Akla Karşı Tezler!

on5yirmi5.com yazılarım Yorum Yok »

-Şiirler, mektuplar, Tolstoy’lar, Kafka’lar, güneş içen şairler[ne demekse?], beynimizin bilinmeyen köşelerine yıldırımlar düşürüp bizi ürküten, varlığımızı, ruh halimizi ya da adamlığımızı veya toplum içinde kabul görme evremizi tamamladığımız bütün cümleler; kafamızın içinde koca bir çöplüğü doldurmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

-Üstelik ağzımızdan dökülen ölü kelimeler, başkalarının cümleleriyle taslanılan bilge adam rollerinin hepsi de enaniyet kokmaktadır!

-Çünkü bu kirli edebiyat ortamında her cümlesine “Sen hiç Zarifoğlu okudun mu? Beş Hececileri, Garipçileri, Neo-epikçileri, Post-Modern temsilcilerini bilir misin? İsmet Özel, Rimbaud, Pavese şu şiirinde şöyle demiş.” ile başlayan bütün cümlelerini hayat tartışmalarımızın ana gündem maddesi yapıp Peygamber buyruklarından daha çok önemseyenleri anlayamıyorum.

-Çünkü ben; iki şairin, yazarın birbiriyle olan küfürlü atışmalarında; kirli çamaşırlarını, aşklarını ve dost oldukları dönemde birbirleri hakkında bildikleri sırları ortaya döktükleri kalem savaşlarında bile taraf olabilecek kadar alçalamıyorum.

-Nerede sözüm ona entelektüel bir etkinlik varsa koşturan, parklarda, edebiyat fakültelerinde minarelerin gölgesinde şiir okumaları yapan, afili pozlar veren yeni etme edebiyat kuşağının kirli riyakârlığından bıktım. Üstelik Yedi Tepe’den beş kez hayata karışan ezanların yastık yapıp başını yasladıkları edebiyatın, ruhlarını derin uykusundan uyandırıp alınlarını secdeyle buluşturamamasına kahrediyorum.

-“En iyi Müslüman benim!” dedikten sonra on tane hadis sayamayan ama Türk ve dünya edebiyatının en önemli şairlerinin şiirlerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, maddi durumlarını ve hatta cinsel fantezilerine kadar birçok ayrıntıyı bilen adamların dünyayı gül bahçesine çevireceğine iman etmiyorum!

-Aynı sofrada yemek duası ettiğimiz arkadaşlarımızın bugün edebiyata bulaşıp sofradan “Tanrım ellerine sağlık!” diyerek kalkmalarını hazmedemiyorum!

Yeter!
Sizin yanınızda huzursuzum. Her niyetimi anlatmaya çalıştığımda herhangi bir tez geliştirmeden karşı çıkışınızdan yoruldum. Bir köy kahvesinde edebiyat, sanat, politika bilmeden sadece sıradan hayat konuşan amcalar, sizden daha fazla haz veriyor. Kandil geceleri camide şerbet dağıtan teyzeler, TV’den izlediği duaya evinde ‘Âmin!’ diyerek el kaldıran insanları daha fazla önemsiyorum. Peygamber (s.a.v) adı geçtiğinde irkilen, yerinden doğrulan ve salâvat getiren; ezan okunduğunda, selam verildiğinde bacak bacak üstüne attığı pozisyonunu saygısından bozan insanları daha çok önemsiyorum. Sizin edebiyata bulaştığınızdan beri tanık olduğum ahlak ve insan olma ekseninden uzaklaşmanızdan, her türlü kutsalı hafife almanızdan, Allah yerine tanrı deyişinizden yoruldum artık.

-bugüne kadar şiir okuyarak, Tolstoy ya da James okuyarak, Beckett okuyarak ya da edebiyatı yaşam felsefesi yapacak kadar saplantılı yargıyla kuşanıp hayat onaran tek bir insana rastlamamışızdır, rastlayamayacağız da.

-Özellikle 90 sonrası başlayan edebiyat yağmalama, dergi çıkartma, şiir analizi yapma, edebi metinlerde niyet, düşünce ve estetik arama yerine boşluk ve kibir büyütmenin en temel aktörü olan genç kuşaklar maalesef “edebiyatı sigaralarıyla tüttürecekleri modern tüketim malzemesine dönüştürmüştür!” Maneviyatın bütün kazanımlarını alt-üst eden bu yeni düzenin özellikle ‘günümüzde’ en temel adı olan edebiyat, bu açıdan bakıldığında “sadece ruh bönlüğünü tatmin eden koca bir palavradır!”

yazının devamı burada:

Gölgemden Korkma Bayım, Asıl Tehlikeli Olan Benim! [2]

on5yirmi5.com yazılarım Yorum Yok »

Bu cevaplar on5yirmi5.com’da yayınlanan makalelerden sonra ve daha önce http://www.formspring.me/nurdaldurmus adresine kimlik bilgisi olmadan gönderilmiş okur sorularıdır. Verilen cevaplardan alıntı yapıp bir yerlerde paylaşmak isteyen değerli okurlarımdan ricam şudur ki; Kaynak belirtiniz ve bilgiye saygı duyunuz!

