece istemek yeter mi? Çalışıp emek de harcayacaksın. İmkânlarını zorlayacaksın. Mesela Hacer annemiz kızgın çölün ortasına İsmail (a.s.) ile bırakılınca şundan emindi. “Allah’ın yardımı mutlaka gelecek.” Ama o ne yaptı, Safa ile Merve arasında İsmail’i için umut arayışına başladı. Bir o tepeye, oradan diğerine koştu. Peki, nedenini hiç düşündünüz mü? ‘Belki bir yudum su bulurum veya bir kervan geçer de bize yardımcı olur. İsmail’ime.’ Bakın işte, Allah’ın yardımı muhakkak gelecek ama onu hak edenlere. Önce istemek-illa dua- iman, teslimiyet ama umduklarını bulmak için çalışmak, emek ve arayış da gerek.

HEYECAN

Kâbe sizi kızgın çölün ortasında tutulduğunuz sağanak yağmur gibi heyecanlandırıyor. Bu heyecanı kontrol altına almak heyecana ihanet olur diye düşünmekteyim. Ömrümde ağlamayı unutmuş gözlerime derman bulmuşken heyecan sarssın bedenimi istiyorum. Ama kimseyi kırıp dökmesin. Heyecanımda Peygamberim gibi asil olsun. Haddini bilen bir heyecan olsun. Öfkesini de kabadayılığını da eziyeti de, zulmü de, kötü sözü de, kabalığı da ayaklarının altına alıp şeytanımın canını yakan bir heyecan olsun. Sanırım öyleydi de. Ben heyecanımı ilk kez sevdim.

KUTSAL TOPRAKLARDA KENDİMLE YÜZLEŞME

Oradan sözünde duracağım bir tövbeyle gelebilir miyim kaygısı içerisindeydim. Buralarda yapılan tövbelerin sözleri çabuk unutuluyor gerçekten. “Affet Allah’ım” dilimizde alışkanlığa bürünmüş ruhumuzu sarmalamayan eksik bir şiir nakaratı gibi. Orada Allah’la biatleşmek var. Kimi kaynaklar, Kâbe’nin Allah’ın dünyada sağ elini temsil ettiğinden bahseder. İşte bugüne kadar tuttuğunuz bütün elleri bırakıp, anlaşmalarınızı bozup Allah’la sağlam bir biatleşme yapacaksınız. Oradaki en önemli şeylerden biri de tefekkür. Yani bugüne kadar ne yaptım? Bundan sonra ne yapmam gerek? A ben bu hayatı şu iş ile kirlettim, söz Allah’ım, artık yapmayacağım gibi. Elinizin altında olmayan tek şey aynadaki yüzünüz. Bunun dışında her şey var. Şahsen ben aynadaki yüzümün bendekiyle aynı olması için birtakım sözler verdim. Hayatımın kırık notlarını düzelteceğime söz verdim. Başarabilir miyim emin değilim. Ama umutsuzluk hayatı zehirler. “Allah’ım seninle biatleşen ellerimden bırakma, kararlılığım ve umudum kalbimde hep dursun.” diye çok dua ettim.

UHUD

Bu beldelerde insan her yeri görmek, her şeyi bilmek, her yere dokunmak, herkesle kucaklaşmak istiyor. Lakin bizim geleneksel inançlarımızın aksine Arap polisler doğrusu oldukça saygısız davranıyorlar. Haklı oldukları yerler elbette var. Ama bu içsel yolculuk için biraz daha hoşgörülü olabilirler. Arkadaşlarımız ısrarla Uhud Dağı’na çıkmak istediler ve polis kontrolünden kaçarak dağa tırmanmaya başladık. Uhud Dağı’nda kayanın ikiye yarıldığı ve Peygamber Efendimizin (s.a.s) Uhud Gazvesi’nde yüzündeki miğfer parçalarının çıkarıldığı yere… Halk arasında anlatılan abartılı şeylere çok fazla kulak verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Konuyu alanında uzman İslam âlimlerine danıştığımızda da bize tavsiyeleri ‘Orada bir mağara var, taş var. Kutsal bir değer yüklemek doğru değil.’ tavsiyeleriydi. Maalesef bazı insanlar Peygamberimizin Uhud Gazvesi’nde orada bulunması nedeniyle kaya parçalarını söküp eve getiriyormuş. Bunun doğru bir davranış olduğunu sanmıyorum. Allah korusun belki bizim iyi niyetle yaptığımız bu tür girişimler gerçekte gizli şirk de olabilir. Sadece o alanda savaşın zorluğunu ve insanların nasıl her şeylerini inançları uğruna feda ettikleri düşünüp “Biz olsak yapar mıydık?” sorusuna cevaplar bulmanız, yani iç muhasebenin daha önemli olduğu kanaatindeyim.

