Deprem ve Hayatın Faili Meçhul Katilleri!

Bütün felaketler arka arkaya gelir mi?
Öyle hissediyorum nedense. Hayatımda bazı şeyler kötüye gitmeye başlayınca sanki o güne kadar pusuda bekleyen ne kadar hınç varsa hepsi saklandıkları kuyulardan çıkıp hayatımı linç etmeye başlıyor.

Dün öğle saatlerinde haber bültenlerine bakınca ‘Allah’ım ne zor imtihan!’ diye geçirdim içimden.
Demek ki sadece insan hayatında değil, ülkelerin hayatında da aynı durum sözkonusu.
Daha birkaç gün önce terör saldırılarında kurban verdiğimiz şehitlere ağlarken, bugün şiddetli bir depreme tutulmuştuk.

Son zamanlarda iyileşecek yaralarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor, bu sarmal içinde öfkemiz büyüyor, canımız acıyor, sabır sınırlarımız ciddi bir erezyona uğruyordu. Şimdi de deprem kalbimizi yoklamıştı!
Bir depremin yıkıcı etkisini vicdanî ve insanî bir duyarlılıkla ele alıp, ne yapmamız gerektiğini düşünürken devlet bütün imkanlarıyla olay bölgesine seferber olmuştu.

Sadece Ankara’dan 500 sağlık personeli onlarca ambulans, helikopter ve Kızılay’ın insanî yardım malzemesi olay bölgesine deperemin üstünden birkaç saat geçmeden gönderilmiş ve kurtarma çalışmalarına hızlıca başlanmıştı. Daha birkaç gün önce bölgedeki çatışmalarda şehit düşen askerlerimizin binlerce arkadaşı yine aynı bölgede yıkılan evlerin altında kalan insanları kurtarmak için operasyon yapıyordu. Haber kanallarımız bu sırada depremin şiddeti neden Kandilli’ye göre 6.6 Amerikan Jeoloji Ensütitüsü’ne göre 7.3 tartışmasını abartıp neler olup bittiğini anlamak için muhabirlerini bölgeye sevk ediyorlardı. GSM operatörleri depremin ardından yine sınıfta kalmış; bütün iletişim olanakları çökmüştü. Bu afet için şimdilik ekrana yansıyan en iyi görüntü devlet olanakları ve Ankara’da birkaç saat içinde kordineli bir şekilde yürütülen kurtarma faaliyetlerine ilişkin yapılan çalışmalardı.

İçimden; ‘Evet, Türkiye sanırım bu sefer depreme daha hazırlıklı ve daha organize hareket etmeyi öğrenmiş.’ diye geçirirken sosyal medyada akılalmaz tartışmalara şahit oluyordum.
Deprem gibi çok acı bir afet üstüne bile kan ve faşizanlık bulaştırmaya meyilli sözde Kürtler ve Türkler birbirine girmiş; kimileri “Allah, şehitlerin intikamını alıyor!” gibi aşağılık sözler sarfederken diğerleri “Devlet nerede?!” palavralarıyla propaganda derdindeydi.

KCK, duvarları yıkılan cezaevinden fırsat bu fırsat diyerek militanlarını kaçırıyor; BDP’li belediye başkanları başbakan dahil devletin bütün imkânlarıyla birkaç saat içinde olay yerinde olmasını görmezden gelerek ROJ TV’de “Burada devlet yok, kimse bizimle ilgilenmiyor, halk kendi imkanlarıyla seferber…” açıklaması yapıp durumdan nemalanmaya çalışıyordu. Maalesef bu oyuna bizim medyamızda alet oluyor, ulusal haber kanallarımıza bölgeden bağlanan muhtar, köylü, belediye başkanı hep bir ağızdan, aynı yerden talimat almışçasına aynı cümleleri tekrar ediyordu:
“Burada devlet yok, kimse bize yardım ulaştırmıyor, hiçbir yetkiliye ulaşamıyoruz!”

PKK yandaşı derneklerin olayı fırsat bilerek yardım adı altında örgüte para topamaya başladığı, Van’dan kimsesiz çocukların dağa kaçırıldığına dair sarsıcı haberler ulaşıyordu.

Yutkundum, yutkundum. İçimde kontrol edilmez bir güç beni bu konuşmalar karşısında faşizanlığa zorlasa da yıkılan evlerin altında kalanların bizim annelerimiz, kardeşlerimiz, çocuklarımız olduğu gerçeğini hatırlatan bir vicdanım vardı. Onun sesini dinlemeliydim.
Dua etmeli, yardım toplamalı, duygularımı kontrol etmeli ve bu kışkırtmaların herhangi bir tarafında olmamalıydım. Öyle de yaptım.

Sonra iyi haberler almaya başladık. GSM şebekleri çalışmaya başlamış, bölgedeki abonelerine ücretsiz dakika ve kontör yükleyerek enkaz altında kalanlara yerlerini nasıl bildireceklerine dair mesaj göndermişlerdi. Afet kriz merkezine bu bilgiler anında iletiliyor ve yerleri tespit edilerek kurtarma yapılıyordu.
Google Japonya ve Şili depremlerinde devreye soktuğu yer bulucu uygulamasını Tükçeleştirerek Türkiye içinde devreye sokmuştu. Birçok belediye yardım kampanyaları başlatmış ve toplanan mazlemeleri aynı gece bölgeye sevkedilmek üzere yola çıkarmıştı. Kargo şirketleri deprem bölgesine yapılacak yardımlardan ücret talep etmeyeceklerini duyuruyorlardı.

Dışişleri bakanlığı kriz masası kurmuş, sağlık bakanlığı ve Kızılay operasyon merkezlerinde kordinasyon ve uydu takibiyle ekiplerin hızlı ve acil müdahalelerini yönetiyordu.

Ülkeler Türkiye’ye başsağlığı dilekleriyle yardıma hazır olduklarını bildiriyor; İsrail ve Yunanistan dahil böyle bir afet karşısında olması gerektiği gibi her husumeti bir kenara bırakarak taziye mesajları yayınlıyordu. Evet, husumet! Artık geri kalmalıydı. Deprem üstüne bile faşizanlık vaveylalarına son verilmeliydi.

Ve yeniden iki elimizi başımızın arasına alıp düşünülmeliydi.
Deprem yönetmeliğimize göre yapılması gereken 4 yıllık bina nasıl domino taşları gibi birbirinin üstüne yıkılmıştı?
Bu binalara deprem kuşağında yaşadığımızı bile bile ruhsat veren belediyeler hayatın faili mechul katilleri değil miydi?

Sorular sorular…
Yorumlar yorumlar…

Sonra Gölcük depreminden sonra her gece yatağımın başına koyduğum o çantayı hatırladım.
Neredeydi acaba?
DASK diye bir deprem sigortası vardı; nasıl bir uygulama acaba?
Cep telefonumu her gece yatağımın başına koyup mu uyusam; ne olur ne olmaz acaba?
Evimiz yeterince sağlam mıydı acaba?
Deprem olunca ne yapmalıyız acaba?
İyi de ben bu soruları 99 depreminde de sormuştum.
Bulduğum cevaplar neredeydi acaba?
Yoksa hayatın faili mechul katillerinden biri de ben miydim?

Nurdal Durmuş
Sosyal Medyadan Takip Etmek İçin;
web : http://www.nurdaldurmus.com
facebook : http://www.facebook.com/nurdaldurmus
twitter : http://www.twitter.com/nurdaldurmus
google + : https://plus.google.com/103409812062488294986/posts

Leave a Reply