21- Sizce şehirlerin kaderi içinde yaşayanları da etkiliyor mu?
22- Niye hep böyle, hep farklı olmak. Buyurun sorun anladıkta, dilerseniz sorun çıkartın demek niye? İyi misin? Diye sorulduğunda iyiyim sen nasılsın demek yerine, ‘soranlara bir şeyim yok iyiyim diyorum oysa benim bir şeyim var’ cevabını vermek niye? Yoksa gerçekten bir sorun mu var? Niye ‘azdan çok şey anlarım ama işime gelirse’ meydan okumasını tercih ediyorsunuz?
23- Sahi insan insana niçin kırılır?

cevaplar ve diğer sorular burada:

bir çocuğun vicdan savunması!

makaleler, on5yirmi5.com yazılarım 19 Yorum »

çocuk

kuşlarla insanların benzerliği de insanı düşündürüyor
insanlar çalar kapını
iyi günde
ağlarken kuşlar da konmaz
pencerene.
M. Ruhi Şirin

Çocuğum ben,
Bir kaç miskete bütün güzel rüyalarımı size verip kâbuslarınızın oyuncağı olabilirim. İster elime gül verin, ister silah. İster elma şekeri, ister taş. Ya da güzel bir dünya çizebileceğim renkli kalemler… Sizin bileceğiniz iştir!
Yaz sıcağında dondurma, gökkuşağı renginde topaç, kuyruklu uçurtma kimdeyse onun oyunundayım ben! Babamın boynunu bükerek “yok” dediği harçlığı cebime kim koymuşsa onunla oynarım taş atmacaları! Ben oyunlarınızın iyi mi, kötü mü olduğunu bilmem. Severek, kırmadan, örselemeden, ezmeden ve özgürce kim oyun halkasına alırsa beni onu severim… Ben, başıma dipçikle vuranların açtığı yaraları, şefkatli elleriyle iyileştiren devlet “ana” olsun isterim! Devlet, annem olsun isterim!

Çocuğum ben,

Uçurtmamı savurduğum rüzgârların, saçlarımı taramasını isterim. Babamın, al oğlum işte oyuncakların! Tahtadan bir at, kırmızı bir araba, bir kaç renkli misket, haritalı yapboz… “Dünyanın bahçesine düşlerinin gerçek olduğu bir ev çiz” demesini isterim. Oyuncak tabancaların bile olmadığı hayatım olsun isterim.

Çocuğum ben,

Annem beni yabancı bilmeden herkesi sevebildiğim masallarla büyütsün isterim. Kuşu ölen komşu çocuğunu taziyeye giden peygamberin beni ne kadar önemsediğini bilmek isterim. Ablamın oyun halkamızdan koparılıp başlık parası için elli yaşında birine giderken döktüğü gözyaşını anlayasınız isterim. O, benim ablam ve oyun arkadaşım. O, sizin kızınız, kardeşiniz! Saklambaçta yalancıktan kaybolan, körebe oynarken bilerek yakalanan, ama hayatın sahiden sobelediği biriciğim o!

Çocuğum ben,

Hakkâri Dilek Taşı Köyü’nde bana denizi gösterecek, köyümün yaylalarını görecek İstanbullu bir arkadaşım, bir bilgisayarım olsun isterim. Düş nasıl kurulur, sevgi nasıl duygudur, şefkat nedir, nasıl insan olunur, nasıl taş atılmaz, nasıl resim yapılır, nasıl ağaç dikilir, gül nasıl yetiştirilir? Bana bunları öğretecek bir okulum olsun isterim. Cebimde taşıdığım kitapların önsözünde yazan, çocuk ve insan hakları evrensel beyannamelerin, gerçekte ne anlama geldiğini yaşıyor oluşumla kavradığım bir dünyam olsun isterim.

Ben çocuğum, isterim de isterim.
Artık siz karar verin!
Masum muyum, suçlu mu? Hapishane koğuşlarında adam mı edeceksiniz, düşman mı? Kin mi öğreteceksiniz, sevgi mi? Kafama dipçik mi vuracaksınız, elime kalem mi tutuşturacaksınız?
Sahi sevecek misiniz beni? Annem gibi, çocuğunuz gibi, peygamber gibi.