MEKKE VE MEDİNE’Yİ TASVİR ETMEK

Şehirlere ruh veren insandaki içsel duygulardır. Bunu en çok geçmiş izleri yok edilmiş, tarihi dokusu bozulmuş, tarihten bir iz görmek isterken modern binaların sizi karşıladığı o beldelerde daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü sizi geçmişinize götürecek tek şey içiniz ve aklınızda yer eden geçmiş oluyor.

Ben kendi tasvirimle Medine’de mütevazı bir Peygamber, sadık Ensar, çilekeş Muhacir, şefkatli bir Yaratıcı hissettim.

Mekke’de çok zalim bir cehalet, acı bir hayat, sürgün bir diyar, test edilen bir inanç, çaresiz bir bekleyiş hissettim. Hükmedenin şaşmaz programını ve kumandanlığını, kuru bir çöl ve Hacer annemize umudu veren aynı zamanda her kötülüğe ve her iyiliğe hükmeden cömert bir Yaratıcının varlığını hissettim.

YERLE BİR EDİLEN GEÇMİŞ; ÂDEME İŞ, DÖNDÜ VE NERMİN’E HAYIRLI BİR KISMET!

“Muslim Only” Mekke ve Medine girişlerinde yazan tabelalar… Yani bu beldelere sadece Müslümanlar girebilir diye yazıyor. Müslüman olmayan hiç kimse o kutsal beldelere alınmıyor. Ama öteki taraftan bakıyorsunuz tabelalara “Muslim Only” yazanlar, İslami-fobiyi dünyaya yaymak için gönüllü çalışan ve kaynak ayıranları, yıllardır Müslümanlara silah sıkanların markalarını Kâbe’nin yanı başına sokmuşlar. Zaten Arap yarımadasında tarihi ve kültürel doku diye bir kavram yok. Yani onlar için peygamberimizin evi olması falan bir anlam ifade etmiyor. Bahsedilen evde zaten peygamber döneminden kalan orijinal ev değil. Sadece orası mı? Geçmişten bugüne orijinal haliyle günümüze ulaşmış neredeyse tek bir yapı yok. Adamlar Hira Mağarası’nın zeminine bile fayans döşemişler. Trajikomik bir durum ama böyle. Modern bir bina işte. Sadece yeri buradaydı demek için.

Bu yüzden Sizi orada etkileyecek tek şey o tarihlere gidebilme duygunuzdur. Örneğin Kûba Mescidi’yle Uhud Savaşı’nın yapıldığı mekânlar, kısaca bütün tarihi binalar hepsi yeniden betonarme olarak inşa edilmiş. O tarihten ne bir kalıntı ne bir izi bırakılmış. Şimdi ben Kûba Mescidi’nin modern betonarme binasına bakarak nasıl o dönemleri hissedebilirim. Aslında orada ciddi bir müze çalışmasıyla tarihi korumak gerekirdi. İslam medeniyetinden başka bir yönetimin uğramadığı bu topraklarda geçmişten günümüze kalan tek bir tarihi doku maalesef yok. Tüm tarihi binaların yerine sadece ismi aynı olan modern yapılar inşa etmişler. Şatafatlı oteller ve her türlü Amerikan markasının sansürsüz girebildiği plazalar ve restaurantlar. Bu binalara gösterilen özenin binde biri bile o mescitlerin tarihi dokusuna gösterilmemiş.

Müslümanların Kâbe’sinin yanı başında kapitalizmin Kâbeleri kurulmuş. Üzücü tabi. Kısaca biz o dönemin zorluğunu, zorlanmadan hissetmeye çalışıyoruz. Bir de bizim Türklerin yazı yazma alışkanlığı insanı delirtiyor. Her yerde saçma sapan yazılara rastlıyorsunuz. Peygamberimizin evinin duvarlarında ailesine iş, kızına hayırlı kısmet, oğluna araba isteyen yazılar var ve hemen hemen hepsi Türkçe. Üstelik bu yazıları yazanlar, Kâbe’de beş vakit Fatiha okuyup “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz.” diye dua edenler. Peygamberimizden Âdeme iş, Döndü ve Nermin’e hayırlı bir kısmet isteyenler, Cebeli Nûr Dağı’nın bütün taşlarını isim yazmaca sahasına çevirmişler.

Siz şimdi bana bula bula bunları mı bulup yazıyorsun diye kızıyorsunuz belki de. Ama yapacak işlerimiz var diye yazdım bunları. Mesela önümüze gelen her yere saçma sapan dilekler yazdığımız o kalemleri elimizden bırakıp biraz okuyabiliriz. Okuma bilmeden yazmak bilinir mi? Allah kimdir? Peygamber kimdir? Kâbe neresidir? Orada ne yapılır? Nasıl davranılır? Neyse kısaca çok üzücü. Siz o kutlu beldelerde iliklerinize kadar yaşananları hissetmeye, içinizi doğrultmaya çalışırken yerle bir edilen eserleri, bilinçsizce hareket eden insanları görüyorsunuz. Adı olan ama ruhu olmayan bir tarihi.

KÂBE’DE DÜNYA MÜSLÜMANLARININ BULUŞMASI: KARDEŞÇE Mİ? MENFAAT İÇİN Mİ? YA DA BAŞKA BİR ŞEY?

Pek çok yönden dünyanın bu en büyük arenasında insanları gözlemlemeye çalıştım. Sokakların ruhunu, orada yaşayan insanları… Sanırım her üçü de var. Bazı Arapların eskiden kendilerini diğer Müslümanlardan üstün gören bir kavimcilik anlayışına sahip olduklarını anlattılar. Bana bunu söyleyene hadlerini bilsinler, “Üstünlük ancak takvadadır.” ayeti Araplara ulaşmadı mı diye tepki göstermiştim. Neyse aslında şöyle özetleyebiliriz. Kimisi kardeş, kimisi her millette ve her ülkede rastlayabileceğimiz türden menfaat elde etmek isteyen sahtekâr bir tüccar, kimisi de gerçekten insan. Ama Arapların ne düşündüğü kimin umurunda. En azından benim değil. Ben Kâbe’de 72 milleti bir araya toplayan Allah’ıma yalvardım ve dedim ki: “Kâbe’de dünyanın bütün müminlerini bir arada topladın. Bu birlikteliği yeryüzünde de sağla. Ve İslam dünyasının bütünlüğünü düşmanlarımıza karşı zaferlere dönüştür.”

SABRETMEK

Bir söz okumuştum: ‘Müslüman’ın sabrı bütün sabırların tükendiği yerde başlar.’ Şüphesiz sabırsızlık, tahammülsüzlük orada şeytanın size musallat edeceği en iyi silahlarından biri. En öldürücüsü. Maalesef orada çok üzücü şeyler de yaşanıyor. Yine de bunları anlatıp bir müminin bilinçsizliği için şeytanı sevindirmek istemem. Sadece müminlerin umre ya da haccı bir okul gibi görmelerinde fayda olacağı kanaatindeyim. Okulun öğrencileri biz… Öğretmenimiz Peygamberimiz ve Kur’an…

SON BAKIŞ VE VEDA

Peygamberimizden ve kutsal beldelerden, Kâbe’den ayrılırken herkes gibi çok hüzünlüydük. Nasıl olmayalım ki mahzun bir Peygamberin ümmeti değil miyiz? Efendime şöyle dedim ayrılırken: “Ey Allah’ın Resulü beni unutma sakın. Ahirette buraya geldiğime şahitlik yapacaksın. Bu Nurdal, benim ümmetimdendir diye şahitlik yapacaksın! Unutma beni. Ey Allah’ım Peygamber Efendimizin ümmetine layık bir insan olmamı nasip et.”

Kâbe’den ayrılırken [Dualarım ve gözyaşlarım sırdır yaşadıklarımda anlatılmaz hislerdir.] sadece veda tavafımdan sonra Kâbe’yi son kez görürken yani veda ederken şunu söyledim:

“Allah’ım ben evinden gidiyorum ama sen benim kalbimden hiç gitme.”

Âmin.

Nurdal Durmuş
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

15 Comments

Leave a Reply