Ben çocuğum! Çocuksam masumum!
Herkes bilsin, benim bütün dünyam oyunlardır. Hayalini kurduğum güzel oyuncaklar. Güzel nedir sahi? Kim öğretti bana? Taş veya gül, silah ya da kalem. Hangisi daha güzel?

Ya da…
Ötesi yok işte.
Tamam, karar sizin! Sustum…

Nurdal Durmuş / Henüz taş atan çocuklar hapisten çıkmamışken!

(yapılan yorumların bazıları facebook sair zamanlar grubundaki tartışmadan alıntılanmıştır)

Kimse Düşlerinin Terkine Uğramadı!

güne bakma durağı, okuma notları 15 Yorum »

Durum gerçekten ciddi doktor!

Nedense benim etrafımda, hayatlarının karnına basıp canlarının acıdığından şikâyetçi, anlaşılmaz trajedilere alışmış ya da alıştırılmış binlerce insan yaşıyor. Hayatlarındaki bütün kapıların açma kollarının arkada olduğunu ve onların yüzüne kapalı durduğunu düşündüğüm bu insanlara karşı benim de, hayatımın da garip bir sempatisi vardır. Onları görmezden geldiğim zamanlar, günlerce acı çeker, “Acaba, benim yüzümden mi?” diye kendimi suçlarım. Yine de, bir bahar sabahı pembe hayalleriyle hayatın ortasında dimdik durup, kader çizgilerinde umut gözleyen bu insanlara ne zaman baksam, gözlerinde kendimi görürüm.
Bazen düşünürüm; “Yoksa ben de onlardan biri miyim?”


Kahve, güneş ve iyi şarkılar bile işe yaramıyor…

Bütün kapılarımın çıkmaz sokaklara açıldığı tezatlıkları vardır benim hayatımın. Zamanı tersinden yaşadığım, kelimeleri tersinden yakaladığım, başım döndüğünde dünyanın tersine döndüğüne inandığım çıkmazları vardır benim hayatımın. Bu yüzden midir; yoksa bilemediğim başka bir nedeni mi vardır anlayamadım ama yaşadığım sürece, en iyi arkadaşım olduğuna inandığım hayat, ruhumun içinde henüz kazananı belli olmayan, kördüğüm olmuş tersliklerimden dolayı, beni memnun edemediğini düşünüp dayanılmaz sancılar çekmektedir. Buna rağmen, dümeni kırılmış bir gemi gibi sürüklenip, bilinmez derinliklerde alabora olmamı engelleyen kaçamadığım bir gerçek var! O da ölümün benimle birlikte, hayatımı da hep açık duran kapısından istediği an içeri çağırıp ilmek ilmek dokunabileceği gerçeğidir.


Düşmemeye bak. Az toparla kendini.

Hayat bana, kendisine bir düşün değil; binlerce düşün penceresinden bakıp, gerçeğe hangisinin daha yakın durduğunu keşfetmemi söyledi. Ben ona bir düşün penceresinden baktım, hiçbir gerçek göremedim. O ise aldırmaz tavrıma bakmadan, beni memnun edemediği için derin sancılar çekti! Çektiği ağrıları bana hissettirmemek için baharlarda gül oldu gülümsedi, dallarda yaprak oldu yeşerdi, kırlarda çiçek olup renklendi. Ben onu dalından koparıp soldurdum; o iki damla gözyaşı döktü…
Ağlıyor musun?” dedim.
Bunlar sevinç gözyaşları” dedi.
Hayat bana yalan söyledi!
Ben ona küstüm, o bana hâlâ küsmedi.
Şimdi de, baharla birlikte kapımda bekliyor. Düşünüyorum, alsam mı onu içeri? O zaten hep içimde değil mi? “Şimdi git sonra gel!” desem, o benimle gelip, benimle gidecek değil mi? “Aklımın kapılarından girmeden benim olamayacaksın” desem, o zaten aklımdan daha içerde değil mi?
Ey hayat!
Ben mi seni yaşıyorum, sen mi beni?
Ben mi senin içindeyim, sen mi benim?
Nesin sen?
Gözlerim kapalıyken görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda, bana bakan bir yüz mü?


Endişelenme!
Geçmeyen tek şey, geçmez sandığımız yanılgılardır!
Ayet oku, şarkılara eşlik et, ıslık çal ve meydan oku!
Resim yap, güneşe koş, denize koş, aynaya koş ve kendini sev.

— Bilmem! Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
—Korkma! Kimse düşlerinin terkine uğramadı! Hayat zaten bir düş… Bir gün düşeceğiz toprağa ve gözlerimizi sonsuz hayatın kapılarından girmek için kapatacağız. İşte o zaman, hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız!

kaynak belirtilerek alındı yapılabilir.
nurdal durmuş 2010 mart.

Bencillik İşte Kendime Mektup Yazdım [1]

on5yirmi5.com yazılarım 4 Yorum »

[*] Her şey eninde sonunda sessizdir

1.
Sevgili ben, sokağın en başından başlayıp en sonuna kadar adımladığın her yerdeki her şeyi çöpe attın. Hayatı çöpe attın, anlamı çöpe attın, zamanı çöpe attın, günleri çöpe attın, yolu, yolculuğu ve yol arkadaşlarını çöpe attın. Tam da sıra kendine gelmişken çöpün dolduğunu gördün, şaşırdın. “Onu dolduracak kadar çok şey atmamıştım ki” dedin. Merakla eğilip içine baktın. Senden önce, seni çöpe atanlarla oradaydın. Hayretle kaldırdın başını. Önünde uzayan bütün yollara, arkanda kalan tüm sokaklara ve hayata şaşkınlıkla göz gezdirdin, kimseyi bulamadın! Kimsecikler yoktu sokağında. Kalabalıklar yoktu. Dostların, arkadaşların yoktu. Aslında yol da yoktu, yolculukta… Kimsenin yürüdüğü sokaklarda sen de yoktun. Oysa sen dostluğu, narin bir çiçek gibi öpüp, koklayıp, hiç durmaksızın sabırla büyütmeliydin.

[*] bir günün kırılganlığından
kalan ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı sessizdir

2.
Sevgili ben, iç dünyanda taşıdığın derin, kalıcı ve kadim dostlukları hatırlayamayacak kadar vefasız, seni zirveye taşıyanlara sırtını dönen, baktığı her yerde yalnızlığını gören, ama çok kısa bir süre içerisinde unutulup zirveden ömrün derin çukurlarına yuvarlanan ahmaklardan değilsin. Olmamalısın da. Sen, öldükten sonra, geride kendi varlığına özlem duyarak, “Keşke biraz daha zamanım olsaydı her şey çok daha güzel olurdu” deyip acı çekenlerden de olmamalısın. Her gün biraz daha eksilen hayatının son noktasında, ölümün güzel yüzünü görmek ve arkanda kalıcı izler bırakmak için zamanı sonuna kadar bilinçli bir çabayla harcamalısın. Bazen bunu beceriyorsun da ve sanırım bıraktığın kalıcı izler de var. Ama bu, seni şımartmasın. Çünkü bu erdemi, kendi iç dünyanda iz bırakan, tanıdığın ya da tanımadığın güzel insanlara borçlusun. Ki o dostlar, ellerini ellerine uzatıp, seni fırtınaların önünde, nereye gittiğini bilmeden savrulan çerçöp olmaktan kurtaran dostlarındır. Bugün adlarını anımsamadığın geçmiş zaman aralıklarından içine bir insanlık damıtan gerçek insanlar! Peki, Şükrediyor musun? Şükrü ihmal etme; çünkü veren, elbette ki almayı da bilendir.

[*] dalda
yalnız ve dağılmış bir elma
yalnız ve yapraklar örtmüyor onu
gelen akşama
geçen akşamın içlenmeleri dadanmış
bu kahır sessizdir

3.
Sevgili ben, biliyorum sen de herkes gibi nasihatten hoşlanmaz, insanların nasihat yerine senin düşündüklerini sana tekrarlamasını istersin. Belki söyleyeceklerimden çokta hoşlanmayacaksın ama gel, seninle zaman ırmağının başına oturup, onun beyhude akmasını seyreden hayat avcılarından ve kendi elleriyle inşa ettikleri gam, keder, acı ve sıkıntıdan oluşan kuleler nedeniyle kaderi suçlayan kendini bilmezlerden bahsedelim. Kalbindeki aşkı ince ince kanatıp, onu sorumsuzca tüketen ‘Leyla ve Mecnun’lardan, telefon defterindeki dostlarını rehbere sığmadığı için bir bir azaltan kıymetsizlerden, kırmızı güllere koşarken, ezdikleri kır çiçeklerinin farkında olamayan aptal romantiklerden bahsedelim. “Erkekler ağlamaz” sloganının yalnızlaştırdığı cesur kabadayılardan, özlemeyen duygusuzlardan, hatırlamayan vefasızlardan, gülmeyen, güldürmeyen soğuk yüzlü sahte yüzlerden bahsedelim. Zaman zaman aklı karışmayanlardan, her şeyi tümüyle tozpembe, ya da hayatı bütünüyle siyah görenlerden, “ya sev, ya terk et” saçmalıklarından, terk etmek yerine, sevebileceği hale getirmeyi düşünmeyenlerden, “bana ne” deyip geçiştirenlerden, neme lazımcılardan bahsedelim. “Ölürsem kabrime gelme istemem” diyen arabeskçilerden, “Ferdiciyim, Müslümcüyüm, Orhancıyım” deyip, iki şarkının kalbine damıttığı zehri yudumlayarak, ölümün soğuk yüzünü seçen akılsız hayat sahiplerinden, kendisine emanet verilen vücudu sorumsuzca yaralayan psikopat jilet manyaklarından bahsedelim. Sence dünya, bütün bu saçmalıklardan acı bir intikam almıyor mu? Sence, bunca tüketilmişliğin sorumlusu aynı caddelerde yürüdüğümüz, sokakların, caddelerin, evlerin, dünyanın hatta aklın ve ruhun bile taşımaktan yorulduğu bilinçsiz aptal sürüleri değil mi?
Söylesene, hayat mı suçlu, onu yaşayanlar mı? Yol mu suçlu, yolcular mı? Zaman mı suçlu onu tükenmez kaynak bilenler mi? Söylesene sence hayat mı çekilmez, yoksa onu çekilmez yapanlar mı?

[*] içinin çıngarlarından yonttuğun
asi bir atbaşı gibi rüyalarının ucunda
Umudun sessizdir

4.
Sevgili ben, hiç düşündün mü? Sahi, ne kaldı her şeyden geriye? Sen, ben, bir de hiçbir şey mi? Yoksa ben, sen ve her şey mi? Garip değil mi, kırık dökük yaşamaya başladığın günlerinin içi artık güzelliklerle dolmuyor. Geçmişini hatırlamak bile yoruyor seni. Ne oldu? Belki de eski masumluğun kalmadı! Bahçene diktiğin güller açmıyor. Irmakların kurudu! Baharının renkli yüzü soldu! Gülümsemelerin bile sahte. Yoksa sen de, dünya gerçeklerine olduğu gibi değil de, olmasını istediğin şekilde mi bakıyorsun? Bildiklerinin az, bilmediklerinin çok fazla olmasına rağmen yine de onları konduracak bir gün aralığı bulamamanın verdiği sancı ve sıkıntı mı seni kahrediyor?
Aldırma, senin hayatın, zaman ırmağı akarken ya da ırmağın önünde bentler varken, bulunduğun her durumda, o çok sıkıldığın, nefret ettiğin bazen edepsizleşip arsız sözler sarf ettiğin, öylesine yaşanan hayatlardan ve öylesine yaşayan insanlardan bir an önce kendini kurtarmandır! Ki onlar öylesine yaşarlar hayatı, öylesine yazıp çizerler kelimeleri, öylesine yürürler yolları… Öylesine, anlamının ne olduğunu bilmeden okurlar harfleri. Ki onlar öylesine tüketirler aşkları, öylesine söylerler sözleri, öylesine yaparlar işleri, öylesine geçiştirirler selâmlaşmaları.
Ki onların öylesine sahtedir ki tebessümleri, öylesine geçer mevsimleri, öylesine biter ömürleri, öylesine akar zamanları öylesine yaşar ve öylesine ölürler. Ki onların öylesine ağırdır hesabı…
—Sustun. Hayrola ne düşünüyorsun?
—Öylesine yasamaya o kadar alıştı(rıldı)m ki öylesine ölmekten çok korkuyorum.
—Sen de mi?

[** ]umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden
şurda güneşe ne kaldı

5.
Sevgili ben, artık kalbine dönmek ve düşüncelerinin huzurunu kaçırmadan, yeryüzü uykudayken ve herkesin rüyalarına kâbuslar hükmetmişken önce kendini, sonrada herkesi uyandırıp ayrı yürünülen bütün sokakları, birbirine çıkmayan bütün caddeleri, küstürdüğün mevsimleri, aynı tarlada birbirinden habersiz farklı yerlere savrulan başakları ve el değmemiş, keşfedilmemiş dostlukları bulup birbirine kenetleyerek, kaybetmeden kazanma yarışında olmalısın.
Çünkü sen yoksan, kimse yoktur.
‘Ben’ bile.

Nurdal Durmuş

Paragraf başlangıç dizeleri:

[*] İlhami Çiçek / Sessiz
[**] İlhami Çiçek: Satranç Dersleri -İkinci Bölüm (Canlar)

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes